Salı 22 Mayıs 2012 - 15:18

الثلاثاء ٢ رجب ١٤٣٣

سه شنبه ۲ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۶:۴۸

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

Geçen konuşmada İslâm'ın dünya, hayat ve tabiat nimetleri  hakkındaki görüşünü incelemiştik. Bugünkü konuşmamın konusu ise "İslâm ve  ilim"dir. Yani bugün, İslâm'ın ilim hakkındaki görüşünü açıklayacağım. Din  ve ilmin birbiriyle uyumlu olup olmadığı, dinin ilme bakışı, ilmin dine bakışı  gibi konuların çok uzun bir geçmişi vardır. Bu alanda dünyada ve İslâm âleminde  çok değerli kitaplar yazılmıştır.
        İki kesim, din ve ilmin birbirine karşı olduğunu göstermeye  çalışmıştır. Bunlardan biri dindarlık kisvesine bürünen kesimdir. Bunlar, halkın  sırtından geçinen ve onların bilgisizliğinden yararlanan cahillerdir. Bunlar  halkı cahil olarak tutmak, aynı zamanda din adıyla kendi kusurlarını örtmek,  din silahıyla bilginleri ezip rekabet alanının dışına atmak için halkı "İlim  dine karşıdır ve dinle çelişir." diyerek korkutmuşlardır.
        Diğeri ise tahsilli ve bilgili, ancak insanî ve ahlâkî sorumluluklara  sırt çeviren kesimdir. Bu kesim de, kendi kayıtsızlıklarını ve  sorumsuzluklarını örtmek için ilim asasına dayanmış ve onun dine yakınlaşmaya  engel olduğu bahanesine sığınmışlardır.
        İlim ve dindarlık nimetinden yararlanan üçüncü bir kesim de  her zaman var olmuş ve ilim ile din arasında hiçbir çelişki ve tezat  hissetmemişlerdir. Bu kesim, sözünü ettiğim iki kesimden kaynaklanan  karanlıkları aydınlatmaya çalışmışlardır.
        İslâm ve ilim hakkındaki konu iki boyutta ele alınabilir:  Sosyal boyut ve dinî boyut. Sosyal boyuttan, pratik olarak İslâm ile ilmin birbiriyle  uyumlu olup olmadığı şeklinde konuya yaklaşılmalıdır. İnsanlar gerçek anlamıyla  Müslüman olmakla (İslâmî ilkelere iman edip dinin buyruklarını uygulamakla)  birlikte bilgili de olabilirler mi, yoksa amelen bu ikisinden birini mi  seçmelidirler? Bu şekilde konuya girilecek olsa artık konunun görüntüsü, "İslâm'ın  ilim ve ilmin İslâm hakkındaki görüşü nedir ve İslâm nasıl bir dindir?" şeklinde  olmayacaktır. Bu durumda konu toplum üzerinde yoğunlaşacaktır. Yani acaba  toplum, bunların her ikisine birden sahip olabilir mi, yoksa bunların birini  gözden çıkarmalı mıdır?
        Konunun diğer boyutu ise, İslâm'ın ilim hakkındaki ve ilmin İslâm  hakkındaki görüşünün ne olduğudur. Bu da iki kısımdır:
        Bunlardan biri şudur: İslâm'ın ilim hakkındaki buyruk ve  tavsiyesi nedir? Mümkün olduğu kadar ilimden kaçınılması gerektiğini mi  buyurmuştur? İslâm açısından ilim tehlikeli bir şey midir? İslâm, kendi varlığı  için ilmi rakip olarak mı görmüştür? Yoksa İslâm olanca samimiyet, cesaret ve  öz güvenle insanları ilme yönlendirmiş ve teşvik mi etmiştir?
        Konunun ikinci kısmı ise şudur: İlmin İslâm hakkındaki  görüşü nedir? İslâm'ın doğuşundan ve Kur'ân'ın inişinden on dört asır  geçmiştir. Bu zaman içerisinde sürekli olarak ilim gelişmiş ve ilerleme kaydetmiştir.  Özellikle ilmin son üç-dört asır içindeki ilerleyişi büyük bir ivme ve hız kazanmıştır.  Sağladığı gelişimler ve kazandığı ilerlemelerle birlikte ilmin İslâm  öğretileri, inançları, ahlâkî ve sosyal buyrukları... hakkındaki görüşü nedir?  İlim, bunları resmiyete tanıyor mu, tanımıyor mu? Bunların itibarını artırmış  mıdır, yoksa eksiltmiş midir?
        Her ne kadar bu üç alanın her biri araştırmaya değer nitelik  ve özelliğe sahip ise de, bizim konuşmamızın konusu sadece bunlardan biridir.  Bugün İslâm'ın ilme bakışı konusu hakkında konuşacağım.

     

İslâm'ın İlmi Tavsiyesi

     

İslâm dini, belki de hiçbir konuyu önemsemediği kadar ilmi  önemsemiş ve tavsiye etmiştir.
        İlim, İslâmî kitapların tedvin edildiği çok eski zamanlardan  bu yana namaz, oruç, hac, cihat, iyiliği buyurma, kötülükten alıkoyma gibi İslâmî  buyrukların yanında yer almış, "ilim öğrenmenin farz oluşu" adı  altında bir bölüm açılmış ve farzlardan biri olarak tanınmıştır.
        Kur'ân-ı Kerim'in dışında, yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) en  açık ve en vurgulu buyrukları ilim hakkında olmuştur. Bütün Müslümanlar  arasında kesin olarak bilinen ve kabul edilen Nebevî (s.a.a) buyruklardan biri  şudur:
        İlim öğrenmek her Müslümana farzdır.
        Bu buyruk hiçbir kesim veya cinse özgü değildir. Müslüman  olan herkes ilim öğrenmelidir.
        Allah Resulü'nün (s.a.a) bir diğer buyruğu şöyledir:
        İlim öğrenin, Çin'de olsa bile.
        İlim öğrenmek, Çin'e yolculuk etmeyi gerektirse bile oraya  gidilmeli ve ilim öğrenilmelidir. İlmin belli bir yeri yoktur, dünyanın hangi  noktasında olursa olsun gidilmeli ve öğrenilmelidir.
        Yüce Allah Resulü (s.a.a) yine şöyle buyurmuştur:
        İlme dayalı/hikmetli söz müminin yitiğidir; onu nerede bulsa  kendi malı olarak görür ve alır.
        İmanlı insan, ilmi almak istediği kimsenin kim olduğuna ve  Müslüman mı, kâfir mi olduğuna önem vermemelidir. Bir insan kaybettiği malını  kimin elinde görse alır. Mümin insan da ilim bağlamında böyle olmalı ve ona  sahip olan herkesten ilim almalıdır.
        Müminler Emiri Ali (a.s) bu buyruğu şöyle açıklamıştır:
        Hikmet müminin yitiğidir, müşrikin yanında bile bulsanız onu  öğrenin; siz buna daha layık ve daha hak sahibisiniz.
        İlim bir farizadır ki ne öğrenenle, ne öğretenle, ne zamanla  ve ne de yerle sınırlı değildir. İslâm dini en yüce ve en güzel şekilde ilmi  tavsiye etmiştir.

     

Hangi İlim?

     

Bu bağlamda konuşulması gereken şudur: İslâm dini hangi ilmi  önemsemiş ve yüceltmiştir?
        Belki bazıları şöyle diyecektir: İslâm'ın bunca önem verdiği  ve yücelttiği ilim, din ilminin kendisidir. Yani din, insanların din ilmini  öğrenmeleri için ilim hakkında bu tekit ve tavsiyelerde bulunmuştur.
        Bu da demektir ki İslâm'ın ilim dediği şey, din ilmidir ve İslâm  gerçekte kendini tavsiye etmiştir; evrenin gerçeklerini bilmekten ve tanımaktan  ibaret olan bilgi hakkında bir şey dememiştir. Bu durumda, sorun olduğu gibi  yerinde ve eleştiri geçerlidir. Çünkü ilme karşı olan ve insanların bilgisinin  artmasına ve düşünce düzeyinin yükselmesine muhalif olan her ekol, sadece  kendisinin tanınmasını ve başka bir ekolle ilgilenilmemesini ister.
        Buna binaen, İslâm sadece din ilminin öğrenilmesini istemişse  başka ilimlere değer vermemiş ve hatta onlara olumsuz yaklaşmış olur.
        İslâm'ı ve İslâm mantığını doğru olarak tanıyan kimse, İslâm'ın  ilim hakkındaki görüşünün sadece din ilimleriyle sınırlı olmadığını kesinlikle  anlayacaktır. Aslında İslâm'ın ilimden kastettiği şeyin sadece din ilimleri  olduğu ihtimali, son birkaç asırdaki -kendi bilgilerinin dairesini küçülten ve  sınırlandıran- Müslümanların davranış biçiminden ortaya çıkmıştır. Aksi takdirde "Hikmet mümin insanın yitiğidir, müşriklerin  elinde bile olsa onu öğrenmelidir." demesinin ne anlamı olur?  Müşriklerin din ilmiyle ne alakası var ki? "İlim  Çin'de bile olsa öğrenin." buyuran hadiste Çin, en uzak nokta olması  veya o dönemin ilim ve sanat merkezlerinden biri olması bakımından örnek  gösterilmiştir. Ancak şu kadarı kesindir ki Çin, ne o zaman ve ne de sonraki  zamanlarda din ilimlerinin merkezi olmamıştır.
        Ayrıca, yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) kendisi buyruklarında  ilme kayıt, sınır ve yorum getirmiştir. Bu kayıt, sınır ve yorum, falanca veya  falanca ilim şeklinde değildir; "faydalı ilim" kaydıyla  açıklanmıştır. Faydalı ilim ise, bilinmesinin insana yararlı ve bilinmemesinin  ise zararlı olduğu ilimdir. Faydalı ve yararlı olan, fayda ve yararı İslâm  tarafından onaylanan, yani faydasının iyi yönde olduğu kabul edilen ilim, İslâm  açısından iyidir ve buna teşvik edilmiştir.
        Açıktır ki bu doğrultuda yapılması gerekli olan şey, İslâm'ın  neyi faydalı ve neyi zararlı kabul ettiğini bilmektir. Bunu şöyle  detaylandırabiliriz:
        Bilinmesi durumunda, İslâm'ın bireysel veya sosyal  amaçlarından her hangi birine yardım eden ve bilinmemesi durumunda ise bu  amaçlardan her hangi birinin ayak altında kalmasına neden olan her ilim İslâm'ın  tavsiye ettiği ilimdir.
        İslâmî amaçlarla hiçbir ilgisi olmayan ilim hakkında İslâm'ın  da belirttiği özel bir görüş yoktur.
        İslâm, kendi amaç ve öğretileri üzerinde kötü etkisi olan  ilme ise karşıdır.

     

Ehlibeyt İmamları'nın (a.s) Yöntemi

     

Biz Şiîyiz ve bizim inancımızda masum imamlar (Allah'ın salat  ve selâmı onlara olsun), yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) vasileridir. Onların  sözleri ve yöntemleri bizim için belgedir. Müslümanlar, hicrî birinci asrın  sonlarında ve ikinci asrın başlarında dünya ilimleriyle tanıştı. Bildiğimiz  gibi farklı alanlardaki Yunan, Hint ve İran bilimleri tercüme edilmek suretiyle  Müslümanlara kazandırıldı. Şunu da biliyoruz ki Masum Ehlibeyt İmamları,  halifelerin yanlışlarını her zaman dile getirmiş ve eleştirmişlerdir.  Kitaplarımız bu eleştirilerle doludur. İslâm'ın bilim hakkındaki görüşü olumsuz  ise, İslâm ilme karşı ise, İslâm açısından ilim dini bozan ve yıkan bir etken  ise Masum Ehlibeyt İmamları, çok geniş bir tercüme heyeti kurup astronomi, mantık,  felsefe, tıp, zooloji, edebiyat, tarih alanında kitaplar tercüme ettiren  halifeleri niye eleştirmediler? Oysaki Ehlibeyt İmamları, halifelerin bazı  işlerini çok şiddetli bir şekilde eleştirmişlerdir. Ortada eleştirilecek bir  şey olsaydı bu iş, halk arasında her şeyden daha çok eleştirilmeli ve "Allah'ın  kitabı bize yeter" denmeliydi. Sözü edilen bilim dallarına ait kitapların  tercüme edilmesinin üzerinden yüz altmış yıl geçmiş olmasına rağmen hiçbir  eleştiri görülmemişti.

     

Kur'ân'ın Mantığı

     

Bunların tümü bir yana, Kur'ân'ın ilim hakkındaki mantığı,  kayıt ve sınır kabul etmez bir niteliktedir. Kur'ân açısından ilim nurdur ve  cahillik karanlık; mutlaka nur karanlıktan üstündür.
        Kur'ân-ı Kerim bazı konuları, araştırılması ve düşünülmesi  gereken konular olarak bizzat önermiştir. Bunlar, bugün dünyada görmekte  olduğumuz fen, matematik, biyoloji, tarih... bilimleriyle sonuçlanacak  konulardır. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur:
        Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri  ardınca gelişinde, insanlara fayda vermek üzere denizde yürüyüp giden gemide, Allah'ın,  gökten yağmur yağdırarak yeryüzünü, ölümünden sonra diriltmesinde, sonra da  yeryüzüne, yürüyen hayvanları yaymasında, yelleri dilediği gibi estirip  değiştirmesinde, gökle yer arasında emrine münkad olan bulutta, şüphe yok ki  aklı erenler için varlığına, birliğine deliller var.
        Kur'ân-ı Kerim, çok açık olarak insanları bu konular etrafında  araştırma yapmaya çağırmıştır. Bu alanlarda yapılan araştırmaların astronomi, jeoloji,  oşinografi, kozmoloji, zooloji... gibi bilimleri ortaya çıkardığını da pekala  bilmekteyiz. Casiye Suresi'nin 2. ayeti, Fatır Suresi'nin 27. ayeti ve daha  nice ayetler, bu gibi konular üzerinde düşünülmesini ve araştırma yapılmasını  önermiştir.
        Kur'ân, inişini okumakla, bilmekle ve yazmakla başlatan bir  kitaptır. Kur'ân vahyin ilk inişinde bu gerçekleri hatırlatmış ve şöyle  buyurmuştur:
        Oku Rabbinin adıyla ki bütün mahlûkatı yarattı. İnsanı da bir parça kan  pıhtısından var etti. Oku ve Rabbin, pek büyük bir kerem sahibidir. Öyle bir  Rab ki kalemle öğretmiştir. İnsana bilmediğini belletmiştir.

     

Tevhit ve  İlim

     

İslâm, tevhitle  başlayan bir dindir. Tevhit ise akılla ve akletmekle ilgili bir konudur; bu  hususta taklit ve sırf itaat caiz değildir. Müslüman kimse mutlaka bu hususta düşünmeli,  aklını kullanmalı, delile dayandırmalı ve felsefesini bilmelidir. İslâm  ikicilikle veya üçleme ile başlamış olsaydı bu alanlara girmeyi serbest  bırakmaz ve bu hususlarda araştırmayı yasaklamaktan başka çaresi olmazdı. İslâm  dini tevhitle başlamış ve onu girilmesi gerekli bir alan olarak tanıtmıştır. Kur'ân  açısından bu bölgenin girişi bütün evrendir, giriş kartı ilim ve bilim  öğrenmektir, bu alanda hareket ve seyir aracı ise düşünce gücü ve mantıkî  istidlaldir.
        Bunlar, Kur'ân-ı  Kerim'in araştırma yapılması için teklif ettiği konulardandır. Müslümanların bu  konular üzerinde daha az araştırma yapmalarının ve Kur'ân'ın tavsiye etmediği  konulara daha çok eğilmelerinin özel bir takım nedenleri vardır. Şimdi bu  nedenlere değinmeyeceğiz.
        Bütün bunlar, İslâm'ın  sadece dinî ilimleri kastetmediğini göstermektedir. Ötelerden beri sorula gelen  sorulardan biri şudur: İslâm'ın farz ve vacip olarak nitelediği ilim hangi  ilimdir? Her grup, yüce Peygamber'in (s.a.a) "ilim öğrenmeyi farz olarak  nitelediği" buyruğunu kendi ilim dallarına uyarlamaya çalışmıştır. İslâm  kelamcıları, kastedilen ilmin sadece kelam ilmi olduğunu söylemişlerdir. Tefsir  bilginleri, kastedilen ilmin tefsir ilmi olduğunu ileri sürmüştür. Hadis âlimleri,  sözü edilen ilmin hadis ilmi olduğunu savunmuşlardır. Fıkıh âlimleri, farz olan  ilmin fıkıh ilmi olduğunu belirtmiş ve herkesin ya müçtehit veya mukallit  olması gerektiğine dikkat çekmişlerdir. Ahlâk âlimleri, bahis mevzuu olan ilmin  ahlâk ilmi olduğunu savunmuşlardır. Mutasavvıflar, öğrenilmesi farz olan ilmin  seyr-u sülûk ve amelî tevhit olduğunu iddia etmişlerdir. Gazali, bu hususta  yirmi görüş nakletmiştir. Araştırmacıların bildirdiğine göre farz olarak  nitelenen ilim, sadece belli bir ilim değildir. Buyruğun sahibi yüce Peygamber  (s.a.a) belli bir ilmi kastetmiş olsaydı, kastettiği ilmi açıkça bildirirdi. Buna  belli bir kayıt getirmediğine göre kastedilen ilim, faydalı olan ve işe yarayan  her ilimdir.

     

İlim Araç  Mıdır, Yoksa Amaç Mı?

     

Bir noktaya dikkat  etmek sorunu çözecektir ve böylece İslâm'ın kastettiği ilmin hangisi olduğunu  anlayabileceğiz. Öncelikle bilinmesi gereken şey, İslâm açısından ilmin amaç  mı, yoksa araç mı olduğunu bilmektir. Kuşkusuz ki ilâhî öğretiler, ilahiyat ve  bu ilimle ilgili olan özü tanıma ve mead bilimi gibi bazı ilimler amaçtır; bunların  dışındaki ilimler ise sadece araçtır. Yani her ilim, bir yükümlülük ve sorumluluğu  yerine getirmenin aracı olması bakımından gerekli ve faydalıdır. Ahlâk, fıkıh,  hadis gibi dinî ilimler -ilahiyat hariç- bu tür ilimlerdendir. Yani bu tür ilimler  amaç değil, sadece araçtır. Medreselerde okutulan edebiyat ve mantık gibi ilimlerin  konum ve durumu açıkça ortadadır.
        Bu gerçekten dolayı  fıkıh bilginleri şöyle demişlerdir: İlmin farz oluşu, bir hazırlık  kazandırmasından dolayıdır. Yani ilim, İslâm'ın buyruklarından birini  gerçekleştirebilmek için insana hazırlık kazandırdığından dolayı farzdır.  Böylece genel olarak fıkıh kitaplarında bahsedilen namaz, oruç, humus, zekât,  hac, taharet... gibi konuların hükümlerini öğrenmek bile sadece bir görev ve sorumluluğu  yerine getirmek içindir. Mesela hac amelini yerine getirmesi farz olan bir  kimse, hac ibadetini doğru olarak yerine getirebilmesi için hac hükümlerini  öğrenmeli ve ön hazırlık yapmalıdır.
        Bunu öğrendikten  sonra bilmemiz gereken bir başka nokta da şudur: İslâm nasıl bir dindir,  amaçları nedir ve nasıl bir toplum oluşturmak istiyor? İslâmî öğretilerin  kapsamı ne kadar geniştir? İslâm dini, sadece ibadetle ve ahlâkla ilgili birkaç  hükümle mi yetinmiştir? Yoksa bu dinin buyrukları insan hayatının sosyal,  ekonomik, siyasal... alanına yayılmış mıdır ve bu alanların tümünde temin  edilmesi gereken bazı hedefleri mi takip etmektedir? İslâm dini, Müslüman toplumun  bağımsız olmasını mı istemektedir, yoksa mahkûm olmasına önem vermemekte midir?  Açıktır ki İslâm bağımsız, özgür, üstün, onurlu ve muhtaç olmayan bir toplum yaratmak  istemektedir.
        Burada bilmemiz ve  dikkat etmemiz gereken bir diğer nokta da şudur: Bugün dünya ilim ekseninde  dönmektedir. Bütün istek ve ihtiyaçların anahtarı ilim ve tekniktir. Bilgi  olmadan bağımsız, özgür, üstün, güçlü ve ihtiyaçsız bir toplum oluşturulamaz.  İster istemez vardığımız sonuç şudur: İslâmî amaç ve ülküleri  gerçekleştirebilmek için her zaman ve özellikle de bugün Müslümanların ilim  öğrenmeleri ve bu hususta ihmal etmemeleri farz ve vaciptir.
        Bu ölçü ile  yaklaştığımızda faydalı ilimlerin tümünü dinî ilimler sayabiliriz. Aynı zamanda  hangi ilimlerin farz-ı kifâye ve hangilerinin farz-ı ayn olduğunu ve de bir  ilmin bazen en önemli farz ve bazen de böyle olmayabileceğini anlayabileceğiz. Bu,  artık her dönemin müçtehidinin uyanıklığına ve zaman tanırlığına bağlıdır.

            Bu konuşma, 1382 h. kamerî yılında ve 29 Seferde (1341 h. şemsî) yapılmıştır.
                

Deh Göftar, Şehit Mutahhari, "İlim Farizası" bölümü      

Bakara, 164  

Alak, 1-5

Total Visit: 1142
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.