Bismillahirrahmanirrahim, Siz gençlerin safa ve samimiyet dolu topluluğunuz arasında bulunduğum için sevinçliyim. Sizler gençsiniz ve genç, ideallerine şevk ve samimiyetle sarılışın aynasıdır. Aziz gençlerimizin burada çeşitli alanlarda dile getirdikleri konuların hepsi benim için ilgi çekici idi. Elbette önerilen her şeyin icra edilebileceği veya önceliğe sahip olduğu söylenemez. Ancak, incelenmeye değer konular zikredildi. İncelenmesi için ben de istekte bulunacağım. Ancak, seçkin bir üniversite öğrencisi, bir kuruluş üyesi olan üniversiteli genç büyük bir üniversiteli topluluğunda kalkıp özgüven içinde mevcut sorunlarını dile getiriyor, taleplerini iletiyor. Bu benim için çok anlamlı ve çok tatlıdır. Benim bugünkü konuşmam da temel olarak bu alandadır. Ben dün halka hitaben yaptığım konuşmada özgüven duygusundan bahsettim. Bu sözlerin ilk ve asıl muhatabı sizlersiniz. Kendine güven duygusuna asıl ihtiyacı olan kesim, gençliktir. Özellikle de ilim ehli olan ve ülke geleceğinin bir bölümünü idare potansiyeline sahip gençler. Bu insanlar gelecekte bilimsel, idari ve siyasi alanların yöneticilerine dönüşeceklerdir. Dün bu konuda özetle yaptığım ve bugün daha ayrıntılı olarak sürdüreceğim bu konuşmamı gençler dikkatle dinlesinler, kalplerinin derinliklerine kadar kavrasınlar ve tüm etkinliklerinde bu sözleri dikkate alsınlar. Niçin özgüven konusu üstünde durmak istiyorum ? Ülkede ne gibi bir olay meydana geldi ki, ısrarla bu konuda halkımızla, gençlerimizle söyleşide bulunmak istiyorum ? Bunun bir izahı var. Halkımız inkılab sayesinde, mukaddes savunma savaşı sayesinde, İmam Humeyni'nin kişiliğinin etkileri sayesinde ve çeşitli ilerlemeler sayesinde bugün kendine güvenme açısından kabule şayan bir ölçüde gelişme kaydetmiştir. Bu duygunun ulusal çapta şekillenmesinde İmam'ın kişiliğini oluşturan unsurların büyük etkisi olmuştur. Çekindiğimiz husus, psikolojik propaganda savaşlarının, düşmanın sürdürmede ısrar ettiği zarif savaşların, bu duyguyu zayıflatmasıdır. Bizler yolumuzun yarısına gelmiş durumdayız. Buna rağmen bir çok seçkin insanlarımızın kafa, dil ve amellerinde bu duygunun gereken oranda gelişmiş olduğunu söyleyemeyiz. Özgüven duygusunun mukabil noktası, kendimizi küçümsememizdir. Batı'lı halkların bazılarının düşüncesi karşısında kendimizi küçümsemek, onların felsefeleri karşısında, bilimsel ilerlemeleri karşısında ve hatta onların önerdikleri milli kalkınma modelleri karşısında kendimizi hiç saymak ! Oysa milli kalkınma modelleri ülkeden ülkeye değişir. Bu büyük ve tehlikeli hastalığı onlarca yıldır milletimizin bedenine şırıngaladılar. Batı'lı kelimeler, Batı'lı düşünce tarzı, Batı'lı deyimlerin kopyalanması, Batı'ya öykünme, alışılagelmiş işlerimiz haline geldi. Onlarca yıldır halk diline giren yabancı kelimelerin yanısıra şu anda da radyo ve televizyonumuz bazen yeni yabancı kelimeler kullanıyor. Bu durumda halk bu kelimenin anlamını öğrenmek için başkalarına müracaat etmek zorunda kalıyor. Niçin böyle olsun ki ? Eğer ülkeye yepyeni bir kavram girmişse bu konuda yeni bir kelime geliştirelim. Farsça dilinin zenginliği dikkate alındığında, bu zor bir iş değildir. Bu tür yaklaşımlar, geçmişin etkisinden kaynaklanmaktadır. Bunu niçin söylüyorum ? Kendimize güven alanında daha çok yol katetmemiz gerektiği için. Ben, bu milli özgüven duygusunun gereken gelişmeyi sağlayamamasından korkmaktayım. Dünkü ve bugünkü konuşmalarımın temel amacı budur. Biz, bitiş çizgisine ulaşmamız gereken bir koşucu gibiyiz. Mutlaka o noktaya ulaşmalı ve yarışı kazanmalıyız. Daima koşmak zorundayız. Sizler, gözüme çarpan şu pankartta, İran'ın 2025 yılında tamamen kalkınmış bir ülke haline geleceğini yazmışsınız. Bu tarihte İran bölgedeki tüm ülkelerden gerek teknoloji ve gerekse diğer sektörler açısından daha ileride olmalıdır. Bizim ilerleyebilmemiz için başka ülkelerin yerinde saydıklarını mı zannediyorsunuz ? Onlar da hareket halindeler. Bu bir kalkınma maratonudur. Eğer yarışın orta yerinde gevşeklik gösterir de ümitlerimizi yitirirsek, bu işin bir yararının olmadığı zehabına kapılırsak, elbetteki yarışı kazanamayız. Ben bundan korkmaktayım ve bu yüzden özgüven duygusu üstüne sizlere söyleyeceklerim var. Bugün biz bir yere kadar özgüven sahibiyiz. Belirttiğim faktörler sayesinde... Düşmanımız ise tüm dünya üzerinde egemenlik kurmak isteyen emperyalist sistemdir. Düşman budur ve sembolünün ne olduğunu da sizler söyleyin; ABD mi, yoksa bir başka devlet mi ? Bizim herhangi bir ülke veya devletle, ismi açısından, ırkı açısından bir problemimiz olmadığı gibi ulusal ve yerel bir sorunumuz da yoktur. Problem şuradadır: dünyanın politik düzeni ve güç sahipleri arasında bir hegemonya sistemi meydana getirildi. Bu güçler, hegemonyalarını herhangi bir ciddi engele rastlamaksızın sürdürmeye alıştılar. Şimdi burada önemli bir engel önlerine çıktı ki bunun adı İslam Devleti'dir, İslam Cumhuriyeti'dir. Bu engelle ciddi olarak pençeleşmeye başladılar. Düşman, dünyanın siyaset ve güç arenasında hegemonya peşinde koşan kesimdir, ismi ne olursa olsun... Elbette bana göre bugün bu sistemin sembolü ABD'dir, en büyük şeytani semboldür. Bizimle olan düşmanlığı ise bizim onun önünde engel teşkil etmemizden kaynaklanmaktadır. Önüne çıkan her şeyi keserek ilerleyen bir kesici alet gibi herhangi bir engele rastlamadan durmak bilmiyor. Şimdi karşısına çelik bir sütun çıktı, ilerlemesine izin vermiyor.Bunun için baskılarını arttırdılar. Batı'nın bizimle olan kavgası, bu gerçekten kaynaklanmaktadır. Kimileri bir kenara oturup filozof edalarıyla, herkesle kavga ettiğimizi söyleyip duruyorlar. Sorun, kavga etme sorunu değildir. Biz kimseyle kavga istemiyoruz. Bizim meselemiz, egemen güçler karşısında dikilme meselesidir. Asırlar boyu, en azından onlarca yıl boyunca halkımızı uyku ve gaflete boğdular, istedikleri her şeyi yaptılar. Şimdi bizler uykudan yeni uyandık. Bizler artık teslim olmak istemiyoruz. Bizim suçumuz budur. Mesele, buradadır. İran halkı karşısındaki düşman, sizlerin bugüne kadar sergilediğiniz kendine güven duygusuyla savaşacaktır. Özellikle Amerika'nın, Ortadoğu politikalarında tam bir fiyaskoya uğradığı şu dönemde. Amerika'nın Ortadoğu politikaları genel olarak İran İslam Cumhuriyeti üzerinde odaklanıyordu. Bir yanda Afganistan, diğer yanda ise Irak... İslam Cumhuriyeti'nin mengeneye sıkıştırılacağını ve baskı altında ellerini havaya kaldırıp teslim olacağını sanıyorlardı. Amerika'nın Ortadoğu politikası siyonist rejimin güçlendirilmesine yönelikti. Bu bağlamdaki en büyük girişimlerinden biri, gaspolunmuş Filistin topraklarının yanıbaşında yer alan Lübnan'daki nüfuz sahibi, etkin, dinamik ve mümin gücü, yani Hizbullah ve İslami direniş hareketini yoketmekti. Geçen yılki savaşta uğradıkları o büyük fiyasko, bu hesaplarını birbirine karıştırdı. Geçen yıldan bu yana sürekli olarak çırpınıp durmaktalar. Şimdi de Lübnan'da bir şeyler yapabilecekleri, Amerika yanlısı bir hükümet, Amerika yanlısı bir ordu oluşturabilecekleri zehabına kapıldılar. İşte Lübnan'ın şu anda içerisinde bulunduğu sıkıntı bundandır. Amerika'lılar dişlerini geçirdikleri bu pişmiş eti yitirmemek için Lübnan'da kuklalarının cumhurbaşkanı olmasına uğraşıyorlar. Böylelikle kendilerine bağımlı bir hükümet kurdurarak, Hizbullah'ı baskı altına almak peşindeler. Ancak şu ana kadar, bunda başarılı olamadılar. Amerika gibi güçlü bir devlet için, bu sonuçlar birer başarısızlıktır. Onca iddia, onca kudret, onca para, olağanüstü güçlü diplomasi sistemi ve onca teknolojik imkanlar ile insan gücüne rağmen, Hizbullah'la başedemediler. Onlar, Hizbullah'ın İran'la irtibatlı olduğunu savunuyorlar. Hizbullah'ın zaferini, İslam Cumhuriyeti'nin zaferi olarak görüyorlar. Ancak, burada da bocaladı ve yenilgiye uğradılar. Nükleer enerji konusunda, Amerika'lılar birkaç ay öncesine kadar İran'ın tüm nükleer faaliyetlerini durdurması gerektiğini söyleyip durdular. Tıpkı Libya'ya davrandıkları gibi... Yani, ülkeler herşeylerini Amerika'ya sunarak, faaliyetlerinden vazgeçmeli midir ? Bir kaç hafta önce, iş o kerteye geldi ki, artık İran'ın bu gelinen noktada durması ve daha ileri gitmemesini umuyorlar. Bakınız, bu iki tavır arasındaki açık bir hayli fazladır. Amerika'lılar bir zamanlar, İran'da hatta 5 santrifiyüjün kurulmasını bile kabul etmemekteydiler. Avrupa'yla diyalog ve müzakereleri sürdüren heyetimiz 20 kadar santrifiyüjü muhafaza etmek istediklerinde, buna karşı çıkmışlardı. Heyetimiz , ‘peki en azından 5 tanesi kalsın' dediklerinde ise yine ‘olmaz !' demişlerdi. Eğer ‘1 tanesi kalsın' deselerdi bile onlar yine ‘olmaz !' diyeceklerdi. Oysa bugün tam 3000 santrifiyüj çalışmakta olup, bu alandaki büyük yatırımlar sürmektedir. Şimdi, ‘gelinen bu noktada durun' diye yalvarıyorlar. İşte bu da Amerika'nın başarısızlıklarından bir başkasıdır. Amerika'lılar 11 Eylül'de ikiz kulelerin başına gelenlerden sonra bölgede iki kutuplu bir tablo çizmeye uğraştılar: ‘Demokrasi ve terörizm arasında savaş' diye... Ne kadar propagandaya başvurdular, ne kadar çalıştılar... Onca büyük orduları seferber etti ve ne büyük askeri saldırılara başvurdular. Büyük paralar harcadılar, kısacası ellerinden her ne geliyorsa yaptılar. Böylelikle demokrasi havarisi olduklarını savundular. Bölgenin terörizme gebe olduğunu ve kendilerinin bölgeyi kurtarmaya geldiklerini iddia ettiler. Bugün sizler bir bakınız, bunların faaliyetlerinin merkezi olan Irak'ın haline. Sıradan halk kesimlerine durumu sorduğunuzda, terörizmin asıl failinin bizzat Amerika'lılar olduğunu ifade etmekteler. Amerika'nın Irak'a demokrasi getirdiğine hiç kimse inanmamaktadır. Amerika'nın varlığına rağmen, işbaşına gelen hükümet, Irak devleti ve meclisi bile böyle düşünmektedir. Böyle olmasını istemiyorlardı; ancak, çaresiz kaldılar. Bu yüzden, düşman çeşitli sahnelerde akamete uğramıştır. Hegemonyacı bir gücün, bir milletin ruhi ve psikolojik yapısını ve özgüven duygusunu geriletmeye çabalayıp, böylesine başarısız kalmasından sonra, sessiz bir şekilde oturacağını mı sanıyorsunuz ? Bu sorunun cevabı, hayırdır ! Sessiz kalmaz ve yeni yollar peşinde koşar. Biz de yepyeni yöntemlere başvurmak zorundayız. Düşmanın yeni girişimlerini hesaplamalıyız. Sahip olduğu imkanların az olmadığını unutmayalım. Düşmanı, zayıf ve güçsüz görmemek gerektiğini daima vurgulamışımdır. Düşmanın ve İslam Cumhuriyeti'nin propaganda imkanlarını kıyaslamak mümkün değildir. Şunu da belirteyim ki, kültürel alanda, propaganda ve iletişim alanında düşmanın sahip olduğu imkanlar bir hayli fazladır. Sürekli faaliyet halindeler ve dev harcamalarda bulunuyorlar. İran'lı muhaliflere seksen milyon, yüz milyon dolarlık yardımda bulundukları sözlerine de inanmayın. Bu rakam, göstermelik bir rakam... Onların bu alanda yaptıkları yatırımlar, bunun kat kat üstündedir. Büyük planları finanse ediyorlar. Ben ve siz, memleketin gençleri, üniversitelileri, yetkililer, üniversite öğretim üyeleri düşmanın hangi kapıdan girmek isteyeceğini tahmin etmek zorundayız. Eğer doğru tahminlerde bulunursanız, o zaman toplumda meydana gelen olayları da doğru teşhis edersiniz. Örneğin, fırtına veya sel felaketi söz konusuysa, hayatınızda ne gibi sonuçlara neden olabileceğini tahmin edebilir ve felaket başlamadan önceki anlarda neler olacağını ve bunların nedenlerini düşünebilirsiniz. Eğer bu felaketin yaklaşmakta olduğunu bilmezseniz, nedenlerini ve sonuçlarını da göremezsiniz. İnsan bazen, bilmeksizin bu faktörlere katkıda bulunur. Bu yüzden, meseleyi ciddiye almak zorundayız. Şimdi önce kendine güven konusunda bir kaç cümle söylemek istiyorum. Bu duygu bir ülkedeki seçkinler arasında kesinlikle geliştirilmelidir. Bunun en önemli etkisi şudur ki, insanın başkalarından yardım beklentisini yokeder. Eğer bu temel faktör bir millette bulunmazsa, o millet daima geri kalacak ve başkalarından yardım umacaktır. Böyle bir millet daima başkalarının kendisi için bir şeyler hazırlayıp sunmasını gözler. Eğer başkalarının sizin için hazır yemekler getireceklerini düşünürseniz, artık yemek yapmazsınız ve hatta yemek yapmayı da öğrenemezsiniz. Bu önemli tehlikelerden biridir. Çok açık bir konu, öyle karmaşık, felsefi bir problem değil... Ancak, bu açık seçik gözüken gerçek, bazen gafletimiz yüzünden gözden kaçmakta ve ülkenin geri kalmasına neden olmaktadır. Hiç unutmam, İslam İnkılabı'ndan yıllarca önce bir tesadüf eseri, ülkenin kuzeyindeki ilçelere mensup olan ve Meşhed'e gelen bir dostumun evine gitmiştim. Milli Şura Meclisi'nin bu şehirdeki üyelerinden biri de o şahsı görmeye gelmişti. Tesadüf bu ya, bir saat kadar bu meclis üyesiyle bir arada oturmak zorunda kaldık. O zaman, işte sizin çağlarınızdaki gibi bir genç idim. O çağlarda istediğimiz her konuda konuşuyor ve meselenin diğer boyutlarını pek önemsemiyorduk. Sistem aleyhinde verip veriştirmeye başladım ve zihnimdeki tüm eleştirileri sıraladım. O, Şah'ın meclisinde üye olduğu için sözlerim bir hayli dokundu, ona... Bu yüzden bizimle atışmaya başladı. Ona söylediğim sözlerden biri şuydu: ‘memleket durgunluk içinde, her şey ithalattan ibaret, hep başkalarının mamülleri geliyor, peki biz niçin herhangi bir iş yapmıyoruz ?' Verdiği ilginç cevabı ve o zamanki düşünce tarzlarını bilmenizi isterim: ‘böylesi daha iyi, Avrupa'lılar bizim için bir uşak gibi çalışıyorlar. Biz onların çabalarının semerelerini devşiriyoruz !' Bu zehrin, millet bireyleri ve hatta seçkinlerinin ruhlarının ta derinliklerine kadar nasıl sızdırıldığına bir bakınız. (...) |