Meşhur görüş uyarınca bu gece yedinci imam Hz. Musa b. Cafer el-Kâzım'ın (a.s) şehadetidir. İmam Musa b. Cafer (a.s) 128 h.k yılında Emevîlerin son döneminde dünyaya geldi ve 183 h.k yılında, Abbasî halifesi Harun er-Reşid'in zindanında dünyadan göçtü. İmam Musa b. Cafer (a.s) 55 yıl yaşadı. Ömrünün son yılları zindanda geçti ve orada zehir verilerek şehit edildi. Arap şair şöyle demiştir: Galu hubiste fe-gultu leyse bi-zair Habsi ve eyyu muhannedin la yuğmedu E ve ma raeyte'l-leyse ya'lifu ğileten Kibren ve evbaşu's-sibain tereddedu. Bana dediler ki, hapse düşmüşsün. Dedim, ziyanı yok; Hapse düşmemin. Hangi keskin kılıç var ki kınına koyulmasın?! Görmemiş misin arslanı, inine alışıktır; Dışarıda ise büyük, küçük hayvanlar hareket hâlindedir. Mevlana Mesnevi'nin birinci defterinde, Yusuf'un eski dostu ve çocukluk arkadaşının, onca belalardan, kuyuya atılmaktan, kölelikten, yıllarca hapis hayatı yaşadıktan sonra Yusuf'un ziyaretine geliş öyküsünü şöyle anlatır: Amed ez afag yariyi mihrban Yusuf-ı sıddig ra şod mihman K-aşina budend vagt-i kudeki Ber vesadeyi aşinayi mutteki Yad dadeş çevr-i ihvan u hased Goft an zencir bud u ma esed Ar nebud şir ra ez silsile Ma nedarim ez rızayi hag gile Şir ra ber gerden ger zencir bud Ber hemeyi zencirsazan mir bud Goft çun budi tu der zindan u çah Goft hemçun der mehag u kast, mah Der mehag ger mah-ı nu gerded du ta Ney der aher be-der gerded der sema? Gendumi ra zir-i hak endahtend Pes zı-hakeş huşeha berhastend Bar-ı diger kuftendeş zı-asiya Gıymeteş efzud u nan şod canfeza Baz nan ra zir-i dendan kuftend Geşt agl u can u fehm-i sudmend Anlamı: Ufuklardan geldi yar-i mihriban O Yusuf-u Sıddık'a oldu mihman Çocukluk döneminden tanışıyorlardı Dostluk yastığına dayanmışlardı Kardeş zulmünü ve hasedi hatırlattı ona Dedi, o zincirdi ve biz aslan Ar değil aslan için zincir Biz Hakkın rızasından şikâyetçi değiliz Aslanın boynunda eğer zincir var ise Bütün zincir yapanların emiri olur Dedi, sen zindanda ve kuyuda olduğunda Dedi, ayın küçülmesi ve saklanması gibiydin Yeni ay yarıya bölünüyorsa küçülürken Sonuçta dolunay hali almıyor mu semada? Toprak altına bir buğday tanesi attılar Sonra da topraktan nice başaklar aldılar Tekrar ezdiler değirmende onu Değeri arttı ve güç veren ekmek oldu Yine ekmeği dişin altında çiğnediler Akıl, can ve faydalı düşünce oldu. İmam Musa b. Cafer (a.s), ömründen nice yılların bir zalimin zindanında geçmesi bakımından Yusuf-u Sıddık'ın (a.s) durumuna benzer. Kur'ân-ı Kerim'in de bildirdiği gibi Mısır'ın seçkin kadınları Hz. Yusuf'u (a.s) baskı altında tutmuşlardı. Hz. Yusuf (a.s), iman cevherini korumak, takva giysisini temiz tutmak ve saldırılardan aman bulmak için yüce Allah'tan zindan hayatı dilemiş ve şöyle demişti: Yusuf, Rabbim dedi, zindan, bunların davet ettikleri şeyden daha hayırlı bence. Bunların düzenlerini benden uzaklaştırmazsan belki onlara meyleder de bilgisizlerden olurum. Rabbi de artık onun duasını kabul etti ve düzenlerini defetti ondan; şüphe yok ki O, duyar, bilir. Sonra onlar (Yusuf'u yanlarında bulunduranlar) için Yusuf'u bir süre hapsetme düşüncesi ortaya çıktı. Yusuf'un kardeşlerinin çekememezliği, onu kuyuya attı. Mısırlı kadınların murat alma hevesleri ve kabul edilmesi mümkün olmayan dilekleri, onu zindana yolladı ve yıllarca orada yaşadı. "Bu yüzden daha nice yıllar zindanda kaldı." Yusuf (a.s), zindanda peygamberlik makamına ulaştı ve oradan en ihlaslı, en yetkin, en olgunlaşmış hâlde çıktı. Peygamberler arasında babası tarafından sevilmek suçuyla kuyuya atılan ve de temizlik, takva, hakkı tanıma suçuyla zindana gönderilen tek peygamber, Hz. Yusuf'tur. İmam Musa b. Cafer (a.s) de halk tarafından sevildiği, sayıldığı ve Harun'dan daha layık ve daha üstün tutulduğu için yıllarca zindan hayatı yaşadı. Ancak Hz. Yusuf (a.s), yıllar sonra da olsa zindandan çıkarılıp serbest bırakıldı; İmam Musa b. Cafer (a.s) ise zehirle şehit edilinceye kadar Harun'un zindanında tutuldu. Yoksa Allah'ın, lütfedip insanlara ihsan ettiği şeylere haset mi ediyorlar? Şu bir gerçektir ki bazı insanlar, Allah'ın bazı insanlara lütuf ihsan etmesini çekemezler ve bundan dolayı da onlara eziyet ederler. Arap şair şöyle demişti: Bana dediler ki, hapse düşmüşsün. Dedim, ziyanı yok; Hapse düşmemin. Hangi keskin kılıç var ki kınına koyulmasın?! Görmemiş misin arslanı, inine alışıktır; Dışarıda ise büyük, küçük hayvanlar hareket halindedir. Bu şiirin devamı şöyledir: Ve'ş-şemsu lev la enneha mehcubetun An nazıreyke, lema ezae'l-fergad. Güneş batmasa ve gözlerden kaybolmasaydı, ışıksız yıldız ortaya çıkmazdı. (Bırak da, küçük ve ışıksız yıldızların kendini göstermesi hatırına dünyayı aydınlatan güneş yüzünü gizlesin.) Ve'n-naru fi ehcariha mehbuetun La testeli in lem tusirha'l-eznudu Ve'l-habsu ma lem teğşuhu lideniyyetin Şenae ni'me'l-menzilu'l-mustevredu. Ateş, taşlarında saklıdır Taş ve demir çarpışmadıkça kıvılcım çıkmaz Zindan, bir alçaklıktan dolayı değilse Bir cinayet yüzünden olmazsa, girilecek ne de güzel konaktır. (Bir insanın hırsızlık, hıyanet, adam öldürme, bozgunculuk suçlarından dolayı hapse mahkum olması elbette ki ardır, lekedir, insanın başını aşağı düşürür; hatta insan hapse düşmese bile bunlar, ar ve lekedir. Ama eğer insan, kişilik ve yücelik uğruna hapse atılmış ise, hakkı söylediği, hakkı savunduğu ve zulmün karşısında durduğu ve dikeldiği için zindana mahkum edilmiş ise bu, kesinlikle onur, kıvanç ve iftihardır.) Beytu yuceddidu li'l-kerimi kerameten Ve yuzaru fihi ve la yezuru ve yuhfedu. Zindan bir ocaktır ki yücenin yüceliğini tazeler Orada ziyaret edilir, o ziyarete gitmez ve buna ihtiyaç duymaz. (Yüceliklerinden ve hakkı savunuculuklarından dolayı zindana atılanlar, orada daha içtenlik, kararlılık ve parlaklık kazanır ve yüceliklerine yücelik katarlar. İşte burada başkaları bu insanı ziyaret etmeye ve bundan iftihar kazanmaya ihtiyaç duyarlar; o insanın ise buna ihtiyacı yoktur.) Fe-gultu leha ve'd-demu şetta tariguhu Ve'n-naru'l-heva fi'l-galbi yezku veguduha Fe-la teczei imma raeyti guyudehu Fe-inne halahile'r-ricali guyuduha. Gözyaşım fışkırarak akarken ona dedim Ve kalpte aşk ateşi alevlenirken; Onun ayağında zincirler görürsen sızlanma Çünkü erkeklerin halhalleri prangalardır. Bu konunun iki boyutu vardır; Bunlardan biri şudur: Bir insanın hakkı söylediği, hakkı aradığı, insanî kişiliğini savunduğu için zorluklarla sıkıntılarla ve işkencelerle karşılaşması ar ve leke değil, bilakis iftihardır. Bu konu hakkında tarihe bakmamız yeterli olacaktır. Tarih, onurlu ve yüce insanların onur ve yücelik yolunda öldürülmeleriyle, hapse atılmalarıyla, sıkıntı çekmeleriyle ve işkence görmeleriyle doludur. Bu yüce insanların karşılaştıkları bela ve zorluklar sadece onlar için değil, bütün insanlık için onur belgesidir. Bir diğer konu ise şudur: İnsanın katlandığı ve karşılaştığı bu tür sıkıntı ve baskılar, nefsi daha çok yetkin kılmak ve arındırmak ve de insan varlığının öz cevherini daha ihlaslı kılmak için bir araçtır. Bolluk, refah ve rahat içinde yaşamak ise insanın ruh yapısını zayıflatan, ahlâk değerlerini bozguna uğratan etkenlerden biridir. Hatta ahlâkı bozan, ruh yapısını güçsüzleştiren ve insanı yaşamında zavallı konumuna düşüren en önemli ve en etkili etken, bolluk içinde, refah ve rahat içinde yaşamaktır. Naz pervered tene'um nebered rah be dost Aşıgi şiveyi rindan-ı belakeş başed. Naz-u nimet içinde olan dosta ulaşmaz Aşk, zorluk çeken dervişler yöntemidir. Zorluk ve sıkıntılar ruhun güçlenmesini sağlayan, insan varlığının cevherini arındıran ve sarsılmaz kılan bir etkendir. İnsan varlığının olgunlaşması, gelişmesi, ürün yüklü olması ancak ve ancak zorluklar alanında ve zorluklarla mücadele sonucunda ortaya çıkar. Mevlana'nın dediği gibi buğday toprağın altına gider ve toprak zindanında mahsur kalır ve içinde bulunduğu aşamadan bu zindanda geçerek daha yetkin aşamaya adım atar. Önce çok ince kökler verir, çok geçmeden buğday dalı şeklini alır ve bunun ardından da çok fazla başaklar verir. Buğdayın toprak altında bulunması onun yetkinlik kazanmasının ilk basamağıdır. Yine bu buğday değirmen taşı altında ezilerek un olur, sonra ekmek olur, sonra bu ekmek yine dişler arasında çiğnenir ve besin olarak insanın bedeninde yerini bulur. Sonuç olarak da varlığının yetkinlik aşamalarının en yücesine ulaşır, akıl ve düşünce olarak ortaya çıkar. Tabiatta tezat yasası adında bir yasa vardır. Filozoflar şöyle demişlerdir: "Eğer tezat ve tezattan kaynaklanan çarpışmalar olmasaydı, mutlak Feyyazın mukaddes zatı nahiyesinden varlık feyzi devam imkânına sahip olmazdı." Çünkü her ne kadar her varlıkta bir tür yetkinlik yeteneği var ise de, her varlığın aşamalarının her birinde o aşamada gerekli ve faydalı olan araçlarla donatılmış olduğu da bir gerçektir. Mesela bir meyve çekirdeğinin etrafını kaplayan kabuk gibi veya yumurtanın ak ve sarısını koruyan zar gibi. Bu kabuklar çekirdeğin çekirdek olarak kalması için gerekli ve faydalıdır. Veya bir yumurtanın yumurta olarak kalması için gereklidir. Ama eğer tane ve çekirdek, yetkinlik yolu kat edecekse; bir fidan, bir ağaç şekline girecekse veya yumurta önce civciv ve sonra tavuk olacaksa kendisini kuşatan hisarı yıkmaktan ve kendini özgür kılmaktan başka çaresi yoktur. Bu hisar ve duvarlar tabiatta farklı etkenler arasında gerçekleşen tezat ve çarpışmalar sonucunda yıkılır ve böylece de aradaki engeller kalkar ve Hakkın feyzi devam eder. Zorluklar ve sıkıntılardır kahraman yaratan, güçleri harekete geçiren ve gücü ortaya çıkaran. Yüce dâhileri ve büyük hareketleri insanlığa ve dünyaya kazandıran şeyde zorluklar ve sıkıntılar olmuştur. Din tarihimizde birçok örnekler vardır. Bütün dünyanın iftihar kaynağı olan İslâm kadınlarından biri Hz. Zeynep'tir. Tarih göstermiştir ki kanlı Kerbela olayı ve bu kıyamda vuku bulan eşsiz musibetler, Hz. Zeyneb'in (s.a) azmini sarsılmaz kılmıştı. Medine'den gelen Zeynep'le Şam'dan Medine'ye dönen Zeynep aynı değildi. Şam'dan Medine'ye dönen Zeynep daha çok olgunlaşmış ve yetkinlik kazanmıştı. Hatta Hz. Zeyneb'in (s.a) esareti döneminde davranışları, yüce kardeşinin hayatta olduğu ve Hz. Zeyneb'in (s.a) sorumluluk üstlenmediği dönemdeki davranışlarından bile farklıdır. Çağımızın değerli Müslüman Arap kadınlarından olan Dr. Aişe Bintu'ş-Şati, Hz. Zeynep (s.a) hakkında "Kerbela'nın Kahraman Kadını" adında bir kitap yazmıştır. Bu kitap bir kaç defa Farsçaya çevrilmiş ve basılmıştır. Hz. Zeyneb'in (s.a) kahramanlığının büyük bir bölümü, Kerbela hadisesinin ve zorluklarının ürünüdür. Hz. Zeyneb'in (s.a) dilini Yezid'in tertiplediği mecliste ateşîn konuşmaya açan Kerbela olayı idi. Ebu Temam şöyle der: Lev la'ştiğalu'n-nari fi ma caveret Ma kane yu'refu tibu arfi'l-udi. Eğer ateşin alevi yanındakine değmeseydi Ut çubuğunun güzel kokusu bilinmezdi. Eğer ateş yanındaki ut çubuğunu yakmasaydı, onun yakıcılığı uta dokunmasaydı, kesinlikle utun kokusu da ortaya çıkmayacaktı. Ateş olmadıkça, acı ve yangı olmadıkça utun marifeti ortaya çıkmayacaktır. Sa'di şöyle der: Gul-i metbu' ez derun-i suznak ayed ki ud çun hemi suzed cihan ez vey muattar mişeved. Güzel söz yangılı yürekten gelir; çünkü ut Yandı mıydı etrafı güzel kokutur. Rudeki ise şöyle demiştir: Ender belayi saht pedid ayed Fazl u bozorgvari u salari. Çetin belalarda ortaya çıkar Erdem ve yücelik ve büyüklük. İmam Musa b. Cafer (a.s) hakkı söylemek, iman, takva ve insanlar tarafından sevilmek suçundan zindana atılmıştı. O (a.s) bazı Şiîlerine hitaben şöyle buyurmuştur: Allah'tan sakın (Allah'ın gazabından kendini koru) ve hakkı söyle; bu, helakine neden olsa da. Çünkü kurtuluşun haktadır (hak helak etmez). Batılı terk et; kurtuluşuna neden olsa da. Çünkü helakin batıldadır (batıl kurtarıcı olmaz.) Şeyh Müfid (r.a), İmam Musa b. Cafer (a.s) hakkında şöyle der: O (a.s) zamanının en abit, en fakih, en cömert ve en yücesiydi. Yüce Allah'ın huzurunda çok yalvarır ve yakarırdı. "Allah'ım! Ölümle rahatlık ve sorgu sualde affını diliyorum senden." cümlesini çok tekrar ederdi. Daima yoksulları ziyarete giderdi. Geceleri bir torbaya para, un, hurma koyar ve bir şekilde Medine yoksullarına ulaştırırdı ve onlar, bunları getirenin kim olduğunu bile bilmezdi. Kimse onun gibi Kur'ân hafızı değildi. Kur'ân'ı çok güzel okurdu. Kalbi okşayan bir hüzünle Kur'ân okurdu. Onun Kur'ân okumasını duyanlar ağlardı. Medine halkı ona "Zeynü'l-Müçtehidîn" lakabı vermişti. Harun, 179 h.k yılında hac ziyareti yapmak üzere Bağdat'tan ayrılmıştı. Önce Medine'ye gitmiş ve orada da İmam Musa b. Cafer'in (a.s) tutuklanmasını emretmişti. Medine halkı bundan çok üzülmüş ve hüzne boğulmuştu. İmam (a.s), Harun'un emriyle gece vakti ve üstü örtülü bir tahtırevana bindirilerek Basra'ya gönderildi ve Basra valisi İsa b. Cafer'e (Harun'un amcası oğlu) teslim edildi. İmam (a.s) orada zindana atıldı. Harun insanları yanıltmak amacıyla, bu olaydan bir gün sonra yine üstü kapalı bir tahtırevanın Kûfe'ye doğru yola çıkmasını emretti. Bu görüntü karşısında insanlar, İmam'ın (a.s), kendi dostlarının ve Şiîlerinin merkezi olan Kûfe'ye gönderilmekte olduğunu ve orada İmam'a (a.s) yönelik bir tehlikenin bulunmadığını düşüneceklerdi. Ayrıca Harun'un plânladığı bir diğer tedbir de şu idi: Şiîlerin, İmam'ı (a.s) geri çevirmek ve Medine'den ayrılmasına engel olmak istemesi durumunda, yapacakları tek şey Kûfe yönüne hareket etmek olacaktı ve sonuç itibariyle de İmam'a (a.s) ulaşamayacak ve başka bir kafileyi geri çevirmiş olacaklardı. İmam Musa b. Cafer (a.s) bir yıl Basra zindanında kaldı. Harun, İmam'ı (a.s) zindanda öldürmesini istedi İsa'dan. İsa, bu cinayete ortak olmak istemediği için Harun'un mektubunun cevabında şöyle yazdı: Ben, bu bir yıl içinde bundan bir kötülük ve bir hata görmedim; gördüğüm tek şey ibadet olmuştur ve ibadetten yorulmadığı. Dualarında sana veya bana beddua edip etmediğini öğrenmek için adamlarımı görevlendirdim. Ama onun asla bu tür şeylere önem vermediğini, sadece Allah'tan kendisi için rahmet ve mağfiret dilediğini öğrendim. Ben, böyle birinin canına kıymak, elimi kanına bulaştırmak ve hatta bundan fazla da zindanda tutmak istemem; ya gelir onu benden teslim alırsın veya kendim onu serbest bırakırım. Harun, İmam Musa b. Cafer'i (a.s) Basra'dan Bağdat'a getirterek Fazl b. Rabi'in zindanına gönderdi ve Fazl'dan, onu zindanda öldürmesini istedi. Fazl da bu isteği kabul etmeyerek geri çevirdi. Bunun üzerine Harun, İmam'ı (a.s) Fazl b. Rabi'in zindanından çıkarıp Fazl b. Yahya Bermeki'nin zindanına gönderdi. Fazl b. Yahya, kendi evinin odalarından birini İmam'a (a.s) tahsis etti ve bütün hareketlerinin göz altında tutulmasını istedi, adamlarından. Fazl'a, İmam'ın (a.s) gece gündüz namaz kıldığını, dua ettiğini, Kur'ân okuduğunu, genellikle gündüzleri oruç tuttuğunu ve ibadetten başka bir şeye önem vermediğini söylediler. Fazl b. Yahya, İmam'a (a.s) saygı gösterilmesini ve rahat etmesi için gerekli imkânların sağlanmasını emretti. Bundan haberdar olan casuslar, olayı Harun'a bildirdiler. Harun Bağdat'ın dışında ve Rikka'da bu haberi aldı. Bunun üzerine Fazl'ı kınayan bir mektup yazarak İmam'ı (a.s) öldürmesini istedi. Fazl bu isteği geri çevirdi. Harun buna çok sinirlenmişti. Özel kölesi Mesrur'a iki mektup vererek birini, Sindi b. Şahik'e ve diğerini de, Abbas b. Muhammed'e ulaştırmasını istedi. Ayrıca gizli bir araştırma yapmasını, Fazl'ın evinde İmam'ın (a.s) rahatta olduğunu görmesi durumunda Fazl'a bir kırbaç vurmasını emretti. Mesrur bunu yaptı ve Fazl'a bir kırbaç vurdu. Sonra da Bağdat'tan Rikka'ya bir mektup yazarak olayı Harun'a bildirdi. Harun, İmam Musa b. Cafer'in (a.s) Fazl'dan alınmasını, Müslüman olmayan ve aynı zamanda çok gaddar ve zalim biri olan Sindi b. Şahik'e teslim edilmesini istedi. Kendisi de bir gün Rikka'da halka yaptığı bir konuşmada şöyle dedi: Fazl benim emrime itaat etmemiştir, ben onu lânetliyorum. Siz de lânetleyin. İradesiz ve kişiliksiz Rikka halkı da, sırf Harun'u memnun etmek için Fazl b. Yahya'yı lânetlediler. Bunun haberini alan Fazl'ın babası Yahya b. Halid Bermekî, atına binerek Rikka'ya geldi ve oğlunun yerine özür diledi. Harun da bunu kabul etti. Böylece İmam Musa b. Cafer (a.s), Sindi b. Şahik'in zindanında kaldı ve orada da zehir yedirilerek şehit edildi. İmam (a.s), Sindi b. Şahik'in zindanında bulunmaktaydı. Bir gün Harun'un görevlendirdiği biri, İmam'ın (a.s) ne durumda olduğunu öğrenmek için oraya geldi. Sindi de gelen görevli ile birlikte zindana girdi. İmam (a.s), görevliye sordu: Niye gelmişsin? Dedi: Senin hal ve hatırını sormak üzere halife tarafından gönderildim. İmam (a.s): Benden taraf ona, "Benim yaşadığım bu zor günlerin her biri geçtikçe senin hoş günlerinden de biri biter ve nitekim ben ve sen bir yerde buluşuruz. İşte orada batıl ehli, ne kadar da hüsrana düştüğünü anlayacaktır." dersin. Dovran-ı bega çu bad-ı sehra begozeşt Telhi u huşi u zeşt u ziba be gozeşt Pendaşt stemger ki sitem ber ma kerd Ber gerden-i u bemaned u ber ma begozeşt Varlık günleri çöl rüzgârı gibi geçip gitti Acı, tatlı, çirkin, güzel her şey bitti. Zalim zannetti ki bize zulüm etti Onun boynunda kaldı da bizden geçti. Fazl b. Rabi, bir gün Harun'dan bir mesajla İmam Musa b. Cafer'in (a.s) bulunduğu zindana geldi. Fazl'ın kendisi olayı şöyle anlatır: İçeri girip yanına vardığımda namaz kılıyordu. Onun heybet ve mehabeti, oturmama engel oldu. Kılıcıma dayanarak ayakta bekledim. Namazı bitirince bana hiç itina etmeden yeniden namaza durdu. Uzun bir süre böyle yaptı ve ben de bekleyekaldım. Sonunda bir namazı bitirdikten sonra yeniden namaza başlamak istediğinde ben konuşmaya başladım. Harun benden, kendisi hakkında halife veya müminler emiri gibi lakaplar kullanmadan şu mesajı iletmemi istemişti: "Kardeşinin sana selâmı var. Sizin hakkınızda bize bazı haberler ulaşmış ve yanlış anlamaya neden olmuştu. Sizin suçlu olmadığınız tarafımızca anlaşılmıştır. Bununla birlikte hep yanımızda kalmanızı ve Medine'ye dönmemenizi istiyoruz. Artık bizim yanımızda kalacağınıza göre, dilediğiniz yemeği bildirin. Fazl size hizmet etmekle görevlendirilmiştir." İmam Musa b. Cafer (a.s), Fazl'ın mesajını şu iki kelimeyle cevapladı: "Yanımda, yararlanacağım bir malım yok ve sizden de istekte bulunmak için yaratılmamışım." İmam (a.s), bu iki kelime ile nefsinin zenginliğini, gönlünün yüceliğini ve zindanda olmakla alçalmayacağını ortaya koydu. Bu iki kelimeyi buyurduktan hemen sonra da "Allahu Ekber" diyerek namaza başladı. Allahumme salli ala Musa ibn Ca'fer; vasiyyi'l-ebrar ve imami'l-ehyar ve aybeti'l-envar ve varisi's-sekineti ve'l-vegar ve'l-hikem ve'l-asari'llezi yuhyi'l-leyle bi's-seheri bi-muvaseleti'l-istiğfar. Allah'ım! Musa b. Cafer'e salat ve selâm eyle. O ki iyiler vasisidir, seçkinler imamıdır, nurlar sırrıdır. O ki asalet, vakar, hikmetler, eserler mirasçısıdır. O ki geceyi uyanık kalarak, bağışlanma ve mağfiret dileyerek diriltendir. Bu konuşma, 1382 h. kamerî yılının Receb ayının 25. gecesinde (1341 h. şemsî), İmam Musa b. Cafer'in (a.s) şehadeti münasebetiyle yapılmıştır. |