İslam İnkılabı Rehberi'nin Fars İlinde Öğretmenlere Hitaben Yaptığı Konuşma
05/05/2008
Bismillahirrahmanirrahim,
Her yıl öğretmenler günü ve haftası, benim için çok anlamlı ve sorumluluk içeren günler ve haftalar sayılır.
Bu yıl öğretmenlerle buluşmada Şiraz'da bulunmamız, Fars ve Şiraz’lı olan siz değerli öğretmen kardeşlerle birlikte olmamız kısmet oldu. İyi bir tevafuk oldu ve gerçekten sizin eyaletinizin birçok konuda diğerleri için öğretmenlik rolünü oynadığını söylemek gerekir. Fıkıh, felsefe, edebiyat, sanat, şiir ve diğer ilim dallarında Şiraz’lı öğretmen ve bilim adamlarından yararlanmamış değerli alim çok az gösterilebilir.
Öğretmenler günü, sizin gününüzdür ve bir diğer anlamıyla da bütün İran halkının günüdür. Çünkü öğretmen, kendi kişisel hüviyetinden ayrı olarak kendisinden eğitim ve öğretim alabilecek herkesi ilgilendiren bir öğretmenlik kimliğine de sahiptir. Öğretmen, toplumsal bir kimliğe sahiptir. Öğretmenin değeri de bu öğretmenlik kimliği dolayısıyladır. Bizim bu konu üzerinde az çalıştığımızı ve pratikte öğretmene maddi boyutun ve parayla ders verme kabiliyetinin dışında değer vermeyen kültüre teslim olduğumuzu ikrar etmemiz gerekir. Materyalist medeniyetin kültürü budur. Değerleri belirleme kriteri, her şeyi paraya çevirme kabiliyetinden ibarettir. Bu kültürde öğretmen, doğrudan ve dolaylı olarak para kazanabildiği oranda saygındır. Bizler ve bu arada İran milletinin kültürel unsurları da bu yanlış anlayışa teslim olmuş durumdayız. Oysaki İslam mantığında, mesele maddi boyutun ötesindedir. Eğitim ve öğretim konusu, bir muhataba, bir insana hayat ve yeniden doğuş bahşetme meselesidir. İslam bu gözle hadiseye bakmaktadır. Siz, kurak bir araziyi kazarak oradan akar bir su çıkarmaya çaba ve gayret ediniz. Siz, çok küçük bir tohumu uygun bir zemine ekiniz ve onu sulayınız ki, ondan yemyeşil bir fidan doğsun. İster paraya dönüşsün, ister dönüşmesin; konu, budur. İslam eğitime, öğretime ve öğretmene bu gözle bakmaktadır. Bunları söylerken ülkemizdeki öğretmenlerin şimdi ve geçmişteki alacaklarını ve haklarını görmezlikten gelme gibi bir kastım yok. Hayır, konu bu değildir. Beklentiler ve talepler var, çoğu da haklı taleplerdir. İlgili makamlar vardır ve onlara konuyla ilgilenmelerini söylemem gerekiyor.
Açıklamalarını dinlediğiniz bu yeni bakan, gördüğüm ve anladığım kadarıyla faal, çalışkan ve konuyu takip eden biridir ve inşallah ümit ediyorum ki o alanda sorumluluklarını yerine getirir. Benim söylemek istediklerim, bu mevzuların ötesindedir. Bu sözlerin muhatabı da sadece siz öğretmenler değilsiniz; bu sözlerin muhatabı, bütün İran halkıdır, sizin eğitim ve öğretim dairesini kendileri için açtığınız halk kesimleridir. Ta ki, onlar da bu daireye dahil olsunlar. Konu, bir eylem, bir girişim ve bir kimlik için değer belirlemektir. Bize göre günümüzde bunun değeri, olması gerektiği gibi bilinmemektedir ama; geçmişte bilinmekteydi. Batı kültürünün müdahaleleri ülkemizde bu kadar yaygınlık kazanmadan önceki dönemlerde, yani bin yüz yıl önce, İslam'dan iki yüz yıl sonra ülkemizde muhtelif zamanlara uygun olarak ilim, tahsil ve öğretim imkanlarının oluştuğu dönemlerde öğretmenin değeri bilinirdi. O zamanlar öğretmen, manevi açıdan büyük bir değere sahipti. Eğitim ve öğretim alanında eğitim ve öğretim metodu öyle bir nitelikteydi ki, bir öğrencinin öğretmeni karşısında ayağını uzattığı görülmezdi. Bizler de böyleydik. Ders verdiğimiz dönemlerdeki öğrencilerimiz de bize karşı öyle davranırlardı. Öğrencinin yanında öğretmenin gerçek manada bir değeri ve saygınlığı vardı. İlim havzalarında henüz bu saygı ve değerin izleri baki kalmıştır. Çünkü ilim havzaları, kültürel alanda Batı eğitim sisteminden daha az etkilenmiştir. Dolayısıyla henüz o yöntemler ilim havzasında vardır ve öğretmen, öğrencinin yanında saygı, değer ve hürmete layık biridir. Öğretmenin öğrencinin kalbindeki heybeti, korkudan değil, büyüklükten kaynaklanıyordu. Bununla birlikte, öğrenci ders esnasında öğretmenine itiraz edebiliyor ama, üniversitelerimizde bunun bu kadar olup olmadığı belli değildir. "Hocam! İzin verir misiniz ?" şeklinde izin alması da gerekmiyor. Öğretmen konuşuyor, hoca ders anlatıyor; öte yandan bir talebe eleştiride bulunuyor ve hoca da eleştiriyi dinliyor. Öğrenci bazen eleştirisinde aşırıya da kaçabiliyor. Yani öğrenci ilmi bir meselede öğretmeni ile cüretkar ve küstahça konuşabilse de aynı öğrenci, öğretmenine karşı mütevazi ve saygılıdır. Öğretmeninin elini öper ve onun karşısında ayağını uzatmaz, ona "sen" diye hitap etmez. Batı kültürü ve değerleri ülkemize girene kadar, yani 1200-1300 yıl boyunca öğretmen-öğrenci ilişkilerimiz bu şekildeydi. Bakınız bu yeni süreçte kaç tane öğretmen öğrencilerinden dayak yedi ?! Nice öğretmenler sınıfta öğrencileri tarafından alay konusu edildi ! Ne kadar ağır sözler işittiler ! Kaç öğretmen öğrencileri tarafından öldürüldü ?! Çünkü öğretmen eksik not vermiş. Bu tür olaylar vuku buldu. Tarihi geçmişten ötürü bizim ülkemizde bu problem lokal düzeyde olmuştur. Çok daha güçlü, çirkin ve şiddet içerikli olan yerler var; Batı kültürünün merkezleri olan yerler.
Benim çabam, öğretmen için konan değerlerin İslami olması yönündedir. Toplumumuzun öğretmene saygı göstermeye ve ona değer vermeye ihtiyacı var. Eğer öğrenci velisi, gerçek manada öğretmene saygılı olsa, o öğrenci de hem derste hem ders sonrası öğretmenine karşı aynı duyguyu taşıyacaktır. Bizim buna ihtiyacımız var. Bu, sizin için bütün maddi imtiyazlardan daha üstündür. Değerli İmam’ımız bilge bir kişilik idi. İmam, Kur'ani anlamda bilge idi. Bilge, diğerlerinin göremediği, kendileri için gizli olan hakikatleri müşahede eden kimsedir. İmam'ın kullandığı kelimeler çok sade görülebilir ama; onları ne kadar açarsan o kadar çok derinliğe ve muhtevaya sahip olduğunu farkedersiniz. İmam böyle biriydi. Kur'an'a bakınız, hikmet kelimesinin geçtiği yerlere bakınız: "Bu, Rabbinin hikmetten sana vahy ettikleridir." Bunların ne olduğuna bakınız. Bunlar normal tavsiyeler gibi görülmektedir. Bizim birbirimize sürekli telkin ettiğimiz budur ama; ne kadar açarsanız, o kadar derinliği fazlalaşır. Anne-babaya saygının, hikmetlerden biri olduğunu var sayalım. Anne-babaya saygının bereket ve faydaları sayılmakla bitmez. İnsan bu konuda ne kadar derinleşse, bu konunun daha da derin olduğunu görecektir. Hikmet budur. Hikmet sahibi olan İmam, "Öğretmenlik, peygamberlik mesleğidir" dedi. Bu, çok büyük bir sözdür.
Kur'an'ın bir çok yerinde tekrarlanan ve öğretmeyi peygambere nisbet eden, "kendilerini temizleyen ve kendilerine kitap ve hikmeti öğreten…" ayetinden ayrı şöyle bir hadis vardır: "Muhakkak ki Allah beni zorluk çıkaran ve sıkıntı oluşturan biri olarak göndermedi; beni öğretmen ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi." Allah beni öğretmen olarak gönderdi. Kolaylaştıran öğretmen... Yani, kolaylaştırıcı... Hayatı öğrencilerim için kendi eğitimimle kolaylaştıracağım ve işi onlar için kolay kılacağım. Bu kolaylaştırma, basite almadan farklıdır. Yani ihmal değildir. Ben zorluk çıkaran ve sıkıntı oluşturan biri değilim. Ne kendimi hayatın zorluklarının kıvrımlarına düçar ederim, ne de insanları... Aksine kendi eğitimimle toplumu doğru yola, sahih yola, asfalt yola ve sırat-ı mustakime yönlendiririm. Kolaylaştırma budur. İnsan bazen bir hedefe ulaşmak ister ama yolunu bilmez. Nefes kesen yükseklikleri, kayaları, taşları sürekli tırmanır, aşağı iner; ya hedefine ulaşır ya ulaşmaz. Bu sıkıntıdır. Bazen de böyle olmaz. Tanıdık bildik birisiyle yola koyulur. O bilen kişi, "Beyefendi! Şuradan gidiniz" der. Hem yol düzdür, hem yakındır, hem de mutlaka sizi ulaşmak istediğiniz yere vardırır."Kolaylaştıran öğretmen" budur. Öğretmenin şanı budur. Bu, bizim asıl konumuzdur. Ben, kendi konumunuzu, değerinizi ve durumunuzu iyi bilesiniz diye siz öğretmenlere ve halka seslenmek istiyorum. Elbette daha çok, halka seslenmek istiyorum, çünkü öğretmenler kendi değerlerini biliyorlar. Şuurlu bir öğretmen, gerçekten ilim sahibi olan ve onu başkasına öğreten öğretmen, ne yaptığını bilir. Kapalı bir kilit var ve bir de anahtar. Öğretmen bu anahtarı öğrenciye verir ve "Yavrum, bu anahtarla kilidi şu şekilde açarsın" der. Bu, öğretmenin işidir. Bu, hiçbir kıymetle çözülemeyen bir denklemdir. Onun tek çözüm yolu, öğretmenin yol göstermesidir. Her dalda öğretmenin işi budur. Onun için bütün kademelerdeki öğretmenler, ne yaptıklarını bilirler. Dolayısıyla daha çok halk kesimleri benim muhatabımdır. Ben, toplumumuzdaki eğitim ve öğretimin değerinin, İslam'ın belirlediği değer olmasını istiyorum. "Bana bir harf öğretenin kölesi olurum" şeklinde bir rivayet nakledilmiştir. Elbette ben bu rivayetin senedinin nasıl olduğunu, ne kadar güvenilir olduğunu bilmiyorum ama; bu söz doğru bir sözdür. İnsan birinden bir şey öğrendiğinde, bir merhale ileri gider ve kat ettiği merhaleden dolayı kendini, kendisini yönlendirene karşı minnettar bilir ve köle sayar. Asıl mevzu, budur.
Burada değer boyutu olan bir başka konu daha var. Bunu da ifade edeyim. Bu konu, siz öğretmenleri ilgilendirmektedir. İslami açıdan, öğretmene saygı gösterilmesi ve değer verilmesi kadar öğrenciye de değer verilmelidir. Öğrenciye de saygı duymak gerekir. Öğrenciye hakaret edilmemeli. Bu, çok derin eğitim boyutu olan bir konudur. Konuyla ilgili şöyle bir rivayet nakledilmiştir: "Kendisinden öğrendiğiniz ve sizden öğrenene karşı alçak gönüllü olunuz." Ve "Alim diktatörlerden olmayınız." Diktatör, iki türlüdür: Siyasi diktatör ve ilmi diktatör. Firavun misali ilmi diktatör ve zorba alim olmayınız. Ben, böyle bir hocayı kırk-kırk beş yıl önce üniversitelerimizden birinde görmüştüm. Öğrencilerine karşı konuşma, öğretme ve davranış tarzı Firavun’caydı, babanın çocuğuna karşı davrandığı gibi değildi. Öğretmenin büyüklük taslaması mümkündür ama; büyüklük taslamak, hakaret etmek ve küçük düşürmekten ayrı bir şeydir. Öğrenciye değer vermek gerekir. Sizlerin her biriniz, mutlaka çok deneyime sahipsinizdir. Değer verdiğiniz öğrencilerinizden olumlu sonuçlar almışsınızdır. Onun eğitimini kolaylaştırmışsınızdır. Sövmek, hakaret etmek ve hatta dövmek iyi değildir. "Edep için dövmek gerekir" sözü kadim zamanlarda yaygındı ve uygulanırdı da. Zaman, dövmenin iyi bir şey olmadığını gösterdi. Ben de böyle düşünüyorum. Öğrenciyi mum gibi yumuşaklıkla elde evirip çevirip ona şekil vermek gerekir. Öğretmenlik sanatı budur. Bu da, öğretmenlerle ilgili değerler mevzusunun bir diğer boyutu idi.
Eğitim ve öğretimle ilgili çok konu var. Ben de muhtelif yıllarda öğretmenler günü dolayısıyla bazı konuları gündeme getirdim. Bazen Kültür İnkılabı Yüksek Şura'sıyla olan görüşmelerde ve bazen de milli eğitim bakanıyla olan görüşmelerde ifade ettiğim konular var. Bu konular benim kişisel tercihlerim olmayıp takriben bütün uzmanların araştırmalarına dayanmaktadır. Bu konular, eğitim ve öğretimle ilgilenenler tarafından da onaylanmıştır. Bu konuları biz istedik. Sayın bakan, biraz önce sunduğu raporda ilgili konuların bazılarını ele aldıklarına, bazılarıyla ilgili ilerleme kaydettiklerine ve bazılarıyla ilgili girişimde bulunduklarına işaret etti. Bu, iyi bir gelişme fakat bu kadarıyla yetinilemez. Bizim, eğitim ve öğretimle ilgili daha derinlikli çalışmalara ihtiyacımız var.
Ben, geçen yıl Tahran'da öğretmenler günü münasebetiyle yapılan törende eğitim ve öğretimle ilgili köklü değişim konusunu gündeme getirdim. Köklü değişim ne anlama gelmektedir? Batı’lılardan, Batı’lı olmayanlardan ve diğer yabancılardan bir şeyler öğrenme konusunda çekingen davranmayacağımızı, bundan sakınmayacağımızı defalarca ifade ettim. Diğer ülkelerin geliştirdiği yönetim metodundan, eğitim metodundan, bilgi ve bilimsel buluşlarından yararlanmada çekingen ve ihmalkar davranmayacağız, takipçisi olacağız, öğrencilik yapacağız ancak; bu öğrencilik esnasında gözetilmesi gereken iki nokta vardır. Bu iki noktayı, kültürel değişim dönemlerinde, yani kültürel değişim dönemi olan Pehlevi döneminde gözetmediler. Gözlerini kapatıp kucaklarını açtılar. Her kim geldiyse kabul ettiler, her ne verdiyse aldılar. Bu iki noktadan biri, aldıklarımızın işimize yarayıp yaramadığını değerlendirmemiz gereğidir. Eğer yüzde yüz bize uyuyorsa, aynen kabul ederiz. Eğer yüzde yüz bize uymuyorsa, zararlıysa, tümüyle reddederiz. Eğer bu ikisinin arasındaysa, işimize yaradığı oranda kabul eder ve geriye kalanı reddederiz. Bu, birinci nokta.
Ben bir örnek vererek aradaki farka dikkat çekmiştim. Bir insanın bir cismi, bir meyveyi, bir yiyeceği veya bir ilacı görüp, tanıması ve onu kendi iradesiyle yemesi ile bir insanın elini ayağını bağlayıp ona bir şeyi zorla enjekte etmek birbirinden farklıdır. Birincisi doğru, ikincisi yanlıştır. Bize enjekte etmemeleri gerekir. Bizim seçmemiz lazım. Bu konuda gaflet edilmiştir. Ağzından veya şırınga yoluyla bedeninden kendisine ilaç verilen halsiz düşmüş, baygınlık geçirmiş insan örneği gibi olmayalım. Biz, kültürel değişim dönemlerinde ağzımıza ilaç versinler diye bekledik.
İkinci konu, bu "öğrenci-öğretmen" ilişkisi, sonsuza kadar olmamalı. Evet biz, bilmediğimizi bilen birinden öğrenmeye, onun yanında öğrencilik yapmaya hazırız. Ancak insan sonsuza dek öğrenci olarak kalmamalı. Bizim kendimizin öğretmen, hoca olması gerekir. Bu iki noktaya dikkat edilmedi.
Öğrendiğimiz konulardan biri, eğitim ve öğretim konusudur. Onların eğitim ve öğretime ilişkin güzel yöntemleri vardı ve biz de onlardan öğrendik. İlkokul, eski mektephanelerden daha iyidir. İlkokul, lise gibi ayrımlar güzeldir. Bunları dışlamıyoruz, bunlar yararlıdır. Ancak ne ölçüde, nasıl ve hangi yöntemlerle olması gibi konulara dikkat etmedik ve bir bütün olarak aldık. Onlar, altı yıl böyle olsun, altı yıl şöyle olsun dediler. Biz de aynen uyguladık. Sonra onlar yöntemlerini değiştirip beş yıl, üç yıl ve benzeri dediler. Biz de bunları alıp uyguladık. Böyle olmaz ki! Onların muhtelif dersler için ders kitapları vardı; bunları öğretiniz dediler. Biz de aynı yoğunlukta alıp uyguladık. Eğitim ve öğretim yapılanmamız hem şekil hem de muhteva itibariyle tamamen taklittir. Bu, doğru değildir. Bizim neye ihtiyaç duyduğumuza bakmamız gerekir. Mevcut yöntemin eksik yanları nedir? Var olan yöntemin eksik yanlarından biri, düşünme eksenli olmak yerine ezber eksenli olmasıdır. Eğitim ve öğretimimiz ezber eksenlidir. Çocukların sürekli ezber yapması gerekiyor.
Ezberlemek için hafızanın kötü olmadığını parantez içindi belirtmek isterim. Çocukların ezberlemesi, kitap okuması, çok okumaları hiç sorun değil. Bu, iyi bir şeydir. Çünkü bu bilgiler kalıcıdır. Bazılarını anlamamış olmaları mümkündür. İlkokula gittiğimiz dönemlerde, milli eğitimde uygulanan programlardan farklı bir programa sahip olan bir ilkokul vardı. Orada bize Gülistan'ı ders verirlerdi. Gülistan'ın bazı şiir ve beyitlerini o zamandan bilirim. O zaman Gülistan'ı okuduğumuzda anlamını bilmiyorduk. Sonraları yavaş yavaş zamanla o şiir ve beyitlerin anlamını kavradık. Bu, iyi bir şeydir. İnsanın bazı şeyleri doğru anlamaması mümkündür ama; bu ezberler zihni faaliyete zemin hazırlar. Ezber güzeldir ama; bütün çabanın ezberden ibaret olduğu hıfz merkezcilik iyi değildir. Esas çabanın, her ne kadar ezberle birlikte olsa bile, düşünmeden ibaret olması gerekir. Bu büyük bir eksikliktir ki, düzeltilmesi lazım.
Biz bugün bunu düzeltmezsek, kim düzeltecek? Merhum Celal Al-i Ahmed'in Batı hayranlığı diye tanımladığı kültürel değişim dönemi, Batı medeniyeti karşısındaki şaşkınlık ve hayranlık dönemleri geride kaldı. O aşırı makyajla süslenmiş, şeffaf ve berrak çehrenin iç yüzü bugün bizim ve dünya halklarının bir çoğu için açığa çıkmıştır. Çirkinlikleri, vasıfsızlıkları ve kötü yüzü aydınlanmıştır. Bugün bildiğimiz nice yönleri, elli yıl önce bilmiyorduk. İran halkı, bugün birçok gerçeklere aşinadır.
Bizim bugün bu işleri düzeltmemiz gerekir. Kimin düzeltmesi gerekir? Asıl sorumlu, Milli Eğitim'dir. Milli Eğitim'de konuya ilişkin bir birimin kurulduğu, Milli Eğitim Bakanlığı’nın sorunu çözmeye çalışması gerektiği doğrudur ama; asıl konu, uzmanların uzmanlığıdır. Eğitim ve öğretimden sorumlu olanlar! Kendinizi, Kültür İnkılabı Yüksek Şurası'nda ve diğer yerlerde bulunan görüş sahiplerinin görüşlerinden mahrum etmeyiniz. Bunlardan yararlanınız ve iyice ölçülüp olgunlaştırılmış bir yöntemi İran halkına ve gelecek nesillere aktarınız ki, salih ameller olarak kalsın. Bu, kanaatimce çok önemli bir noktadır.
Bir diğer önemli konu, öğretmenin, eğitim ve öğretim kurumlarındaki eğiticilerin eğitilmesidir. Elbette Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğretmen yetiştirmede iyi bir kapasiteye sahip olması sevindiricidir. Bu kapasiteden maksimum düzeyde yararlanmak gerekir. Bu konuya ilişkin inancım, üniversitelerin kapasitesinden de yararlanılması şeklindedir. Dışınızdakilere kapıyı kapatmayınız. Bütün kapasitelerden yararlanılsın.
Bazen bir insan lisans sahibi olmayabilir ama; bir branşta, bir işte uzman olabilir. Meşhed'de bir grup edebiyat ve şiir ehli insanlarımız vardı ki, hiçbir lisans ve hatta lisans altı eğitim düzeyinde diploma sahibi değillerdi ama; üstad idiler. Nasır Hüsrev, Mesud-i Sa'd Selman, Sadi, Hafız ve Saeb hakkında uzman idiler. Edebiyat dalında üniversitede hoca olan birçoğundan daha iyiydiler. Bu durum, diğer dallarda da mümkün olabilir. Kendinizi bu tür insanlardan mahrum bırakmayınız.
Öte yandan Milli Eğitim'in bütün alanlarda becerikli ve okumuş insanlar yetiştirmeden sorumlu olduğunu da aynı şekilde belirtmek isterim. Eğer orta öğretimi, salt üniversiteye hazırlık olarak düşünürsek, yanılırız. Hayır, böyle değil. Bazıları, dünya ve ahiretlerini üniversite sınavını kazanmaya bağlamışlar. Üniversiteyi kazanmayan bir gencin kendi başına bir bela getirdiğini, psikolojik sorunlar yaşadığını ya da anne-babasının serzenişte bulunduğunu duymuşsunuzdur. Hayır beyler! Üniversite, bilim ve araştırmayı olgunlaştırma yoludur. Bu, ülke için gereklidir. Benim derinlikli bilginin yaygınlaştırılması konusunda ısrarcı olduğumu ve bunu teşvik ettiğimi bilirsiniz. Ama bu; bizim iyi bir satış elemanı, iyi bir şoför, iyi bir esnaf, iyi bir teknisyen istemediğimiz anlamına gelmez. Ülkedeki bütün kadın ve erkeklerin üniversiteye gitmesi gerekmiyor ama; ilk ve orta öğretime ihtiyacı vardır. Öyleyse ilk ve orta öğretim, bir mukaddime ve üniversiteye hazırlık değildir. Hayır! Üniversite de iyidir ve gereklidir ama ilk ve orta öğretimin alanı üniversiteden çok daha geniştir. İlk ve orta öğretimdeki gayretiniz, gerekli oranda bilgi, birikim ve malumat sahibi insanlar yetiştirmek olsun ki, çalışan insanlar bu bilgi ve birikime sahip olsun. Bazıları yetenekli ve isteklidir, üniversiteye gider ve bazıları da gerekli istek ve yeteneğe sahip değildir, üniversiteye gitmez.
Elbette bu konu, adaleti gözetmekten farklıdır. Üniversiteye girişle ilgili adaleti koruyacak işler yapmamız lazım. Yani yeteneği ve isteği olup maddi imkanları olmayanlara üniversiteye girmeleri için yardım etmeliyiz. Bu, adalettir. Herkese imkan tanımak gerekir. Zamanın birinde, eğitimini sürdürmeyip iş tercihinde bulunan bir gence, adet olduğu üzere neden okumaya devam etmediğini sordum. Geçiştirici cevaplar verdi. Ben biraz ısrar ettim. Seçtiği meslek de iyi bir işti. Meşhed lehçesiyle, "Bu iş benim kanımda var" dedi. Kanının, varlığının bir parçasıdır. Çok güzel! Birinin kanında falan meslek, satıcılık varsa, bırakın gitsin o işi yapsın. Mutlaka üniversiteye gitmenin ne gereği var! Bu gencin mutlaka üniversiteye gitmesinde ısrarcı olmamın ne anlamı var? Bu, konuya ilişkin doğru bir bakış açısı değildir.
Bir diğer konu, işaret ettiğim eğitim faaliyetleri mevzusudur. İnkılaptan sonra bu ülkede oluşturulan en iyi geleneklerden biri, merhum şehid Bahoner'in temellerini attığı Eğitim Müdürlüğü’dür. Bazı bahanelerle bu kurumu tatil ettiler. Şimdi bu konuya su-i zanla bakmak istemiyorum ama; her açıdan yanlış bir anlayıştı. Eğitimin bütün öğretmenler tarafından sınıfta yapılması gerektiği gerekçesiyle eğitime özel olan bu kurumu kapattılar. Evet, bir yönüyle ben de öyle düşünüyorum. Benim de inancım, siz fizik, matematik, mühendislik, edebiyat, sosyal bilimler ve diğer dallardaki öğretmenler, kendi öğrencileriniz için din ve ahlak hocası ve ahlaki açıdan eğitici olabilirsiniz. Bazen bir matematik öğretmeni, matematik problemini çözerken bir kelime söyler ve bu kelime öğrencinin kalbinin derinliklerinde iz bırakır. Bütün öğretmenlerin, bunu kendi görevlerinden sayması gerekir.Ben burada bulunan ve öğretimle meşgul olan tüm değerli öğretmenlere, eğitimin kendi işinizin bir parçası olduğu gerçeğinden gaflete düşmemenizi salık veririm.
Öğretmenlik nüfuzundan ve öğretmenin öğrenci üzerindeki psikolojik etkisinden, bu imkandan yararlanınız ve öğrencinin kalbinde nurlu ve parlak bir iz bırakınız. Bazen siz matematik veya edebiyat öğretmeninin, ilkokul birinci veya ikinci sınıf öğretmeninin Allah, peygamber, kıyamet, maneviyat, Allah'a yönelme ve Allah sevgisine ilişkin söyleyeceğiniz bir kelime bu çocuğa, bu gence, muhatabınız olan bu insana istenilen şekli verebilir ve bu kelime, yüzlerce saat diğer şekillerde konuşmaktan daha etkili olabilir. Bu, kendi yerinde mahfuzdur. Bu, bir görevdir ama bu durum, Milli Eğitim'de eğitimle ilgilenen sorumlu bir birimin olmasını olumsuzlamaz. Çünkü eğitimsiz öğretimle bir yere varılamayacağını biliyoruz. Eğitimsiz öğretim, toplumların başına bugün yüz, yüz elli yıl sonra Batı toplumlarının yaşadığı belaları getirir. Bu sorunlar, etkileri on yıl, yirmi yıl sonra ortaya çıkmayan türdendir. Bir zaman gözlerinizi açacak ve göreceksiniz ki, bir nesil kaybolmuş ve iş işten geçmiştir. Koca bir nesil! Ümit kırıcıdır. Konuya ilişkin elimde çok sayıda bilgi ve sarsıcı veriler var ama bunları söylemeye fırsat yok... Elbette bu açık ve kesin itirafları bazı yerlerde söyledim. Bizim burada oturup uzaktan konuştuğumuz sanılmasın. Hayır! Kendi sözleridir ve kendi kendilerine yaptıkları uyarılardır. Bu olay Batı’da gerçekleşti ve bu, evi temelden viran eden bir darbedir. Eğitimsiz ilim böyledir. Bir toplumda bilim ilerler ve eğitim olmazsa, atom bombası, muhtelif siyasi samimiyetsizlikler, türlü yalanlar, kartellerin ekonomik çıkar talepleri bir yana, bunlar ayrı bir hikayedir ve de eğitimsizlikten kaynaklanmaktadır; asıl konu, insan neslinin yitirilmesidir. Bundan dolayı eğitim ve terbiye konusu çok önemlidir. Şimdi eğitim ve terbiye ile ilgili sadece şekli olarak değil, iyi ve güçlü bir şekilde kurumlaşmış ve yararlı bir müdürlük gerekir.
Bir diğer konu da okuma yazma bilmeme mevzusudur. Ülkedeki bu probleme son vermemiz gerekiyor. Önce ülkenin değişik bölgelerinde, okul yaşındaki çocukların, okuması zorunlu olan çocukların okula gitmediği görülüyor. Bu, büyük bir tehlikedir, çok kötü bir şeydir. İlkokulun herkes için zorunlu hale gelmesi için tedbirlerin alınması gerekir. En azından ilkokul diplomasına sahip olmak, kimlik ve ehliyet gibi zorunlu hale gelmelidir. Herkesin buna sahip olması lazım. Bu, kendisine fazla ilgi gösterilmeyen çok önemli bir konudur. Bu ilgisizlik bazen su-i istifadelere neden oldu. Çocukların milli eğitim sistemi içinde ilkokul dönemini tamamlamaları gerekir. Sonrasında ne yapmak istemeleri ayrı bir mevzu ama; bu dönem zorunlu hale getirilmelidir.
Milli Eğitim ve Okuma-Yazma Öğretme Kurumu yetkililerinin oturup bir yaş sınırı belirlemeleri gerekir. Örneğin elli, elli beş veya altmış yaş altı olanlar için bir zaman belirlesinler ve örneğin beş yıla kadar tümü okuma yazma öğrenmelidir desinler. Daha yukarı yaşlar için bu denli sıkı tutulması gerekmez ama tümden kendi hallerine de bırakılmamalı. Elli ve elli beş yaşın altındaki bütün kadın ve erkeklerin okur-yazar olması gerekir ki, artık ülkede okuma-yazma bilmeme gibi bir sorunumuz olmasın.
Düşündüğüm temel meseleleri gündeme getirdim. Ülkemizdeki bu yeni neslin bazıları inkılap dönemini ve mukaddes savunma savaşı yıllarını yaşadı; bazıları ise o dönemleri sınırlı olarak idrak etti. Bu nesil, sonsuz bir güce sahiptir. Bu nesil, çok iş yapabilir. Yaptığımız işlerin arkasında henüz İmam'ın varlığını hissediyoruz. O güçlü irade, derin kararlılık, ülke ve toplumsal sorunlara olan hikmetli ve ilahi bakışı henüz aramızda canlıdır. Bir diğer anlamıyla İmam yaşamaktadır. İmam'a olan bey'atımız, inkılaba olan bey'attır. Bu bey'atı korumamız gerekir. İmam'a, inkılaba ve İslam Cumhuriyeti’ne bey'atını bozan kimse, kendine zarar verir. "Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse, Allah ona büyük bir mükafat verecektir." Bu bey'atı korumamız gerekir. Mevcut neslin bey'atının bereketiyle çok büyük işleri yapabiliriz. Bunun bir örneği, nükleer enerjidir. İran halkının, bütün dünyanın dikkatini kendi üzerine çektiğini görüyorsunuz. Siyasilerin ve propagandacıların aleyhte konuştukları doğrudur ama; halklar bu gelişmeyi olumlu bulmaktadır. O siyasiler de kendi iç dünyalarında İran'ı övmektedirler. Uluslar Arası Atom Enerjisi Kurumu ile yapılan görüşme ve diğer siyasi görüşmelerdeki müzakere metinleri bana gelir. İran halkını bilgiye olan iştiyakından, kendi hakkını takip etmesinden, milli ve ilmi övünç kaynağı olan nükleer enerjiyi korumadaki ısrarından dolayı övdüklerini ve hayrete düştüklerini görüyorum. Elimizdeki tüm raporlar, bunu göstermektedir. Bu bir örnek.
Eğer yirmi yıl önce bu ülkede denseydi ki, bir gün İranlı gençler hiçbir yere gidip eğitim almadan kendi zihni üretkenlikleri, faaliyetleri ve aldıkları parçalı eğitimleri sonucu santrifüj üretecekler, uranyumu zenginleştirecekler ve nükleer enerji elde edecekler; bin kişiden biri bile inanmazdı. Bunu ilk kabul etmeyenler de, uzmanlar ve okumuş kimseler olacaktı. "Olmaz, böyle bir şey mümkün mü? Bu oyuncak mıdır?" diyeceklerdi. İran halkı, bunu yapabileceğini kanıtladı. Diğer bütün alanlarda da böyledir. Bir alandaki gelişmeler tebarüz etti, dünyayı şaşırttı. Diğer bütün dallarda da bu milletin yeteneği vardır, şevki de vardır. Bu alanlara girecek gerekli cesaret ve cürete de sahiptir. Bu, bilinmektedir. Bunu inkar edene yazıklar olsun. Daha birçok şey sizin tartışmasız haklarınızdandır.
Yeniliğin anlamını ifade etmiştim. Yenilikçi fikirle, yenilikçilik yolunda, gençlerimizin, halkımızın, düşünce üretenlerimizin ve siz öğretmenlerin yenilikçiliği üzerinde azimle ilerlemelisiniz.
Ya Rab ! Bu halka yardım et ve onları muvaffak kıl! Ya Rab ! Davranışlarımızı, niyetlerimizi ve amellerimizi Asrın Velisi İmam Mehdi'nin (ruhumuz ona feda olsun) razı olacağı şekle bürü. Ya Rab! İran halkının mutluluğunu gün be gün arttır...
Allah’ın selam ve rahmeti üzerinize olsun...