Salı 22 Mayıs 2012 - 15:54

الثلاثاء ٢ رجب ١٤٣٣

سه شنبه ۲ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۷:۲۴

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
 
     

 KASAS SURESİ

      Mekkîdir, seksen sekiz  âyettir.     

(İçinde  peygamberler ait kıssalar geçtiğinden bu adla adlanmıştır.)     

Rahman ve Rahîm Allah Adıyla    

  1- Tâ sîn mîm.     

2- Bunlardır gerçekle bâtılı açıklayan kitabın âyetleri.     

3- Mûsâ'ya ve Firavun'a âit haberlerden bir kısmını, gerçek olarak, inanan  topluluğa bildirmen için okumaktayız sana.     

4- Şüphe yok ki Firavun, yeryüzünde yücelmişti ve halkını bölük-bölük etmişti ve  onlardan bir topluluğu zayıf bir hâle getirmede, oğullarını kesmede,  kadınlarını bırakmadaydı; hiç şüphe yok ki o, bozgunculardandı.     

5- Ve bizse yeryüzünde zayıf bir hâle getirilmesi istenenlere lûtfetmeyi ve  onları, halka rehber kılmayı ve yeryüzüne, onları mîras bırakmayı dilemedeydik.     

6- İstiyorduk  ki onları yeryüzünde yerleştirip kuvvetlendirelim ve Fira-vun'la Hâmân'a ve  askerlerine de, onlardan çekindikleri şeyleri gösterelim.  [1]     

7- Ve Mûsâ'nın anasına, onu emzir, bir tehlikeye uğramasından ürkersen at onu  nehre ve korkma, tasalanma, şüphe yok ki biz, onu sana tekrar veririz ve onu  peygamberlere katar, peygamber yaparız diye vahyettik.     

8- Kendilerine düşman olması, onları tasalandırması için Firavun'un adamları, onu  buldular; şüphe yok ki Firavun ve Hâmân'la askerleri, yanlış hareket etmedeydiler.     

9- Firavun'un karısı dedi ki: Senin de gözünü aydınlatır bu, benim de, öldürme  bunu, umarım ki bize faydası dokunur, yahut da evlât ederiz onu kendimize ve  onların, hiçbir şeyden haberleri yoktu.     

10- Mûsâ'nın  anası, gönlü bomboş bir halde kaldı, eğer inananlara katılması için gönlünü,  bize bağlamasaydık nerdeyse açığa vuracaktı bunu.     

11- Ve  kız kardeşine, sen dedi gözetle onu; o da, öbürleri anlamadan uzaktan gözetledi.     

12- Ve  Mûsâ'ya daha önce bütün süt ninelerin sütünü harâm etmiştik; kız kardeşi, ona  süt verip yetiştirecek, ona öğüt verip büyütmeyi üstlerine alacak bir âileyi  bildireyim mi size dedi.     

13- Derken,  gözü aydın olsun, ışıklansın ve mahzûn olmasın ve Allah'ın vaadettiği şeyin,  şüphesiz gerçek olduğunu bilsin diye tekrar anasına verdik onu, fakat  insanların çoğu bilmez.     

14- Ergenlik  çağına gelip olgunlaşınca ona peygamberlik ve bilgi verdik ve biz, iyilik  edenleri böylece mükâfâtlandırırız.     

15- Halkı,  gaflete dalmış, öğle uykusundayken şehre girdi de orada iki adamın kavga etmekte  olduğunu gördü; bu, kendi taraftarlarındandı, öbürü, düşmanlarından. Derken,  taraftarlarından olan, düşmanlarından olana karşı Mûsâ'dan yardım istedi, o da  düşmanlarından olan kişinin göğsüne bir yumruk indirdi de işini bitiriverdi; bu  iş dedi, Şeytan'ın işlerinden; şüphe yok ki o, insanı apaçık sapıklığa sevkeden  bir düşman.     

16- Rabbim  dedi, ben kendime zulmettim, sen yarlıga beni ve mabudu, onu yarlıgadı; şüphe  yok ki o, suçları örter, rahîmdir.     

17- Rabbim  dedi, beni nîmetlendir-diğin şeylerle mücrimlere kesin olarak arka olmayacağım  artık.     

18- Korkarak,  gözleyip bekleyerek şehirde sabahladı, derken dün kendisinden yardım isteyen,  gene birisiyle çekişmedeydi ve gene kendisinden yardım istedi. Mûsâ da ona,  şüphe yok ki dedi sen, apaçık bir azgınsın.     

19- Kendilerine  düşman olanı tutmak isteyince öbürü, Mûsâ'yı kendi aleyhinde sanıp ey Mûsâ  dedi, dün birini öldürdüğün gibi beni de öldürmek istiyorsun galiba; sen,  yeryüzünde mutlaka bir cebbar olmak istiyor, ara buluculardan olmayı hiç dilemiyorsun.     

20- Ve  şehrin öte yanından koşa koşa birisi geldi de ey Mûsâ dedi, ileri gelenler,  seni öldürmek için birbirleriyle görüşüp danışmadalar, hemen çık git, şüphe  etme ki ben sana öğüt verenlerdenim.     

21- Mûsâ,  korkarak, çekinip gözetleyerek şehirden çıktı ve Rabbim dedi, sen beni zâlim  topluluktan kurtar.     

22- Medyen  tarafına yönelince de umarım ki dedi, Rabbim, beni doğru yola sevk eder.     

23- Medyen  suyuna varınca orada, hayvanlarını sulayan bir bölük halk gördü. Gerilerinde de  iki kadın vardı, onlar, hayvanlarını sudan men-ediyorlardı. Mûsâ, ne  yapıyorsunuz, niçin hayvanlarınızı sulamıyorsunuz deyince dediler ki çobanlar  gidinceye dek biz, hayvanlarımızı sulayamıyoruz ve babamız da pek ihtiyar bir adam.     

24- Mûsâ,  onların hayvanlarına su verdi, sonra da bir gölgeye çekilip Rabbim dedi, bana,  hayra âit ne indirdiysen, ne lütufta bulunduysan şüphe yok ki hepsine de  muhtâcım ben.     

25- Derken  o iki kadının biri, utanarak ona geldi de babam dedi, hayvanlarımızı  suladığından dolayı seni mükâfâtlandırmak için çağırıyor. Mûsâ, ona gidip  başından geçenleri anlatınca o, korkma dedi, zâlim topluluktan kurtuldun.     

26- O  iki kızın biri de babacığım dedi, onu ücretle tut, şüphe yok ki ücretle  tutacağın adamların en hayırlısı, en emîni bu.     

27- Babası,  Mûsâ’ya dedi ki: Bana sekiz yıl hizmet edersen buna karşılık sana şu iki  kızımdan birini vermek istiyorum; ama sen on yılı doldurursan bu da sana âit  artık ve ben, sana zahmet ve meşakkat vermek istemem; Allah dilerse beni iyi  kişilerden bulursun.     

28- Mûsâ,  bu dedi, seninle benim aramda bir sözleşme. Hangi müddeti tamamlarsam  tamamlayayım, demek bir haksızlık edilmeyecek bana ve Allah da şu sözlerimize  tanık.     

29- Derken  Mûsâ, o müddeti bitirince âilesiyle yola düştü ve Tur tarafında bir ateş gördü.  Âilesine, siz durun dedi, gerçekten de bir ateş görüyorum ben, gideyim de orada  birisi varsa yoldan haber alayım, yahut da ısınmanız için bir kor getireyim  size.     

30- Oraya  gelince kutlu yerde bulunan vâdînin sağ tarafındaki ağaçtan kendisine nidâ  edildi: Ey Mûsâ, şüphe yok ki ben, âlemlerin Rabbi Allah'ım.     

31- Ve  at sopanı yere. Mûsâ, sopayı, bir yılan gibi  kıvranıyor görünce geri döndü ve bir  daha da oraya gelmemek istedi.     

Rab, ey Mûsâ dedi, gel ve korkma, şüphe yok ki sen,  emniyete erenlerdensin.     

32- Elini  koynuna koy da bir hastalık yüzünden olmaksızın bembeyaz, parıl-parıl parlar  bir halde çıksın, korkudan yanlarına düşen ellerini kavuştur göğsüne; bu iki  şey, Rabbinden, Firavun'a ve ileri gelen adamlarına iki kesin delil; şüphe yok  ki onlar, buyruktan çıkmış bir topluluktur.     

33- Mûsâ,  Rabbim dedi, ben onlardan birisini öldürdüm, korkarım, beni öldürürler.     

34- Ve  kardeşim Hârûn, dil bakımından benden daha fasih, onu da benimle berâber gönder  de bana yardım etsin, gerçeklesin beni, çünkü ben yalanlamalarından korkmaktayım.     

35- Kardeşinle  dedi, kolunu kuvvetlendireceğiz ve size öylesine bir kuvvet vereceğiz ki  delillerimiz sâyesinde size hiçbir fenalıkta bulunamayacaklar; siz ve size  uyanlar, üstünsünüz.     

36- Mûsâ,  apaçık delillerimizle onlara gelince bu, uydurma bir büyüden başka bir şey  değil, gelip geçmiş atalarımız zamanında böyle bir şey duymadık biz dediler.     

37- Mûsâ  dedi ki: Kim hidâyetle gelmiştir onun katından ve yurdun sonu, kimin için daha  hayırlı olacak, bunu Rabbim, daha iyi bilir; şüphe yok ki zâlimler,  kurtulmazlar muratlarına ermezler.     

38- Ve  Firavun, ey ileri gelenler dedi, ben, benden başka bir mâbûdunuz olduğunu  bilmiyorum. Ey Hâmân, balçığa bir ateş yak da tuğla yap bana ve yüksek bir köşk  kur, belki oraya çıkar, Mûsâ'nın mâbûdunu nlarım ve gene de şüphe yok ki ben  yalancılardan sanıyorum onu.     

39- O  da, askerleri de yeryüzünde haksız yere ululanmaya kalkıştılar ve şüphe yok ki  dönüp tapımıza gelmeyecekler sandılar kendilerini.     

40- Biz  de hem onu, hem askerini helâk ettik, onları suya boğduk; artık bak da gör,  zâlimlerin sonucu ne olmuş.     

41- Ve  onları, halkı ateşe çağıran rehberler yaptık ve kıyâmet günü de yardım edilmez  onlara.     

42- Ve  şu dünyâda artlarından lânet ettik onlara ve kıyâmet günü de onlar, çirkin bir  azâba uğrayanlara katılacaklar.     

43- Ve  andolsun ki gelip geçen eski çağlardaki ümmetleri helâk ettikten sonra öğüt  alsınlar, ibret alsınlar diye insanlara cangözleri, hidâyet ve rahmet olarak  Mûsâ'ya kitap verdik.     

44- Ve  Mûsâ'ya o emri verip takdîrimizi yerine getirdiğimiz zaman sen, ne batı tarafındaydın, ne de görüyordun onu.     

45- Fakat  biz, Mûsâ'dan sonra da nice nesiller meydana getirdik de ömürleri uzayıp gitti  onların ve sen, Medyen halkı içinde oturup âyetlerimizi onlardan okumak  sûretiyle de bellemedin, fakat biziz onları gönderen.     

46- Nidâ ettiğimiz zaman Tur tarafında da değildin;  fakat senden önce kendilerine bir peygamber gelmeyen topluluğu, belki ibret alırlar, öğüt dinlerler     

diye korkutmak için Rabbinden bir rahmet olarak  gönderildin.     

47- Onlara,  elleriyle hazırladıkları bir felâket gelip çatsaydı Rabbimiz derlerdi, bize bir  peygamber gönderseydin de delillerine uysaydık ve inananlara katılsaydık.     

48- Fakat  katımızdan o gerçek gelince de Mûsâ'ya verilen mûcizeler gibi mûcizeler  verilseydi ona derler; önce Mûsâ'ya verilen mûcizeleri de inkâr edip iki büyü,  birbirini desteklemede bunlar demediler mi ve şüphesiz biz, hepsini de inkâr ediyoruz  demediler mi?     

49- De  ki: Şu iki kitaptan daha fazla doğru yola sevkeden bir kitap getirin doğru  söylüyorsanız, getirin de uyayım ona.     

50- Bunu  kabûl etmezlerse artık bil ki onlar, ancak kendi dileklerine uyuyorlar ve  Allah'ın hidâyetini bırakıp kendi dileğine uyan kişiden daha sapık kimdir ki?  Şüphe yok ki Allah, zâlim topluluğu doğru yola sevketmez.     

51- Ve  andolsun öğüt alsınlar diye sözü, birbiri ardınca âyet-âyet ulayıp indirmedeyiz.     

52- Bundan  önce kendilerine kitap verdiklerimiz, inanıyorlar buna.     

53- Onlara  okundu mu inandık ona diyorlar, şüphe yok ki o, Rabbimizden gelen bir gerçek,  bundan önce de gerçeğe teslîm olmuştuk biz.     

54- İşte  onlardır ki mükâfatları iki kat verilir onlara sabrettiklerinden dolayı ve  onlar, iyilikle giderirler kötülüğü ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden  bir kısmını yoksullara harcarlar.     

55- Ve  onlar, kötü ve çirkin söz duyunca yüz çevirirler ve bizim yaptıklarımız derler,  bize âit, sizin yaptıklarınız size, esenlik size, biz bilgisizleri dilemez,  sevmeyiz.     

56- Şüphe  yok ki sen, sevdiğini doğru yola sevkedemezsin ve fakat Allah, dilediğini doğru  yola sevk eder ve odur hidâyete erecekleri daha iyi bilen.     

57- Ve  dediler ki: Seninle berâber doğru yola uyarsak yerimizden, yurdumuzdan oluruz,  bizi çıkarıverirler buradan. Biz onları, her çeşit yiyeceklerin, meyvelerin  getirilip toplandığı emin bir haremde yerleştirmedik mi, onlara katımızdan  rızık olarak vermedik mi bunları ve fakat çoğu bilmez.     

58- Ve  biz, geçim bolluğuna nâil olmuş ve şükretmemiş nice şehirlerin halkını helâk  ettik; işte pek azı müstesna, kendilerinden sonra insanlara yurt olmayan evleri  ve oralara biz vâris olmuşuzdur.     

59- Ve  Rabbin, ana şehirlerine, halka âyetlerimizi okuyacak peygamber göndermedikçe  şehirleri helâk etmez ve biz, halkı zâlim olan şehirlerden başka şehirleri  helâk etmedik.     

60- Ve  size ne verildiyse, dünyâ yaşayışına âit metâlardan, dünyâ ziynetinden ibâret  ve Allah katındaki, daha hayırlıdır ve daha sürekli; hâlâ mı akıl etmezsiniz?     

61- Kendisine  güzelim bir vaitte bulunduğumuz ve vaadettiğimize kavuşmuş olan, dünyâ  yaşayışında nî-metlendirdiğimiz, sonra da kıyâmet gününde tapımıza getirdiğimiz  kimseye mi benzer?     

62- O  gün, onlara nidâ eder de nerede der, bana eş, ortak sandığınız şeyler?     

63- Azâp  edeceğimize dâir söylediğimiz sözü hakedenler, Rabbimiz derler, işte şunlar,  azdırdığımız kişiler, biz nasıl azmışsak onları da öyle azdırdık. Onlardan  uzaklaştık, tapına geldik; onlar, bize tapmıyorlardı zâten.     

64- Ve  çağırın şirk koştuğunuz şeyleri denir, onlar da çağırırlar, fakat icâbet  etmezler onlara ve azâbı görürler; ne olurdu doğru yolu bulsalardı.     

65- Ve  o gün onlara nidâ eder de ne cevap verdiniz der, gönderilen peygamberlere?     

66- O  gün bütün bahâneler kör olur onlarca ve hiçbir şey söyleyemezler.     

67- Fakat  tövbe eden ve inanan ve iyi işlerde bulunan, umulur ki kurtulanlardan olur, muradına  erer.     

68- Ve  Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer; seçmek, onlara âit bir hak değildir;  münezzehtir Allah ve yücedir şirk koştukları şeylerden.     

69- Ve  Rabbin bilir, gönüllerinde ne saklıyorlarsa ve neyi açıklıyorlarsa.     

70- Ve  o, bir Allah'tır ki yoktur ondan başka tapacak, onadır hamd önde de, sonda da  ve onundur hüküm ve dönüp onun tapısına varacaksınız.     

 71- De ki:  Allah, kıyâmet gününe dek geceyi uzatsaydı size, Allah'tan başka kim bir ışık  verebilirdi size? Hâlâ mı duymazsınız?     

72- De  ki: Allah, kıyâmet gününe dek gündüzü uzatsaydı, içinde huzûra erip  dinleneceğiniz geceyi Allah'tan başka kim getirebilirdi size? Hâlâ mı görmezsiniz?     

73- Ve  rahmetindendir ki sükûn ve huzûra ermeniz ve lûtfundan rızkınızı arayıp  bulmanız ve şükretmeniz için geceyle gündüzü halketti size.     

74- Ve  o gün onlara nidâ edilir de Nerede denir, bana eş sandıklarınız?     

75- Ve biz her  ümmetten bir tanık getirir de getirin bakalım deriz, delillerinizi. Artık  bilirler ki şüphesiz gerçek, Allah'ındır ve uydurdukları şeylerin hepsi de  gözlerinden kaybolup gider.[2]     

76- Şüphe  yok ki Kârun, Mûsâ'nın kavmindendi de onlara karşı isyân etti; ona öyle  hazîneler vermiştik ki anahtarlarını bile güçlü-kuvvetli on, onbeş kişi  götüremezdi. Hani kavmi ona sevinip övünme demişti, şüphe yok ki Allah, sevinip  övünenleri sevmez.     

77- Allah'ın  sana verdiği mal-menâl yüzünden âhiret yurdunu aramaya bak ve dünyâdaki  nasîbini de unutma ve Allah sana nasıl ihsân ettiyse sen de ihsân et ve  yeryüzünde bozgunculuk etmeye kalkışma; şüphe yok ki Allah, bozguncuları  sevmez.     

78- O,  bu dedi, ancak bendeki bilgi sâyesinde bana verilmiştir. Bilmez miydi ki Allah,  hiç şüphesiz ondan önce, kuvvet bakımından ondan daha üstün, topluluk  bakımından ondan daha fazla nice nesilleri helâk etmiştir ve suçluların  suçlarını bile sormaya hâcet yok zâten.     

79- Derken  kavminin karşısına süslenip çıktı da dünyâ yaşayışını dileyenler, ne olurdu  dediler, bize de Kârun'a verilen verilseydi, şüphe yok ki o, dünyâ malından  büyük bir nasîbe sâhip.     

80- Ve  kendilerine bilgi verilenlerse yazıklar olsun size dediler, inanan ve iyi  işlerde bulunana Allah'ın sevâbı, daha da hayırlıdır ve buna da ancak sabredenler  nâil olur.     

81- *Derken onu da, sarayını da yere  geçirdik, Allah'tan başka ona yardım edecek bir topluluğa sâhip değildi ve  kendisinin de kendisine bir yardımı dokunamadı.  [3]     

82- Dün,  onun yerinde olmayı dileyenler, öylesine sabahladılar ki hey gidi hey  diyorlardı, şüphe yok ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını bollaştırmada,  dilediğini daraltmada, Allah lûtfetmeseydi bize, bizi de yere geçirirdi ve hey  gidi hey, şüphe yok ki kâfirler kurtulmazlar, muratlarına ermezler.     

83- İşte  âhiret yurdu; biz onu, yeryüzünde yücelik ve bozgunculuk dilemeyenlere veririz  ve sonuç, çekinenlerindir.     

84- Kim  bir iyilikle gelirse ona, yaptığından daha hayırlı mükâfat var ve kim, bir  kötülükle gelirse o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıklarının karşılığı neyse  onunla cezâlandırılır.     

85- Şüphe  yok ki sana, Kur'ân'ın hükümlerini farz eden, elbette döneceğin yere döndürecek  seni. De ki: Rabbim daha iyi bilir, kimdir doğru yola gelen ve kimdir apaçık  sapıklıkta kalan.     

86- Sana  ancak Rabbinden bir rahmet olarak kitabın vahyedilmesini umuyordun, artık kâfirlere  arka olma.     

87- Ve  sakın sana indirildikten sonra seni Allah'ın âyetlerinden çevirmesinler ve  Rabbine çağır halkı ve sakın şirk koşanlardan olma.     

88- Ve Allah'la  berâber bir başka mâbûdu çağırma; yoktur tapacak ondan başka; her şey helâk  olur, ancak onun zâtıdır kalan, onundur hüküm ve hepiniz, dönüp onun tapısına varacaksınız.

   

                                  [1]                      ) Hâman,  Firavun’un veziridir.       
       
                                  [2]                      ) Kârun'un,  Mûsâ Peygamberin teyzesinin, yahut amcasının oğlu olduğu rivâyet edilmiştir.  Ahd-i Atıyk'te de adı, Korah diye geçer ve bununla berâber iki yüz elli kişinin  Mûsâ ve Hârûn peygamberlere isyan ettikleri ve Tanrının onları yere batırdığı  anlatılır (A'dâd, 16, 1-35).       
       
                                  [3]                      ) Kârun'un,  Mûsâ Peygamberin teyzesinin, yahut amcasının oğlu olduğu rivâyet edilmiştir.  Ahd-i Atıyk'te de adı, Korah diye geçer ve bununla berâber iki yüz elli kişinin  Mûsâ ve Hârûn peygamberlere isyan ettikleri ve Tanrının onları yere batırdığı  anlatılır (A'dâd, 16, 1-35).       
   

Total Visit: 317
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.