Perşembe 29 Temmuz 2010 - 16:17

الخميس ١٨ شعبان ١٤٣١

پنجشنبه ۷ مرداد ۱۳۸۹ - ۱۷:۴۷

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
   
   
 
         
İslam İnkılabı Rehberi'nin Yezd İlindeki Üniversitelilere Hitaben Yaptığı Konuşma
                                                            
06/01/2008

Bismillahirrahmanirrahim,

               

Siz  gençlerin safa ve samimiyet dolu topluluğunuz arasında bulunduğum için  sevinçliyim. Sizler gençsiniz ve genç, ideallerine şevk ve samimiyetle  sarılışın aynasıdır. Aziz gençlerimizin burada çeşitli alanlarda dile  getirdikleri konuların hepsi benim için ilgi çekici idi. Elbette  önerilen her şeyin icra edilebileceği veya önceliğe sahip olduğu  söylenemez. Ancak, incelenmeye değer konular zikredildi. İncelenmesi  için ben de istekte bulunacağım. Ancak, seçkin bir üniversite  öğrencisi, bir kuruluş üyesi olan üniversiteli genç büyük bir  üniversiteli topluluğunda kalkıp özgüven içinde mevcut sorunlarını dile  getiriyor, taleplerini iletiyor. Bu benim için çok anlamlı ve çok  tatlıdır. Benim bugünkü konuşmam da temel olarak bu alandadır.

             

Ben  dün halka hitaben yaptığım konuşmada özgüven duygusundan bahsettim. Bu  sözlerin ilk ve asıl muhatabı sizlersiniz. Kendine güven duygusuna asıl  ihtiyacı olan kesim, gençliktir. Özellikle de ilim ehli olan ve ülke  geleceğinin bir bölümünü idare potansiyeline sahip gençler. Bu insanlar  gelecekte bilimsel, idari ve siyasi alanların yöneticilerine  dönüşeceklerdir. Dün bu konuda özetle yaptığım ve bugün daha ayrıntılı  olarak sürdüreceğim bu konuşmamı gençler dikkatle dinlesinler,  kalplerinin derinliklerine kadar kavrasınlar ve tüm etkinliklerinde bu  sözleri dikkate alsınlar.

             

Niçin özgüven konusu  üstünde durmak istiyorum ? Ülkede ne gibi bir olay meydana geldi ki,  ısrarla bu konuda halkımızla, gençlerimizle söyleşide bulunmak  istiyorum ? Bunun bir izahı var. Halkımız inkılab sayesinde, mukaddes  savunma savaşı sayesinde, İmam Humeyni'nin kişiliğinin etkileri  sayesinde ve çeşitli ilerlemeler sayesinde bugün kendine güvenme  açısından kabule şayan bir ölçüde gelişme kaydetmiştir. Bu duygunun  ulusal çapta şekillenmesinde İmam'ın kişiliğini oluşturan unsurların  büyük etkisi olmuştur. Çekindiğimiz husus, psikolojik propaganda  savaşlarının, düşmanın sürdürmede ısrar ettiği zarif savaşların, bu  duyguyu zayıflatmasıdır. Bizler yolumuzun yarısına gelmiş durumdayız.  Buna rağmen bir çok seçkin insanlarımızın kafa, dil ve amellerinde bu  duygunun gereken oranda gelişmiş olduğunu söyleyemeyiz.

             

Özgüven  duygusunun mukabil noktası, kendimizi küçümsememizdir. Batı'lı  halkların bazılarının düşüncesi karşısında kendimizi küçümsemek,  onların felsefeleri karşısında, bilimsel ilerlemeleri karşısında ve  hatta onların önerdikleri milli kalkınma modelleri karşısında kendimizi  hiç saymak !

             

Oysa milli kalkınma modelleri ülkeden  ülkeye değişir. Bu büyük ve tehlikeli hastalığı onlarca yıldır  milletimizin bedenine şırıngaladılar. Batı'lı kelimeler, Batı'lı  düşünce tarzı, Batı'lı deyimlerin kopyalanması, Batı'ya öykünme,  alışılagelmiş işlerimiz haline geldi. Onlarca yıldır halk diline giren  yabancı kelimelerin yanısıra şu anda da radyo ve televizyonumuz bazen  yeni yabancı kelimeler kullanıyor. Bu durumda halk bu kelimenin  anlamını öğrenmek için başkalarına müracaat etmek zorunda kalıyor.  Niçin böyle olsun ki ? Eğer ülkeye yepyeni bir kavram girmişse bu  konuda yeni bir kelime geliştirelim. Farsça dilinin zenginliği dikkate  alındığında, bu zor bir iş değildir.

             

Bu tür  yaklaşımlar, geçmişin etkisinden kaynaklanmaktadır. Bunu niçin  söylüyorum ? Kendimize güven alanında daha çok yol katetmemiz gerektiği  için. Ben, bu milli özgüven duygusunun gereken gelişmeyi  sağlayamamasından korkmaktayım. Dünkü ve bugünkü konuşmalarımın temel  amacı budur.

             

Biz, bitiş çizgisine ulaşmamız  gereken bir koşucu gibiyiz. Mutlaka o noktaya ulaşmalı ve yarışı  kazanmalıyız. Daima koşmak zorundayız. Sizler, gözüme çarpan şu  pankartta, İran'ın 2025 yılında tamamen kalkınmış bir ülke haline  geleceğini yazmışsınız. Bu tarihte İran bölgedeki tüm ülkelerden gerek  teknoloji ve gerekse diğer sektörler açısından daha ileride olmalıdır.  Bizim ilerleyebilmemiz için başka ülkelerin yerinde saydıklarını mı  zannediyorsunuz ? Onlar da hareket halindeler. Bu bir kalkınma  maratonudur. Eğer yarışın orta yerinde gevşeklik gösterir de  ümitlerimizi yitirirsek, bu işin bir yararının olmadığı zehabına  kapılırsak, elbetteki yarışı kazanamayız. Ben bundan korkmaktayım ve bu  yüzden özgüven duygusu üstüne sizlere söyleyeceklerim var.

             

Bugün  biz bir yere kadar özgüven sahibiyiz. Belirttiğim faktörler  sayesinde... Düşmanımız ise tüm dünya üzerinde egemenlik kurmak isteyen  emperyalist sistemdir. Düşman budur ve sembolünün ne olduğunu da sizler  söyleyin; ABD mi, yoksa bir başka devlet mi ? Bizim herhangi bir ülke  veya devletle, ismi açısından, ırkı açısından bir problemimiz olmadığı  gibi ulusal ve yerel bir sorunumuz da yoktur. Problem şuradadır:  dünyanın politik düzeni ve güç sahipleri arasında bir hegemonya sistemi  meydana getirildi. Bu güçler, hegemonyalarını herhangi bir ciddi engele  rastlamaksızın sürdürmeye alıştılar. Şimdi burada önemli bir engel  önlerine çıktı ki bunun adı İslam Devleti'dir, İslam Cumhuriyeti'dir.  Bu engelle ciddi olarak pençeleşmeye başladılar.

             

Düşman,  dünyanın siyaset ve güç arenasında hegemonya peşinde koşan kesimdir,  ismi ne olursa olsun... Elbette bana göre bugün bu sistemin sembolü  ABD'dir, en büyük şeytani semboldür. Bizimle olan düşmanlığı ise bizim  onun önünde engel teşkil etmemizden kaynaklanmaktadır. Önüne çıkan her  şeyi keserek ilerleyen bir kesici alet gibi herhangi bir engele  rastlamadan durmak bilmiyor. Şimdi karşısına çelik bir sütun çıktı,  ilerlemesine izin vermiyor.Bunun için baskılarını arttırdılar. Batı'nın  bizimle olan kavgası, bu gerçekten kaynaklanmaktadır.

             

Kimileri  bir kenara oturup filozof edalarıyla, herkesle kavga ettiğimizi  söyleyip duruyorlar. Sorun, kavga etme sorunu değildir. Biz kimseyle  kavga istemiyoruz. Bizim meselemiz, egemen güçler karşısında dikilme  meselesidir. Asırlar boyu, en azından onlarca yıl boyunca halkımızı  uyku ve gaflete boğdular, istedikleri her şeyi yaptılar. Şimdi bizler  uykudan yeni uyandık. Bizler artık teslim olmak istemiyoruz. Bizim  suçumuz budur. Mesele, buradadır.

             

İran halkı  karşısındaki düşman, sizlerin bugüne kadar sergilediğiniz kendine güven  duygusuyla savaşacaktır. Özellikle Amerika'nın, Ortadoğu  politikalarında tam bir fiyaskoya uğradığı şu dönemde. Amerika'nın  Ortadoğu politikaları genel olarak İran İslam Cumhuriyeti üzerinde  odaklanıyordu. Bir yanda Afganistan, diğer yanda ise Irak... İslam  Cumhuriyeti'nin mengeneye sıkıştırılacağını ve baskı altında ellerini  havaya kaldırıp teslim olacağını sanıyorlardı. Amerika'nın Ortadoğu  politikası siyonist rejimin güçlendirilmesine yönelikti. Bu bağlamdaki  en büyük girişimlerinden biri, gaspolunmuş Filistin topraklarının  yanıbaşında yer alan Lübnan'daki nüfuz sahibi, etkin, dinamik ve mümin  gücü, yani Hizbullah ve İslami direniş hareketini yoketmekti. Geçen  yılki savaşta uğradıkları o büyük fiyasko, bu hesaplarını birbirine  karıştırdı. Geçen yıldan bu yana sürekli olarak çırpınıp durmaktalar.  Şimdi de Lübnan'da bir şeyler yapabilecekleri, Amerika yanlısı bir  hükümet, Amerika yanlısı bir ordu oluşturabilecekleri zehabına  kapıldılar. İşte Lübnan'ın şu anda içerisinde bulunduğu sıkıntı  bundandır. Amerika'lılar dişlerini geçirdikleri bu pişmiş eti  yitirmemek için Lübnan'da kuklalarının cumhurbaşkanı olmasına  uğraşıyorlar. Böylelikle kendilerine bağımlı bir hükümet kurdurarak,  Hizbullah'ı baskı altına almak peşindeler. Ancak şu ana kadar, bunda  başarılı olamadılar. Amerika gibi güçlü bir devlet için, bu sonuçlar  birer başarısızlıktır. Onca iddia, onca kudret, onca para, olağanüstü  güçlü diplomasi sistemi ve onca teknolojik imkanlar ile insan gücüne  rağmen, Hizbullah'la başedemediler. Onlar, Hizbullah'ın İran'la  irtibatlı olduğunu savunuyorlar. Hizbullah'ın zaferini, İslam  Cumhuriyeti'nin zaferi olarak görüyorlar. Ancak, burada da bocaladı ve  yenilgiye uğradılar.

             

Nükleer enerji konusunda,  Amerika'lılar birkaç ay öncesine kadar İran'ın tüm nükleer  faaliyetlerini durdurması gerektiğini söyleyip durdular. Tıpkı Libya'ya  davrandıkları gibi... Yani, ülkeler herşeylerini Amerika'ya sunarak,  faaliyetlerinden vazgeçmeli midir ? Bir kaç hafta önce, iş o kerteye  geldi ki, artık İran'ın bu gelinen noktada durması ve daha ileri  gitmemesini umuyorlar. Bakınız, bu iki tavır arasındaki açık bir hayli  fazladır. Amerika'lılar bir zamanlar, İran'da hatta 5 santrifiyüjün  kurulmasını bile kabul etmemekteydiler. Avrupa'yla diyalog ve  müzakereleri sürdüren heyetimiz 20 kadar santrifiyüjü muhafaza etmek  istediklerinde, buna karşı çıkmışlardı. Heyetimiz , ‘peki en azından 5  tanesi kalsın' dediklerinde ise yine ‘olmaz !' demişlerdi. Eğer ‘1  tanesi kalsın' deselerdi bile onlar yine ‘olmaz !' diyeceklerdi. Oysa  bugün tam 3000 santrifiyüj çalışmakta olup, bu alandaki büyük  yatırımlar sürmektedir. Şimdi, ‘gelinen bu noktada durun' diye  yalvarıyorlar. İşte bu da Amerika'nın başarısızlıklarından bir  başkasıdır.

             

Amerika'lılar 11 Eylül'de ikiz kulelerin  başına gelenlerden sonra bölgede iki kutuplu bir tablo çizmeye  uğraştılar: ‘Demokrasi ve terörizm arasında savaş' diye... Ne kadar  propagandaya başvurdular, ne kadar çalıştılar... Onca büyük orduları  seferber etti ve ne büyük askeri saldırılara başvurdular. Büyük paralar  harcadılar, kısacası ellerinden her ne geliyorsa yaptılar. Böylelikle  demokrasi havarisi olduklarını savundular. Bölgenin terörizme gebe  olduğunu ve kendilerinin bölgeyi kurtarmaya geldiklerini iddia ettiler.  Bugün sizler bir bakınız, bunların faaliyetlerinin merkezi olan Irak'ın  haline. Sıradan halk kesimlerine durumu sorduğunuzda, terörizmin asıl  failinin bizzat Amerika'lılar olduğunu ifade etmekteler. Amerika'nın  Irak'a demokrasi getirdiğine hiç kimse inanmamaktadır. Amerika'nın  varlığına rağmen, işbaşına gelen hükümet, Irak devleti ve meclisi bile  böyle düşünmektedir. Böyle olmasını istemiyorlardı; ancak, çaresiz  kaldılar. Bu yüzden, düşman çeşitli sahnelerde akamete uğramıştır.

             

Hegemonyacı  bir gücün, bir milletin ruhi ve psikolojik yapısını ve özgüven  duygusunu geriletmeye çabalayıp, böylesine başarısız kalmasından sonra,  sessiz bir şekilde oturacağını mı sanıyorsunuz ? Bu sorunun cevabı,  hayırdır ! Sessiz kalmaz ve yeni yollar peşinde koşar. Biz de yepyeni  yöntemlere başvurmak zorundayız. Düşmanın yeni girişimlerini  hesaplamalıyız. Sahip olduğu imkanların az olmadığını unutmayalım.  Düşmanı, zayıf ve güçsüz görmemek gerektiğini daima vurgulamışımdır.  Düşmanın ve İslam Cumhuriyeti'nin propaganda imkanlarını kıyaslamak  mümkün değildir. Şunu da belirteyim ki, kültürel alanda, propaganda ve  iletişim alanında düşmanın sahip olduğu imkanlar bir hayli fazladır.  Sürekli faaliyet halindeler ve dev harcamalarda bulunuyorlar. İran'lı  muhaliflere seksen milyon, yüz milyon dolarlık yardımda bulundukları  sözlerine de inanmayın. Bu rakam, göstermelik bir rakam... Onların bu  alanda yaptıkları yatırımlar, bunun kat kat üstündedir. Büyük planları  finanse ediyorlar. Ben ve siz, memleketin gençleri, üniversitelileri,  yetkililer, üniversite öğretim üyeleri düşmanın hangi kapıdan girmek  isteyeceğini tahmin etmek zorundayız. Eğer doğru tahminlerde  bulunursanız, o zaman toplumda meydana gelen olayları da doğru teşhis  edersiniz. Örneğin, fırtına veya sel felaketi söz konusuysa,  hayatınızda ne gibi sonuçlara neden olabileceğini tahmin edebilir ve  felaket başlamadan önceki anlarda neler olacağını ve bunların  nedenlerini düşünebilirsiniz. Eğer bu felaketin yaklaşmakta olduğunu  bilmezseniz, nedenlerini ve sonuçlarını da göremezsiniz. İnsan bazen,  bilmeksizin bu faktörlere katkıda bulunur. Bu yüzden, meseleyi ciddiye  almak zorundayız.

             

Şimdi önce kendine güven konusunda  bir kaç cümle söylemek istiyorum. Bu duygu bir ülkedeki seçkinler  arasında kesinlikle geliştirilmelidir. Bunun en önemli etkisi şudur ki,  insanın başkalarından yardım beklentisini yokeder. Eğer bu temel faktör  bir millette bulunmazsa, o millet daima geri kalacak ve başkalarından  yardım umacaktır. Böyle bir millet daima başkalarının kendisi için bir  şeyler hazırlayıp sunmasını gözler. Eğer başkalarının sizin için hazır  yemekler getireceklerini düşünürseniz, artık yemek yapmazsınız ve hatta  yemek yapmayı da öğrenemezsiniz. Bu önemli tehlikelerden biridir. Çok  açık bir konu, öyle karmaşık, felsefi bir problem değil... Ancak, bu  açık seçik gözüken gerçek, bazen gafletimiz yüzünden gözden kaçmakta ve  ülkenin geri kalmasına neden olmaktadır.

   

Hiç  unutmam, İslam İnkılabı'ndan yıllarca önce bir tesadüf eseri, ülkenin  kuzeyindeki ilçelere mensup olan ve Meşhed'e gelen bir dostumun evine  gitmiştim. Milli Şura Meclisi'nin bu şehirdeki üyelerinden biri de o  şahsı görmeye gelmişti. Tesadüf bu ya, bir saat kadar bu meclis  üyesiyle bir arada oturmak zorunda kaldık. O zaman, işte sizin  çağlarınızdaki gibi bir genç idim. O çağlarda istediğimiz her konuda  konuşuyor ve meselenin diğer boyutlarını pek önemsemiyorduk. Sistem  aleyhinde verip veriştirmeye başladım ve zihnimdeki tüm eleştirileri  sıraladım. O, Şah'ın meclisinde üye olduğu için sözlerim bir hayli  dokundu, ona... Bu yüzden bizimle atışmaya başladı. Ona söylediğim  sözlerden biri şuydu: ‘memleket durgunluk içinde, her şey ithalattan  ibaret, hep başkalarının mamülleri geliyor, peki biz niçin herhangi bir  iş yapmıyoruz ?' Verdiği ilginç cevabı ve o zamanki düşünce tarzlarını  bilmenizi isterim: ‘böylesi daha iyi, Avrupa'lılar bizim için bir uşak  gibi çalışıyorlar. Biz onların çabalarının semerelerini devşiriyoruz !'  Bu zehrin, millet bireyleri ve hatta seçkinlerinin ruhlarının ta  derinliklerine kadar nasıl sızdırıldığına bir bakınız. (...)

         

Total Visit: 176
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.