Bismillahirrahmanirrahim, Cuma namazına katılan bütün kardeşler ile kendimi, mübarek ramazan ayının en verimli ürünü ve kazancı olan takvaya riayet etmeye, takva ile donanmaya çağırıyorum. Mübarek ramazan ayı, bütün manevi bereket ve güzellikleriyle yeniden gelip çattı. Mübarek ramazan ayından önce peygamber efendimiz (S), halkı, bu bereketli, yüce ve engin sahaya giriş için hazır olmaya çağırıyor ve şöyle buyuruyordu: "Doğrusu şehrullah sizin için bereket ve rahmet ayı olarak kılındı." Hz. Resulü Ekrem şaban ayının son Cuma namazı hutbesinde ramazan ayının yaklaştığı haberini halka iletti. Eğer ramazan ayının önem ve konumunu bir cümleyle tanımlamak istersek, bu ayın hepimize eşsiz ve bol bereketler ile fırsatlar sağladığını söyleyebiliriz. Eğer bu fırsatları doğru bir şekilde kullanabilirsek, büyük ve zengin bir birikim ve yüksek değerlere sahip olabiliriz. Birinci hutbem, ramazan ayının eşsiz bereketleri ve sağladığı fırsatlarla ilgilidir. Resulü Ekrem ramazan ayı hakkında şöyle buyurdu: "Ramazan ayı herkesin davet edildiği ziyafetullah'tır". Bu ayda biz, siz, hepimiz bu ilahi ziyafete çağrılmış bulunuyoruz. İşte bu cümle özel bir önem ve düşünmeye değer bir sözdür. İlahi ziyafete katılma, zoraki bir katılım değil gönüllü bir katılımdır. İsteyen katılır veya katılmaz. Sadece bir farz'dır. Bizler ziyafetullah'a katılıp, katılmama iradesi ve serbestliğine sahibiz. Bazı insanlar, bu görkemli ve yüce ziyafete katılıp, konuk olma fırsatını elde edemez. Davetnameyi bile açma fırsatını bulamaz. Bunlar öylesine maddiyata, maddi dünyaya dalıp gark olmuşlardır ki, ramazan ayının gelip gidişini bile farketmezler. Bu durum, görkemli, hayırlı ve bereketli bir ziyafete davet edilen, fakat bu daveti unutan, davet kartına bir gözatmak konusunda bile gaflete düşen kimsenin durumuna benzer. İşte böyle bir kimse eli boş kalır. Bazı kimselerse bu özgün ve önemli ziyafetin değerini kavrarlar, fakat konuk olarak ziyafete katılmazlar. Allah'ın lütuf ve tevfikinden mahrum olan ve herhangi bir problemi olmaksızın oruç tutmayan, Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmeyen, ramazan ayının dualarından mahrum kalan kimseler, işte ziyafete bilinçli olarak katılmayan kimselerdir. Ziyafetullah'a katılmayan bu tip insanların hesap kitabı açıktır. Müslüman halkın çoğu, bizim gibi insanlar, bu ziyafete katılır, fakat bu ziyafetin getirdiği nice nimetlerden pek faydalanamazlar. Bazıları da bu fırsatı, en iyi şekilde değerlendirip, kazançlar elde ederler. Ramazan ayının ön gördüğü riyazet, oruç tutma ve aç kalma riyazetidir. İşte ziyafetullah'ın en büyük kazanımı da bundan ibarettir. Oruç tutmanın insan için sunduğu bereket ve nimetler manevi açıdan, kalbin nurla dolması açısından çok fazladır. Ramazan ayının en büyük bereketi de oruç tutmaktır. Oruç tutanlar aslında bu ilahi ziyafete katıldıkları için, ziyafetin nimetlerinden de faydalanmış olurlar. İnsanlar mübarek ramazan ayının manevi riyazeti sayılan oruç tutmakla birlikte, Kur'an-ı Kerim'den en yüce dersleri de alıp, eğitilirler, Kur'an-ı Kerim'i düşünerek tilavet etmek, oruçluyken niyetli olmaktan doğan nurlu ruh haleti sırasında, geceleyin veya gece yarısı Kur'an'ı okumak, Kur'an-ı Kerim'le ünsiyet ve dostluk kurmak, Allah'ın muhatabı olmak, özel bir mana, zevk, haz ve coşkuyu içerir. İnsan oruçluyken Kur'an-ı Kerim'i tilavet sırasındaki kavrama ve öğrenme gücü, normal anlardaki Kur'an-ı Kerim tilavet etmede elde ettiği kazanımlardan kat kat fazladır. Oruçlu insan ayrıca, daha etkin bir şekilde yüce Allah'la diyaloğa girer, Allah'ın muhatabı olup, raz-u niyazda bulunur. İçini döker, sırlarını Allah'a açıklar. İşte yapılan dualar, Ebu Hamza Somali'nin duasını okuma, günlük duaları okuma, sahur dualarını okuma... Bunların hepsi, Allah'la konuşmak, Allah'a yakarmak, kalbi ilahi izzetin arşına ve harimine yakınlaştırmak anlamındadır. İşte oruçlu kimsenin kazanımları da bunlardır. Bu yüzden ziyafetullahta herkes ilahi nimet ve kazançlardan bol miktarda faydalanır. Bunlardan daha önemlisi, günahları terk etme nimetine kavuşmaktır. Nitekim oruçlu insanlar ramazan ayında günah işlemezler. İşte Emir'ül Mü'minin İmam Ali (S), Peygamber efendimize ‘Ramazan ayında hangi amel daha faziletlidir ?' diye soruyor, Resul-ü Ekrem (S) de cevap olarak şöyle buyuruyor: "..Allah'ın haramlarından uzak durmak..." Allah'ın haram kıldığı fiiller ve belirlediği günahlarından sakınmak. Ruh ve kalbi paslardan ve kirlerden temizlemek. Bu tip kimseler hem günahlardan sakınır, hem oruç tutar ve hem de Kur'an-ı Kerim'i tilavet eder, dua okur ve zikirde bulunurlar. İşte bu eylem ve tutumların toplamı, insanı İslam'ın istediği biçimde fikri ve ahlaki açıdan, davranış biçimi açısından yetiştirip, olgunlaştırır. Eğer bu ahlaki ve ameli tutum ve hareketler birlikte gerçekleştirilirse, insanların kalbi kin ve nefret duygularından arınır. İnsan'da özveri ruhu canlanıp gelişir. Yoksul ve mahrumlara yardım yapma süreci kolaylaşır. İnsan maddi işlerde kendi özel çıkarlarını göz ardı eder ve başka insanların menfaatlerini gözetmeye özen gösterir. Bu yüzden ramazan ayında cinayet ve suç işleme oranı düşer ve hayırlı işler yapma yoranı yükselir. İnsanlar arası sevgi ve muhabbet duyguları daha bir artar. İşte ziyafetullahın bereketleri bunlardan ibarettir. İnsanların bazısı ramazan ayının bereketinden tam olarak faydalanırlar. Bazısı da nisbi olarak bundan faydalanırlar. Yani bazı şeyleri kazanır ve bazı şeylerden de kendi kendilerine yoksun bırakırlar. Müslümanlar, ramazan ayındaki ziyafetullahtan en yüksek seviyede yararlanmaya çalışmalı, ilahi rahmet ve mağfirete ulaşmaya özen göstermelidirler. Müslümanlar özellikle günahlarından istiğfar edip, tevbe etmeli, saplantılardan, hatalardan, büyük ve küçük günahlardan istiğfar edip, af dilemelidirler. İşte ramazanda Allah'tan af dilemek çok önemlidir. Bizler kalplerimizi kötülükler ve paslardan arındırmalı, kir ve lekelerden temizlemeliyiz. İşte bu amel sadece istiğfar etme ve Allah katında af dilemekle mümkün olur. Bir çok rivayete göre en iyi ve en etkin dua, istiğfar edip, tevbe etme, Rabb'ul Alemin'in affına sığınma duasıdır. İşte o yüce ve ulvi insan Peygamber-i Ekrem (S) de istiğfar ederdi. Bizim yapacağımız istiğfar (af dileme), işlenen günahlarla ilgilidir. Yani, sıradan, belirli, hayvani saikler ve eğilimlerimizden doğan günahlar, güncel veya idari işlerdeki günahlar, açık günahlardır. Fakat bazılarının istiğfarı ve tevbesi bu günahlarla ilgili değil, evla olanın terk edilmesinden dolayıdır. Bazıları evlayı da terk etmez, fakat istiğfar ederler. Bu istiğfar, rabbimizin mukaddes zatının azameti karşısındaki insanın zati ve tabii yapısından kaynaklanan kusurlardan dolayı gerçekleşebilir. Yani tam bir marifet ve kulluk görevini yerine getirmeme korkusu üzerine yapılan istiğfardır. İşte bu tür istiğfarlar evliyaullahın istiğfarlarıdır. Bizler işlediğimiz ve işlenen günahlardan dolayı istiğfar etmeliyiz. İstiğfar etmenin en büyük faydası, kendimiz hakkındaki gafletimizden kurtulmaktır. Bizler bazen kendi kendimiz hakkında bile yanılgıya düşüyoruz. İstiğfar ettiğimizde, günahlarımızı, hatalarımızı, başıboş ve inatçı davranışlarımızı, nefsimize düşkünlüğümüzü, heva ve heveslere kapılmış olmamızı, hududullah'ı aşmış olmamızı, kendi nefsimize zulmetmeyi, başkalarına zulmetmiş olmamızı, hatırlıyor ve düşünüyoruz. İşte bunları kafamızda canlandırdığımızda istiğfar ve tövbe ederek, artık gurur, büyüklük taslama, kibirlenme ve gaflete dalma gibi şeylerden arınmış oluruz. İşte istiğfar etmenin en önemli ve ilk faydası budur. Nitekim Allahu teala da buyurur ki: "Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet sana gelip Allah'tan bağışlama dileselerdi ve elçi de onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tevbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı." (Nisa, 64) Evet Allah tövbeyi kabul eder, bu istiğfar ve af dileme Allah'a geri dönüş, hatalar ve günahlara sırt çevirme anlamındadır. İşte bu af dilemeyi Allah kabul eder. Elbette istiğfar, hakiki ve samimi bir istiğfar olmalıdır. Eğer insan estağfurullah, estağfurullah, estağfurullah, diye dilinde söylenirse, fakat bu tarafa, o tarafa dalıp gitmişse, kalbi olarak tevbe etmemişse bu işe yaramaz. Çünkü bu, istiğfar sayılmaz. İstiğfar etme bir dua ve istektir. İnsan hakikaten Allah'tan af dilemeli, ilahi mağfiret ve affına sığınmalı, ve ondan yardım istemelidir. İnsan "Ya Rab, ben bu günahı işledim, bana acı ve rahmet et. Günahımı bağışla..." diye istiğfar ederse, işlediği günahların her birini dile getirip, aff dilerse, ilahi gufran ve affa mazhar olabilir. Çünkü Allah-u teala bu kapıyı açık bırakmıştır. Elbette mukaddes İslam dininde, başkalarının karşısında günah işlendiğine ikrar etmek, itirafta bulunmak ve günah çıkarmak yasak ve haramdır. Bazı dinlerde, insan ibadetgaha gider, din alimi, ruhban ve keşiş karşısında oturur ve günah işlediğini itiraf eder. Fakat İslam‘da Allah'tan başkası karşısında günahını itiraf etmek ve günah çıkartmak haram ve yasaktır. İnsanın kendi kendini ifşa etmesi, haysiyetini lekelemesi, sırlarını ifşa etmesi, başkalarına işlediği günahları açıklaması İslam'da haram ve yasaktır ve bunun hiç bir faydası da yoktur. Fakat o hayali, tahrif edilmiş dinlerde, keşiş ve ruhbanın günahları bağışlama ve günah çıkartma yetkisi vardır diye iddia ediliyor. Fakat İslam açısından sadece Allah günahı affedecek ve bağışlayacaktır. Hatta Allah'ın resulü bile günahı affetme yetkisine sahip değildir. Nitekim Allahu teala Nisa suresinin 64. ayetinde bu gerçeği vurguluyor: "Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet sana gelip Allah'tan bağışlama dileselerdi ve elçi de onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tevbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı." Eğer müminler günah işlediklerinde, nefislerine zulmettiklerinde, ey Peygamber sana gelir ve Allah'tan aff dilerlerse, sen de onlara aff talep edersen, Allah onların tövbesini kabul eder. Yani Resulullah'ın bizzat kendisi bile işledikleri günahlarından dolayı onları affedemez. Günahı sadece yüce Allah affeder. İşte istiğfarın anlamı budur. Demek ki hakiki olarak istiğfarın çok özel bir önemi ve konumu vardır. Bu yüzden ramazan ayında istiğfar etmekten gafil olmamalıyız. Özellikle sahur vakti, geceleyin, ramazan günlerine özgü duaları okumalıyız. Bu duaların anlamını da kavramalı ve dikkate almalıyız. Allah'a hamd olsun, İran toplumu, maneviyatla bütünleşmiş bir toplumdur. Dua okuma, Allah'a sığınma, tevbe ve aff dileme kültürü yaygındır. Gençlerimizin kalbi paktır ve zikrullahla nurlanmıştır. İşte bunlar büyük fırsat sayılır. İstiğfar etmekle can, ruh ve kalplerinizi temizleyip, pak kılın. Allah'a dileklerde bulunun, ramazan ayı olağanüstü fırsatları sağlamıştır bizlere. İnşallah yüce Allah ramazan ayında öz varlığımızdaki melekleri andıran boyutumuzun hayvani ve nefsani boyutumuza galebe çalması için bizlere yardımcı olacaktır. İnsanların bir melekuti boyutu, bir de maddi ve hayvani boyutu ve yönelişi vardır. Nefsani heva ve hevesler, maddi boyutu, melekuti boyuta karşı üstün kılmaya sebep olur. İnşallah ramazan ayında, o ruhaniyet ve o ilahi nuru, maddi boyutumuza üstün ve hakim kılacağız. Bu yüce ve ilahi birikimi koruyup, saklamalıyız. İnşallah ramazan birikimi ve alıştırması, yıl boyu bizi hayırlı işlerde başarılı kılacaktır. Rahmetli Ayetullah Talegani İmam Humeyni'nin emri üzerine ilk kez görkemli Tahran Cuma namazının imamlığını üstlenip, hutbe okudu. Ayetullah Seyyid Mahmud Talegani, mücahid bir alim, direnişçi bir muttaki, pak bir insandı. Verdiği ilahi imtihanda da başarılı oldu. Hem şahlık rejimine karşı kararlı bir mücadele yürüttü, hem İslam İnkılabı'nın zaferinden sonra siyaset ve güvenlik alanda yaşanan karmaşık sorunlar ve denklemler karşısında başarılı bir sınav verdi. Cuma namazı müessesesi de verimli ve bereketli bir odak oldu. Nitekim Tahran'da ve diğer il merkezlerinde ve daha sonra ilçe ve kasabalarda Cuma namazı ikame etme süreci hızla yayıldı. İslami İran'ın bütün yerleşim merkezleri imam Humeyni'nin tabiriyle siyasi ve ibadi Cuma namazının bereketiyle maneviyat ve direniş odaklarına dönüştü. Bunun anlamı, Cuma namazı hem ibadet merkezi hem de manevi ve siyasi bilinçlenme ve bilgi edinme odağıdır. Bilinçlenme insan ve milletin ayağının kaymasını, doğru yoldan sapmasını, zorbalık karşısında dize gelmesini engeller. Dünya siyasi sahnesinde milletlerin yenilgiye uğratılmasının bir nedeni, bilgisizlik ve bilinçsizliktir. Bilinçsizlik sonucu milletler ağır darbeler alırlar. Bilinçlenme ise milletleri darbe ve saldırılar karşısında dirençli kılar ve bilinçli bir şekilde direnişe geçmesini sağlar. Bu yüzden Cuma namazı hem maneviyat hem de direniş üssü ve odağıdır. Halk kesimleri bunun değer ve kıymetini bilmelidirler. Özellikle aziz gençlerimiz hem de Cuma namazı imamları bu namazın yüksek ve etkin değerinin bilincinde olmalıdırlar. Cuma namazı eşsiz bir minberdir. Herkes pak insanlarla gençleri Cuma namazına katılmaya ve cezbetmeye çalışmalı ve bu direniş ve maneviyat ocağını canlı ve sıcak tutmalıdır. Bu ikinci hutbede başka bir olaya da değinmek istiyorum. O da gelecek günlerde başlayacak mukaddes savunma haftasıdır. İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı 1980 yılında başlatılan savaş, gerçi bedbaht ve kara kalpli Saddam tarafından başlatıldı. Fakat bunun perde arkasında, İslam İnkılabı'nı yok etmeye çalışan uluslararası müstekbir sömürgeci güçler bulunuyordu. Batılı stratejistlerin yaptıkları doğru bir tesbite göre, İslam İnkılabı sadece kukla şahlık rejimini devirmekle kalmayıp, görkemli ve yüksek potansiyelli İran'ı, müstekbir ve emperyalist güçlerin hegemonyasından kurtardı ve dünya milletlerine ve özellikle İslam alemine ilham kaynağı oldu. İslam İnkılabı'nın bereketiyle milletler bilinçlenip, harekete geçti. Nitekim İslam dünyasında İslami kimliği arayıp bulmak için coşkulu hareketler başlayıp hızla yayıldı. Buna örnek olarak Filistin, Kuzey Afrika ülkeleri ve diğer İslam ülkelerini gösterebiliriz. Müstekbir güçler İran İslam İnkılabı'nın zaferinin İslam dünyası için ilham kaynağı olacağını anladıkları için, her ne pahasına olursa olsun İran İslam Cumhuriyeti nizamını ortadan kaldırmaya karar verdiler. Çünkü bölgemiz, büyük bir stratejik öneme sahip, petrol rezervleri zengin olan bir bölgedir. Batılı güçlerse, petrole ve Fars körfezine büyük bir önem verirler. Bu bölgenin güvenliği, batılılar için hayati önem taşır. Buna rağmen batılı güçler harekete geçip, Saddam'ı donatıp, desteklediler ve İran'a karşı savaş başlatmasını istediler. Cahil, dik kafalı, iktidar düşkünü ham birisi olan Saddam da 2 ve 3 günde İran İslam Cumhuriyeti'nin işini bitireceğini, muzaffer bir şekilde Bağdat'a geri döneceğini sandı. Bu yüzden Saddam rejimi savaşı başlattı ve süper güçlerin desteğinde İslami İran'a karşı 8 yıllık bir savaş dayattı. Eski Sovyetler Birliği ve Amerika ile Nato ve Avrupa'lı sömürgeci güçlerle bölgedeki gerici ve irticai rejimler, savaşı kullanarak İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı ağır baskılar yaptılar. Bu ağır ve can alıcı baskılar ve savaşlar her hangi bir inkılap ve devlete dayatılsaydı, o inkılap ve devlet çökerdi. Fakat İran İslam Cumhuriyeti bu baskılarla devrilmediği gibi üstelik İran milleti daha güçlü, bilinçli, kararlı bir şekilde direnip, gücüne güç kattı. Nitekim İran İslam Cumhuriyeti gün geçtikçe ilahi ve İslami yolunda daha bir gelişerek ilerlemektedir. İşte savunma alanındaki bu şanlı direniş böyle bir verimli sonuca yol açtı. Saldırgan cephede ağır darbeler aldı. Yani Saddam ile basçı rejim, İran'a saldırı sonucu can alıcı, en büyük darbelerle karşılaştılar. Bu nedenle Amerika, baasçı rejimi ortadan kaldırmayı düşünmeye başladı. Çünkü Saddam rejiminin içi boş ve halk desteğinden yoksun bir rejim olduğunu anladı. Aslında İran milletiyle İran İslam Cumhuriyeti nizamı saldırgan baasçı rejime asıl darbeyi indirdi. Nihayet son gelişmeler de geldi, dayandı. Buna karşılık İran İslam Cumhuriyeti günden güne daha bir güç kazandı. Şimdi batılı sömürgeci güçler İran'ı boykot etme, ablukaya alma, ambargo uygulamaktan söz ediyorlar. Fakat 8 yıllık savaş döneminde İran daha ağır, daha dayanılmaz ambargolar ve boykotlara uğratıldı. O ambargolar sonucu, yeterli silah ve donanıma sahip olmayan askeri güçlerimiz, şimdi bölgenin en büyük ve yüksek kabiliyetli bir ordusuna dönüştü. İran İslam Cumhuriyeti, öz kaynaklarını, yüksek yeteneğini, yaratıcı gücünü harekete geçirip, gözleri kamaştırdı. İran bir çok bilim ve teknoloji dalında üretkenliği ve büyük gelişmelerini gösterdi. Bunların en bariz örneği nükleer bilim, teknoloji ve enerji üretimi alanındaki gelişimleridir. İşte bu bilimsel gelişmeler, yapılan baskı, boykot ve ambargolar ile İran milletinin kararlı tutumu sonucu meydana geldi. Daha doğrusu İran'a yapılan ambargolar etkisiz kaldığı gibi, ters etki yaptı ve İran milleti düşünmeye özgüvenle hareket etmeye başladı. İslam İnkılabı'nı bastırmak, halkın inkılabını yenilgiye uğratmak müstekbir güçlerin ana projesi sayılıyordu. Fakat bu senaryo bölgede suya düştü. Bunun aksine İslam İnkılabı'na saldıranlar, hatta güçlü ve büyük bir devlet olan Amerika bile günden güne daha bir yenilgiye uğrayıp, hezimet ve çöküşün eşiğine geldiler. Bizler Amerika'nın bölgesel politikalarının yenilgiye uğradığının izlerini açıkça görebilmekteyiz. Bu gerçekler İran milleti, gençliği ve yorumcu uzmanlarımız için önemli başlıklar sayılır ve üzerinde fikir yürütülmesi gerekir. Yani maneviyatı özümsemiş halk güçleriyle zorbalık ve tehdide dayalı maddeci güçlerin karşı karşıya gelmesi konusu, çok önemli ve etkin bir olaydır. Bu önemli ve yeni mesele, sosyoloji, kamu psikolojisi, sosyal psikoloji, milletlerin ruhsal yapısını inceleyen ana bilim dalları açısından incelenip, değerlendirilmelidir. Fakat bu meselede gaflete düşülmüştür. İran milleti atom bombasına sahip olmadığı, son yüz yılda bilim ve teknik alanında gelişim sağlamasına izin verilmediği ve geri bırakıldığı, hatta (batılı) ülkeler kadar zengin olmadığı halde, silah ve teknolojiye, maddi servet ve güçlü medya gruplarına sahip olan büyük ülkeleri ağır yenilgiye uğratıp, geri püskürttü. Peki bunun sebebi nedir? İşte bu düşünmeye değer bir konudur. Bu meseleyi politolog ve sosyologlar araştırıp, analiz etmeli, İran'daki mevcut değerlerin bu zafer konusundaki etkilerini ve ifa ettiği rolü tesbit etmelidirler. Bu bakış açısı, ibret verici ve öğretici etkilere sahiptir. İşte bu sahne, Amerika'nın emperyalist ve militarist gücünün yenilgi sahnesidir. Boş bir iddiada bulunmuyoruz. Bu açık bir gerçektir ve bizzat kendileri de bunu itiraf etmektedirler. Amerika'lılar 11 Eylül olaylarını suistimal edip, Ortadoğudaki sinsi hedeflerini gerçekleştirmeye çalıştılar. Onların asıl hedefi, İsrail çıkarlarını temel alan, İsrail eksenli bir Ortadoğu yaratmaktı. O günkü tabirimizle başkenti İsrail olacak Ortadoğu yaratılacaktı. Irak'a saldırıp, bu ülkeyi işgal etmek, bu planın bir parçasıydı. Irak bölgemizin zengin arap ülkelerinden biridir. Fakat maalesef Irak halkı yoksul ve çileli bir hayat yaşama zorunda bırakıldı. Amerika'lılar Irak'ı ele geçirip, görünüşte halka dayalı, fakat bağımlı bir rejimi Irak'a dayatmaya çalışıyorlardı. Çünkü Saddam yetersiz kalıyordu ve güvenilemezdi. Amerika'nın yürütmeye çalıştığı plan, İsrail eksenli yeni Ortadoğu yaratmaktı. Çünkü böyle bir Ortadoğu, İslami İran'ı ablukaya alabilirdi. Şimdi siz bu sinsi plan ve haritanın parçalarına bakınız. Filistin'de bu plan yenilgiye uğradı. Filistin asıl eksen sayılıyordu. Fakat bu planın Filistin ayağı kırıldı . Niçin? Çünkü İsrail karşısında direnen en büyük ve ana direniş odağı Hamas, Filistin halkının oylarıyla iktidar oldu ve hükümet kurdu. İşte Amerika'yla İsrail ağzının payını iyice aldı. Hamas hükümeti kurulduğu günden beri, onu saf dışı bırakmak için sürekli baskı ve komplo düzenliyorlar. Fakat Hamas hükümetini henüz deviremediler. Maalesef bazı Filistin'li gruplar da Filistin'deki halkı Hamas hükümetini devirmeye çalışan Amerika ve İsrail'e yardımcı oluyorlar. Fakat Allah'a hamd olsun başarısız kaldılar. İnşallah bundan sonra da yenilgiye uğrayacaklardır. Bu arada, güç kazanması istenen siyonist rejim de bizzat ağır darbeler yedi ve Amerika'lılar da ağzının payını aldı. Nasıl? Geçen sene Ortadoğu'nun en büyük ve en güçlü ordusuna sahip olduğunu iddia eden İsrail, tam teçhizatlı bir şekilde Lübnan'a saldırdı. Açtığı bu savaş sırasında bir ülke, bir devlet, düzenli bir orduyla değil, Lübnan İslami direniş hareketi Hizbullah'ın bir kaç bin kişilik güçleriyle 33 gün boyunca savaşmak zorunda kaldı. Bu olay bölgede yaşanmamış bir gelişmeydi. Bölgede çıkan savaşlar, özellikle Arap-İsrail savaşları sadece bir kaç gün ve en fazla bir veya iki haftayı aşmamıştı. Fakat Lübnan direnişi 33 gün sürdü ve İsrail ordusunun tam bir hezimetiyle sonuçlandı. Kim böyle bir şeyi düşünebilirdi ki? Amerika böyle bir yenilgiyi akıllarından bile geçirmiyorlardı. Onlar Lübnan Hizbullahını silahsızlandırabileceklerini sanıyorlardı. Fakat hizbullah silahsızlandırılmadığı gibi, öylesine güç ve iktidar kazandı ki, yenilmez diye sanılan İsrail ordusunu ağır bir hezimete uğrattı. Amerika, Filistin'i çökertme ve ırkçı siyonist rejimi destekleme politikasında yenilgiye uğradı. Amerika Lübnan'lı yiğit gençlerin Filistin'e yardım yapmalarını engelleme girişiminde de yenilgiye uğradı. Irak konusunda da yenilgiye uğradılar. Nitekim işgal güçleri saldırıya geçip, Irak'ı işgal ettiler. Bu planın birinci ve kolay merhalesiydi. Amerika ve müttefiklerinin Irak'ı işgal etme süreci 4 yılını doldurduğu halde dünya toplumu Amerika'nın yenilgiye uğradığına inanıyor. Dünyadaki bütün yorumcular ve stratejistler de Amerika'nın büyük bir panik yaşadığını, onurlu bir şekilde Irak çıkmazından kurtulup, çıkmaya çalıştığını kaydediyorlar. Amerika'lıların amacı, Irak'ta kukla ve işbirlikçi bir rejim kurup, iktidar yapmaktı. Fakat Irak halkının seçip, iktidar yaptığı hükümet, Amerika'lıların hedeflerinden uzak bir yapıdadır. Nitekim Irak hükümeti, Amerika'lılar karşısında direnmekte olup, Amerikan yöneticilerinin kuklası ve bağımlısı değildir. Amerika'lılar, Irak'taki halkçı hükümeti devirmek ve kendine bağımlı itaatkar bir rejimi iktidara getirmek için büyük bir çaba harcadı, fakat bu sinsi hedeflerini gerçekleştiremedi. İnşallah eğer Irak halkı yine de bilinçli ve uyanık davranırlarsa, bundan sonra da Amerika Irak politikasında başarısız kalacaktır. İran İslam Cumhuriyeti'ni zayıflatma ve kuşatma politikaları da ters sonuç verdi. Nitekim İran milletinin yüksek himmeti ve dirayetiyle, ilahi lütuf ve tevfikle rabbul aleminin güç ve iradesi doğrultusunda İran milleti yükselişe geçip, gelişim zirvesine doğru harekete geçmiş bulunuyor. Şimdi İran 4 ve 5 sene öncesine kıyasla, Amerika'lıların öngördüklerinden daha fazla siyasi konum ve etkin role sahip durumdadır. Günümüz İran'ı, bilim ve teknik açısından yüksek birikimlere sahiptir. İran mali açıdan da büyük ilerleme kaydetmiştir. Günümüzde İran milleti, coşku ve ruhi olgunluk açısından büyük bir gelişim kaydedip, ilerlemiş bulunuyor. Günümüzde İran milleti, İmam Humeyni'nin belirlediği inkılapçı değerlerin hakim olması konusunda geçmişe göre daha bir ilerleme kaydetti. Son dört beş yılda, sinsi planlar yaptılar. Fakat İran milleti daha bir canlanıp, bilinçlendi, coşkulu bir şekilde sahnede hazır bulundu. Tanık olduğumuz gibi İran milleti hiç bir şeye ilgisiz kalmıyor ve pasif davranmıyor. İşte Amerika'nın ekip biçtiği mahsül, tam bir yenilgi ve hedeflerin iflasıdır. Amerika'lılar İslam Ümmeti tarafından da sorgulanıyor. Günümüzde Amerika, İslam alemi ve İslam ümmeti tarafından şiddetle kınanıp, lanetleniyor. İslam dünyasında yapılan kamuoyu araştırmalarının sonuçlarına bakın. Bunların hepsinde Amerika kınanıyor ve ona karşı büyük bir nefret hissediliyor. Benim kesin inancıma göre bir gün gelecek ve Amerika'nın bugünkü başkanıyla yetkilileri, Irak'ta yaptıkları katliam ve yaşanan insani facialardan dolayı tutuklanıp, uluslararası adalet mahkemesinde yargılanacaklardır. Amerika'lılar, niçin Irak'ın işgalinden vazgeçmedikleri sorusuna cevap vermelidirler. Amerika'lılar, Irak'ı niçin emniyetsizlik, terör ve kargaşa fırtınasının kasıp kavurduğu sorusuna cevap vermelidirler. Amerika'lı yöneticiler terörizmi Irak'a taşıyıp, bu ülke halkına dayattılar. Amerika'lılar, zengin bir ülke olan Irak'ta halkın niçin % 50'sinin işsiz kaldığını, kamu hizmetlerinden yoksun bırakıldıkları sorusuna cevap vermelidirler. Irak'ta kamul hizmetlerinin izine rastlanmamaktadır. Irak halkı elektrik, içme suyu şebekesi ve yakıtla enerji kaynaklarından mahrum bırakılmıştır. Irak'taki okullar, üniversiteler, hastaneler enkaza çevrilmiş veya kullanılamaz hale getirilmiştir. Irak'ta yeni okullar inşa edilmemiştir. Irak halkının hastaneye ihtiyacı vardır. Amerika'lılar hangi hastaneyi inşa edip, sağlık ve bakım malzemeleriyle donattılar? Amerika'lılar hangi üniversiteyi inşa ettiler ya da onardılar ? Amerika'lılar hangi caddeyi yaptılar ve hangi içme suyu şebekesini kurdular. Evet bu sorular cevap bekleyen sorulardır. Amerika bu sorulara cevap vermek zorundadır. Şimdi bu sorulara aldırmayabilirler ve sorumluluk kabul etmeyebilirler. Fakat bu durum devam etmeyecektir. Nihayet yakalarına yapışanlar olacaktır. Nitekim bir çokları, güç ve iktidar sahipleri hesap vermek zorunda kaldılar. Bir gün Hitler'den hesap soruldu. Bir gün Saddam'dan hesap soruldu. Bazı Avrupa'lı liderler hesap verme zorunda kalıp, iktidarlarını kaybettiler. Milletler, bu saldırgan ve militarist politikalara muhalefet etmektedirler. Amerika milleti de bunlara muhaliftir. İngiltere halkı da İngiltere'nin Irak'ın işgaline katılmasını istemiyorlardı. İngiltere güçleri, Basra'yı bırakıp kaçmak zorunda kaldılar. İspanya ve İtalya milleti de Irak savaşında Amerika'ya destek olan hükümetlerini devirdiler ve yeni hükümetleri iktidar yaptılar. Dünya toplumu hegemonyacı konjonktürden büyük rahatsızlık duymaktadır. Fakat gelişmeler halkın istediği yönde ilerliyor. Güçlülerin gövde gösterisi uzun sürmüyor. Nitekim Amerika yenildi. Amerika'nın bir kaç yıl önce başlattığı Ortadoğu planının hedefi İran İslam Cumhuriyeti'ni yenmekti. Fakat ne Ortadoğu'yu ele geçirebildiler, ne de İran İslam Cumhuriyeti'ni zayıflatabildiler. Irak'taki durumları da açıkça ortadadır. Amerika'lı yöneticiler büyük sorunlar yaşıyorlar. Başkalarını suçlayarak ve medyatik karalama kampanyalarını sürdürerek bunlardan kurtulacaklarını sanıyorlar. Fakat bu ötekileştirme politikası işe yaramamaktadır. İran'ı veya başka bir ülkeyi suçlamaları derde deva değildir. Onlar bizzat hazırladıkları raporlarında, Amerika'nın balçığa saplandığı, büyük bir zaaf ve alçalışa sürüklendiğini açıkça gözler önüne seriyorlar. Amerika'nın siyasi ve askeri temsilcileri Irak'a gelip, Amerika kongresi için Irak raporunu hazırladılar. Amerika'nın Irak işgalindeki kazançlarından birinin, Irak silah pazarının Amerika'ya ilhak edilmesinden ibaret olduğu başlığı ilgi çekicidir. Başlarınıza kuleler yağsın ! Bir ülkeyi işgal edip, Irak halkını linç ettiniz. Bu milletin menfaatlerini yok ettiniz. Şöyle şöyle yapacağız dediniz. Şimdi elde ettiğiniz sonuç, sadece Amerika'nın Irak'a silah satışına talim etmenizdir ! İşte bu olay, sizlerin zaaf ve geri kafalılığınızın bariz göstergesidir. Gerçekten Amerika'lılar Irak'ta iflas etmişlerdir. Aziz kardeşler, İran'ın büyük milleti, kendi değerinizi bilmelisiniz. Bu yolun kadir ve kıymetini bilmelisiniz. Sizleri aziz ve kudretli kılan sırat-ı mustakimin değerini bilmelisiniz. Allah, düşmanı sizin karşınızda hakir ve küçük düşürüp, aşağıladı. Bilmelisiniz ki, bu yol, Allah'ın yoludur. Allah'ın resullerinin daveti ve İslam'ın hakimiyet yoludur. Ramazan ayının son Cuma günü dünya Kudüs günüdür. Muhtemelen bu yılki Ramazan ayında İslam ülkelerinin hepsinin Kudüs günü merasimlerine katılabilmesi için bir Cuma günü erkene alınacaktır. Çünkü Kudüs günü büyük bir yükümlülük ve mesuliyet taşır. Kudüs'ün Cuma gününü asla unutmamak gerekir. Allah'ın selam, rahmet ve bereketi üzerinize olsun... |