INSAN-I KAMILIN TANIMI MUHTELIF EKOLLERE GÖRE Bismillahirrahmanirrahim Hamd, bütün varliklari yaratan, alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. Salat ve selam Allah'in kulu, Resulü, habibi, seçkin kildigi, O'nun sirrini koruyan, elçiligini teblig eden efendimiz, peygamberimiz ve mevlamiz Ebu'l Kasim Muhammed'e ve O'nun tertemiz, masum Ehl-i Beyti'ne olsun. Eûzu billahi min-es seytan-ir recîm (Kovulmus seytanin serrinden Allah'a siginirim) O'dur ki ümmiler içinde, kendilerinden olan ve onlara Allah'in ayetlerini okuyan, onlari tezkiye eden, onlara Kitabi ve hikmeti ögreten bir elçi gönderdi. Süphesiz onlar, önceden, açik bir sapiklik içinde idiler.[1] Insanoglu için bir ekol ya da bir ideoloji öne süren herkes kemal ve kamil insan konularinda da belli bir görüs tasir. Bu ideolojilere göre ahlak denilen sey bilimle degil, fenle ilgilidir; yâni ahlak; var olan haliyle var olan bir sey degil, olmasi gerekenler statüsüne giren bir kavramdir. Ahlak, insanda var olmasi gereken birtakim hasletler bütünüdür. Öyle ki bunlara sahip olmasi halinde insan, insanligin yüce mevkiine erisebilecektir. Baska bir deyisle; kamil ve üstün insan bu vasiflar toplamidir. AKIL EKOLÜ Muhtelif ideoloji ve dünya görüslerinin kamil insan konusunda öne sürdükleri nazariyeleri belli birkaç ana baslik altinda hülasa edebilmek mümkündür: Bunlardan biri akliyyun=akilcilarin görüsüdür. Bu görüsün öncüleri insana akil açisindan yaklasir ve akli, insanin ana cevheri olarak kabul ederler; insanin insanligi, onun aklinda ve akilliligindadir derler. Akil da, fikir ve düsünce gücüdür. Geçmiste yasamis kimi filozoflarin -ki bunlarin arasinda bizimkiler de vardir- öne sürdügü bu görüsün temsilcilerinden biri de taninmis bilimadami Ebu Ali Sina'dir, Onlara göre kamil insan, hekim-bilgili ve akilli- insan demekti; baska bir deyisle insanin kemali, onun hikmet ve bilgisiydi. Onlarin hikmetten kastettikleri sey neydi peki? Bugünkü anlamda ilim denilen sey mi? Hayir, hikmetten kasitlari, varlik aleminin bütününün dogru ve genel bir yorumuydu, bu ise bilinen anlamdaki bilimden farkli bir seydi. Meselenin daha iyi anlasilmasi için burada ilimle felsefe arasindaki farki kisaca açiklamanin faydali olacagi kanaatindeyim: Tahran sehrini tanimak ve bu sehir hakkinda bilgi edinmek isteyen birisini ele alalim. Bu sahis için mezbur sehir hakkinda iki tür bilgi elde etmek mümkündür: 1) Genel ve yüzeysel, fakat muhkem bir bilgi. 2) Kismi, fakat belirli ve detayli bir bilgi. Birinci durumdaki bilgi, mesela Tahran belediyesinde çalisan bir harita mühendisinin sahip oldugu bilgidir. Böyle bir sahsa Tahran'in haritasini çiz, ya da Tahran'i bana tanit derseniz bir kagit üzerine sehrin genel bir haritasini çizebilir; bu haritada sehrin dogu, bati, kuzey ve güney yön ve il sinirlarini iyice belirler; sehrin anayollarini, ana caddelerini, parklari ve meydanlarini gösterir; mesela surasi Tecris, su taraf Hz. Abdülazim mintikasidir der. Böylece söz konusu mühendis, Tahran hakkinda size genel bir bilgi vermis ve bu sehrin bütününü genel bir çerçevede tanitmistir. Fakat bu haritada, sizin evinizin yerini göstermesi ya da onun vermis oldugu bilgiyle o haritada sizin evinizin yerini tam olarak isaretleyebilmeniz mümkün degildir. Ikinci yol olarak kismi, fakat belirgin ve detayli bir bilgi dedik. Bu da, Tahran hakkinda bu bilgilere sahip olmayan, mezkur mühendis gibi bu büyük sehrin genel durumundan söz edecek kadar bilgisi bulunmayan, ancak sehrin belli semtlerini çok iyi bilen birisinin sahip oldugu bilgidir. Söz konusu sahis, o mühendis gibi sehrin bütün anayollarini, parklarini, cadde ve meydanlarini eksiksiz olarak sayip dökemez, belki çogunun yerini ve adini bile duymamistir; ancak bazi semtler vardir ki avucunun içi gibi bilir. Mesela onun bildigi bir semti soracak olursaniz mahallesinden yollarina, yollarindan sokaklarina kadar sayip döker size; su sokak falan yere çikar der; hatta falan sokakta su kadar ev, su kadar magaza vardir, falan evin kapisi mavi, filan magazanin kapisi su renktir diyerek o mahalleyi bütün ayrintilariyla anlativerir!. O halde bütün sehir hakkinda genel bilgiye sahip birisi, sehrin küçük semtlerinden herhangi birini ayrintilariyla bilemeyecek, bu küçük semti bütün ayrintilariyla bilen birisi de sehrin genel durumu konusunda pekala bilgisiz olabilecektir! Felsefeyle ilgilenenin durumu da birinci sahis gibidir. Filozof ya da felsefeci, varlik aleminin genel yapisini kavramaya çalisan kisiye denir. Onun amaci varligin baslangiç ve sonunu anlamak, varligin safhalari ve varlik aleminin kendine has kurallarini kesfedebilmektir. O, genel kurallarla ilgilenir; bu yüzden de parçalarin teferruatina vakif degildir; mesela falan bitki ya da filan hayvan, tas veya günes konusunda -ilmi konular oldugundan- teferruatli bilgisi yoktur onun. Filozofun nazarinda hikmet, varlik alemi konusunda genel ve genis bilgidir. O, bütün varlik alemini belli sinirlarla zihninde tasavvur etmeye yâni bütün varlik alemini akliyla tasavvur ve teshise çalisir; ancak onun zihninde sekil bulan bu portre müsahhas ve belirgin degil, müphem ve belirsizdir, nazaridir. Onlara göre insanin kemali, varlik aleminin bütün sinirlariyla onun zihnine yansimasidir. Bu cihetle eski dönem felsefecileri bunu söyle tabir etmekteydiler: Insanin ayni alemle mutabik bir akil alemi olmasi. Bu durumda insanin özü bir alem oluverir, ancak akilsal ve fikirsel bir alem. Sairin de demis oldugu gibi: Bilgiden azicik nasibini alan kisi Bizzat bir dünya olur, kendisi küçük bir alem kesilir. Evet, felsefecilere göre kamil insan, aklen kemale ermis olan insandir. Bu akli kemalin manasi ise, o kisinin zihninde varlik aleminin bütün boyutlari ve bütün çerçevesiyle sekillenmis olmasidir. Bu sekil ve tasavvur; düsünce, istidlal ve akil yoluyla meydana gelir onun zihninde; yâni aklini kullanarak ve düsünerek varlik aleminin aslini kavrar. Ancak, felsefeciler bununla da yetinmeyerek hikmeti iki planda ele aldilar: 1- Nazari hikmet, ya da teorik bilgi: Bununla kastedilen, varlik dünyasini yukarida anlatmis oldugumuz sekilde tanimakti. 2- Ameli hikmet, ya da pratik bilgi: [2] Bundan kastedilen de insan aklinin tam anlamiyla varliginin güdü, güç ve donanimlarina hakim olabilmesidir.[3] Daha sonra su neticeyi ortaya koyar felsefeciler: Varlik alemini nazari hikmetle yukarida anlatildigi gibi, düsünce ve istidlal yoluyla idrak edip kavrar ve ameli hikmetle de ilerleyip nefsinizi, bütün nefsi istek ve güçler akla tabi olacak sekilde aklin kontrolüne sokabilirseniz, kamil insan olabilirsiniz. Bu ekol, akil ve hikmet; baska bir deyisle düsünce ve genel bilgi ekolüdür. ASK EKOLÜ Insan-i kamil[4] konusunu ele alan diger bir ekol ise ask ekolüdür. Irfan ekolünden ibaret olan ask ekolü ise insanin kemalinin aska ve askinin onu ulastirdigi varliga -ki bu da Hakk Teala'nin Zat-i Akdesinden baska sey degildir- bagli oldugunu söyler. Bu ekol, hareket ekolüdür; akil ekolü gibi düsünce ekolü degildir. Akil ekolünde hekim hareketten degil, düsünceden söz eder. Akilcilik ideolojisinde hareket, ancak zihin ve düsünce hareketidir. Halbuki ask ekolü, bir hareket ve aksiyon ekolüdür. Ancak bu hareket yatay degil, dikeydir, giderek yükselen, yükseldikçe daha da yücelesen bir harekettir. Bu hareket de daha sonra yatay harekete dönüsmektedir, ama, kemale ermek isteyen insanin hareketi ilkin dikeydir, Yâni Hakk Teala'ya dogrudur; O'na dogru komutlanis, O'na dogru yücelis. Ask yolunun yolcusuna göre hakikatleri anlayabilmek için akil, düsünce ve istidlal yeterli degildir; O'na yaklasabilmek için daha çok ruha önem vermek gerekir, zira insan ruhu gerçekten manevi bir hareket halindedir; onun bu hareketi, Allah'a varisa degin sürecektir. Bu cihetle ask ögretisine inananlar, akilciligi yererler daima. Edebiyatimizin[5] en ilginç bölümlerinden biri askla akil üzerine yapilan münazara ve tartismalardir. Bu münazaralar, genellikle irfan ehli tarafindan yapilmis ve askin akla galip geldigi ilan edilmistir. Zira bu düsünce ekolünün temsilcileri insanin kemale erebilmesi için akil ve düsüncenin yeterli olamayacagi görüsündedirler. Onlar Akil, insanin bütün varligi degil, varliginin bir parçasidir, akil da göz gibi bir vesileden ibarettir derler. Son yüzyil düsünürlerinden Breston da bu konu üzerinde önemle durarak insanin varlik cevherinin akil degil, ruh oldugunu, ruhun ask ve sevgi dünyasina ait olup Allah'a dogru hareketten baska bir eylemi olmadigini söyler. Bu cihetle ask ve onu ihtiva eden ruh, akil ve düsünceden üstün tutulur ve ona tercih edilir. Ask ve onun ilahi potasinda eriyisi akla ve aklin istidlallerine tercih edisin örnekleri, Hafiz'in bazi siirlerinde belirgin bir tarzda göze çarpar. Onlarin tevhid inançlari apayri bir manâ tasir; vahdet-i vücud tevhididir bu; böylesine tevhidi bir merhalede her seyin sekli degisir, her sey hakkani bir sekle bürünüverir. Sonra da insan ve Allah iliskisi çikar ortaya. Bu ekolün ortaya koydugu kamil insan modeli, sonunda tanrilasir, ilahlasir ve Allah oluverir; onlara göre gerçek kamil insan tanridan baska bir sey degildir. Bu anlamda kemale ulasan insan kendisini asar, benligi fani olur ve Allah'a erisir. KUDRET EKOLÜ Kamil insandan söz eden diger bir ideoloji ve okul da ne akla, ne de aska yer vermeyen, ancak ve ancak kuvvet ve kudrete inanan düsünce okuludur. Bu görüse göre kamil insan kudret ve güç sahibi olan insandir; çünkü kemal denilen sey güç ve kudrettir ancak; kuvvet ve iktidardir; hangi yolla, hangi surette olursa olsun, hangi anlama yorumlanirsa yorumlansin. Eski Yunan'da kendilerine sofist denilen bu akimin öncüleri söz konusu düsünceyi sarih bir sekilde gündeme getirmis ve hak, kuvvettir! diyecek kadar ileriye gitmislerdir. Onlara göre kudret ve güç hakkin ta kendisidir; bu anlamda güçlü insan, ne olursa olsun hakli insandir, güçlü olmayan zayif insansa ayni düsünceden hareketle neticede haksizdir. Bu düsünce okuluna göre esasen adalet ve zulmün mefhumu yoktur, anlamsiz birer kelimedir bunlar; aslolan kuvvettir ve hak da kuvvetten dogar; yâni güçlülük, hakliliktir. O halde insan bütün çabasini güçlü ve kudretli olmaya sarf etmeli, olabildigince güçlenmeli ve bunun belli bir siniri, ya da yollari oldugunu da düsünmemelidir. Son iki yüzyilin taninmis düsünürlerinden olan Alman felsefeci Nietsche bu düsünce okulunu, sözüm ona, ihya edenlerin basinda gelir. Sofizmin yeni uygulayicisi diyebilecegimiz bu düsünür adeta büyük bir marifetmis gibi bu okulun ana görüslerini belirgin hatlarda topladi. Bu düsünce okuluna göre dogru olmak, dürüst davranmak, emanete hiyanet etmemek vb. iyi seyler ve insani vasiflardir gibi düsünceler tamamen yanlistir, insanilik ve iyilik terimleri saçmaliktan baska bir sey degildir. Düskünün elinden tutmak, zayifa yardimci olmak anlamsizdir; bilâkis, zayifi daha da ezmek ve düsenin elinden tutacagina beline bir tekme indirmek gerekir. Çünkü zayif olmak en büyük suçtur zaten! O halde zayifi cezalandirmak, düsmek üzere olana yardimci olup elinden tutmak yerine, ayagina çelme takip yere kapaklanmasina sebep olmak gerekir!. Din düsmani olan ve hiçbir tanri inanci tasimayan Nietsche'e göre din, zayiflarin icadi olan bir inançtir. Karl Marx'in görüsünün tam tersi bir düsüncedir bu. Marxizme göre din, güçlülerin icadidir; güçlüler, zayiflari kandirmak ve kölelestirip sömürebilmek için din düsüncesini ortaya atmislardir .Nietsche ise bunun tam tersini söyler ve Dini zayiflar icad etmislerdirder. Ona göre zayiflar, güçlülerin gücünü sinirlamak amaciyla bu çareye basvurmuslardir. Yeterince güçlü olmayanlar af, bagis, cömertlik, ruh, mertlik, insanlik, iyilik, adalet vb. kavramlari ortaya atarak güçlüleri kandirmis, gerçekte insanogluna ihanet etmis; onlarin bu iyilik mefhumlariyla kurduklari oyuna gelen güçlüler, neticede güçlerini sinirlamak zorunda kalmislardir. Onlara göre nefisle mücadele denilen sey yanlis ve bir kandirmacadan ibarettir; aksine, nefsini alabildigine tatmin etmek, tenperver ve canina düskün olmak gerekir. Ayni sekilde esitlik de saçmadir. Ne demek esitlik?!. Egemen ve ezilen, ezen ve ezilen vardir ve olmalidir da!. Bir grup (zayiflar), diger bir grubun (güçlüler) egemenligi altinda bulunmaya mecburdur; zayiflar güçlülerin egemenligine boyun egmeli, onlar için çalismali ve onlara hizmeti bir görev bilmelidirler, çalismaktan, ezilip horlanmaktan canlari çikiyor olabilir, çikmalidir da!.Onlarin görevi, güçlülerin daha da güçlenmesine yardimci olmaktir! Zira ancak bu sekilde en üstün -en güçlü- insan meydana çikabilecektir!. Bu düsünce okuluna göre kadin erkek esitligi de yanlis ve anlamsiz bir kavramdir, kadin haklarindan söz edilemez; çünkü erkek güçlü, kadinsa zayiftir. O halde erkek kadindan daha üstündür ve kadin, ancak erkege -erkek daha güçlü oldugu için- hizmet etmek için vardir, onun yaratilisinin tek sebebi de budur zaten!. Bu düsünce okulunun görüsleri kisaca bunlar. Bu okula inananlara göre üstün insan, kamil ve yüce insan, güçlü olan insandir. Baska bir deyisle üstünlük ve kemalin ölçüsü güçtür, güçlülüktür. Sehit Murtaza Mutahari ------------------------------------------------------------------- [1]- Cum'a, 2. [2]-Elbette ameli hikmet de akla aittir. [3]- Ahlak kitaplari da bu konu üzerinde durur genellikle, akli öncü kabul ederler; yâni bizim ahlakimiz Sokratçi bir ahlaktir derler, Sokratçi ahlak ise akilciliktir, yâni her seyin deger ve mefhumu akilla tespit edilir; akil, yegane ölçüdür. Senin aklin mi sehvetine hakimdir, yoksa sehvetin mi aklina? Aklin mi öfkene egemendir, öfken mi aklina? Hangisi üst gelir sende? Aklin mi kuruntu ve korkularina egemendir, yoksa kuruntu ve korkularin mi aklina? [4]- Daha önce de degindigimiz gibi insan-i kamil ibaresini ilk olarak arifler söz konusu etmislerdir. [5]- Ne yazik ki edebiyatimizda bunlar taninmayan seylerdir. Hatta edebiyat fakültelerinde bile bu tür sözler kavranamiyor; dolayisiyla oldugundan tamamen degistiriliyor.
|