Salı 22 Mayıs 2012 - 15:17

الثلاثاء ٢ رجب ١٤٣٣

سه شنبه ۲ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۶:۴۷

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

Müslümanların İslâmî Adaletten Sapmasının Asıl Nedeni

İslâm dini açısından adalet ilkesi bu kadar önemli ve hayatî  bir konu olduğu hâlde neden uygulanmadı? İslâm'ın doğuşundan çok kısa bir süre  geçmiş olmasına rağmen İslâm toplumu neden adaletsizliğin en kötü örneğine  duçar olmuş, türlü türlü adaletsizlik ve ayrımcılıklarla karşı karşıya gelmişti?
        Bu soruya cevap olarak ilk akla gelen şudur: Bunun asıl  sorumlusu bazı halifeler olmuştur; adaletin iyi uygulanmamasına ve gerçek  yerini bulmamasına halifeler neden olmuştur. Çünkü bu emir öncelikle  Müslümanların halifeleri ve yöneticileri tarafından uygulanmalıydı. Ancak  yöneticiler, kötü niyetli olduklarından ve o yüce makama layık olmadıklarından  dolayı adaletin uygulanmasına ve yerini bulmasına engel oldular. Sonuç itibariyle  İslâm toplumunda adaletsizlik ve ayrımcılıkların farklı türleri ve örnekleri  ortaya çıktı.
        Bu cevap bir açıdan doğrudur, şöyle ki: Adaletten sapma  nedenlerinden biri genel anlamıyla halifeler olmuştur. Çünkü adaleti uygulaması  gerekenler halifelerdi, ama onlar bunu uygulamadı ve hatta aykırı yönde hareket  ettiler. Emevî ve Abbasî halifeleri bunun canlı örnekleridir.

Adaletin Kötü Yorumlanması

Gerçek şu ki, adaletten uzaklaşmanın ve adaletin İslâm  toplumuna hakim olmamasının tek nedeni halifelerin tutum ve yönetim tarzları  değildir. Burada önemli bir neden daha var; etki ve sonuç bakımından birinci  nedenden fazlalığı yoksa eksikliği de yoktur. Bu akşam bu neden hakkında konuşacak  ve sizleri bilgilendireceğim. Sözünü ettiğim neden, İslâm'daki adalet ilkesinin  bazı din büyükleri ve âlimleri tarafından kötü yorumlanmasıdır. Her ne kadar bu  yorum karşısında duran ve direnen İslâm âlimleri oldu ise de etkili olamadılar.
        İyi ve yüce bir kanun ilk etapta iyi yorumlanmalı, ikinci  etapta iyi uygulanmalıdır. Eğer kanun iyi bir şekilde yorumlanmazsa, uygulama  konumunda olan insanların iyi olarak uygulamak istemelerinin de faydası  olmayacaktır. Çünkü onlar, yorumlanan şekilde uygulamak zorundadırlar. İcra ve  yürütme makamında olanların iyi uygulama düşüncelerinin olmaması durumunda ise bu  onlar için güzel bir bahane olacaktır. Kanunu yorumlamakla yükümlü olanlar,  uygulama ve yürütme konumunda bulunanların kötü niyetlerine uygun ve uyumlu  olarak kanunu yorumlayacak olsalar pratikte ve sonuç olarak onlara hizmet etmiş  ve insanlardan gelebilecek eleştiri ve baskılar karşısında onları kurtarmış olacaklardır.  Artık bu bağlamda yorumcuların yanlışlıkla veya kanuna ve millete hıyanet  düşüncesinde olduklarından dolayı kötü yorumlamaları bir şeyi değiştirmeyecektir.
        Adalet ilkesi işte bu akıbete uğradı. İslâm'daki adalet ilkesini  inkâr edenlerin çoğunun ve hatta tümünün -açıklayacağım şekilde- hiçbir kötü  niyeti yoktu belki de, sadece yüzeysel düşünmelerinden dolayı Müslümanları  böyle bir duruma düşürdüler. Böylece de İslâm iki büyük sorunla karşılaştı:
        Uygulama ve yürütme mekanizmasındaki kötü niyetin varlığı  ilk sorun idi. Bu, daha ilk günlerde hilafet çarkının ana eksenine oturmaması  sonucunda ve Arap ırkının diğer ırklara üstünlüğü, Kureyş'in başkalarına  üstünlüğü, bir grubun istediği şekilde haklara ve mallara el uzatmasına olanak  sağlama ve diğer grubun da mahrum bırakılması suretinde ortaya çıkmıştı.
        İmam Ali'nin (a.s) hilafeti kabul etmesinin en önemli nedeni  bu sapmaya karşı mücadele etmekti ve sonuçta da bu uğurda şehit edildi. Bu  sapma, Muaviye'nin ve diğer halifelerin döneminde daha da derinleşti ve artarak  devam etti.
        Diğer sorun ise yüzeysel düşünceli ve dindar görünümlü  zümreden kaynaklandı. Bunlar, bir takım kuru ve ruhsuz düşüncelere dayanarak  bir tür eğrilikler ve yanlış yorumlar yaptılar ki etkisi bugün bile devam  etmektedir.

Kelamî Dayanak

Bu sosyal ilkenin kelamî bir dayanak ve kökü vardır. Kelam  ilmi, hicrî birinci asrın ikinci diliminde ortaya çıktı. Bir grup; dinin temel  inanç ilkeleri, tevhit inancı, Allah'ın vasıfları, dinî sorumluluklar ve ölüm  sonrası hayat hakkında ilmî tartışmalar yaptıklarından dolayı "mütekellim=kelamcı" adıyla meşhur olmuşlardı.
        Bu zümrenin "mütekellim" adıyla tanınma nedeni hakkında  tarihçiler bazı noktalara değinmişlerdir.
        Bazıları bunu şöyle açıklamıştır: Bunların düşüncesini bir  süre meşgul eden en önemli konu, Allah'ın kelamı olan Kur'ân-ı Kerim'in hadis  mi, yoksa kadim mi olduğu konusuydu. Allah'ın kelamının bu boyutu ile  ilgilendiklerinden dolayı "mütekellim=kelamcı"  olarak tanındılar.
        Bazılarının açıklaması ise şöyledir: O dönemde yeni yeni  yayılmaya başlayan mantık ilmi karşısında "mantık" adını çağrıştıran  bir isim seçmek isteklerinden dolayı çalışma yaptıkları ilim dalına "kelam"  adını verdiler.
        Mantık "nutuk ve konuşma", kelam ise "söz"  anlamınadır.
        Bu husustaki bir başka görüş de şöyledir: Bunlar çok tartıştıklarından  dolayı onlara "mütekellim" adı verilmiştir.
        Her halükârda böyle bir grup ortaya çıkmıştı.

İlâhî Adalet

Kelam ilminde konuşulan ve tartışılan konulardan biri, Allah'ın  adaleti ve adil olup olmadığı konusu idi. Bu konu büyük yankı bulmuş, birçok  dal ve boyut kazanmış ve (konumuzdan ibaret olan) sosyal adalet konusuna kadar  uzanmıştı.
        Bu konu, birçok fitnelere ve nice kanların dökülmesine neden  olan ilâhî kelamın hadis mi, yoksa kadim mi olduğu konusundan daha çok önem  kazanmış, ön plâna çıkmış ve öyle bir boyut kazanmıştı ki, adalet konusunun ispat  ve nefyi, kabul ve reddi bağlamında mütekellimler ikiye bölünmüşlerdi: Adliye  ve Adliyye karşıtları.
        Adliyye, ilâhî adalet ilkesini savunanlardı; Adliyye karşıtları  ise, ilâhî adalet ilkesini yadsıyan ve reddedenlerdi.
        Şia mütekellimleri, daha ilk günden genellikle Adliyye  içinde yer aldıklarından dolayı İslâm dininin temel inanç ilkelerinin beş tane  (tevhid, adalet, nübüvvet, imamet, mead) olduğunu savunmuşlardır. Yani Şia  bakış açısından İslâm'ın beş temel inanç ilkesi vardır.
        İlâhî adalet konusu, kelam ilminde iki dalda ele alınmıştır:
        Gökyüzü, yeryüzü, cansızlar, bitkiler, canlılar, dünya ve  ahiretten ibaret olan yaratılış ve kâinat, adalet ölçüleri üzerine mi  kurulmuştur ve adalete uygun mudur? Yaratılışta hiçbir varlığa zulmedilmemiş  midir? Gökleri ve yeryüzünü ayakta tutan adalet midir? Ve nitekim bu evren  adaletle mi ayakta durmaktadır?
        Yoksa yüce Allah'ın iradesi mutlak olduğundan ve hiçbir şey  de O'nun iradesini sınırlandıramayacağından dolayı dilediğini yapar, istediği gibi hükmeder, yaratması hiçbir ölçü ve kurala tâbi olmaz, O adaletin gerektirdiklerini yapmaz,  O'nun yaptığı her şey adaletin bizzat özü müdür?
        Yüce Allah kıyamette, adalet ölçülerine uygun ve uyumlu  olarak mı davranacak, hesap ve ölçüye uygun olarak kimilerini cennete ve  kimilerini de cehenneme mi gönderecektir? Yoksa böyle olmayacak mıdır?
        İkinci şıkta yer alan mütekellimler (Adliyye karşıtları) bu  soruyu şöyle cevaplamışlardır:
        Hiçbir ölçü ve hiçbir kanun Allah'ın fiiline hakim konumda  olamaz; her ölçü ve her kanun yüce Hakkın fiil ve emrine tâbidir; adalet de,  zulüm de Allah'ın emrine tâbidir. Eğer Allah, emrine itaat edeni cehenneme ve  muhalefet edeni cennete gönderecek olsa bu, Allah tarafından yapıldığı için  adaletin bizzat kendisidir. Allah'ın irade ve fiili hiçbir ölçüye tâbi olmaz ve  hiçbir kanuna boyun eğmez; bütün kanun ve ölçüler O'nun iradesine tâbi olur,  boyun eğer.
        Bu, varlıkların öz yaratılışının ve evrenin düzeninin adalet  ölçüsüne uyumlu olup olmadığı bağlamında adalet ilkesi konusunun bir boyutudur.
        Konunun diğer boyutu teşri düzeniyle ve dinî buyruklarla  ilgilidir. Yani yüce Peygamber (s.a.a) aracılığıyla bizlere ulaşan, İslâm şeriat  ve yasası olarak nitelenen ilâhî buyrukların durumu nedir? Acaba teşri düzeni  adalet ölçüsüne tâbi midir, değil midir? Bu buyruklar adalete uygun olarak mı  vazedilmiştir? Her hüküm bir hakikate, gerçek bir yarar veya zarara mı  kuruludur, yoksa böyle değil midir?
        İslâm şeriatının yasalarına baktığımızda bazı şeylerin helal  ve câiz ve hatta farz kılındığını, bazı şeylerin de buna karşıt olarak haram ve  yasak edildiğini görmekteyiz. Mesela İslâm dini doğruluğu ve emanete sadık  kalmayı farz kılmış; yalan, hiyanet ve zulmü yasaklamıştır.
        Hiç şüphesiz yüce Allah'ın emir buyurduğu şey iyidir ve  yasakladığı ise kötü. Bu iyiler iyi ve kötüler de kötü olduğundan dolayı mı İslâm  dini onları emretmiş ve yasaklamıştır, yoksa İslâm dininin emrettiği şey iyi ve  yasakladığı şey kötü mü olmuş? Yani eğer İslâm dini bunun tersini yapmış  olsaydı ve yalana, hiyanete, zulme emretmiş olsaydı bunlar gerçekten iyi mi  olacaktı veya doğruluğu, emanete vefayı, adaleti yasaklamış olsaydı bunlar  gerçekten kötü mü olacaktı?
        İslâm dini ticareti helal ve faizi haram kılmıştır. Şimdi  ticaretin iyi ve faizin kötü olduğunda şüphe yoktur. Ticaret zatı itibariyle  iyi, insan için faydalı ve yararlı olduğu için mi İslâm dini onu helal saymış  ve faizi de zatı itibariyle kötü, toplum için zararlı olduğu için mi yasaklamış  ve "Faiz yiyenler, ancak Şeytan tarafından  çarpılmış gibi bir hâle geliverirler."
buyurmuştur? Yoksa durum bunun tersi midir? Yani ticaret, İslâm emrettiği için  mi iyi oluvermiş ve faiz, İslâm'ın yasakladığından ötürü mü kötü oluvermişti

Hüsn ve Kubh-i Aklî (Aklî Güzellik ve Çirkinlik)

Böylece İslâm âlimleri iki gruba ayrıldı:
        Bir grup aklî hüsn ve kubhu savunur ve şeriat sahibinin  emrinin gerçek güzellik ve çirkinliğe, yarar ve zarara tâbi olduğunu kabul  ederken; bir diğer grup aklî hüsn ve kubhu yadsıdı ve her şeyin hüsn ve  kubhunun şeriat sahibinin emrine tâbi olduğunu ileri sürdüler.
        Aynı durum, insanların hakları ve sınırlarıyla ilgili ve  aynı zamanda sosyal bir konu olan adalet ve zulüm hakkında da ortaya çıktı.  Adliyyenin görüşü uyarınca gerçekte ve hakikatte bir hak vardır ve bir hak  sahibi; hak sahibi olmak veya olmamak bir hakikattir. İslâm'ın emri gelmeden  önce bu hak ve hak sahibi vardı; kimi gerçek hakkına ulaşıyordu ve kimi de  hakkından mahrum kalıyordu. İslâm geldi ve hak sahibinin kendi hakkına ulaşması  yönünde yasalar getirdi. İslâm dini getirdiği yasalarını hakka ve adalete  uyumlu ve dayalı olarak düzenledi. Adalet, her hak sahibine hakkının  verilmesidir. İslâm emretmese idi bile hak ve adalet bir gerçekti ve gerçekliğinden  bir şey kaybetmeyecekti.
        Aklî hüsn ve kubhu kabul etmeyenlerin görüşü uyarınca  hakkın, hak sahibi olmanın, hak sahibi olmamanın ve aynı şekilde adaletin ve  zulmün bir hakikati yoktur; bütün bunlar şeriat sahibinin nasıl bir kanun  vazedeceğine tâbidir.
        Bu grubun inancına göre var oluş düzeni, yüce Allah'ın fiili  ve mutlak iradesinin ürünü olduğundan dolayı hiçbir kanun ve yasaya tâbi  olmadığı ve boyun eğmediği gibi, teşri düzeni de aynı sebepten dolayı hiçbir  ilkeye tâbi olmaz ve hiçbir yasaya boyun eğmez. İslâm'ın vazettiği her kanun  haktır; yani hak olur ve onun getirdiği herşey adalettir.
        Eğer İslâm dini insanın; zahmet çektiği, emek verdiği,  sıkıntıya katlandığı ve ürettiği şeylerin hiçbirinde hak sahibi olmadığını ve  hiçbir şekilde zahmet çekmemiş ve emek vermemiş birinin hak sahibi olduğunu  söylemiş olsaydı gerçekten de zahmet çeken kimse değil de, zahmet çekmemiş olan  mı hak sahibi olacaktı.

Hüsn ve Kubh-i Aklî Konusunun Amelî ve Sosyal Sonucu

Bu konunun pratikte ve amelî noktada nasıl bir sonucu  vardır? Her hâlükârda her iki grup, mevcut İslâmî kanunların yararlı, hakka ve  adalete uyumlu olduğuna inanmışlardır. Ancak bir grup hüsn ve kubhun, yarar ve  zararın, hakkın, haklının, haksızın önceden var olduğuna ve İslâm'ın da bunlara  uyumlu olarak kanunlar getirdiğine; diğer grup ise, bunların önceden var  olmadığına ve dinin buyruklarının akabinde ortaya çıkmış olduğuna inanmıştır.
        Bir grup din buyruklarının ölçüsünün hüsn, kubh, hak, haklı,  haksız, adalet ve zulüm olduğunu; diğer grup ise bütün bunların ölçüsünün din  olduğunu ileri sürmüştür. Hace Ali veya Ali Hace demekle bir şey değişmez,  sonuç aynıdır. Bu nedenle de her iki gruba mensup âlimler, fıkıh ve fıkıh  metodolojisi alanında hükümlerin maslahatı ve bir maslahatın diğer maslahata  önceliği hakkında birleşmişlerdir.
        Buna cevap olarak şöyle diyebiliriz: Hayır, durum bundan  ibaret değildir. Konunun amel noktasında çok önemli bir sonucu vardır. Bu ise, İslâmî  hükümlerin çıkarsanmasında akıl ve ilmin etkin ve müdahil olmasıdır.
        Birinci grubun "Bir hak ve bir adalet vardır, gerçek  itibariyle hüsn ve kubh vardır ve İslâm'ın kanun koyucusu da her zaman bu  gerçekleri göz önünde bulundurmuştur." yönündeki görüşünü kabul edecek  olsak, akıl ve ilmin hükmü uyarınca hakkın ve adaletin neyi gerektirdiği, yarar  ve zararın ne olduğu gibi durumlarla karşılaştığımızda aklı, yarar ve zararı  algılayan kılavuz olarak kabul etmek ve de Adliyye grubunun belirlediği "Aklın  hükmettiği her şeye şeriat de hükmeder" veya "Şer'î farzlar, aklî  farzlarda lütuflardır." türünden kuralları uygulamak mecburiyetinde  kalacağız. Naklî bir delilin zahiri buna aykırı olsa da durum değişmeyecektir.  Çünkü bu temel doğrultusunda İslâmî hükümlerin bir ruhu, gayesi ve amacı  olduğuna inanmaktayız. İslâm'ın bir amacı olduğunu ve asla bu amacından  sapmayacağını kesin olarak bildiğimizden dolayı biz de bu hedef yönünde hareket  edecek, kalıp ve şekillere bağlı kalmayacağız.
        Faizin haram olduğunu ve bunun da nedensiz olmadığını  anlamakla, şekil ve kalıbın değişmesi durumunda bile haram oluşu gerçeğinde bir  şeyin değişmeyeceğini anlayacağız. Faizin gerçeği faiz, zulmün gerçeği zulüm,  hırsızlığın gerçeği hırsızlık ve dilenciliğin gerçeği de dilenciliktir, topluma  yük olmaktır; gerek bunlar faiz, zulüm, hırsızlık ve dilencilik şeklinde olsun  ve gerekse hak ve adalet örtüsüne bürünsün; mahiyet ve gerçek itibariyle bir  şey değişmeyecektir.
        Ama eğer ikinci görüşü kabul etsek akıl asla kılavuz  olamayacaktır; İslâmî kanun ve yasaların temel edinebileceğimiz hiçbir ruh ve  anlamı olmayacaktır. Var olan tek şey şekil ve kalıp olacaktır; şekil ve  kalıbın değişmesiyle de her şey değişecektir. Bu görüş uyarınca ne kadar  haktan, adaletten, maslahattan, bir maslahatın diğer maslahata önceliğinden söz  edilirse edilsin, bunların gerçek kavramı kayıptır. Çünkü suret, şekil ve  kalıba maslahat, adalet, hak... adını vermişlerdir.
        O hâlde birinci görüş uyarınca biz hakkı, adaleti ve maslahatı  gerçek bir olgu, ikinci görüşte ise onları hayalî bir varsayım olarak  görmekteyiz.
        Cahiliye dönemindeki insanların dalalete düşmelerinin bir  nedeni de iyilik ve kötülüğü algılama gücünü kaybetmeleri olmuştu. Onlar, her  çirkinliği din adı altında kabul etmiş ve onlara dinî ve şer'î buyruklar adını  vermişlerdi. Kur'an-ı Kerim bu yönüyle onları eleştirmiş ve zati itibariyle  kötü bir işi Allah'ın buyurmayacağını anlamaları gerektiğini bildirmiştir. Bir  şeyin çirkinlik unvanı taşıması, yüce Allah'ın onu buyurmayacağına yeterli bir  nedendir. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:
        Onlar, kötü bir iş yapınca babalarımız da derler, bu işi  yaparlardı, öyle bulduk onları ve Allah emretti bunu bize. De ki: "Allah  kesin olarak kötülüğü emretmez. Allah'a, bilmediğiniz şeyi mi isnat ediyorsunuz?"  De ki: "Rabbim, adaletle hareket etmemi emretti bana."
        Bu ayetin açılımı şöyledir:
        Onlar işledikleri bir iffetsizliği iki delile dayandırıyorlardı:  Derlerdi ki bu, babalarımızın ve atalarımızın geleneğidir ve ayrıca Allah'ın  emri de bu yöndedir; bunu yapmamıza Allah izin vermiştir.
        Ey Peygamber, onlara de ki Allah kötülüğün ve iffetsizliğin  işlenmesine asla izin vermez. İffetlilik de, iffetsizlik de bir hakikattir;  Allah'ın emri ve nehyi ile iffetsizlik iffet, iffet de iffetsizlik olmaz.  Ayrıca Allah, kesinlikle iffetsizliği buyurmaz ve ona izin vermez. Şüphesiz ki  Allah adaleti ve dengeli olmayı emreder.
        Bunu kendiniz anlamalı, teşhis etmeli ve ölçü edinmelisiniz;  bu ölçü ile yüce Allah'ın neyi emrettiğini ve neyi yasakladığını teşhis  etmelisiniz.

Dört Delil

Allah'ın adaletini savunan âlimler açısından şer'î deliller  dört tanedir:
        Kur'ân, sünnet, icma (özel bazı şartlarla İslâm âlimlerinin  bir konu üzerinde ittifak etmesi) ve akıl.
        Adaleti kabul etmeyen âlimler ise şer'î delillerden birinin  akıl olmasını anlamsız bulmuş ve şer'î hükümleri çıkarsama yollarından birinin  akıl olmasını kabul etmemişlerdir. Onlar açısından yapılması gereken tek şey  bildirildiği gibi hareket etmek ve itaat etmektir.

Utanç Verici Kanıtsamalar

İslâm'da bazılarının ortaya çıkıp kendilerini gerçek Müslüman  ve hatta diğer Müslümanlardan daha üstün ve daha mukaddes tanıtmaları, itaat  ehli görmeleri, Hz. Peygamber'in (s.a.a) sünnetine tamamen bağlı olduklarını  duyurmaları ve bunun ardından da hem var oluş düzeninde (tekvin alanında) ve  hem de kanun koyma düzeninde (teşri alanında) Allah'ın adaletini inkâra dayalı  görüşlerinin doğruluğunu kanıtlamaya girişmeleri gerçekten insanı hayrete  düşürmekte ve kanını dondurmaktadır.
        Bunlar bir taraftan kendi vehim ve zanları doğrultusunda  tekvin alanındaki adaletsizlikleri, hastalıkları, sıkıntıları ve şeytanın  yaratılmasını örnek göstererek şöyle demişlerdir: Eğer âlem adalet ekseninde  hareket etseydi Ali b. Abu Talib (a.s) öldürülmez ve sonra da onun yerini Ziyad  b. Ebih ve Haccac b. Yusuf gibileri almazdı...
        Öte yandan kanun koyuculuk (teşri) düzeninde de İslâm  hükümlerinin bir yasa, kural, yarar, zarar, hüsn ve kubh.... türünden şeylere tâbi  ve bağlı olmadığını kanıtlamak için şöyle demişlerdir: İslâm şeriatı,  dağınıkları toplama ve topluları dağıtma üzerine kuruludur. Bundan dolayı da  dinin buyruklarında bunca çelişki vardır; İslâm'ın kanun koyucusunun, birçok  yerde iki farklı şey hakkında aynı şekilde veya birbirlerine çok benzeyen iki  şey hakkında ise farklı iki şekilde hükmettiğini görmekteyiz. İslâm'ın kadın ve  erkek arasında, erkeğin dört kadınla evlenebileceğini caiz görmek ve kadının  ancak bir erkekle evlenebileceğini bildirmek şeklinde fark gözetmesi bu  çelişkilerin bir örneğidir. Hırsızın elinin, suçu işleyen alet olması  bakımından kesilmesini emrettiği hâlde, yalan söyleyen veya zina işleyen  kimselerin suçu işleyen aletlerinin kesilmesini buyurmaması, bu bağlamdaki  diğer örneklerdir...
        Kendini Kur'ân'a tâbi ve bağlı gören bu tür insanları tarihte  görmek gerçekten insanın yüzünü kızartır.
        Kur'ân hem tekvin ve hem de teşri düzeninde açıkça ilâhî  adaletten söz ettiği ve örneklere değindiği hâlde, sözünü ettiğimiz bu grup, İslâm'ın  hükümlerinin hikmetten yoksun olduğundan, var oluş (tekvin) ve kanun koyuculuk  (teşri) düzeninde adaletsizlik ve hikmetsizlik görüldüğünden söz etmişler.

Adalet İnkârcılarının Başarısı

Bundan daha da yüz kızartıcı olan, bir asır süren tartışma,  çatışma, fitne ve dökülen kanlar sonrasında adalet inkârcılarının, dönemin  iktidar ve siyaseti tarafından desteklenmesiyle öne geçmesi ve üstün  gelmesidir.
        Bu, Abbasî halifesi Mütevekkil eliyle gerçekleştirildi.  Mütevekkil bu görüşü kendi düşünce ve siyasetiyle uyumlu bulduğundan veya bunun  gerçeğini anlayamadığından dolayı destekledi.
        Mes'udî bu hususta şöyle yazar:
        Mütevekkil halife olup yönetimi ele aldığında aklî tartışmalara  engel olunmasını, Mu'tasım ve Vasık döneminde insanların (din konusunda)  yaptıklarının terk edilmesini, dinî konularda itaat edilmesini ve akıl  yürütülmemesini emretti. Adalet ilkesini yadsıyan hadis âlimlerini de, görüş  belirtmeksizin hadis nakletmekle, sünnet ve cemaati duyurmakla-yaymakla  görevlendirdi.
        Ayrıca Mütevekkil, yeni yayılmakta olan felsefeyi de, aklî  bir alan olduğundan dolayı yasaklamıştı.

"Sünnî" Terimi

Şu noktaya da değinmemiz iyi olacaktır: Bugün Şia karşısında  bir terim olarak kullanılan "Sünnî" kelimesi önceleri bu anlamda  değil, sadece adalet ilkesini ve olguların gerçek hüsn ve kubhunu yadsıyanlar  hakkında kullanılmıştır.
        Şia ve Mutezile hakkında Adliyye terimi kullanıldığından dolayı Şia dışındaki diğer  Müslümanlara Ehlisünnet ve cemaat adı verilmiştir.
        Burada bilinmesi gereken bir diğer noktada şudur: Sonraları  yetişen Ehlisünnet âlimlerinin büyük çoğunluğu Eş'arî ekolünü seçmedi ve adalet  ilkesini kabul etti. Ehlisünnet'ten olan Zemahşerî gibi büyük âlimler, bu  zümreden örneklerdir sadece.
        Kelam alanındaki tartışmalar git gide azaldıktan sonra her  grubun inancı diğerini etkiledi. Adliyye inancının karşıt grubu nasıl  etkilediğini veya bunun aksinin nasıl gerçekleştiğini ve böylece de musibetin  nasıl geneli etkileyecek bir yapı kazandığını açıklamaya şimdilik zamanımız  yeterli ve elverişli değildir.

Eş'arî Düşüncesinin Genel Tarafından Beğenilmesi

O dönemde yaşayan insanların geneli, adaleti yadsıyanların  görüşünü benimsemişlerdi. Çünkü bu görüş sırf itaate, teslimiyete, tâbi olmaya  ve bağlılığa kuruluydu. Genel halk kitlesi, düşünecek düzeyde olmadığından  dolayı düşünmeyi ve akletmeyi tehlikeli görür ve ondan korkarlar. Şeriat hükmünün  aklî kanuna bağlı olmadığını söylemek, genel halk açısından bir tür dini  yüceltmek ve önemsemektir. Bu nedenle de Mütevekkil'in düşünce özgürlüğünü  engellemesi halk tarafından çok beğenilmiş ve bu, dini ve sünneti destekleme olarak  algılanmıştı.
        Mütevekkil günahkâr, gaddar ve zalim biri olmasına rağmen  halkın çoğunluğu tarafından sevildi, sayıldı ve Allah'ın dinine büyük bir  yardım olarak gördükleri düşünce özgürlüğünü yasaklamasına teşekkür etmek  amacıyla onun hakkında övgü dolu şiirler yazıldı. Halkın geneli, -gerçekte İslâm  için ilmî ve fikrî facia ve İslâm'ın aklî hayatı için büyük bir musibet olan- o  günü bayram havasında geçirdi. Şairlerden biri, Mütevekkil'i övdüğü şiirinde  şöyle demiştir:
        Artık bugün Peygamber'in sünneti üstün tutuldu ve saygı gördü;  hiç horlanmamış gibi oldu adeta. Şimdi artık Peygamber'in sünneti olanca onur  ve kıvanç ile kendini göstermekte ve batılı yerden yere vurmaktadır. Bu bidatçiler  (Adliyye grubu) arkalarını döndü ve cehenneme gittiler. Bir daha asla dönmeyecekler.  Allah, Peygamber'in (s.a.a) sünnetine saygı duyan ve bağlı olan halife  Mütevekkil eliyle Müslümanların öcünü bu bidatçilerden aldı. Mütevekkil, benim  Rabbimin halifesidir; Allah Resulü'nün amca oğlu ve Abbasoğulları'nın en  yücesidir. Dinin yardımcısı ve bölünmüşlükten kurtaran odur. Allah onun ömrünü  uzun, sayesini üstümüzde daim, sağlıklı ve esen, dine yaptığı bu büyük  yardımına mükâfat olarak yüce cennetinde Peygamber'le birlikte kılsın.
        Tarih bağlamında olayların gelişim süreci böyle gerçekleşmişti.  İlâhî adalet konusunda yaşananlar yaşanmış ve ilâhî adalet ilkesini inkâr  edenler başarılı olmuştu. Adalet inkârcılarının görüşlerinin Adliyye grubuna  sirayet etmesi sonucunda İslâm'ın sosyal adalet ilkesi de zarar görmüş ve uğursuz  akıbete düşmüştü. İşte bu düşünsel kargaşa ve kaos İslâm dünyasına pahalıya mal  olmuştu.

İslâm Eş'arîliği ve Yunan Sofistizmi

"Hak ve adalet mi dinin, yoksa din mi hak ve adaletin  ölçüsüdür?" konusunda İslâm âlimleri arasında çıkan ikilik, çok eski  zamanlarda filozoflar arasında ve hakikat konusunda "Gerçekte bir hakikat  var da bizim zihnimizde oluşan düşünce ve algılar bu hakikate tâbi ve bağlı  mıdır, yoksa hakikat mi bizim zihin ve düşüncemize tâbidir?" şeklinde ortaya  çıkmış olan ikiliğe çok benzemektedir. Başka bir deyişle bunu şöyle  açıklayabiliriz: İlmî ve felsefî düşüncelerimizi açıklarken "Falan konu ve  falanca şey öyle veya böyledir." deriz. Gerçekten de o konu ve şeyin, biz  anlasak da, anlamasak da bir hakikati var mıdır ve bizim zihnimiz onu olduğu  gibi algıladığı için zihnimizin algısı hakikî bir algı mıdır? Yoksa durum bunun  aksi midir? Yani hakikat bizim zihnimize mi tâbidir ve nasıl olursa olsun bizim  algıladığımız şey midir hakikat? İnsanlar bir hakikati farklı şekillerde  algılayabileceklerinden ötürü hakikat bunların her birine oranla farklı bir şey  mi olacaktır? Hakikat göreceli türden bir şey midir? Eski Yunan'da bazı gruplar  ortaya çıkarak insanın düşüncesini, hakikatin ölçüsü olarak tanımladı ve her  şeyin ölçüsünün insan olduğunu söylediler. Felsefe tarihinde bunlara "Sofistler"  denmiştir.
        Bunlar, zaman olarak İslâm kelamcılarından önce yaşamış ve  iddialarını da, aynen İslâm'daki adalet inkârcıları gibi bir takım delillere  dayandırmışlardır.
        Adalet ilkesini inkâr edenler, İslâmî buyruklarda (kendi  zanlarına uygun olarak) bir takım çelişkiler olduğuna, farklı konumda olan  şeylerin bir hüküm altında toplandığına, aynı konumda olan şeylerin ise  hükümlerinin değişik olduğuna dayanarak dinî buyrukların ölçüsünün gerçek yarar  ve zarar olamayacağını; iyilik ve kötülüğün, yarar ve zararın ölçüsünün İslâmî  buyruklar olduğunu savundular.
        Sofistler de akıl ve algıda ortaya çıkan çelişki ve hatalara  dayanarak aklın ölçüsünün hakikat olamayacağını ve hakikatin ölçüsünün akıl  olduğunu savundular.
        Filozofların, o dönemde yaşayan Yunanlı veya başka sofistlere  verdikleri cevapların benzerleri Adliyye âlimleri tarafından, adalet ilkesini  inkâr eden gruba -dinî sofistler denmesi daha yerinde olacaktır- verilmiştir.  Bu hususta daha fazla ayrıntıya giremeyeceğim.

Gericilik ve Aydın Düşünce Savaşı

Adalet taraftarlığı ve karşıtlığının, aslında gericilik ve  fikrî donukluk ile aydın görüşlülük ve aydın düşünce arasında bir savaş  olduğunu gördük. Yazık ki bu savaşta kazanan taraf gericilik, donukluk ve  karanlık düşünce oldu ve bu açıdan İslâm dünyası büyük manevî zararlara uğradı.
        İnsanda bir his vardır ve bu hissi uyarınca dinî konularda  daha fazla tevazu göstermek ister ve bunu yaparken de dinin izin vermediği bir  şekilde ve dine aykırı olarak gerçekleştirir. Yani akıl ışığını söndürür ve  bunun sonucunda dinin yolunu da kaybeder.
        Yüce Allah Resulü'nden (s.a.a) şöyle bir hadis rivayet  edilmiştir:
        Belimi iki kişi kırmıştır; bağnaz ve zahit cahil, laûbali ve kayıtsız  âlim.
        Başka bir hadiste şöyle yer almıştır:
        Allah'ın iki hücceti/kanıtı vardır; zahir hüccet ve batın  hüccet. Batın hücceti akıldır ve zahir hücceti ise peygamberlerdir.

Ali (a.s) Gericiliklerin Kurbanlığı

İmam Ali'nin (a.s) şehit edilmesi ve bu şehadetin nedenleri,  bugünkü konuşmamın konusundan ibaret olan "akletmenin dindarlıktan  ayrılması" bakımından ibret verici bir öyküdür.
        İmam Ali (a.s) mescitte namaz hâlindeyken veya namaza  hazırlanırken vuruldu ve bunun sonucunda da şehit oldu. Doğrudur ki İmam Ali'nin  (a.s) adalete bağlılığı ve adaletten asla ödün vermemesi onun için düşmanlar ve  düşmanlıklar, Cemel ve Sıffin savaşı ortaya çıkardı; ama sonuçta cehalet,  gericilik ve fikrî donukluk "Haricîler" adındaki bir grubun eli  olarak ortaya çıktı ve İmam Ali'yi (a.s) şehit etti.

Haricîler

Sıffın Savaşı'nda hakemlik olayı ile karşı karşıya kalındı;  İmam Ali'nin (a.s) dost ve ashabından bazıları Ali'nin (a.s) emrine uymadı ve  böylece Haricîlik ekolü oluşturuldu. İmam Ali'nin (a.s) başına kılıcı indiren şahıs  da Haricî idi. Haricîlik, İslâm fırkalarındandır. Onlar kendilerini Müslüman  görüyor ve kendilerinden başka herkesin dinden çıktığına inanıyorlardı. Haricîlerin  İslâm inancında olmadığını kimse iddia etmemiş ve hatta herkes, onların büyük  bir taassupla İslâm'a bağlılığını söylemiştir. Haricîlerin en bariz ve belirgin  özelliği düşünce ve akletmekten yoksun olmalarıydı. İmam Ali (a.s) onları  inançlı, ama cahil ve yüzeysel topluluk olarak tanıtmıştır. Haricîler ibadet  düşkünü insanlardı, gece namazı kılar ve Kur'ân okurlardı; ama cahil, düşüncesiz  ve aklını kullanmayan ve hatta din hususunda düşünmeye ve akletmeye karşıt olan  bir topluluktu.
        İmam Ali (a.s), hücceti tamamlamak için onlarla yaptığı bir  konuşmada şöyle buyurdu:
        Sizi bu hakem işinden sakındırmıştım. Ama siz dinlemeyerek  isyancı muhalifler gibi geldiniz bana, reyimi bırakıp heva-heveslerinize  kapıldınız. Aklı havada ve sefih topluluk, ben sizlere bir kötülük getirmedim.
        Siz bugün hakemlik konusunda beni eleştiriyor ve hakemliği  kabul etmenin hata olduğunu, sizin tövbe ettiğinizi ve benim de tövbe etmem  gerektiğini söylüyorsunuz. Ben daha başından hakemliği kabul etmememiz  gerektiğini size söylemiştim; siz ise bunda diretmiş, bana kılıç çekmiş, Kur'ân  için savaştığınızı ve bunların da şimdi Kur'ân'ın hükmünü öne sürdüğünü  söylemiştiniz. Ben de bunu, razı olmamama rağmen ve mecburiyet sonucunda kabul  etmiş ve onlarla antlaşma yapmıştım.
        Şimdi kalkıp bunun yanlış olduğunu söylüyor ve o antlaşmayı  bozmamı istiyorsunuz benden. Kur'ân-ı Kerim açıkça "Ahitlere vefa edin." buyurduğu hâlde ben ahdimi nasıl bozarım? Allah Resulü (s.a.a), müşriklerle  yaptığı antlaşmayı bozmaz ve antlaşma tarafının aldatılmasını, antlaşma tarafı  müşrik ve kâfir olsa bile antlaşmayı bozmayı caiz görmezdi. Antlaşma yaptıktan  sonra onu bozmamı mı istiyorsunuz benden?
        İmam Ali (a.s) bunu farklı yerlerde onlara söyledi ve onların  asıl sorun ve derdini şöyle açıkladı: "Siz  aklı havada ve sefih topluluksunuz." İşte budur işlerinizdeki eksikliğiniz; bir gün şiddetle hakemliği savunur ve  bir başka gün aynı şiddetle onu küfr ve dinden çıkma nedeni olarak nitelersiniz.
        Haricîlerin tarihteki öyküsü, din inancıyla cahilliğin ve  kuru bağnazlığın içiçeliği bakımından çok ilginç ve bir o kadar da ibret  vericidir.
        Abdullah İbn Abbas, Müminler Emiri Ali (a.s) tarafından  gidip Haricîlerle konuşmak için görevlendirildiğinde, gördüğü manzara  karşısında hayret etmişti:
  "Abdullah İbn Abbas, onların alınlarında uzun secde  izini ve devenin dizleri gibi ellerinin nasır bağladığını görmüştü. Üzerlerinde  yıkanmış eski gömlekler vardı ve gömleğin eteğini bellerine bağlayarak savaşa  hazır hâldelerdi."
        Tarihçilerin bildirdiğine göre Haricîler, yalan türünden  günahlardan ciddiyetle sakınır ve Ziyad gibi zalimlerden bile inançlarını  gizlemezlerdi; günahkârlara karşı çıkarlardı; onlardan bazıları gündüzleri oruç  tutar, geceleri namaz kılardı. Diğer taraftan ise inançları yüzeyseldi.  Halifeliği ve birinin halife olmasını gereksiz görüyor, Kur'ân'ın mevcut olduğunu  ve insanların onunla amel etmesini savunurlardı.
        İbn Ebi'l-Hadid şöyle yazar: Haricîler, bir yönetici ve bir  önder olmaksızın bir şey yapamayacaklarını anladıklarından dolayı halifenin  gereksizliği görüşünden döndü ve kendilerinden olan Abdullah b. Veheb-i Rasibi'ye  biat ettiler. Aklı doğru bir şekilde ve doğru bir yönde kullanamamanın doğal  sonucu olarak inançlarında çok dar görüşlü idiler. Haricîlerin çoğunluğu,  Müslüman fırkaların tümünü kâfir gördükleri için onlarla namaz kılmaz, onların  kestiğini yemez, onlarla evlilik yapmazlardı. Onlar ameli imanın bir cüzü ve  parçası olarak kabul etmeleri sonucunda dar görüşlülüğe duçar olmuşlardı. Bu  yüzden de büyük günah işleyen kimsenin kâfir olduğuna inanıyor ve "Bizden  başka herkes kâfir ve cehennem ehlidir." diyorlardı.
        Gerçekte Haricîler (kendi düşüncelerinde) emr-i maruf ve nehy-i  münker için kıyam etmişlerdi.
        Haricîler, İmam Ali'yi (a.s) kendi saf ve inançlarına getiremeyeceklerini  anladıktan sonra ilk toplantılarını Kûfe şehrinde bir evde yaptılar. Bu  toplantıda biri ayağa kalkarak ateşli bir konuşma yaptı ve şöyle dedi:
        Rahman olan Allah'a iman eden ve Kur'ân-ı Kerim'i kaynak olarak  benimseyen insanların dünyayı emr-i maruftan, nehy-i münkerden ve hak sözü söylemekten  önde tutması doğru değildir. Emr-i maruf, nehy-i münker ve hak sözü söylemek  zarar getirse bile bu zarara katlanmak gerek. Bu dünyada zarar ve ziyan görmek,  kıyamette Allah'ın rıza ve hoşnutluk mükâfatına neden olacaktır. Öyleyse  kardeşlerim! Gelin, zulüm ve bozgunculuk ocağı olan bu şehirden çıkalım;  dağlara ve ücra yerlere sığınarak bu saptırıcı bidatlerle mücadele edelim.

Emr-i Marufun Koşulları

İyiliği buyurma alanında gözetilmesi gereken bir takım  şartlar vardır; hem Şia ve hem de Ehlisünnet müçtehitleri bunlara dikkat  çekmiştir. Bu nedenle müçtehitler, herkesin iyiliği buyurmak ve kötülükten  sakınmak adına başkalarını alıkoymasını, vurmasını, dövmesini, kan akıtmasını caiz  görmemiştir. İyiliği buyurmanın ve kötülükten sakındırmanın şartlarından ikisi,  en öncelikli ve ilgili bütün alanlarda gözetilmesi gereken şartlardandır. Haricîler  bu şartların ikisinden de yoksundu ve hatta bunlardan birini inkâr etmekteydi.  Sözü edilen iki şart, dinde basiret ve amelde basiret şartlarıdır. Dinde  basiret, din alanında yeterli ve doğru bilgilere sahip olmaktır; helâlı  haramdan, vacibi vacip olmayandan ayırt etme yeterliliğidir.
        Gerçek şu ki Haricîler bu basirete sahip değillerdi. Bundan  dolayı da "Hüküm, ancak Allah'ın,  doğruyu haber veren O'dur ve O'dur ayırt edenlerin en hayırlısı." ayetine sığınarak "Hüküm, ancak Allah'ındır." cümlesini kendilerine  slogan olarak seçmişlerdi. Oysaki bu ayetin hakemlik gibi konularla hiçbir ilgi  ve ilintisi yoktur.
        Amelde basiretin açıklaması şöyledir: Etki ihtimali ve  kötülük doğurmama, marufu buyurmak ve münkerden nehyetmek alanındaki şartlardan  bazılarıdır. Yani marufu buyurmak ve münkerden nehyetmek, marufun yayılması ve  münkerin yok olması içindir. O hâlde etki göstereceği ihtimalinin olduğu yerde  iyilik buyurulmalıdır. Etkili olmayacağı kesinlikle bilindiği takdirde iyiliği  buyurmak farz değildir. Öte yandan da bu amel bir maslahat için yapılmalıdır. O  hâlde daha büyük bir kötülüğe neden olması durumunda ondan sakınılmalıdır. Bu  iki şart, amelde basireti gerekli kılmaktadır. Amel noktasında basireti olmayan  bir kimse, amelinin etkili olup olmayacağını ve daha büyük bir kötülük doğurup  doğurmayacağını öngöremez. Bu nedenle hadislerin de buyurduğu gibi, cahilliğe  dayalı iyilik buyurmaların zararı yararından daha büyük ve daha fazla  olacaktır. Etki olasılığı, diğer görev ve sorumlulukların şartı olarak görülmemiş,  etkili olması durumunda yapılması ve etkili olmaması durumunda da yapılmaması  söylenmemiştir. (Oysaki önceden de belirttiğim gibi her sorumlulukta bir takım  fayda ve maslahatlar göz önünde bulundurulmuş) ancak bu maslahatların teşhisi  insanlara bırakılmamıştır. "Faydalı olduğunu gördüğün durumda namaz kıl,  faydalı görmediğinde kılma; oruç tutmanın faydalı olacağı ihtimali varsa oruç  tut, yararlılık olasılığı yoksa veya zararlı olduğunu görüyorsan oruç tutma"  denmemiştir. Hac, zekât ve cihat... gibi sorumluluklar da bu şartla  sınırlandırılmamıştır. Marufu buyurmak tamamen bunlardan farklı tutulmuş,  etkili ve faydalı olma şartlarıyla kayıtlandırılmıştır. Bu sorumluluğu yerine  getiren herkes aklını kullanmalı, amelde basirete sahip olmalıdır. Marufu  buyurmak ve münkerden nehyetmek, sırf itaatten ibaret olan bir amel değildir.

Emr-i Maruf Hususunda Haricîlerin İnancı

Haricîler dışındaki bütün İslâm fırkaları, marufu buyurmak  ve münkerden nehyetmek alanında amelde basiretin farz olduğunu bildirmiş ve  bunda ittifak etmişlerdir.
        Haricîler kendilerine has donukluk, ruhsuzluk, bağnazlıklarından  dolayı marufu emretmenin ve münkerden nehyetmenin tamamen itaat gerektirdiğini,  etki ihtimali ve zarar doğurmaması şartıyla sınırlı olmadığını, bu hususta kafa  yormanın ve hesap yapmanın gereksiz olduğunu ve de düşünmeksizin yerine  getirilmesi gereken bir sorumluluk olduğunu söylüyorlardı. Haricîler;  öldürüleceklerini, kanlarının heder olacağını, kıyam etmelerinin hiçbir etki ve  faydası olamayacağını bildikleri hâlde bu husustaki inançları doğrultusunda  kıyam ediyorlardı; terör yapıyor ve insanların karnını yarıyorlardı. Haricîler,  yaptıkları işin ne getirip, ne götüreceği, nelere neden olacağı basiretinden  yoksun idiler ve hatta iyiliği buyurmak ve kötülükten alıkoymak alanında böyle  bir basiretin gerekliliğini bile inkâr ediyorlardı. İşte bu açıdan Haricîler, İslâm  dünyası için büyük bir sorun ve musibete neden oldular.

İslâm İçin Haricîlerden Kaynaklanan Musibetler

Ali b. Ebu Talib'i (a.s) öldürmekten daha büyük musibet mi  var? Ali (a.s), Haricîlerden biri olan Abdurrahman b. Mülcem tarafından  öldürüldü. Müminler Emiri Ali (a.s), İbn Mülcem'le arasında hiçbir şahsî sorun  olmadığını buyurmuş ve hatta ona nice iyilikler yapmıştı. Ancak cahil ve korku  nedir bilmeyen İbn Mülcem, Haricî inancı doğrultusunda İmam Ali'nin (a.s) kâfir  olduğuna, Müslümanlar arasında fitne ve kargaşaya neden olan üç kişiden biri  olduğuna inanmıştı. Bu nedenle de Mekke'de iki kişiyle birlikte bir araya  gelerek Ali'yi (a.s), Muaviye'yi ve Amr b. As'ı bir gecede öldürmeye karar  verdi ve yemin ettiler. Belirledikleri gece, Ramazan ayının on yedinci veya on  dokuzuncu gecesiydi. Niye bu geceyi seçmişlerdi?
        İbn Ebi'l-Hadid şöyle yazar: İnançta bağnazlığın cahillikle  birleşmesinden neler doğabileceğini gör de hayretlerde kalma! Onlar, kendileri  açısından ibadet olan bu cinayeti gerçekleştirmek için aziz, mübarek ve ibadet  gecesi olan bir geceyi seçmişlerdi.
        Haricîler "Hüküm ancak Allah'ındır." cümlesini  kendilerine slogan seçmişlerdi. İmam Ali (a.s) onların zavallı ve bedbaht  olduklarını, ancak hataya düştüklerini bildiğinden dolayı kendisi için  çıkardıkları sorunlar yüzünden onlara baskı uygulamıyordu ve hatta kendisinden  sonra Haricîlerin öldürülmemesini şöyle buyurmuştu:
        Benden sonra Haricîleri öldürmeyin; zira hakkı dileyen, ancak  hata eden kimse (Haricî), batılı dileyip de elde eden kimse (Muaviye ve  adamları) gibi değildir.
        Haricîler, açıkça ve resmen İmam Ali'yi (a.s) tekfir ettikleri  hâlde İmam Ali (a.s), bilgisizlikleri sonucunda bu hataya düştüklerinden dolayı  onların beytülmalden olan payını kesmedi. Haricîler mescide gelip bir köşede,  bir yerde oturuyorlardı ve İmam Ali (a.s) konuşma yaptığında birden "Hüküm  ancak Allah'ındır." veya "Hüküm ancak Allah'ındır, senin değil ya  Ali." diye bağırıyorlardı.
        Bir gün İmam Ali (a.s) camide cemaat namazı kıldırıyordu. Bu  sırada camide bulunan Haricîlerden biri, İmam Ali'nin (a.s) kâfir ve müşrik  olduğunu ima etmek amacıyla "Ve andolsun  ki sana ve senden öncekilere, gerçekten de şirk koşarsan yaptıklarını boşa  çıkarırım ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun diye vahyedildi." ayetini okudu. İmam Ali (a.s), Kur'ân okunduğunda susmak gerektiği hükmünce sustu.  Adam ayeti okuyup bitirdikten sonra İmam Ali (a.s), kaldığı yerden namaza devam  etti. Adam, ikinci defa aynı ayeti okumaya başlayınca İmam Ali (a.s), Kur'ân  ayetine saygı olarak ayet okunup bitinceye kadar sustu. Ayetin bitiminden sonra  tekrar namaza devam etti. Adam üçüncü kez aynı ayeti okumaya başladı. Ali (a.s)  tekrar sustu. Adam ayeti okuyup bitirdikten sonra İmam Ali (a.s), "Dayan, şüphe yok ki Allah'ın vaadi gerçektir ve  adamakıllı inanmayanlar, sakın senin gayretini hafifletip gevşetmesin." ayetini okudu. Bunun üzerine adam tekrar etmedi.
        Haricîler, işledikleri terör ve cinayetler sonucunda öyle  bir korku yaratmışlardı ki "Hüküm ancak Allah'ındır." cümlesini  duymakla, kalpler korkuyla doluyordu.

Abdurrahman  İbn Mülcem Kûfe'ye gelmiş ve kendi inancında olan iki kişiyi bulmuştu. Mescide  giderek karar gecesinde orada oldular. Plân uygulamaya koyularak kılıç İmam Ali'nin  (a.s) başına indirildiğinde bir çığlık duyuldu ve bir ışıltı görüldü. Çığlık "Hüküm  ancak Allah'ındır." çığlığıydı ve ışıltı ise kılıcın ışıltısı.
 

Bu konuşma, 1381 h.kamerî (1340 h.şemsî) yılında, Ramazan ayının 20. gecesinde  yapılmıştır.

Tefsir-i Safi, Feyz-i Kaşanî, Rahman Suresi'nin 7. ayetinin tefsiri   

Âl-i İmrân, 40  

Mâide, 1     

Bakara, 275     

A'râf, 28-29    

Murucu'z-Zeheb, c.4, s.86      

Mutezile, Mütevekkil döneminde belli bir ekol olarak varlığını sürdürememiş ve  dağılmıştı; bu noktada inancını koruyabilen ancak Şia kelamcıları olmuştu. 

Biharu'l-Envar, c.2, s.106-111    

Nehcü'l-Belâğa, 36. Hutbe      

Mâide, 1     

Nehcü'l-Belâğa, 36. Hutbe    

İkdü'l-Ferid, c.2, s.389

el-İmametu ve's-Siyase, s.121. Kamil, Müberred. c.2      

En'âm, 57    

Nehcü'l-Belâğa, 61. Hutbe    

Zümer, 65       

Rûm, 60   

Total Visit: 364
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.