Salı 22 Mayıs 2012 - 15:47

الثلاثاء ٢ رجب ١٤٣٣

سه شنبه ۲ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۷:۱۷

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

Mübarek Ramazan ayının 21. gecesidir; hem ibadet, hem de  şehadet gecesidir. Takvalıların imamı, Allah'ın halis ve muhlis kulu Müminler  Emiri Ali'nin (a.s) şehadet gecesidir. Bu gece, ibadetle geçirilmesi gereken  kadir gecesidir.
        Bu aziz ve kutsal gecelerde bize saadet, ibadet tevfiki ve  kulluk ahdini yenileme başarısı nasip buyurmasını diliyorum yüce Allah'tan.
        Geçen konuşmamda İslâm dininin temel ve rükünlerinden biri  olan adalet ilkesi hakkında konuşmuş ve bu ilkenin İslâm dünyasındaki geçmişini  açıklamıştım.
        Bu akşamki konuşmama başlamadan önce konu bütünlüğünün  korunması bakımından geçen konuşmamın özetini kısaca hatırlatmak istiyorum:
        İlâhî adalet ilkesiyle başlayan bu konu, sosyal adalet  alanına kadar uzanmış ve İslâm dininin adalet doğrultusunda ilişkiler kurmak,  hakların korunması, haklara saldırılmaması, kimsenin kimseye zulüm ve haksızlık  etmemesi gibi buyruklarının içerdiği olguların bir hakikatinin olup olmadığı  konusuna da yayılmıştır. İnsan, tabiatı dolayısıyla ve İslâm'ın kanun  koyucusunun bir buyruk ve açıklaması olmaksızın bir takım gerçek haklara sahip  midir? İslâm dini, insanların gerçek itibariyle haklarını beyan etmiş ve açıklamış  mıdır? Adalet, insanların gerçek haklarını gözetmek ve korumak mıdır? Yoksa dinin  buyruklarından sarf-ı nazar edilecek olsa gerçek itibariyle hak ve adalet söz  konusu değil midir? Hak ve adalet din buyruklarının ürünü ve sonucu mudur? Hak  ve adalet, dinin hak ve adalet dediği şey midir? Zulüm ve haksızlık, dinin  zulüm ve haksızlık olarak niteliği şey midir?
        Bütün bunların hakkında konuşmuş ve bazı Müslüman âlimlerin  adalet ilkesini yadsıdığı, Allah'ın tekvin ve teşri düzenindeki kanun ve  yasasının adalet üstü olduğunu, Allah'ın fiil ve emrinin hiçbir kanuna tâbi ve  bağlı olmadığını, Allah'ın yaptığı şeyin hak ve adalet olduğunu, Allah'ın din  ve teşri alanındaki emirlerinin de hak ve adaletin özü olduğunu, dinin hak ve  adalet olan şeyi buyurmadığını söylemişlerdir.
        İşte bu grubun aldığı sonuç şu olmuştu: Bu dünyada Allah'a  ibadet ve itaat eden bir insanın ahiret âleminde cehenneme gönderilmesi ve azap  görmesini engelleyecek hiçbir şey yoktur. Bu dünyada ilâhî emirlere itaat  etmeyen günahkâr bir insanın da ahiret âleminde cennete gönderilmesine ve  cennet nimetleriyle rızklandırılmasına hiçbir şey engel olamaz. Eğer İslâm  dini, nedensiz olarak bazı insanların bu dünya nimetlerinden yararlanmasını ve  bazılarının da mahrum kalmasını emrederse bunda yadırganacak ve yadsınacak bir  şey yoktur. Çünkü adalet ve zulmün gerçekliği ve aklîliği diye bir şey yoktur;  adalet ve zulüm şeriatın emrine tâbidir. O zaman dinin böyle bir emir vermesi,  adaletin özü olacaktır.
        Bu hususta şöyle demiştik: Bu düşünce tarzı, zahir itibariyle  şeriatı akıl ve yasayla sınırlandırmadığı ve kayıtlı tutmadığı için genel halk  nezdinde şeriata önem ve yücelik kazandırdığı çağrışımı yaptığından dolayı  genel kabule neden olmuş ve İslâm âleminde büyük yankı bulmuştu.

Adalet Konusunun Temel Sonucu

Adalet konusunun ana ve temel sonucu şudur:
        Birinci görüş -İslâm'ın buyrukları gerçek hüsn ve kubha tâbidir;  hak ve adaletin bir gerçekliği vardır ve İslâm dini de resmen bunları tanımıştır-  uyarınca İslâmî sosyal bir felsefe ve bir dizi İslâmî hukuksal dayanaklar elde  edebiliriz; İslâm'ın hukuksal dayanaklarının neler olduğunu, bu husustaki  ilkelerinin neler olduğunu, hak sahibi olmayı hangi temeller üzerine kurduğunu  ve hangi dayanaklar uyarınca kanun vazettiğini anlayabiliriz. İşte böyle bir  durumda elde ettiğimiz sonuçları da birçok yerde kılavuz edinebiliriz.
        İkinci görüş uyarınca hareket edildiğinde ise İslâm'ın  sosyal felsefesi olmadığı, hukuksal ilke ve dayanaklardan yoksun olduğu ve  hatta hukukî ilke ve dayanakları yadsıma sonucuna varılacak ve bu bağlamda  hüküm süren tek şeyin sırf itaat olduğu kabul edilecektir.

Şia Ekolü'nde Adalet İlkesi

Bizim için, Şia olduğumuzdan dolayı adalet ilkesini kanıtlamaya  gerek bile yoktur. Çünkü adalet ilkesi, Şiîliğin olmazsa olmazlarından ve temel  ilkelerinden biridir. Zaman olarak çok eskilere dayanan "Adalet ve tevhid,  iki Alevî ilkedir; cebr ve teşbih ise Ümevidir." meşhur cümlesi de bu  yöndedir. Burada adalet kavramı ile kastedilen şeyi açıklamıştım; tevhid ise  yüce Allah'ı cisim sıfatlarından ve zat ile sıfatların ayrışmasından münezzeh  ve arı bilmektir.
        Cebr, insanın yaptığı işlerde mecbur olması ve ihtiyarının  olmaması anlamınadır. Çünkü ihtiyar adalet ilkesinin, cebr ise adaleti yadsımanın  dallarından biridir. Cümlede geçen teşbih ifadesi yüce Allah'ı, mümkinü'l-vücud  olan varlıklara benzetmek ve mümkinü'l-vücud türünden olan varlıkların  sıfatlarını yüce Allah için de kabul etmektir.

İslâmî Hukukun Ana Dayanakları

Şia'nın da mensubu ve hatta temel rüknü olduğu- Adliyye  ekolü uyarınca İslâm'ın bir dizi hukuksal dayanakları ve bu alanda bir takım  ilkeleri vardır. İslâm dini, bu ilke ve dayanaklar doğrultusunda kanunlarını  vazetmiştir. Adalet, "Her hakkın sahibine verilmesi" olduğuna göre Kur'ân-ı  Kerim'den ve din önderlerinin buyruklarından çıkarsanan ilkeler uyarınca İslâmî  hukukun ilkel-iptidaî dayanaklarının neler olduğunu saptamalıyız. İnsan ile bir  başka şey arasında ortaya çıkan ve adı "hak" olan özel ilişki nasıl  oluşur, bu hakkı nasıl elinden alınır ve bu özel ilişkiyi ortaya çıkaran, icat  eden neden nedir?
        Âlemin düzeni sebep ve sonuç, sebep ve müsebbip düzenidir. Neden  ve sebep iki kısımdır: Failî (öznesel) veya gayesel neden.
        Failî (öznesel) neden: Bir şeyi icat eden ve ortaya çıkaran  nedenin, fail ve özne olmasından kaynaklanır. Mesela insan, kendi konuşmasının  fail ve öznesidir. Failin olmaması durumunda konuşma eylemi de olmayacaktır.
        Gayesel neden: Eylemin gaye ve amaç nedeniyle ortaya  çıkması, gaye ve amacın gerçekleşmesi yönünde eylemin araç ve vesile olmasıdır.  Mesela konuşan bir insanın karşı tarafı ikna etmek, bir işe yönlendirmek,  bilgilendirmek, bir şey sormak gibi belli bir amaç ve gaye üzere konuşması.  Eğer bu amaç ve gayesi olmasaydı, eğer bu konuşma amacın aracı olmasaydı konuşma  da asla gerçekleşmeyecekti. Öyleyse bir insanın konuşması, hem kendisiyle, yani  fiilin fail (eylemin özne) ile ilişkisini taşımaktadır ve hem de amaç ve gaye  ile ilişkilidir. Yani bu konuşma, amaca araç olma ilişkisi taşımaktadır. Bu iki  tür nedenden herhangi birinin olmaması durumunda konuşma fiili  gerçekleşmeyecekti. O hâlde bu nedenlerden her biri o fiili gerçekleştiren  nedendir.
        Hak ve hak sahibi alanında, insan ile bu dünyadaki mahluklar  arasında özel bir tür ilişki doğduğunu ve bunun sonucunda insanın bu dünyada  kendisi için bir takım hakları olduğunu söylemiştik. Bu ilişki nereden  kaynaklanır ve insan ile o şey arasında ne tür bir ilişki vardır? Sözü edilen  ilişki gayesel (araç ile amaç arasındaki ilişki türünden) midir, yoksa öznesel  (fiil ile fail arasındaki ilişki türünden) midir?

Hukuk ve Dünya Görüşü Arasındaki İlişki

Kuşkusuz bir ekolün insan, âlem, hayat ve varlık alanındaki  temel inançları, insan ile diğer varlıklar arasında ortaya çıkan hukuksal  ilişki türünde etki eder. Mesela maddeciliğe kurulu felsefelerde, insan ile âlemin  nimetleri arasında gayesel ilişkinin varlığına inanmak anlamsızdır. Çünkü gayesel  ilişki, âlemdeki nimetlerin insan için ortaya çıktığını kabullenmektir.
        Bu da, bir tür tümel şuurun bütün âleme ve yasalarına hüküm  sürdüğünü kabul etmeye dayalıdır. O tümel şuur ise bir şeyi bir başka şey için  var etmiştir; eğer o başka şey olmasaydı ve eğer o başka şey için olmasaydı bu  şey de var olmayacaktı. Bunu şöyle örneklendirebiliriz: Ağızda dişlerin var  olması, çiğnemek ve de yemeğin çiğnenmesiyle ve dil altındaki bezlerin  salgılarıyla sindirimin bir aşamasını ağızda geçirmesi ve bir sonraki sindirim  aşamaları için de mideye ve bağırsaklara gitmesi içindir.
        Maddeci felsefelerde durum böyle değildir; çünkü maddî  felsefeler uyarınca eşya arasında gayesel ilişki yoktur; hiçbir şey bir başka  şey için var olmamıştır, hiçbir şey bir başka şeyden dolayı ortaya çıkmamıştır  ve hiçbir şey bir başka şey için araç değildir. Bir varlığın bir başka  varlıktan yararlandığı görülüyor ise bu, birinin diğeri için var olduğunu göstermez;  tesadüf eseri birinin diğerini kullanmasının faydalı olduğundandır.
        Şimdilik diğer ekollerin temel inançlarıyla herhangi bir  işimiz yok; İslâm'ın temel inançları üzerinde durmak istiyoruz.

Hak ve Hak Sahibi Arasında Gayesel İlişki

İnsan, âlem, hayat ve varlık alanında İslâmî temel inançlar  ve dünya görüşü uyarınca insan ile âlemdeki nimetler arasında gayesel bir  ilişki vardır. Yani yaratılışın özünde ve yaratılışın tümel plânında insan ile âlemin  nimetleri arasında öyle bir bağ ve öyle bir ilişki vardır ki, eğer insan bu plânın  bir parçası olmasaydı yaratılış plânın hesabı daha başka olacaktı. Kur'ân-ı  Kerim, yaratılışın özü hasebiyle âlemdeki nimetlerin insan için yaratılığına  defalarca vurgu yapmıştır. O hâlde Kur'ân-ı Kerim açısından insan her hangi bir  işe girişmeden, her hangi bir işe el atmadan ve dinin buyrukları peygamber  aracılığıyla insanlara duyurulmadan önce insan ile yaratılan nimetler arasında  bit tür bağ ve ilişki vardır; bu nimetler insanın malı ve insanın hakkıdır. Kur'ân-ı  Kerim bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:
        Öyle bir Allah'tır ki yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için  yarattı.
        Bir başka ayette, Âdem'in (a.s) yaratılış öyküsünü açıklarken  şöyle buyurmuştur:
        Andolsun ki sizi yeryüzüne yerleştirdik, yaşama ve geçinme vasıtalarını  da halkettik, ne de az şükredersiniz.
        Her nimetin şükrü, o nimeti, yaratılışı yönünde kullanmaktır.  Kur'ân'ın birçok ayetleri bu gerçeği açıklamaktadır.
        Kur'ân-ı Kerim buna vurgu yapmasa idi bile, insanın kendisi âlemin  düzeni hakkında düşünerek bunu anlayabilirdi. Çünkü cansız varlık ile bitki  arasında; cansız ve bitki ile hayvan arasında; cansız, bitki ve hayvan ile  insan arasında bir tür gayesel ilişki vardır.
        Bu yeryüzünde, bir yandan bir takım yenecek maddeler vardır  ve öte yandan da hayvanlar öyle bir yapıda yaratılmıştır ki sadece o besinlerle  yaşayabilirler; onların olmaması durumunda varlıklarını sürdüremezler.
        Durum bundan ibaretken, evrenin tümel düzeninde mevcut gıda  maddeleri ile insanın veya diğer canlıların beslenme donanım ve düzenekleri  arasında hiç bir ilişkinin olmadığı ve tesadüf eseri gıda maddeleri ile  canlılar arasında bir uyuşmanın ortaya çıktığı nasıl söylenebilir?
        Hayat bilimcileri, canlı varlıklar bağlamında gayesel neden  ilkesinin hiçbir surette inkâr edilemeyeceğini bildirmişlerdir. Kesinlikle  mevcut gıda maddeleri ile canlı varlıklar arasında bu ilişki vardır. Artık bunun,  "Gıda maddeleri beslenme gereksinimine uygun özellikte veya beslenme mekanizması  mevcut gıda maddelerinden yararlanacak özellikte yapılmıştır." şeklinde  ifade edilmesi sonucu etkilemeyecektir. Her durumda sözü edilen gayesel ilişki  mevcuttur ve bu ikisi birbirine uyumlu kılınmıştır. "Eğer insanın veya  hayvanın bu tür gereksinimleri olmasıydı o gıda maddeleri de var olmayacaktı."  demekle, "Bu gıda maddeleri mevcut halinde olmasaydı insanın yapısı başka  bir şekilde olacaktı." demek hiçbir şeyi değiştirmiyor. Her halükârda  yaratılış düzeni, onların birbirleri için yaratılmış olduğunu göstermektedir. Öyleyse,  dinin kanunundan önce var olan yaratılış kanunu bu hakkı vermiştir ve bunların  her ikisi de Allah'tan olduğundan dolayı yüce Allah, dinî kanunları fıtrat ve  yaratılış kanunlarıyla farklı değil, uyumlu kılmıştır. Kur'ân-ı Kerim, yaratılış  ve din kanunlarının birbiriyle uyumlu olduğunu bir ayetinde şöyle buyurmuştur:
        Artık, yüzünü tam doğru dine döndür, Allah'ın ilk yarattığı  selâmet hâline ki insanları, o tabîî hâlde, selâmet hâlinde yaratmıştır;  Allah'ın yaratışı değiştirilemez.
        Anlaşılıyor ki Kur'ân'ın bu hususta açık beyanı olmasa bile  yaratılış düzeninin kendisi, insan ve bu nimetlerin birbirleri için yaratılmış  olduğunu ortaya koymaktadır.
        Yeni doğmuş bir bebeği düşünün, nasıl bir hâlde olduğunu  gözünüzde canlandırın. Bu bebek kendisi için ne kadar çalışabilir? Nasıl bir yemek  yiyebilir? Onun midesi ne tür bir yemeği hazmedebilir? Görün ki yüce Allah, bu  bebek için annenin göğsünde iki besin kaynağı yaratmıştır. Bebeğin doğumu  yaklaştıkça, onun mide yapısıyla uyumlu en güzel besin, şaşkınlık uyandıracak  şekilde annenin göğüslerinde hazırlanır. Bebek, doğumundan hemen sonra kendisini  hazır olarak bekleyen yemeğinden yararlanabilir. Şimdi yaratılış kanununda bir  yandan bebek ile ihtiyaçları, diğer yandan bebek ile memelerin ve sütün ilginç  yapısı ve bir diğer yandan da memenin özel bir konumda olan ucu ile bebeğin küçük  dudakları arasında hiçbir ilişkinin olmadığı söylenebilir mi? Annenin iki  memesinde bulunan süt bu bebeğin değil midir? Bu hakkı ve hak edişi kılan  kimdir? Elbette ki yaratılış kanunu. Bebek ile süt arasında nasıl bir ilişki  vardır? Elbette ki gayesel ilişki. Yani o süt ve sütü üreten mekanizma, bebek  için ve bebekten dolayı var olmuştur. O hâlde yaratılışın kendisi, o sütü  bebeğin hakkı kılmıştır. Annenin memesinin sızıntıları bebek içindir; başka bir  şey için değil ve amaçsız da değildir.
        Filozoflar, bu âlemin varlıkları ve mahlukları hakkında,  başka bir deyimle tabiat varlıklarının bütünü hakkında şu tabirleri  kullanmışlardır: Yedi baba, dört anne ve üç evlat.
        Yedi baba: Eski filozoflar, yedi ğöğün varlığına inanmışlardı.
        Dört ana: Bu filozofların inancına göre elementler su,  toprak, hava ve ateş idi.
        Üç evlat: (Üç ana daldan ibaret olan evrenin bileşikleri)  cansız, bitki ve hayvan (insan da hayvan kapsamında yer alır).
        Eski filozofların baba, ana ve evlat tabirini kullanmalarının  nedeni şu idi: Onlara göre gök etkenlerinin dört elementler üzerindeki etkisi  ile -ki bu durumda gök etkenleri fail ve elementler ise failliği kabul eden  konumdadırlar- bileşikler (yani cansızlar, bitkiler ve hayvanlar) oluşmuştur. Sonuç  şudur: Bileşik varlıklar, gök etkenlerinin ve dört elementlerin evlatlarıdır.
        Bu, bileşik varlık bakımından çok doğru bir tabirdir; gerek âlemde  dört ana yani dört element olsun ve gerekse yüz element veya gökler  belirtildiği şekilde olsun veya olmasın. Her halükârda bileşik varlıklar; bu  yerin, bu suyun, bu hayvanın, bu ışığın ve bu sıcaklığın evlatlarıdır. İnsan,  bu babalar ve anaların yetkin evladıdır ve haliyle baba ve anasının üzerinde  bir takım hakları vardır.
        Nasıl ki anne rahminde kaldığı süre boyunca, bebek olarak  varlığını sürdürdüğü müddetçe ve ana kucağında olduğu zaman zarfında çocuk için  annenin varlığında bazı hazırlıklar yapılmış ve gerekli donanımlar yerini  bulmuştur, adı âlem olan bu büyük ananın varlığında da özel bir lütuf ile  gerekli hazırlıklar ve donanımlar öngörülmüştür. Mesela bebeğin doğumu  yaklaştıkça annenin göğsü işlevine koyulur ve sızıntılar başlar. Bütün bunlar  bebek için ve bebekten dolayıdır. Bu evrenin düzeni de böyledir; yeryüzünün  dört mevsimi, bulutların hareketi, yağmurların yağması...
        İşte bu yağmurlar, evren ananın göğsünden evlatları için  döktüğü sızıntılardır. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:
        Öyle bir mabuttur ki size gökten yağmur yağdırır da suyunu  içersiniz, hayvanlarınızı otlattığınız ağaçlar ve otlar da onunla biter,  yeşerir. Onunla size, ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve çeşit-çeşit  meyveler bitirir. Şüphe yok ki bunda, düşünen topluluğa bir delil var.
        Kur'ân-ı Kerim'in birçok ayeti bu konuyu işlemiştir ve bütün  bunlar, dünyanın hareketi ile insanın ihtiyaçları arasında bir tür ilişki, bağ  ve uyum olduğunu göstermektedir.
        İmam Ali'nin (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
        Her canlının bir yiyeceği ve her tanenin bir yiyicisi vardır.
        Bu cümleden kastedilen şudur: Yaratılış bakımından her  yiyici ile yenecek madde arasında bir ilişki ve bağ vardır.
        Bu, İslâmî ana ilkeler ve dünya görüşü açısından hak ile hak  sahibi arasında olan ilişkinin bir türüdür.

Hak İle Hak Sahibi Arasındaki Öznesel İlişki

İlişkinin bir başka türü öznesel (failî) ilişkidir. Yani hak  sahibinin hak alanını bizzat kendisinin kendisi için var etmesidir. Bu, bir  insanın, meyve vermesi için bir fidanı yere dikmesine ve bakımını yaparak sulamasına  benzer. Bu insan ile meyve arasındaki ilişki, eylem (fiil) ve özne (fail) arasındaki  ilişki türündendir. Yani bu insanın eylemi, meyvenin oluşma nedenidir; eğer  eylemini gerçekleştirmeseydi meyve de varlık bulmayacaktı. Bu ilişkinin kendisi  hak oluşturur.

Gayesel İlişki Bilkuvve (Potansiyel) Hakkın  Nedenidir

İlişkinin birinci türü (yani insan ile yaratılış nimetleri  arasındaki gayesel ilişki) tümel ve genel bir ilişkidir. Bu bakımdan kimsenin  bilfiil (eylemsel) özel bir hakkı yoktur. Bütün insanlar, Allah'ın mahlukları  ve bu yerin, bu suyun, bu toprağın evlatları oldukları için bu yerin üzerinde bir  hakka sahiptirler. Herkes potansiyel olarak hak sahibi olduğundan dolayı kimse,  her hangi bir unvanla başkalarının haklarına ulaşmalarına engel olamaz ve her  şeyi kendine tahsis edemez.
        Bu hakların nasıl elde edileceği ise ikinci aşamadır. İşte  bu aşamada sorumluluk ve hak birbirine ulanır ve haklar, sorumlulukların yerine  getirilmesi sonucunda eylemsellik kazanır. Böylece de herkes kendine özgü  hakkını elde eder. Öncelikle bu hususta Kur'ân'ın bir ayetini hatırlatmak isterim.  Kur'ân şöyle buyurmaktadır:
        Sizi yeryüzünden yaratıp meydana getirdi ve orayı imâra memur  etti sizi; artık ondan bağışlanma dileyin.
        Bu ayet öncelikle "sizi yeryüzünde yaratmış"  dememiş, bizzat "sizi yeryüzünden yaratmış" gerçeğine dikkat çekerek  yeryüzünün ikinci ana olduğunu anımsatmaktadır adeta.
        İkinci olarak da "bu yeryüzünün abat ve mamur edilmesini  sizden istedi" buyurmaktadır.
        Yani sadece yeryüzünün evladı olmanız, hakkınızın eylemsellik  kazanması, hak sahibi olmanız ve hakkınızın belirginleşmesi için yeterli neden  değildir. Bunun gerçekleşmesi için çalışmanız, didinmeniz ve yeryüzünü abat  etmeniz ve diriltmeniz gerekmektedir. Bu sorumluluk gerçekleşmedikçe o hak  eylemsellik ve belirginlik bulmayacaktır. Neden? Çünkü insana akıl, irade ve  ihtiyar verilmiştir. İnsanın çalışma dairesini genişleten şey de ancak akıl ve  ihtiyardır.

İnsan Hakkının İki Aşamalı Olmasında Akıl ve  İhtiyarın Rolü

İnsanın yaşam düzeni diğer canlıların yaşamıyla farklıdır.  Diğer canlılar içgüdüleri doğrultusunda yaşar ve haklarının kesin olarak  belirlenmesi için onlar açısından yeryüzünün evladı olmak yeterlidir. İnsanın  durumu ise akıl ve irade sahibi olduğundan dolayı farklıdır; insan sorumluluk  hissi, akıl ve irade gücüyle çalışmalıdır. Bu nedenle de sorumluluğunu yerine  getirmediği müddetçe, Allah vergisi olan hakkından faydalanamaz. Hemen  belirtmeliyim ki insanın bulunduğu aşama içgüdü aşaması olup herhangi bir sorumluluk  taşımıyor ise bu durumda, insanın hakkı da sabit ve kesindir. Bir bebek, hiçbir  sorumluluk taşımadığı ve hiçbir görevle yükümlü olmadığı hâlde annenin göğsünde  hak sahibidir ve göğüste bulunan süt de onun hakkıdır. Ama eğer insan, yer  ananın göğsünden süt yemek istiyorsa bu süt, annenin göğsündeki süt gibi hazır  değildir; insan çalışarak, ölü toprağı dirilterek ve abat ederek o sütü hazırlamalıdır.  Böylece insan hem yer ananın üzerinde hak sahibidir ve hem de yeryüzü  karşısında bir sorumluluğu vardır. Yani hem insan yeryüzü üzerinde ve hem de yeryüzü  insan üzerinde karşılıklı hak sahibidir. Yeryüzünün insan üzerindeki hakkı, yeryüzünü  abat etmesidir.

     

Yeryüzünün İnsan Üzerindeki Hakkı

     

İmam Ali (a.s) halifeliğinin ilk günlerinde insanlara şöyle  buyurdu:
        Kuşkusuz ki yerlerden ve hayvanlardan bile sorumlusunuz.
        Sizin sorumluluğunuz var, yükümlülük taşıyorsunuz, sizin  üzerinizde bazı haklar var, hatta hayvanlara ve yeryüzüne karşı sorumlusunuz.  Sadece Allah ve insanlar hakkında değil, hayvanlar ve yeryüzü hakkında da  yükümlülükleriniz var. Yükünüzü taşıyan hayvana karşı, sizin mülkiyetinizde  olduğundan dolayı dilediğiniz gibi davranabileceğinizi, gücünün üstünde yük  yükleyebileceğinizi, istediğiniz zaman otunu verebilecek veya  vermeyebileceğinizi, sulayabilecek veya susuz bırakabileceğinizi,  yaralandığında bakımını yapmayabileceğinizi, onu korumayabileceğinizi zannetmeyin.  Siz sahip olduğunuz hayvanlardan sorumlusunuz. Bu yeryüzü hakkında da  sorumluluğunuz vardır, onu abat etmelisiniz. Yüce Allah, yeryüzünü abat etmenizi  istemiştir sizden.
        Yine İmam Ali (a.s), Mısır'a vali olarak gönderdiği Malik-i  Eşter'e yazdığı emirnâmesinde şöyle buyurmuştur:
        Bu, Allah'ın kulu Müminlerin Emiri Ali'nin, vergisini toplamak,  düşmanıyla savaşmak, halkını ıslah etmek, ülkelerini imar etmek üzere Mısır'a  vali tayin ettiği Malik b. Haris el-Eşter'e emirnâmesidir.

     

Hak ve Sorumluluğun Birbirine Bağlılığı

Müminler Emiri Ali (a.s), sorumlulukların ve hakların  birbirini gerektirişi hakkında şöyle buyurmuştur:
        Başkasının üzerinde hakkı olanın, başkasının da onun üzerinde  hakkı vardır. Başkasının kendi üzerinde hakkı olanın da, başkası üzerinde hakkı  vardır.
        Yani sorumluluk ve hak birbirinden ayrılmaz; eğer birine bir  hak verilmiş ise bir sorumluk da yüklenmiştir.
        Yüce Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
        Kendi yükünü insanlara yükleyen (kamu haklarından yararlandığı hâlde  görevini yerine getirmeyen) kimse melundur.
        Burada, geçen konuşmaları teyit etmek ve sorulabilecek bir  soruyu veya doğabilecek bir şüpheyi cevaplamak için bir konuyu ele alacağım.

Yoksulların ve Güçsüzlerin Hakkı

İslâm dini, insanların mallarında yoksullar, düşkünler ve  güçsüzler için bir hak belirlemiştir.
        Bu hususta Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur:
        Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver.
        Bir başka ayet şöyledir:
        Onlar ki mallarında malum bir hak var; isteyene ve mahrum olana.
        Çalışmaya güç yetiremeyen, kazanç elde edemeyen veya  çalıştığı ve kazandığıyla geçinemeyen düşkün, zavallı ve güçsüzler, çalışmakla  veya gücünün üstünde çalışmakla sorumlu değillerdir. Yani bu insanlardan  sorumluluk düşmüştür. Öte yandan da üretici olamayan, çalışma ve abat etme  sorumluluğunu yerine getiremeyen bu insanlar mahrum bırakılamazlar. Çünkü ilk  ve öncelikli ilke gereğince ve de bu insanlarla bu âlemin nimetleri arasında  bulunan gayesel ilişki hükmünce, dünya nimetleri sofrası onlar için de kurulmuştur.  Kur'ân şöyle buyurmuştur:
        Yeryüzünü halk için kıldı.
        Yüce Allah, bu yeryüzünü sadece bazı insanlar için değil,  herkes için yaymıştır. Sözünü ettiğimiz insanlar, çalışma gücüne sahip  oldukları hâlde çalışmasa ve sorumluluklarını yerine getirmeselerdi, cezalandırılır  ve bu sofradan mahrum bırakılırdı. Fakat güç yetiremedikleri için ilk hakları  yerinde ve sabittir. Güçsüzler, yoksullar ve düşkünler, gerçek anlamıyla  zenginlerin mallarında hak sahibidirler.

Temel Bir Fark

Gayesel neden ilkesine kurulu olan İslâmî sosyal felsefe ve  hukuksal dayanaklar ile maddeci hukuksal dayanaklar arasındaki farklardan biri  tam da bu noktadadır. İslâmî hukuksal dayanaklar uyarınca düşkünler gerçek  anlamıyla hak sahibidirler. İlâhî olmayan hukuksal dayanaklar uyarınca ise  haklar sadece ve sadece çalışmakla ve üretime katılmakla ortaya çıkar.
        Bu konuşmamda, insan ile âlemin yiyecekleri arasında gayesel  ilişki olduğuna dair İmam Ali'den (a.s) bir cümle aktarmıştım.
        İmam şöyle buyurmuştu: "Her canlının bir yiyeceği ve her  tanenin de bir yiyicisi vardır."
        İmam Ali'den (a.s), hak ile hak sahibi arasında öznesel  ilişki olduğunu beyan eden bir başka cümle aktarmak istiyorum. Ali (a.s) Şiîlerinden  biri o hazretin huzuruna gelerek İslâm askerlerinin fedakârlık sonucu elde  ettikleri ganimetlerden bir şey istedi.
        İmam Ali (a.s) bu istek karşısında şöyle buyurdu:
        Bu mal Müslümanların ortak malıdır; eğer sen de onlarla birlikte  idiysen, onlar gibi zahmet ve sıkıntılara katlandıysan sen de buna ortak ve hak  sahibi olabilirsin. Ama eğer böyle değilse, onların ellerinin ürün ve emeği  kendi ağızlarından başkasının değildir.
        Yani zahmet çeken, sıkıntıya katlanan ve meşru bir yoldan  bir şey kazanan her bileğin ürünü, elbette ki onun kendi ağzı içindir ve  kendine aittir. Bir bileğin çalışarak kazandığı şeyin başka birinin ağzında  olması anlamsızdır.

Toplumun Hakkı

İslâm'da hak çok saygındır, insanların hakkı fevkalâde  değerlidir ve adalet fevkalâde kutsaldır. Haklara ve özellikle de kamu  haklarına hıyanet, İslâm dini açısından en büyük hıyanettir.
        Müminler Emiri Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:
        Şüphesiz ki en büyük hıyanet ümmete yapılan hıyanettir ve en  çirkin aldatma da imamların aldatılmasıdır (ki bu da Müslümanlara yapılan bir hıyanettir).
        İslâm dini çok kısa bir sürede ve fevkalâde hızla dünyanın  her yerine ulaştı ve dünyada kendine yer etti. Bunun sebebi neydi? Sadece bir  dizi basit ahlâkî buyruk ve öğretilerden dolayı mı? Eğer İslâm dini sosyal  reform ve yapılanmalara girişmese ve önem vermeseydi, kesinlikle ahlâkî öğretilerinden  bir sonuç alamayacaktı. İslâm adalete, hakka, özgürlüğe, eşitliğe, nedensiz ayrıcalıkların  ortadan kalkması gerektiğine davet ettiğinden dolayı yeni bir dünya yarattı ve  bu uğurda darbeler ve yaralar da aldı.
        Evet, İslâm'da hakların saygınlığı vardır ve hakları korumaktan  ibaret olan adalet kutsaldır. İslâm'ın hızla ilerlemesinin en önemli nedeni,  haklara ve adalete önem ve değer vermesiydi. İslâm'da öyle bazı haklar  öngörülmüş ve onlara dayalı öyle yasalar vazedilmiştir ki bunlar, bu dinin  olanca letafet ve inceliğini yansıtır. Baba, anne, öğretmen... hakları ve hatta  çok daha dakik bazı haklar da vardır.

Yol Arkadaşının Hakkı

İmam Ali (a.s) halifeliği döneminde bir iş dolayısıyla her  zaman olduğu gibi korumasız ve yalnız olarak hilafetin merkezi olan Kûfe  şehrinden ayrıldı. Şehre geri dönerken yolda bir kitap ehli (Hristiyan, Yahudi  veya Mecusi) ile karşılaştı. O adam Ali'yi (a.s) tanımıyordu. Gidecekleri yeri  birbirlerinden sordular. Yolun büyük bir bölümünde beraber yolculuk edecekleri  ortaya çıktı. Birlikte yolculuk etmek konusunda anlaştılar. Konuşarak yol kat  ettiler ve nitekim Kûfe ile kitap ehli yolcunun gideceği yerin ayrıldığı yol ayrımına  vardılar. Adam yolunu tutup gitti. Ali (a.s), Kûfe'ye giden yolu bırakıp yol  arkadaşının devam ettiği yola girdi.
        Adam: "Hani Kûfe'ye gidecektin sen?"
        Ali (a.s): Evet, Kûfe'ye gideceğim.
        Adam: Öyleyse neden Kûfe yoluna girmedin?
        Ali (a.s): Bizim Peygamberimiz, "Birlikte yolculuk eden  iki kişinin birlikteliği taraflar üzerinde bir hak doğurur." buyurmuştur.  Ben bu yolculukta senin birlikteliğinden faydalanmış oldum ve böylece sen benim  üzerimde bir hakka sahip oldun. Sahip olduğun bu haktan dolayı uğurlamak amacıyla  biraz seninle birlikte yola devam etmek istedim.
        Adam derin bir düşünceye daldı, sonra da başını kaldırıp  dedi: İslâm'ın bu hızla yayılmasının ve insanlar arasında kabul görmesinin  nedeni, sizin Peygamberinizin yüce ahlâklıdır.
        Bu adam, İmam Ali'yi (a.s) tanımıyordu. Nitekim bir gün Kûfe  şehrine geldi ve Müminler Emiri Ali'yi (a.s) hilafette görünce, halife ile yol  arkadaşlığı yapmış olduğunu anladı. Bu adam, hemen oracıkta Müslümanlığı kabul  etti ve İmam Ali'nin (a.s) ashabı arasında yerini buldu.

Ali Adı; Adaletin Ayrılmazı

İmam Ali'nin (a.s) adı, sonraları adaletin ayrılmazı oldu. Ömer  b. Abdülaziz şöyle demiştir: Ali, geçmişleri unutturdu ve sonradan gelecekleri de  zahmete düşürdü; insanlar onun yordam ve yöntemi ile halifeleri kınıyordu.
        Muaviye, yılların birinde hacca gitmişti. Ali sevgisinde ve  Muaviye düşmanlığında geçmişi olan bir kadını sordu, soruşturdu.
        Kadının yaşadığını söylediler. Muaviye, adam göndererek  kadını getirtti ve ona dedi: Seni niçin buraya getirttiğimi biliyor musun?  Sadece şunu bilmek istiyorum, Ali'yi sevmenin ve bana düşmanlığının sebebi  nedir?
        Kadın: Bu konuda konuşmasak iyi olur.
        Muaviye: Hayır, mutlaka soruma cevap vermelisin.
        Kadın: Çünkü Ali adaletliydi ve eşitlikten yanaydı; sen boş  yere Ali (a.s) ile savaştın. Ali'yi, fakirleri sevdiği için seviyorum. Seni  düşman bilmemin nedeni ise haksız olarak kan akıtman, Müslümanları bölüp  parçalaman, yargı ve hükümde zulüm etmen ve nefsinin istediği şekilde hareket etmendir.
        Muaviye buna sinirlendi ve kadına hitaben çirkin bir söz  söyledi. Kadın da karşılık verdi. Sonra, her zaman olduğu gibi sinirini  yatıştırdı ve mülayim bir yüz ifadesiyle kadına sordu: Ali'yi kendi gözlerinle  gördün mü hiç?
        Kadın: Evet, gördüm.
        Muaviye: Onu nasıl gördün?
        Kadın: Andolsun Allah'a, onu öyle bir hâlde gördüm ki, seni  aldatan ve gaflete düşüren bu saltanat onu gaflete düşürememişti.
        Muaviye: Ali'nin sesini duymuş musun?
        Kadın: Duymuşum. Onun sesi gönle parlaklık verirdi; zeytin yağının  pası giderdiği gibi, onun sesi de gönül pasını giderirdi.
        Muaviye: Bir isteğin var mı?
        Kadın: Söyleyeceğim her şeyi verecek misin?
        Muaviye: Vereceğim.
        Kadın: Kırmızı yünlü yüz deve ver bana.
        Muaviye: Eğer istediğini verecek olsam, senin yanında Ali gibi  olacak mıyım?
        Kadın: Asla.
        Muaviye, kadının istediği cinsten yüz devenin ona verilmesini  emretti ve sonra da kadına dönerek dedi: Andolsun Allah'a, eğer Ali yaşasaydı,  bunlardan bir tanesini bile sana vermezdi.
        Kadın, buna karşılık olarak dedi ki: Andolsun Allah'a,  bunların yününden bir tel bile vermezdi; çünkü bunlar, Müslümanların ortak  malıdır.
        Adiy b. Hatem-i Taî, Müminler Emiri ve takvalılar önderi Ali'nin  (a.s) büyük ashabından ve onu samimi sevenlerinden biridir. Adiy, yüce İslâm  Peygamberinin (s.a.a) mübarek ömrünün sonlarında Müslümanlığı kabul etmiş ve iyi  bir Müslüman olmuştu. İmam Ali'nin (a.s) hilafet döneminde onun hizmetinde ve  emrinde bulundu; Türeyf, Türfe ve Tarif adında üç oğlu, Ali'nin (a.s) emrinde  Sıffin Savaşı'nda şehit düştü. Adiy, İmam Ali'nin (a.s) şehit edilmesinden ve  Muaviye'nin saltanat kurmasından sonra bir gün Muaviye'nin yanına geldi.  Muaviye, Adiy'in acısını tazeleyerek Ali'yi kötülemesini sağlamak amacıyla  şöyle dedi: Oğulların hani, ne oldu onlara?
        Adiy, olanca metanet ve soğukkanlılıkla dedi ki: Onlar  Sıffın'de Ebutalib Oğlu Ali (a.s) uğruna öldürüldüler.
        Adiy, özellikle "Ebutalib Oğlu Ali uğruna"  ifadesini kullanarak bu olaydan onur ve kıvanç duyduğunu anlatmak istemişti.
        Muaviye: Ebutalib Oğlu senin oğullarını öne sürmekle ve  kendi oğullarını arkada tutmakla senin hakkında insaflı davranmadı.
        Adiy: Ben Ali hakkında insaflı davranmadım; çünkü o  öldürüldü, oysaki ben yaşıyorum.
        Muaviye, amacına ulaşamadığını görünce konuşma tarzını  değiştirerek Adiy'e dedi ki: Ali'yi bana anlat.
        Adiy: Beni mazur gör.
        Muaviye: Mümkün değil.
        Adiy anlatmaya şöyle başladı:
        Andolsun Allah'a ki, Ali (a.s) derin görüşlü ve çok güçlüydü,  adaleti söyler ve katiyetle hükmederdi, her yanından hikmet ve ilim coşardı,  dünyadan ve ziynetinden nefret ederdi, geceyle ve yalnızlığıyla alışık idi, çok  ağlar ve çok düşünürdü, yalnızlığında hep kendini hesaba çekerdi, geçmişe  hayıflanırdı. Bizim aramızda bizden biri gibiydi; bir şey isteğimizde kabul  ederdi, yanına vardığımızda bize yaklaşırdı, onun bize ve bizim ona yakın  olmamıza rağmen heybetinden dolayı onunla konuşamazdık, öyle azametli idi ki gözlerimizi  kaldırıp da bakamazdık, gülümsediği zaman dişleri bir inci dizisi gibi  görünürdü, dindar ve takvalı insanlara saygı gösterirdi, yoksulları ve  düşkünleri severdi, güçlü kimse onun zulüm korkusunu taşımazdı, güçsüz kimse  adaletinden ümit kesmezdi. Andolsun Allah'a, bir gece kendi gözlerimle gördüm;  gecenin karanlığında mihrapta ibadete durmuştu ve gözyaşları sakalına  yuvarlanıyordu, yılan tarafından sokulmuş gibi kıvranıyor ve hazin hazin  ağlıyordu. Şimdi bile sesini duyuyor gibiyim; "Ey dünya! Bana mı  yöneldin? Git de başkasını aldat. Henüz senin süren dolmamıştır, seni üç defa  boşamışım ve dönüşün yoktur. Zevkin naçiz ve önemin çok az. Ah, ah! Azık naçiz,  yol uzun, hemdem yok kadar az!" diyordu.
        Adiy'in sözü buraya vardığında Muaviye'nin gözyaşları  süzüldü. Elbisesinin koluyla gözyaşlarını sildikten sonra şöyle dedi: Allah Ebu'l-Hasan'a  (Ali'ye) rahmet etsin, o hep böyleydi. Onun ayrılığına nasıl dayanıyorsun?
        Adiy: Kucağında oğlu boğazlanan bir anne gibi; ne gözleri  kurur ve ne de acıları diner.
        Muaviye: Onu unuttuğun oldu mu hiç?
        Adiy: Zaman unutturuyor mu ki?
        Şeyh Müfid, "İrşad" kitabında şöyle yazar: Hz.  Peygamber'den (s.a.a) sonra Müminler Emiri Ali'nin (a.s) imamet süresi otuz yıl  idi, ancak bunun sadece beş yıl ve altı ayını bizzat halife olarak geçirdi. Bu  kısa süre boyunca da nifak ehli ile ve Müslüman görünümlü topluluk ile  savaştı... Müminler Emiri Ali (a.s), mübarek Ramazan ayının 21. gecesi ve şafak  sökümüne doğru dünyadan ayrıldı. O, Abdurrahman İbn Mülcem'in kılıç darbesi sonucunda  vefat etti.
  el-Kâfi kitabının yazarı, Müminler Emiri Ali'nin  (a.s) meşhur ve ayrıntılı vasiyeti (oğullarına, ashabına, diğer insanlara ve  kıyamete kadar vasiyetin ulaştığı herkese hitaben yaptığı vasiyettir)  naklettikten sonra şöyle yazar: Ali (a.s) bu vasiyetin sonunda şöyle buyurdu:
        Allah, siz Ehlibeyti korusun ve sizin saygınızı korumakla ümmet  arasında Peygamberinizin (s.a.a) saygısını korusun. Sizleri Allah'a ısmarlıyorum.
  el-Kafi'nin yazarı şöyle devam eder: Bunu dedikten sonra  "La ilâhe illellah" zikrine başladı ve kutsal ruhu yüce âleme katılıncaya  kadar bu zikir dilinden düşmedi.

Yüce  Allah'ın salat ve selâmı ona ve tertemiz evlatlarına olsun.     
     

Bu konuşma, 1381 h. kamerî yılının Ramazan ayının 21. gecesinde (1340 h. şemsi)  yapılmıştır.

Bakara, 29 

A'râf, 10     

Rûm, 30       

Nahl, 10-11     

Hûd, 61     

Nehcü'l-Belâğa, 167. Hutbe       

Nehcü'l-Belâğa, 53. Mektup

Nehcü'l-Belâğa, 216. Hutbe     

Usul-u Kâfi, c.5, s.72     

İsrâ, 26   

Meâric, 24-25   

Rahmân, 10      

Nehcü'l-Belâğa, 223. Hutbe     

Nehcü'l-Belâğa, 26. Mektup

Total Visit: 277
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.