Mübarek Ramazan ayının 21. gecesidir; hem ibadet, hem de şehadet gecesidir. Takvalıların imamı, Allah'ın halis ve muhlis kulu Müminler Emiri Ali'nin (a.s) şehadet gecesidir. Bu gece, ibadetle geçirilmesi gereken kadir gecesidir. Bu aziz ve kutsal gecelerde bize saadet, ibadet tevfiki ve kulluk ahdini yenileme başarısı nasip buyurmasını diliyorum yüce Allah'tan. Geçen konuşmamda İslâm dininin temel ve rükünlerinden biri olan adalet ilkesi hakkında konuşmuş ve bu ilkenin İslâm dünyasındaki geçmişini açıklamıştım. Bu akşamki konuşmama başlamadan önce konu bütünlüğünün korunması bakımından geçen konuşmamın özetini kısaca hatırlatmak istiyorum: İlâhî adalet ilkesiyle başlayan bu konu, sosyal adalet alanına kadar uzanmış ve İslâm dininin adalet doğrultusunda ilişkiler kurmak, hakların korunması, haklara saldırılmaması, kimsenin kimseye zulüm ve haksızlık etmemesi gibi buyruklarının içerdiği olguların bir hakikatinin olup olmadığı konusuna da yayılmıştır. İnsan, tabiatı dolayısıyla ve İslâm'ın kanun koyucusunun bir buyruk ve açıklaması olmaksızın bir takım gerçek haklara sahip midir? İslâm dini, insanların gerçek itibariyle haklarını beyan etmiş ve açıklamış mıdır? Adalet, insanların gerçek haklarını gözetmek ve korumak mıdır? Yoksa dinin buyruklarından sarf-ı nazar edilecek olsa gerçek itibariyle hak ve adalet söz konusu değil midir? Hak ve adalet din buyruklarının ürünü ve sonucu mudur? Hak ve adalet, dinin hak ve adalet dediği şey midir? Zulüm ve haksızlık, dinin zulüm ve haksızlık olarak niteliği şey midir? Bütün bunların hakkında konuşmuş ve bazı Müslüman âlimlerin adalet ilkesini yadsıdığı, Allah'ın tekvin ve teşri düzenindeki kanun ve yasasının adalet üstü olduğunu, Allah'ın fiil ve emrinin hiçbir kanuna tâbi ve bağlı olmadığını, Allah'ın yaptığı şeyin hak ve adalet olduğunu, Allah'ın din ve teşri alanındaki emirlerinin de hak ve adaletin özü olduğunu, dinin hak ve adalet olan şeyi buyurmadığını söylemişlerdir. İşte bu grubun aldığı sonuç şu olmuştu: Bu dünyada Allah'a ibadet ve itaat eden bir insanın ahiret âleminde cehenneme gönderilmesi ve azap görmesini engelleyecek hiçbir şey yoktur. Bu dünyada ilâhî emirlere itaat etmeyen günahkâr bir insanın da ahiret âleminde cennete gönderilmesine ve cennet nimetleriyle rızklandırılmasına hiçbir şey engel olamaz. Eğer İslâm dini, nedensiz olarak bazı insanların bu dünya nimetlerinden yararlanmasını ve bazılarının da mahrum kalmasını emrederse bunda yadırganacak ve yadsınacak bir şey yoktur. Çünkü adalet ve zulmün gerçekliği ve aklîliği diye bir şey yoktur; adalet ve zulüm şeriatın emrine tâbidir. O zaman dinin böyle bir emir vermesi, adaletin özü olacaktır. Bu hususta şöyle demiştik: Bu düşünce tarzı, zahir itibariyle şeriatı akıl ve yasayla sınırlandırmadığı ve kayıtlı tutmadığı için genel halk nezdinde şeriata önem ve yücelik kazandırdığı çağrışımı yaptığından dolayı genel kabule neden olmuş ve İslâm âleminde büyük yankı bulmuştu. Adalet konusunun ana ve temel sonucu şudur: Birinci görüş -İslâm'ın buyrukları gerçek hüsn ve kubha tâbidir; hak ve adaletin bir gerçekliği vardır ve İslâm dini de resmen bunları tanımıştır- uyarınca İslâmî sosyal bir felsefe ve bir dizi İslâmî hukuksal dayanaklar elde edebiliriz; İslâm'ın hukuksal dayanaklarının neler olduğunu, bu husustaki ilkelerinin neler olduğunu, hak sahibi olmayı hangi temeller üzerine kurduğunu ve hangi dayanaklar uyarınca kanun vazettiğini anlayabiliriz. İşte böyle bir durumda elde ettiğimiz sonuçları da birçok yerde kılavuz edinebiliriz. İkinci görüş uyarınca hareket edildiğinde ise İslâm'ın sosyal felsefesi olmadığı, hukuksal ilke ve dayanaklardan yoksun olduğu ve hatta hukukî ilke ve dayanakları yadsıma sonucuna varılacak ve bu bağlamda hüküm süren tek şeyin sırf itaat olduğu kabul edilecektir. Bizim için, Şia olduğumuzdan dolayı adalet ilkesini kanıtlamaya gerek bile yoktur. Çünkü adalet ilkesi, Şiîliğin olmazsa olmazlarından ve temel ilkelerinden biridir. Zaman olarak çok eskilere dayanan "Adalet ve tevhid, iki Alevî ilkedir; cebr ve teşbih ise Ümevidir." meşhur cümlesi de bu yöndedir. Burada adalet kavramı ile kastedilen şeyi açıklamıştım; tevhid ise yüce Allah'ı cisim sıfatlarından ve zat ile sıfatların ayrışmasından münezzeh ve arı bilmektir. Cebr, insanın yaptığı işlerde mecbur olması ve ihtiyarının olmaması anlamınadır. Çünkü ihtiyar adalet ilkesinin, cebr ise adaleti yadsımanın dallarından biridir. Cümlede geçen teşbih ifadesi yüce Allah'ı, mümkinü'l-vücud olan varlıklara benzetmek ve mümkinü'l-vücud türünden olan varlıkların sıfatlarını yüce Allah için de kabul etmektir. Şia'nın da mensubu ve hatta temel rüknü olduğu- Adliyye ekolü uyarınca İslâm'ın bir dizi hukuksal dayanakları ve bu alanda bir takım ilkeleri vardır. İslâm dini, bu ilke ve dayanaklar doğrultusunda kanunlarını vazetmiştir. Adalet, "Her hakkın sahibine verilmesi" olduğuna göre Kur'ân-ı Kerim'den ve din önderlerinin buyruklarından çıkarsanan ilkeler uyarınca İslâmî hukukun ilkel-iptidaî dayanaklarının neler olduğunu saptamalıyız. İnsan ile bir başka şey arasında ortaya çıkan ve adı "hak" olan özel ilişki nasıl oluşur, bu hakkı nasıl elinden alınır ve bu özel ilişkiyi ortaya çıkaran, icat eden neden nedir? Âlemin düzeni sebep ve sonuç, sebep ve müsebbip düzenidir. Neden ve sebep iki kısımdır: Failî (öznesel) veya gayesel neden. Failî (öznesel) neden: Bir şeyi icat eden ve ortaya çıkaran nedenin, fail ve özne olmasından kaynaklanır. Mesela insan, kendi konuşmasının fail ve öznesidir. Failin olmaması durumunda konuşma eylemi de olmayacaktır. Gayesel neden: Eylemin gaye ve amaç nedeniyle ortaya çıkması, gaye ve amacın gerçekleşmesi yönünde eylemin araç ve vesile olmasıdır. Mesela konuşan bir insanın karşı tarafı ikna etmek, bir işe yönlendirmek, bilgilendirmek, bir şey sormak gibi belli bir amaç ve gaye üzere konuşması. Eğer bu amaç ve gayesi olmasaydı, eğer bu konuşma amacın aracı olmasaydı konuşma da asla gerçekleşmeyecekti. Öyleyse bir insanın konuşması, hem kendisiyle, yani fiilin fail (eylemin özne) ile ilişkisini taşımaktadır ve hem de amaç ve gaye ile ilişkilidir. Yani bu konuşma, amaca araç olma ilişkisi taşımaktadır. Bu iki tür nedenden herhangi birinin olmaması durumunda konuşma fiili gerçekleşmeyecekti. O hâlde bu nedenlerden her biri o fiili gerçekleştiren nedendir. Hak ve hak sahibi alanında, insan ile bu dünyadaki mahluklar arasında özel bir tür ilişki doğduğunu ve bunun sonucunda insanın bu dünyada kendisi için bir takım hakları olduğunu söylemiştik. Bu ilişki nereden kaynaklanır ve insan ile o şey arasında ne tür bir ilişki vardır? Sözü edilen ilişki gayesel (araç ile amaç arasındaki ilişki türünden) midir, yoksa öznesel (fiil ile fail arasındaki ilişki türünden) midir? Kuşkusuz bir ekolün insan, âlem, hayat ve varlık alanındaki temel inançları, insan ile diğer varlıklar arasında ortaya çıkan hukuksal ilişki türünde etki eder. Mesela maddeciliğe kurulu felsefelerde, insan ile âlemin nimetleri arasında gayesel ilişkinin varlığına inanmak anlamsızdır. Çünkü gayesel ilişki, âlemdeki nimetlerin insan için ortaya çıktığını kabullenmektir. Bu da, bir tür tümel şuurun bütün âleme ve yasalarına hüküm sürdüğünü kabul etmeye dayalıdır. O tümel şuur ise bir şeyi bir başka şey için var etmiştir; eğer o başka şey olmasaydı ve eğer o başka şey için olmasaydı bu şey de var olmayacaktı. Bunu şöyle örneklendirebiliriz: Ağızda dişlerin var olması, çiğnemek ve de yemeğin çiğnenmesiyle ve dil altındaki bezlerin salgılarıyla sindirimin bir aşamasını ağızda geçirmesi ve bir sonraki sindirim aşamaları için de mideye ve bağırsaklara gitmesi içindir. Maddeci felsefelerde durum böyle değildir; çünkü maddî felsefeler uyarınca eşya arasında gayesel ilişki yoktur; hiçbir şey bir başka şey için var olmamıştır, hiçbir şey bir başka şeyden dolayı ortaya çıkmamıştır ve hiçbir şey bir başka şey için araç değildir. Bir varlığın bir başka varlıktan yararlandığı görülüyor ise bu, birinin diğeri için var olduğunu göstermez; tesadüf eseri birinin diğerini kullanmasının faydalı olduğundandır. Şimdilik diğer ekollerin temel inançlarıyla herhangi bir işimiz yok; İslâm'ın temel inançları üzerinde durmak istiyoruz. İnsan, âlem, hayat ve varlık alanında İslâmî temel inançlar ve dünya görüşü uyarınca insan ile âlemdeki nimetler arasında gayesel bir ilişki vardır. Yani yaratılışın özünde ve yaratılışın tümel plânında insan ile âlemin nimetleri arasında öyle bir bağ ve öyle bir ilişki vardır ki, eğer insan bu plânın bir parçası olmasaydı yaratılış plânın hesabı daha başka olacaktı. Kur'ân-ı Kerim, yaratılışın özü hasebiyle âlemdeki nimetlerin insan için yaratılığına defalarca vurgu yapmıştır. O hâlde Kur'ân-ı Kerim açısından insan her hangi bir işe girişmeden, her hangi bir işe el atmadan ve dinin buyrukları peygamber aracılığıyla insanlara duyurulmadan önce insan ile yaratılan nimetler arasında bit tür bağ ve ilişki vardır; bu nimetler insanın malı ve insanın hakkıdır. Kur'ân-ı Kerim bir ayetinde şöyle buyurmaktadır: Öyle bir Allah'tır ki yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Bir başka ayette, Âdem'in (a.s) yaratılış öyküsünü açıklarken şöyle buyurmuştur: Andolsun ki sizi yeryüzüne yerleştirdik, yaşama ve geçinme vasıtalarını da halkettik, ne de az şükredersiniz. Her nimetin şükrü, o nimeti, yaratılışı yönünde kullanmaktır. Kur'ân'ın birçok ayetleri bu gerçeği açıklamaktadır. Kur'ân-ı Kerim buna vurgu yapmasa idi bile, insanın kendisi âlemin düzeni hakkında düşünerek bunu anlayabilirdi. Çünkü cansız varlık ile bitki arasında; cansız ve bitki ile hayvan arasında; cansız, bitki ve hayvan ile insan arasında bir tür gayesel ilişki vardır. Bu yeryüzünde, bir yandan bir takım yenecek maddeler vardır ve öte yandan da hayvanlar öyle bir yapıda yaratılmıştır ki sadece o besinlerle yaşayabilirler; onların olmaması durumunda varlıklarını sürdüremezler. Durum bundan ibaretken, evrenin tümel düzeninde mevcut gıda maddeleri ile insanın veya diğer canlıların beslenme donanım ve düzenekleri arasında hiç bir ilişkinin olmadığı ve tesadüf eseri gıda maddeleri ile canlılar arasında bir uyuşmanın ortaya çıktığı nasıl söylenebilir? Hayat bilimcileri, canlı varlıklar bağlamında gayesel neden ilkesinin hiçbir surette inkâr edilemeyeceğini bildirmişlerdir. Kesinlikle mevcut gıda maddeleri ile canlı varlıklar arasında bu ilişki vardır. Artık bunun, "Gıda maddeleri beslenme gereksinimine uygun özellikte veya beslenme mekanizması mevcut gıda maddelerinden yararlanacak özellikte yapılmıştır." şeklinde ifade edilmesi sonucu etkilemeyecektir. Her durumda sözü edilen gayesel ilişki mevcuttur ve bu ikisi birbirine uyumlu kılınmıştır. "Eğer insanın veya hayvanın bu tür gereksinimleri olmasıydı o gıda maddeleri de var olmayacaktı." demekle, "Bu gıda maddeleri mevcut halinde olmasaydı insanın yapısı başka bir şekilde olacaktı." demek hiçbir şeyi değiştirmiyor. Her halükârda yaratılış düzeni, onların birbirleri için yaratılmış olduğunu göstermektedir. Öyleyse, dinin kanunundan önce var olan yaratılış kanunu bu hakkı vermiştir ve bunların her ikisi de Allah'tan olduğundan dolayı yüce Allah, dinî kanunları fıtrat ve yaratılış kanunlarıyla farklı değil, uyumlu kılmıştır. Kur'ân-ı Kerim, yaratılış ve din kanunlarının birbiriyle uyumlu olduğunu bir ayetinde şöyle buyurmuştur: Artık, yüzünü tam doğru dine döndür, Allah'ın ilk yarattığı selâmet hâline ki insanları, o tabîî hâlde, selâmet hâlinde yaratmıştır; Allah'ın yaratışı değiştirilemez. Anlaşılıyor ki Kur'ân'ın bu hususta açık beyanı olmasa bile yaratılış düzeninin kendisi, insan ve bu nimetlerin birbirleri için yaratılmış olduğunu ortaya koymaktadır. Yeni doğmuş bir bebeği düşünün, nasıl bir hâlde olduğunu gözünüzde canlandırın. Bu bebek kendisi için ne kadar çalışabilir? Nasıl bir yemek yiyebilir? Onun midesi ne tür bir yemeği hazmedebilir? Görün ki yüce Allah, bu bebek için annenin göğsünde iki besin kaynağı yaratmıştır. Bebeğin doğumu yaklaştıkça, onun mide yapısıyla uyumlu en güzel besin, şaşkınlık uyandıracak şekilde annenin göğüslerinde hazırlanır. Bebek, doğumundan hemen sonra kendisini hazır olarak bekleyen yemeğinden yararlanabilir. Şimdi yaratılış kanununda bir yandan bebek ile ihtiyaçları, diğer yandan bebek ile memelerin ve sütün ilginç yapısı ve bir diğer yandan da memenin özel bir konumda olan ucu ile bebeğin küçük dudakları arasında hiçbir ilişkinin olmadığı söylenebilir mi? Annenin iki memesinde bulunan süt bu bebeğin değil midir? Bu hakkı ve hak edişi kılan kimdir? Elbette ki yaratılış kanunu. Bebek ile süt arasında nasıl bir ilişki vardır? Elbette ki gayesel ilişki. Yani o süt ve sütü üreten mekanizma, bebek için ve bebekten dolayı var olmuştur. O hâlde yaratılışın kendisi, o sütü bebeğin hakkı kılmıştır. Annenin memesinin sızıntıları bebek içindir; başka bir şey için değil ve amaçsız da değildir. Filozoflar, bu âlemin varlıkları ve mahlukları hakkında, başka bir deyimle tabiat varlıklarının bütünü hakkında şu tabirleri kullanmışlardır: Yedi baba, dört anne ve üç evlat. Yedi baba: Eski filozoflar, yedi ğöğün varlığına inanmışlardı. Dört ana: Bu filozofların inancına göre elementler su, toprak, hava ve ateş idi. Üç evlat: (Üç ana daldan ibaret olan evrenin bileşikleri) cansız, bitki ve hayvan (insan da hayvan kapsamında yer alır). Eski filozofların baba, ana ve evlat tabirini kullanmalarının nedeni şu idi: Onlara göre gök etkenlerinin dört elementler üzerindeki etkisi ile -ki bu durumda gök etkenleri fail ve elementler ise failliği kabul eden konumdadırlar- bileşikler (yani cansızlar, bitkiler ve hayvanlar) oluşmuştur. Sonuç şudur: Bileşik varlıklar, gök etkenlerinin ve dört elementlerin evlatlarıdır. Bu, bileşik varlık bakımından çok doğru bir tabirdir; gerek âlemde dört ana yani dört element olsun ve gerekse yüz element veya gökler belirtildiği şekilde olsun veya olmasın. Her halükârda bileşik varlıklar; bu yerin, bu suyun, bu hayvanın, bu ışığın ve bu sıcaklığın evlatlarıdır. İnsan, bu babalar ve anaların yetkin evladıdır ve haliyle baba ve anasının üzerinde bir takım hakları vardır. Nasıl ki anne rahminde kaldığı süre boyunca, bebek olarak varlığını sürdürdüğü müddetçe ve ana kucağında olduğu zaman zarfında çocuk için annenin varlığında bazı hazırlıklar yapılmış ve gerekli donanımlar yerini bulmuştur, adı âlem olan bu büyük ananın varlığında da özel bir lütuf ile gerekli hazırlıklar ve donanımlar öngörülmüştür. Mesela bebeğin doğumu yaklaştıkça annenin göğsü işlevine koyulur ve sızıntılar başlar. Bütün bunlar bebek için ve bebekten dolayıdır. Bu evrenin düzeni de böyledir; yeryüzünün dört mevsimi, bulutların hareketi, yağmurların yağması... İşte bu yağmurlar, evren ananın göğsünden evlatları için döktüğü sızıntılardır. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: Öyle bir mabuttur ki size gökten yağmur yağdırır da suyunu içersiniz, hayvanlarınızı otlattığınız ağaçlar ve otlar da onunla biter, yeşerir. Onunla size, ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve çeşit-çeşit meyveler bitirir. Şüphe yok ki bunda, düşünen topluluğa bir delil var. Kur'ân-ı Kerim'in birçok ayeti bu konuyu işlemiştir ve bütün bunlar, dünyanın hareketi ile insanın ihtiyaçları arasında bir tür ilişki, bağ ve uyum olduğunu göstermektedir. İmam Ali'nin (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Her canlının bir yiyeceği ve her tanenin bir yiyicisi vardır. Bu cümleden kastedilen şudur: Yaratılış bakımından her yiyici ile yenecek madde arasında bir ilişki ve bağ vardır. Bu, İslâmî ana ilkeler ve dünya görüşü açısından hak ile hak sahibi arasında olan ilişkinin bir türüdür. İlişkinin bir başka türü öznesel (failî) ilişkidir. Yani hak sahibinin hak alanını bizzat kendisinin kendisi için var etmesidir. Bu, bir insanın, meyve vermesi için bir fidanı yere dikmesine ve bakımını yaparak sulamasına benzer. Bu insan ile meyve arasındaki ilişki, eylem (fiil) ve özne (fail) arasındaki ilişki türündendir. Yani bu insanın eylemi, meyvenin oluşma nedenidir; eğer eylemini gerçekleştirmeseydi meyve de varlık bulmayacaktı. Bu ilişkinin kendisi hak oluşturur. İlişkinin birinci türü (yani insan ile yaratılış nimetleri arasındaki gayesel ilişki) tümel ve genel bir ilişkidir. Bu bakımdan kimsenin bilfiil (eylemsel) özel bir hakkı yoktur. Bütün insanlar, Allah'ın mahlukları ve bu yerin, bu suyun, bu toprağın evlatları oldukları için bu yerin üzerinde bir hakka sahiptirler. Herkes potansiyel olarak hak sahibi olduğundan dolayı kimse, her hangi bir unvanla başkalarının haklarına ulaşmalarına engel olamaz ve her şeyi kendine tahsis edemez. Bu hakların nasıl elde edileceği ise ikinci aşamadır. İşte bu aşamada sorumluluk ve hak birbirine ulanır ve haklar, sorumlulukların yerine getirilmesi sonucunda eylemsellik kazanır. Böylece de herkes kendine özgü hakkını elde eder. Öncelikle bu hususta Kur'ân'ın bir ayetini hatırlatmak isterim. Kur'ân şöyle buyurmaktadır: Sizi yeryüzünden yaratıp meydana getirdi ve orayı imâra memur etti sizi; artık ondan bağışlanma dileyin. Bu ayet öncelikle "sizi yeryüzünde yaratmış" dememiş, bizzat "sizi yeryüzünden yaratmış" gerçeğine dikkat çekerek yeryüzünün ikinci ana olduğunu anımsatmaktadır adeta. İkinci olarak da "bu yeryüzünün abat ve mamur edilmesini sizden istedi" buyurmaktadır. Yani sadece yeryüzünün evladı olmanız, hakkınızın eylemsellik kazanması, hak sahibi olmanız ve hakkınızın belirginleşmesi için yeterli neden değildir. Bunun gerçekleşmesi için çalışmanız, didinmeniz ve yeryüzünü abat etmeniz ve diriltmeniz gerekmektedir. Bu sorumluluk gerçekleşmedikçe o hak eylemsellik ve belirginlik bulmayacaktır. Neden? Çünkü insana akıl, irade ve ihtiyar verilmiştir. İnsanın çalışma dairesini genişleten şey de ancak akıl ve ihtiyardır. İnsanın yaşam düzeni diğer canlıların yaşamıyla farklıdır. Diğer canlılar içgüdüleri doğrultusunda yaşar ve haklarının kesin olarak belirlenmesi için onlar açısından yeryüzünün evladı olmak yeterlidir. İnsanın durumu ise akıl ve irade sahibi olduğundan dolayı farklıdır; insan sorumluluk hissi, akıl ve irade gücüyle çalışmalıdır. Bu nedenle de sorumluluğunu yerine getirmediği müddetçe, Allah vergisi olan hakkından faydalanamaz. Hemen belirtmeliyim ki insanın bulunduğu aşama içgüdü aşaması olup herhangi bir sorumluluk taşımıyor ise bu durumda, insanın hakkı da sabit ve kesindir. Bir bebek, hiçbir sorumluluk taşımadığı ve hiçbir görevle yükümlü olmadığı hâlde annenin göğsünde hak sahibidir ve göğüste bulunan süt de onun hakkıdır. Ama eğer insan, yer ananın göğsünden süt yemek istiyorsa bu süt, annenin göğsündeki süt gibi hazır değildir; insan çalışarak, ölü toprağı dirilterek ve abat ederek o sütü hazırlamalıdır. Böylece insan hem yer ananın üzerinde hak sahibidir ve hem de yeryüzü karşısında bir sorumluluğu vardır. Yani hem insan yeryüzü üzerinde ve hem de yeryüzü insan üzerinde karşılıklı hak sahibidir. Yeryüzünün insan üzerindeki hakkı, yeryüzünü abat etmesidir. İmam Ali (a.s) halifeliğinin ilk günlerinde insanlara şöyle buyurdu: Kuşkusuz ki yerlerden ve hayvanlardan bile sorumlusunuz. Sizin sorumluluğunuz var, yükümlülük taşıyorsunuz, sizin üzerinizde bazı haklar var, hatta hayvanlara ve yeryüzüne karşı sorumlusunuz. Sadece Allah ve insanlar hakkında değil, hayvanlar ve yeryüzü hakkında da yükümlülükleriniz var. Yükünüzü taşıyan hayvana karşı, sizin mülkiyetinizde olduğundan dolayı dilediğiniz gibi davranabileceğinizi, gücünün üstünde yük yükleyebileceğinizi, istediğiniz zaman otunu verebilecek veya vermeyebileceğinizi, sulayabilecek veya susuz bırakabileceğinizi, yaralandığında bakımını yapmayabileceğinizi, onu korumayabileceğinizi zannetmeyin. Siz sahip olduğunuz hayvanlardan sorumlusunuz. Bu yeryüzü hakkında da sorumluluğunuz vardır, onu abat etmelisiniz. Yüce Allah, yeryüzünü abat etmenizi istemiştir sizden. Yine İmam Ali (a.s), Mısır'a vali olarak gönderdiği Malik-i Eşter'e yazdığı emirnâmesinde şöyle buyurmuştur: Bu, Allah'ın kulu Müminlerin Emiri Ali'nin, vergisini toplamak, düşmanıyla savaşmak, halkını ıslah etmek, ülkelerini imar etmek üzere Mısır'a vali tayin ettiği Malik b. Haris el-Eşter'e emirnâmesidir. Müminler Emiri Ali (a.s), sorumlulukların ve hakların birbirini gerektirişi hakkında şöyle buyurmuştur: Başkasının üzerinde hakkı olanın, başkasının da onun üzerinde hakkı vardır. Başkasının kendi üzerinde hakkı olanın da, başkası üzerinde hakkı vardır. Yani sorumluluk ve hak birbirinden ayrılmaz; eğer birine bir hak verilmiş ise bir sorumluk da yüklenmiştir. Yüce Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Kendi yükünü insanlara yükleyen (kamu haklarından yararlandığı hâlde görevini yerine getirmeyen) kimse melundur. Burada, geçen konuşmaları teyit etmek ve sorulabilecek bir soruyu veya doğabilecek bir şüpheyi cevaplamak için bir konuyu ele alacağım. İslâm dini, insanların mallarında yoksullar, düşkünler ve güçsüzler için bir hak belirlemiştir. Bu hususta Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur: Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Bir başka ayet şöyledir: Onlar ki mallarında malum bir hak var; isteyene ve mahrum olana. Çalışmaya güç yetiremeyen, kazanç elde edemeyen veya çalıştığı ve kazandığıyla geçinemeyen düşkün, zavallı ve güçsüzler, çalışmakla veya gücünün üstünde çalışmakla sorumlu değillerdir. Yani bu insanlardan sorumluluk düşmüştür. Öte yandan da üretici olamayan, çalışma ve abat etme sorumluluğunu yerine getiremeyen bu insanlar mahrum bırakılamazlar. Çünkü ilk ve öncelikli ilke gereğince ve de bu insanlarla bu âlemin nimetleri arasında bulunan gayesel ilişki hükmünce, dünya nimetleri sofrası onlar için de kurulmuştur. Kur'ân şöyle buyurmuştur: Yeryüzünü halk için kıldı. Yüce Allah, bu yeryüzünü sadece bazı insanlar için değil, herkes için yaymıştır. Sözünü ettiğimiz insanlar, çalışma gücüne sahip oldukları hâlde çalışmasa ve sorumluluklarını yerine getirmeselerdi, cezalandırılır ve bu sofradan mahrum bırakılırdı. Fakat güç yetiremedikleri için ilk hakları yerinde ve sabittir. Güçsüzler, yoksullar ve düşkünler, gerçek anlamıyla zenginlerin mallarında hak sahibidirler. Gayesel neden ilkesine kurulu olan İslâmî sosyal felsefe ve hukuksal dayanaklar ile maddeci hukuksal dayanaklar arasındaki farklardan biri tam da bu noktadadır. İslâmî hukuksal dayanaklar uyarınca düşkünler gerçek anlamıyla hak sahibidirler. İlâhî olmayan hukuksal dayanaklar uyarınca ise haklar sadece ve sadece çalışmakla ve üretime katılmakla ortaya çıkar. Bu konuşmamda, insan ile âlemin yiyecekleri arasında gayesel ilişki olduğuna dair İmam Ali'den (a.s) bir cümle aktarmıştım. İmam şöyle buyurmuştu: "Her canlının bir yiyeceği ve her tanenin de bir yiyicisi vardır." İmam Ali'den (a.s), hak ile hak sahibi arasında öznesel ilişki olduğunu beyan eden bir başka cümle aktarmak istiyorum. Ali (a.s) Şiîlerinden biri o hazretin huzuruna gelerek İslâm askerlerinin fedakârlık sonucu elde ettikleri ganimetlerden bir şey istedi. İmam Ali (a.s) bu istek karşısında şöyle buyurdu: Bu mal Müslümanların ortak malıdır; eğer sen de onlarla birlikte idiysen, onlar gibi zahmet ve sıkıntılara katlandıysan sen de buna ortak ve hak sahibi olabilirsin. Ama eğer böyle değilse, onların ellerinin ürün ve emeği kendi ağızlarından başkasının değildir. Yani zahmet çeken, sıkıntıya katlanan ve meşru bir yoldan bir şey kazanan her bileğin ürünü, elbette ki onun kendi ağzı içindir ve kendine aittir. Bir bileğin çalışarak kazandığı şeyin başka birinin ağzında olması anlamsızdır. İslâm'da hak çok saygındır, insanların hakkı fevkalâde değerlidir ve adalet fevkalâde kutsaldır. Haklara ve özellikle de kamu haklarına hıyanet, İslâm dini açısından en büyük hıyanettir. Müminler Emiri Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Şüphesiz ki en büyük hıyanet ümmete yapılan hıyanettir ve en çirkin aldatma da imamların aldatılmasıdır (ki bu da Müslümanlara yapılan bir hıyanettir). İslâm dini çok kısa bir sürede ve fevkalâde hızla dünyanın her yerine ulaştı ve dünyada kendine yer etti. Bunun sebebi neydi? Sadece bir dizi basit ahlâkî buyruk ve öğretilerden dolayı mı? Eğer İslâm dini sosyal reform ve yapılanmalara girişmese ve önem vermeseydi, kesinlikle ahlâkî öğretilerinden bir sonuç alamayacaktı. İslâm adalete, hakka, özgürlüğe, eşitliğe, nedensiz ayrıcalıkların ortadan kalkması gerektiğine davet ettiğinden dolayı yeni bir dünya yarattı ve bu uğurda darbeler ve yaralar da aldı. Evet, İslâm'da hakların saygınlığı vardır ve hakları korumaktan ibaret olan adalet kutsaldır. İslâm'ın hızla ilerlemesinin en önemli nedeni, haklara ve adalete önem ve değer vermesiydi. İslâm'da öyle bazı haklar öngörülmüş ve onlara dayalı öyle yasalar vazedilmiştir ki bunlar, bu dinin olanca letafet ve inceliğini yansıtır. Baba, anne, öğretmen... hakları ve hatta çok daha dakik bazı haklar da vardır. İmam Ali (a.s) halifeliği döneminde bir iş dolayısıyla her zaman olduğu gibi korumasız ve yalnız olarak hilafetin merkezi olan Kûfe şehrinden ayrıldı. Şehre geri dönerken yolda bir kitap ehli (Hristiyan, Yahudi veya Mecusi) ile karşılaştı. O adam Ali'yi (a.s) tanımıyordu. Gidecekleri yeri birbirlerinden sordular. Yolun büyük bir bölümünde beraber yolculuk edecekleri ortaya çıktı. Birlikte yolculuk etmek konusunda anlaştılar. Konuşarak yol kat ettiler ve nitekim Kûfe ile kitap ehli yolcunun gideceği yerin ayrıldığı yol ayrımına vardılar. Adam yolunu tutup gitti. Ali (a.s), Kûfe'ye giden yolu bırakıp yol arkadaşının devam ettiği yola girdi. Adam: "Hani Kûfe'ye gidecektin sen?" Ali (a.s): Evet, Kûfe'ye gideceğim. Adam: Öyleyse neden Kûfe yoluna girmedin? Ali (a.s): Bizim Peygamberimiz, "Birlikte yolculuk eden iki kişinin birlikteliği taraflar üzerinde bir hak doğurur." buyurmuştur. Ben bu yolculukta senin birlikteliğinden faydalanmış oldum ve böylece sen benim üzerimde bir hakka sahip oldun. Sahip olduğun bu haktan dolayı uğurlamak amacıyla biraz seninle birlikte yola devam etmek istedim. Adam derin bir düşünceye daldı, sonra da başını kaldırıp dedi: İslâm'ın bu hızla yayılmasının ve insanlar arasında kabul görmesinin nedeni, sizin Peygamberinizin yüce ahlâklıdır. Bu adam, İmam Ali'yi (a.s) tanımıyordu. Nitekim bir gün Kûfe şehrine geldi ve Müminler Emiri Ali'yi (a.s) hilafette görünce, halife ile yol arkadaşlığı yapmış olduğunu anladı. Bu adam, hemen oracıkta Müslümanlığı kabul etti ve İmam Ali'nin (a.s) ashabı arasında yerini buldu. İmam Ali'nin (a.s) adı, sonraları adaletin ayrılmazı oldu. Ömer b. Abdülaziz şöyle demiştir: Ali, geçmişleri unutturdu ve sonradan gelecekleri de zahmete düşürdü; insanlar onun yordam ve yöntemi ile halifeleri kınıyordu. Muaviye, yılların birinde hacca gitmişti. Ali sevgisinde ve Muaviye düşmanlığında geçmişi olan bir kadını sordu, soruşturdu. Kadının yaşadığını söylediler. Muaviye, adam göndererek kadını getirtti ve ona dedi: Seni niçin buraya getirttiğimi biliyor musun? Sadece şunu bilmek istiyorum, Ali'yi sevmenin ve bana düşmanlığının sebebi nedir? Kadın: Bu konuda konuşmasak iyi olur. Muaviye: Hayır, mutlaka soruma cevap vermelisin. Kadın: Çünkü Ali adaletliydi ve eşitlikten yanaydı; sen boş yere Ali (a.s) ile savaştın. Ali'yi, fakirleri sevdiği için seviyorum. Seni düşman bilmemin nedeni ise haksız olarak kan akıtman, Müslümanları bölüp parçalaman, yargı ve hükümde zulüm etmen ve nefsinin istediği şekilde hareket etmendir. Muaviye buna sinirlendi ve kadına hitaben çirkin bir söz söyledi. Kadın da karşılık verdi. Sonra, her zaman olduğu gibi sinirini yatıştırdı ve mülayim bir yüz ifadesiyle kadına sordu: Ali'yi kendi gözlerinle gördün mü hiç? Kadın: Evet, gördüm. Muaviye: Onu nasıl gördün? Kadın: Andolsun Allah'a, onu öyle bir hâlde gördüm ki, seni aldatan ve gaflete düşüren bu saltanat onu gaflete düşürememişti. Muaviye: Ali'nin sesini duymuş musun? Kadın: Duymuşum. Onun sesi gönle parlaklık verirdi; zeytin yağının pası giderdiği gibi, onun sesi de gönül pasını giderirdi. Muaviye: Bir isteğin var mı? Kadın: Söyleyeceğim her şeyi verecek misin? Muaviye: Vereceğim. Kadın: Kırmızı yünlü yüz deve ver bana. Muaviye: Eğer istediğini verecek olsam, senin yanında Ali gibi olacak mıyım? Kadın: Asla. Muaviye, kadının istediği cinsten yüz devenin ona verilmesini emretti ve sonra da kadına dönerek dedi: Andolsun Allah'a, eğer Ali yaşasaydı, bunlardan bir tanesini bile sana vermezdi. Kadın, buna karşılık olarak dedi ki: Andolsun Allah'a, bunların yününden bir tel bile vermezdi; çünkü bunlar, Müslümanların ortak malıdır. Adiy b. Hatem-i Taî, Müminler Emiri ve takvalılar önderi Ali'nin (a.s) büyük ashabından ve onu samimi sevenlerinden biridir. Adiy, yüce İslâm Peygamberinin (s.a.a) mübarek ömrünün sonlarında Müslümanlığı kabul etmiş ve iyi bir Müslüman olmuştu. İmam Ali'nin (a.s) hilafet döneminde onun hizmetinde ve emrinde bulundu; Türeyf, Türfe ve Tarif adında üç oğlu, Ali'nin (a.s) emrinde Sıffin Savaşı'nda şehit düştü. Adiy, İmam Ali'nin (a.s) şehit edilmesinden ve Muaviye'nin saltanat kurmasından sonra bir gün Muaviye'nin yanına geldi. Muaviye, Adiy'in acısını tazeleyerek Ali'yi kötülemesini sağlamak amacıyla şöyle dedi: Oğulların hani, ne oldu onlara? Adiy, olanca metanet ve soğukkanlılıkla dedi ki: Onlar Sıffın'de Ebutalib Oğlu Ali (a.s) uğruna öldürüldüler. Adiy, özellikle "Ebutalib Oğlu Ali uğruna" ifadesini kullanarak bu olaydan onur ve kıvanç duyduğunu anlatmak istemişti. Muaviye: Ebutalib Oğlu senin oğullarını öne sürmekle ve kendi oğullarını arkada tutmakla senin hakkında insaflı davranmadı. Adiy: Ben Ali hakkında insaflı davranmadım; çünkü o öldürüldü, oysaki ben yaşıyorum. Muaviye, amacına ulaşamadığını görünce konuşma tarzını değiştirerek Adiy'e dedi ki: Ali'yi bana anlat. Adiy: Beni mazur gör. Muaviye: Mümkün değil. Adiy anlatmaya şöyle başladı: Andolsun Allah'a ki, Ali (a.s) derin görüşlü ve çok güçlüydü, adaleti söyler ve katiyetle hükmederdi, her yanından hikmet ve ilim coşardı, dünyadan ve ziynetinden nefret ederdi, geceyle ve yalnızlığıyla alışık idi, çok ağlar ve çok düşünürdü, yalnızlığında hep kendini hesaba çekerdi, geçmişe hayıflanırdı. Bizim aramızda bizden biri gibiydi; bir şey isteğimizde kabul ederdi, yanına vardığımızda bize yaklaşırdı, onun bize ve bizim ona yakın olmamıza rağmen heybetinden dolayı onunla konuşamazdık, öyle azametli idi ki gözlerimizi kaldırıp da bakamazdık, gülümsediği zaman dişleri bir inci dizisi gibi görünürdü, dindar ve takvalı insanlara saygı gösterirdi, yoksulları ve düşkünleri severdi, güçlü kimse onun zulüm korkusunu taşımazdı, güçsüz kimse adaletinden ümit kesmezdi. Andolsun Allah'a, bir gece kendi gözlerimle gördüm; gecenin karanlığında mihrapta ibadete durmuştu ve gözyaşları sakalına yuvarlanıyordu, yılan tarafından sokulmuş gibi kıvranıyor ve hazin hazin ağlıyordu. Şimdi bile sesini duyuyor gibiyim; "Ey dünya! Bana mı yöneldin? Git de başkasını aldat. Henüz senin süren dolmamıştır, seni üç defa boşamışım ve dönüşün yoktur. Zevkin naçiz ve önemin çok az. Ah, ah! Azık naçiz, yol uzun, hemdem yok kadar az!" diyordu. Adiy'in sözü buraya vardığında Muaviye'nin gözyaşları süzüldü. Elbisesinin koluyla gözyaşlarını sildikten sonra şöyle dedi: Allah Ebu'l-Hasan'a (Ali'ye) rahmet etsin, o hep böyleydi. Onun ayrılığına nasıl dayanıyorsun? Adiy: Kucağında oğlu boğazlanan bir anne gibi; ne gözleri kurur ve ne de acıları diner. Muaviye: Onu unuttuğun oldu mu hiç? Adiy: Zaman unutturuyor mu ki? Şeyh Müfid, "İrşad" kitabında şöyle yazar: Hz. Peygamber'den (s.a.a) sonra Müminler Emiri Ali'nin (a.s) imamet süresi otuz yıl idi, ancak bunun sadece beş yıl ve altı ayını bizzat halife olarak geçirdi. Bu kısa süre boyunca da nifak ehli ile ve Müslüman görünümlü topluluk ile savaştı... Müminler Emiri Ali (a.s), mübarek Ramazan ayının 21. gecesi ve şafak sökümüne doğru dünyadan ayrıldı. O, Abdurrahman İbn Mülcem'in kılıç darbesi sonucunda vefat etti. el-Kâfi kitabının yazarı, Müminler Emiri Ali'nin (a.s) meşhur ve ayrıntılı vasiyeti (oğullarına, ashabına, diğer insanlara ve kıyamete kadar vasiyetin ulaştığı herkese hitaben yaptığı vasiyettir) naklettikten sonra şöyle yazar: Ali (a.s) bu vasiyetin sonunda şöyle buyurdu: Allah, siz Ehlibeyti korusun ve sizin saygınızı korumakla ümmet arasında Peygamberinizin (s.a.a) saygısını korusun. Sizleri Allah'a ısmarlıyorum. el-Kafi'nin yazarı şöyle devam eder: Bunu dedikten sonra "La ilâhe illellah" zikrine başladı ve kutsal ruhu yüce âleme katılıncaya kadar bu zikir dilinden düşmedi. Yüce Allah'ın salat ve selâmı ona ve tertemiz evlatlarına olsun. Bu konuşma, 1381 h. kamerî yılının Ramazan ayının 21. gecesinde (1340 h. şemsi) yapılmıştır.
Nehcü'l-Belâğa, 167. Hutbe Nehcü'l-Belâğa, 53. Mektup
Nehcü'l-Belâğa, 216. Hutbe Usul-u Kâfi, c.5, s.72 İsrâ, 26 Nehcü'l-Belâğa, 223. Hutbe Nehcü'l-Belâğa, 26. Mektup |