İslâm dini açısından adalet ilkesi bu kadar önemli ve hayatî bir konu olduğu hâlde neden uygulanmadı? İslâm'ın doğuşundan çok kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen İslâm toplumu neden adaletsizliğin en kötü örneğine duçar olmuş, türlü türlü adaletsizlik ve ayrımcılıklarla karşı karşıya gelmişti? Bu soruya cevap olarak ilk akla gelen şudur: Bunun asıl sorumlusu bazı halifeler olmuştur; adaletin iyi uygulanmamasına ve gerçek yerini bulmamasına halifeler neden olmuştur. Çünkü bu emir öncelikle Müslümanların halifeleri ve yöneticileri tarafından uygulanmalıydı. Ancak yöneticiler, kötü niyetli olduklarından ve o yüce makama layık olmadıklarından dolayı adaletin uygulanmasına ve yerini bulmasına engel oldular. Sonuç itibariyle İslâm toplumunda adaletsizlik ve ayrımcılıkların farklı türleri ve örnekleri ortaya çıktı. Bu cevap bir açıdan doğrudur, şöyle ki: Adaletten sapma nedenlerinden biri genel anlamıyla halifeler olmuştur. Çünkü adaleti uygulaması gerekenler halifelerdi, ama onlar bunu uygulamadı ve hatta aykırı yönde hareket ettiler. Emevî ve Abbasî halifeleri bunun canlı örnekleridir. Gerçek şu ki, adaletten uzaklaşmanın ve adaletin İslâm toplumuna hakim olmamasının tek nedeni halifelerin tutum ve yönetim tarzları değildir. Burada önemli bir neden daha var; etki ve sonuç bakımından birinci nedenden fazlalığı yoksa eksikliği de yoktur. Bu akşam bu neden hakkında konuşacak ve sizleri bilgilendireceğim. Sözünü ettiğim neden, İslâm'daki adalet ilkesinin bazı din büyükleri ve âlimleri tarafından kötü yorumlanmasıdır. Her ne kadar bu yorum karşısında duran ve direnen İslâm âlimleri oldu ise de etkili olamadılar. İyi ve yüce bir kanun ilk etapta iyi yorumlanmalı, ikinci etapta iyi uygulanmalıdır. Eğer kanun iyi bir şekilde yorumlanmazsa, uygulama konumunda olan insanların iyi olarak uygulamak istemelerinin de faydası olmayacaktır. Çünkü onlar, yorumlanan şekilde uygulamak zorundadırlar. İcra ve yürütme makamında olanların iyi uygulama düşüncelerinin olmaması durumunda ise bu onlar için güzel bir bahane olacaktır. Kanunu yorumlamakla yükümlü olanlar, uygulama ve yürütme konumunda bulunanların kötü niyetlerine uygun ve uyumlu olarak kanunu yorumlayacak olsalar pratikte ve sonuç olarak onlara hizmet etmiş ve insanlardan gelebilecek eleştiri ve baskılar karşısında onları kurtarmış olacaklardır. Artık bu bağlamda yorumcuların yanlışlıkla veya kanuna ve millete hıyanet düşüncesinde olduklarından dolayı kötü yorumlamaları bir şeyi değiştirmeyecektir. Adalet ilkesi işte bu akıbete uğradı. İslâm'daki adalet ilkesini inkâr edenlerin çoğunun ve hatta tümünün -açıklayacağım şekilde- hiçbir kötü niyeti yoktu belki de, sadece yüzeysel düşünmelerinden dolayı Müslümanları böyle bir duruma düşürdüler. Böylece de İslâm iki büyük sorunla karşılaştı: Uygulama ve yürütme mekanizmasındaki kötü niyetin varlığı ilk sorun idi. Bu, daha ilk günlerde hilafet çarkının ana eksenine oturmaması sonucunda ve Arap ırkının diğer ırklara üstünlüğü, Kureyş'in başkalarına üstünlüğü, bir grubun istediği şekilde haklara ve mallara el uzatmasına olanak sağlama ve diğer grubun da mahrum bırakılması suretinde ortaya çıkmıştı. İmam Ali'nin (a.s) hilafeti kabul etmesinin en önemli nedeni bu sapmaya karşı mücadele etmekti ve sonuçta da bu uğurda şehit edildi. Bu sapma, Muaviye'nin ve diğer halifelerin döneminde daha da derinleşti ve artarak devam etti. Diğer sorun ise yüzeysel düşünceli ve dindar görünümlü zümreden kaynaklandı. Bunlar, bir takım kuru ve ruhsuz düşüncelere dayanarak bir tür eğrilikler ve yanlış yorumlar yaptılar ki etkisi bugün bile devam etmektedir. Bu sosyal ilkenin kelamî bir dayanak ve kökü vardır. Kelam ilmi, hicrî birinci asrın ikinci diliminde ortaya çıktı. Bir grup; dinin temel inanç ilkeleri, tevhit inancı, Allah'ın vasıfları, dinî sorumluluklar ve ölüm sonrası hayat hakkında ilmî tartışmalar yaptıklarından dolayı "mütekellim=kelamcı" adıyla meşhur olmuşlardı. Bu zümrenin "mütekellim" adıyla tanınma nedeni hakkında tarihçiler bazı noktalara değinmişlerdir. Bazıları bunu şöyle açıklamıştır: Bunların düşüncesini bir süre meşgul eden en önemli konu, Allah'ın kelamı olan Kur'ân-ı Kerim'in hadis mi, yoksa kadim mi olduğu konusuydu. Allah'ın kelamının bu boyutu ile ilgilendiklerinden dolayı "mütekellim=kelamcı" olarak tanındılar. Bazılarının açıklaması ise şöyledir: O dönemde yeni yeni yayılmaya başlayan mantık ilmi karşısında "mantık" adını çağrıştıran bir isim seçmek isteklerinden dolayı çalışma yaptıkları ilim dalına "kelam" adını verdiler. Mantık "nutuk ve konuşma", kelam ise "söz" anlamınadır. Bu husustaki bir başka görüş de şöyledir: Bunlar çok tartıştıklarından dolayı onlara "mütekellim" adı verilmiştir. Her halükârda böyle bir grup ortaya çıkmıştı. Kelam ilminde konuşulan ve tartışılan konulardan biri, Allah'ın adaleti ve adil olup olmadığı konusu idi. Bu konu büyük yankı bulmuş, birçok dal ve boyut kazanmış ve (konumuzdan ibaret olan) sosyal adalet konusuna kadar uzanmıştı. Bu konu, birçok fitnelere ve nice kanların dökülmesine neden olan ilâhî kelamın hadis mi, yoksa kadim mi olduğu konusundan daha çok önem kazanmış, ön plâna çıkmış ve öyle bir boyut kazanmıştı ki, adalet konusunun ispat ve nefyi, kabul ve reddi bağlamında mütekellimler ikiye bölünmüşlerdi: Adliye ve Adliyye karşıtları. Adliyye, ilâhî adalet ilkesini savunanlardı; Adliyye karşıtları ise, ilâhî adalet ilkesini yadsıyan ve reddedenlerdi. Şia mütekellimleri, daha ilk günden genellikle Adliyye içinde yer aldıklarından dolayı İslâm dininin temel inanç ilkelerinin beş tane (tevhid, adalet, nübüvvet, imamet, mead) olduğunu savunmuşlardır. Yani Şia bakış açısından İslâm'ın beş temel inanç ilkesi vardır. İlâhî adalet konusu, kelam ilminde iki dalda ele alınmıştır: Gökyüzü, yeryüzü, cansızlar, bitkiler, canlılar, dünya ve ahiretten ibaret olan yaratılış ve kâinat, adalet ölçüleri üzerine mi kurulmuştur ve adalete uygun mudur? Yaratılışta hiçbir varlığa zulmedilmemiş midir? Gökleri ve yeryüzünü ayakta tutan adalet midir? Ve nitekim bu evren adaletle mi ayakta durmaktadır? Yoksa yüce Allah'ın iradesi mutlak olduğundan ve hiçbir şey de O'nun iradesini sınırlandıramayacağından dolayı dilediğini yapar, istediği gibi hükmeder, yaratması hiçbir ölçü ve kurala tâbi olmaz, O adaletin gerektirdiklerini yapmaz, O'nun yaptığı her şey adaletin bizzat özü müdür? Yüce Allah kıyamette, adalet ölçülerine uygun ve uyumlu olarak mı davranacak, hesap ve ölçüye uygun olarak kimilerini cennete ve kimilerini de cehenneme mi gönderecektir? Yoksa böyle olmayacak mıdır? İkinci şıkta yer alan mütekellimler (Adliyye karşıtları) bu soruyu şöyle cevaplamışlardır: Hiçbir ölçü ve hiçbir kanun Allah'ın fiiline hakim konumda olamaz; her ölçü ve her kanun yüce Hakkın fiil ve emrine tâbidir; adalet de, zulüm de Allah'ın emrine tâbidir. Eğer Allah, emrine itaat edeni cehenneme ve muhalefet edeni cennete gönderecek olsa bu, Allah tarafından yapıldığı için adaletin bizzat kendisidir. Allah'ın irade ve fiili hiçbir ölçüye tâbi olmaz ve hiçbir kanuna boyun eğmez; bütün kanun ve ölçüler O'nun iradesine tâbi olur, boyun eğer. Bu, varlıkların öz yaratılışının ve evrenin düzeninin adalet ölçüsüne uyumlu olup olmadığı bağlamında adalet ilkesi konusunun bir boyutudur. Konunun diğer boyutu teşri düzeniyle ve dinî buyruklarla ilgilidir. Yani yüce Peygamber (s.a.a) aracılığıyla bizlere ulaşan, İslâm şeriat ve yasası olarak nitelenen ilâhî buyrukların durumu nedir? Acaba teşri düzeni adalet ölçüsüne tâbi midir, değil midir? Bu buyruklar adalete uygun olarak mı vazedilmiştir? Her hüküm bir hakikate, gerçek bir yarar veya zarara mı kuruludur, yoksa böyle değil midir? İslâm şeriatının yasalarına baktığımızda bazı şeylerin helal ve câiz ve hatta farz kılındığını, bazı şeylerin de buna karşıt olarak haram ve yasak edildiğini görmekteyiz. Mesela İslâm dini doğruluğu ve emanete sadık kalmayı farz kılmış; yalan, hiyanet ve zulmü yasaklamıştır. Hiç şüphesiz yüce Allah'ın emir buyurduğu şey iyidir ve yasakladığı ise kötü. Bu iyiler iyi ve kötüler de kötü olduğundan dolayı mı İslâm dini onları emretmiş ve yasaklamıştır, yoksa İslâm dininin emrettiği şey iyi ve yasakladığı şey kötü mü olmuş? Yani eğer İslâm dini bunun tersini yapmış olsaydı ve yalana, hiyanete, zulme emretmiş olsaydı bunlar gerçekten iyi mi olacaktı veya doğruluğu, emanete vefayı, adaleti yasaklamış olsaydı bunlar gerçekten kötü mü olacaktı? İslâm dini ticareti helal ve faizi haram kılmıştır. Şimdi ticaretin iyi ve faizin kötü olduğunda şüphe yoktur. Ticaret zatı itibariyle iyi, insan için faydalı ve yararlı olduğu için mi İslâm dini onu helal saymış ve faizi de zatı itibariyle kötü, toplum için zararlı olduğu için mi yasaklamış ve "Faiz yiyenler, ancak Şeytan tarafından çarpılmış gibi bir hâle geliverirler." buyurmuştur? Yoksa durum bunun tersi midir? Yani ticaret, İslâm emrettiği için mi iyi oluvermiş ve faiz, İslâm'ın yasakladığından ötürü mü kötü oluvermişti Böylece İslâm âlimleri iki gruba ayrıldı: Bir grup aklî hüsn ve kubhu savunur ve şeriat sahibinin emrinin gerçek güzellik ve çirkinliğe, yarar ve zarara tâbi olduğunu kabul ederken; bir diğer grup aklî hüsn ve kubhu yadsıdı ve her şeyin hüsn ve kubhunun şeriat sahibinin emrine tâbi olduğunu ileri sürdüler. Aynı durum, insanların hakları ve sınırlarıyla ilgili ve aynı zamanda sosyal bir konu olan adalet ve zulüm hakkında da ortaya çıktı. Adliyyenin görüşü uyarınca gerçekte ve hakikatte bir hak vardır ve bir hak sahibi; hak sahibi olmak veya olmamak bir hakikattir. İslâm'ın emri gelmeden önce bu hak ve hak sahibi vardı; kimi gerçek hakkına ulaşıyordu ve kimi de hakkından mahrum kalıyordu. İslâm geldi ve hak sahibinin kendi hakkına ulaşması yönünde yasalar getirdi. İslâm dini getirdiği yasalarını hakka ve adalete uyumlu ve dayalı olarak düzenledi. Adalet, her hak sahibine hakkının verilmesidir. İslâm emretmese idi bile hak ve adalet bir gerçekti ve gerçekliğinden bir şey kaybetmeyecekti. Aklî hüsn ve kubhu kabul etmeyenlerin görüşü uyarınca hakkın, hak sahibi olmanın, hak sahibi olmamanın ve aynı şekilde adaletin ve zulmün bir hakikati yoktur; bütün bunlar şeriat sahibinin nasıl bir kanun vazedeceğine tâbidir. Bu grubun inancına göre var oluş düzeni, yüce Allah'ın fiili ve mutlak iradesinin ürünü olduğundan dolayı hiçbir kanun ve yasaya tâbi olmadığı ve boyun eğmediği gibi, teşri düzeni de aynı sebepten dolayı hiçbir ilkeye tâbi olmaz ve hiçbir yasaya boyun eğmez. İslâm'ın vazettiği her kanun haktır; yani hak olur ve onun getirdiği herşey adalettir. Eğer İslâm dini insanın; zahmet çektiği, emek verdiği, sıkıntıya katlandığı ve ürettiği şeylerin hiçbirinde hak sahibi olmadığını ve hiçbir şekilde zahmet çekmemiş ve emek vermemiş birinin hak sahibi olduğunu söylemiş olsaydı gerçekten de zahmet çeken kimse değil de, zahmet çekmemiş olan mı hak sahibi olacaktı. Bu konunun pratikte ve amelî noktada nasıl bir sonucu vardır? Her hâlükârda her iki grup, mevcut İslâmî kanunların yararlı, hakka ve adalete uyumlu olduğuna inanmışlardır. Ancak bir grup hüsn ve kubhun, yarar ve zararın, hakkın, haklının, haksızın önceden var olduğuna ve İslâm'ın da bunlara uyumlu olarak kanunlar getirdiğine; diğer grup ise, bunların önceden var olmadığına ve dinin buyruklarının akabinde ortaya çıkmış olduğuna inanmıştır. Bir grup din buyruklarının ölçüsünün hüsn, kubh, hak, haklı, haksız, adalet ve zulüm olduğunu; diğer grup ise bütün bunların ölçüsünün din olduğunu ileri sürmüştür. Hace Ali veya Ali Hace demekle bir şey değişmez, sonuç aynıdır. Bu nedenle de her iki gruba mensup âlimler, fıkıh ve fıkıh metodolojisi alanında hükümlerin maslahatı ve bir maslahatın diğer maslahata önceliği hakkında birleşmişlerdir. Buna cevap olarak şöyle diyebiliriz: Hayır, durum bundan ibaret değildir. Konunun amel noktasında çok önemli bir sonucu vardır. Bu ise, İslâmî hükümlerin çıkarsanmasında akıl ve ilmin etkin ve müdahil olmasıdır. Birinci grubun "Bir hak ve bir adalet vardır, gerçek itibariyle hüsn ve kubh vardır ve İslâm'ın kanun koyucusu da her zaman bu gerçekleri göz önünde bulundurmuştur." yönündeki görüşünü kabul edecek olsak, akıl ve ilmin hükmü uyarınca hakkın ve adaletin neyi gerektirdiği, yarar ve zararın ne olduğu gibi durumlarla karşılaştığımızda aklı, yarar ve zararı algılayan kılavuz olarak kabul etmek ve de Adliyye grubunun belirlediği "Aklın hükmettiği her şeye şeriat de hükmeder" veya "Şer'î farzlar, aklî farzlarda lütuflardır." türünden kuralları uygulamak mecburiyetinde kalacağız. Naklî bir delilin zahiri buna aykırı olsa da durum değişmeyecektir. Çünkü bu temel doğrultusunda İslâmî hükümlerin bir ruhu, gayesi ve amacı olduğuna inanmaktayız. İslâm'ın bir amacı olduğunu ve asla bu amacından sapmayacağını kesin olarak bildiğimizden dolayı biz de bu hedef yönünde hareket edecek, kalıp ve şekillere bağlı kalmayacağız. Faizin haram olduğunu ve bunun da nedensiz olmadığını anlamakla, şekil ve kalıbın değişmesi durumunda bile haram oluşu gerçeğinde bir şeyin değişmeyeceğini anlayacağız. Faizin gerçeği faiz, zulmün gerçeği zulüm, hırsızlığın gerçeği hırsızlık ve dilenciliğin gerçeği de dilenciliktir, topluma yük olmaktır; gerek bunlar faiz, zulüm, hırsızlık ve dilencilik şeklinde olsun ve gerekse hak ve adalet örtüsüne bürünsün; mahiyet ve gerçek itibariyle bir şey değişmeyecektir. Ama eğer ikinci görüşü kabul etsek akıl asla kılavuz olamayacaktır; İslâmî kanun ve yasaların temel edinebileceğimiz hiçbir ruh ve anlamı olmayacaktır. Var olan tek şey şekil ve kalıp olacaktır; şekil ve kalıbın değişmesiyle de her şey değişecektir. Bu görüş uyarınca ne kadar haktan, adaletten, maslahattan, bir maslahatın diğer maslahata önceliğinden söz edilirse edilsin, bunların gerçek kavramı kayıptır. Çünkü suret, şekil ve kalıba maslahat, adalet, hak... adını vermişlerdir. O hâlde birinci görüş uyarınca biz hakkı, adaleti ve maslahatı gerçek bir olgu, ikinci görüşte ise onları hayalî bir varsayım olarak görmekteyiz. Cahiliye dönemindeki insanların dalalete düşmelerinin bir nedeni de iyilik ve kötülüğü algılama gücünü kaybetmeleri olmuştu. Onlar, her çirkinliği din adı altında kabul etmiş ve onlara dinî ve şer'î buyruklar adını vermişlerdi. Kur'an-ı Kerim bu yönüyle onları eleştirmiş ve zati itibariyle kötü bir işi Allah'ın buyurmayacağını anlamaları gerektiğini bildirmiştir. Bir şeyin çirkinlik unvanı taşıması, yüce Allah'ın onu buyurmayacağına yeterli bir nedendir. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: Onlar, kötü bir iş yapınca babalarımız da derler, bu işi yaparlardı, öyle bulduk onları ve Allah emretti bunu bize. De ki: "Allah kesin olarak kötülüğü emretmez. Allah'a, bilmediğiniz şeyi mi isnat ediyorsunuz?" De ki: "Rabbim, adaletle hareket etmemi emretti bana." Bu ayetin açılımı şöyledir: Onlar işledikleri bir iffetsizliği iki delile dayandırıyorlardı: Derlerdi ki bu, babalarımızın ve atalarımızın geleneğidir ve ayrıca Allah'ın emri de bu yöndedir; bunu yapmamıza Allah izin vermiştir. Ey Peygamber, onlara de ki Allah kötülüğün ve iffetsizliğin işlenmesine asla izin vermez. İffetlilik de, iffetsizlik de bir hakikattir; Allah'ın emri ve nehyi ile iffetsizlik iffet, iffet de iffetsizlik olmaz. Ayrıca Allah, kesinlikle iffetsizliği buyurmaz ve ona izin vermez. Şüphesiz ki Allah adaleti ve dengeli olmayı emreder. Bunu kendiniz anlamalı, teşhis etmeli ve ölçü edinmelisiniz; bu ölçü ile yüce Allah'ın neyi emrettiğini ve neyi yasakladığını teşhis etmelisiniz. Allah'ın adaletini savunan âlimler açısından şer'î deliller dört tanedir: Kur'ân, sünnet, icma (özel bazı şartlarla İslâm âlimlerinin bir konu üzerinde ittifak etmesi) ve akıl. Adaleti kabul etmeyen âlimler ise şer'î delillerden birinin akıl olmasını anlamsız bulmuş ve şer'î hükümleri çıkarsama yollarından birinin akıl olmasını kabul etmemişlerdir. Onlar açısından yapılması gereken tek şey bildirildiği gibi hareket etmek ve itaat etmektir. İslâm'da bazılarının ortaya çıkıp kendilerini gerçek Müslüman ve hatta diğer Müslümanlardan daha üstün ve daha mukaddes tanıtmaları, itaat ehli görmeleri, Hz. Peygamber'in (s.a.a) sünnetine tamamen bağlı olduklarını duyurmaları ve bunun ardından da hem var oluş düzeninde (tekvin alanında) ve hem de kanun koyma düzeninde (teşri alanında) Allah'ın adaletini inkâra dayalı görüşlerinin doğruluğunu kanıtlamaya girişmeleri gerçekten insanı hayrete düşürmekte ve kanını dondurmaktadır. Bunlar bir taraftan kendi vehim ve zanları doğrultusunda tekvin alanındaki adaletsizlikleri, hastalıkları, sıkıntıları ve şeytanın yaratılmasını örnek göstererek şöyle demişlerdir: Eğer âlem adalet ekseninde hareket etseydi Ali b. Abu Talib (a.s) öldürülmez ve sonra da onun yerini Ziyad b. Ebih ve Haccac b. Yusuf gibileri almazdı... Öte yandan kanun koyuculuk (teşri) düzeninde de İslâm hükümlerinin bir yasa, kural, yarar, zarar, hüsn ve kubh.... türünden şeylere tâbi ve bağlı olmadığını kanıtlamak için şöyle demişlerdir: İslâm şeriatı, dağınıkları toplama ve topluları dağıtma üzerine kuruludur. Bundan dolayı da dinin buyruklarında bunca çelişki vardır; İslâm'ın kanun koyucusunun, birçok yerde iki farklı şey hakkında aynı şekilde veya birbirlerine çok benzeyen iki şey hakkında ise farklı iki şekilde hükmettiğini görmekteyiz. İslâm'ın kadın ve erkek arasında, erkeğin dört kadınla evlenebileceğini caiz görmek ve kadının ancak bir erkekle evlenebileceğini bildirmek şeklinde fark gözetmesi bu çelişkilerin bir örneğidir. Hırsızın elinin, suçu işleyen alet olması bakımından kesilmesini emrettiği hâlde, yalan söyleyen veya zina işleyen kimselerin suçu işleyen aletlerinin kesilmesini buyurmaması, bu bağlamdaki diğer örneklerdir... Kendini Kur'ân'a tâbi ve bağlı gören bu tür insanları tarihte görmek gerçekten insanın yüzünü kızartır. Kur'ân hem tekvin ve hem de teşri düzeninde açıkça ilâhî adaletten söz ettiği ve örneklere değindiği hâlde, sözünü ettiğimiz bu grup, İslâm'ın hükümlerinin hikmetten yoksun olduğundan, var oluş (tekvin) ve kanun koyuculuk (teşri) düzeninde adaletsizlik ve hikmetsizlik görüldüğünden söz etmişler. Bundan daha da yüz kızartıcı olan, bir asır süren tartışma, çatışma, fitne ve dökülen kanlar sonrasında adalet inkârcılarının, dönemin iktidar ve siyaseti tarafından desteklenmesiyle öne geçmesi ve üstün gelmesidir. Bu, Abbasî halifesi Mütevekkil eliyle gerçekleştirildi. Mütevekkil bu görüşü kendi düşünce ve siyasetiyle uyumlu bulduğundan veya bunun gerçeğini anlayamadığından dolayı destekledi. Mes'udî bu hususta şöyle yazar: Mütevekkil halife olup yönetimi ele aldığında aklî tartışmalara engel olunmasını, Mu'tasım ve Vasık döneminde insanların (din konusunda) yaptıklarının terk edilmesini, dinî konularda itaat edilmesini ve akıl yürütülmemesini emretti. Adalet ilkesini yadsıyan hadis âlimlerini de, görüş belirtmeksizin hadis nakletmekle, sünnet ve cemaati duyurmakla-yaymakla görevlendirdi. Ayrıca Mütevekkil, yeni yayılmakta olan felsefeyi de, aklî bir alan olduğundan dolayı yasaklamıştı. Şu noktaya da değinmemiz iyi olacaktır: Bugün Şia karşısında bir terim olarak kullanılan "Sünnî" kelimesi önceleri bu anlamda değil, sadece adalet ilkesini ve olguların gerçek hüsn ve kubhunu yadsıyanlar hakkında kullanılmıştır. Şia ve Mutezile hakkında Adliyye terimi kullanıldığından dolayı Şia dışındaki diğer Müslümanlara Ehlisünnet ve cemaat adı verilmiştir. Burada bilinmesi gereken bir diğer noktada şudur: Sonraları yetişen Ehlisünnet âlimlerinin büyük çoğunluğu Eş'arî ekolünü seçmedi ve adalet ilkesini kabul etti. Ehlisünnet'ten olan Zemahşerî gibi büyük âlimler, bu zümreden örneklerdir sadece. Kelam alanındaki tartışmalar git gide azaldıktan sonra her grubun inancı diğerini etkiledi. Adliyye inancının karşıt grubu nasıl etkilediğini veya bunun aksinin nasıl gerçekleştiğini ve böylece de musibetin nasıl geneli etkileyecek bir yapı kazandığını açıklamaya şimdilik zamanımız yeterli ve elverişli değildir. O dönemde yaşayan insanların geneli, adaleti yadsıyanların görüşünü benimsemişlerdi. Çünkü bu görüş sırf itaate, teslimiyete, tâbi olmaya ve bağlılığa kuruluydu. Genel halk kitlesi, düşünecek düzeyde olmadığından dolayı düşünmeyi ve akletmeyi tehlikeli görür ve ondan korkarlar. Şeriat hükmünün aklî kanuna bağlı olmadığını söylemek, genel halk açısından bir tür dini yüceltmek ve önemsemektir. Bu nedenle de Mütevekkil'in düşünce özgürlüğünü engellemesi halk tarafından çok beğenilmiş ve bu, dini ve sünneti destekleme olarak algılanmıştı. Mütevekkil günahkâr, gaddar ve zalim biri olmasına rağmen halkın çoğunluğu tarafından sevildi, sayıldı ve Allah'ın dinine büyük bir yardım olarak gördükleri düşünce özgürlüğünü yasaklamasına teşekkür etmek amacıyla onun hakkında övgü dolu şiirler yazıldı. Halkın geneli, -gerçekte İslâm için ilmî ve fikrî facia ve İslâm'ın aklî hayatı için büyük bir musibet olan- o günü bayram havasında geçirdi. Şairlerden biri, Mütevekkil'i övdüğü şiirinde şöyle demiştir: Artık bugün Peygamber'in sünneti üstün tutuldu ve saygı gördü; hiç horlanmamış gibi oldu adeta. Şimdi artık Peygamber'in sünneti olanca onur ve kıvanç ile kendini göstermekte ve batılı yerden yere vurmaktadır. Bu bidatçiler (Adliyye grubu) arkalarını döndü ve cehenneme gittiler. Bir daha asla dönmeyecekler. Allah, Peygamber'in (s.a.a) sünnetine saygı duyan ve bağlı olan halife Mütevekkil eliyle Müslümanların öcünü bu bidatçilerden aldı. Mütevekkil, benim Rabbimin halifesidir; Allah Resulü'nün amca oğlu ve Abbasoğulları'nın en yücesidir. Dinin yardımcısı ve bölünmüşlükten kurtaran odur. Allah onun ömrünü uzun, sayesini üstümüzde daim, sağlıklı ve esen, dine yaptığı bu büyük yardımına mükâfat olarak yüce cennetinde Peygamber'le birlikte kılsın. Tarih bağlamında olayların gelişim süreci böyle gerçekleşmişti. İlâhî adalet konusunda yaşananlar yaşanmış ve ilâhî adalet ilkesini inkâr edenler başarılı olmuştu. Adalet inkârcılarının görüşlerinin Adliyye grubuna sirayet etmesi sonucunda İslâm'ın sosyal adalet ilkesi de zarar görmüş ve uğursuz akıbete düşmüştü. İşte bu düşünsel kargaşa ve kaos İslâm dünyasına pahalıya mal olmuştu. "Hak ve adalet mi dinin, yoksa din mi hak ve adaletin ölçüsüdür?" konusunda İslâm âlimleri arasında çıkan ikilik, çok eski zamanlarda filozoflar arasında ve hakikat konusunda "Gerçekte bir hakikat var da bizim zihnimizde oluşan düşünce ve algılar bu hakikate tâbi ve bağlı mıdır, yoksa hakikat mi bizim zihin ve düşüncemize tâbidir?" şeklinde ortaya çıkmış olan ikiliğe çok benzemektedir. Başka bir deyişle bunu şöyle açıklayabiliriz: İlmî ve felsefî düşüncelerimizi açıklarken "Falan konu ve falanca şey öyle veya böyledir." deriz. Gerçekten de o konu ve şeyin, biz anlasak da, anlamasak da bir hakikati var mıdır ve bizim zihnimiz onu olduğu gibi algıladığı için zihnimizin algısı hakikî bir algı mıdır? Yoksa durum bunun aksi midir? Yani hakikat bizim zihnimize mi tâbidir ve nasıl olursa olsun bizim algıladığımız şey midir hakikat? İnsanlar bir hakikati farklı şekillerde algılayabileceklerinden ötürü hakikat bunların her birine oranla farklı bir şey mi olacaktır? Hakikat göreceli türden bir şey midir? Eski Yunan'da bazı gruplar ortaya çıkarak insanın düşüncesini, hakikatin ölçüsü olarak tanımladı ve her şeyin ölçüsünün insan olduğunu söylediler. Felsefe tarihinde bunlara "Sofistler" denmiştir. Bunlar, zaman olarak İslâm kelamcılarından önce yaşamış ve iddialarını da, aynen İslâm'daki adalet inkârcıları gibi bir takım delillere dayandırmışlardır. Adalet ilkesini inkâr edenler, İslâmî buyruklarda (kendi zanlarına uygun olarak) bir takım çelişkiler olduğuna, farklı konumda olan şeylerin bir hüküm altında toplandığına, aynı konumda olan şeylerin ise hükümlerinin değişik olduğuna dayanarak dinî buyrukların ölçüsünün gerçek yarar ve zarar olamayacağını; iyilik ve kötülüğün, yarar ve zararın ölçüsünün İslâmî buyruklar olduğunu savundular. Sofistler de akıl ve algıda ortaya çıkan çelişki ve hatalara dayanarak aklın ölçüsünün hakikat olamayacağını ve hakikatin ölçüsünün akıl olduğunu savundular. Filozofların, o dönemde yaşayan Yunanlı veya başka sofistlere verdikleri cevapların benzerleri Adliyye âlimleri tarafından, adalet ilkesini inkâr eden gruba -dinî sofistler denmesi daha yerinde olacaktır- verilmiştir. Bu hususta daha fazla ayrıntıya giremeyeceğim. Adalet taraftarlığı ve karşıtlığının, aslında gericilik ve fikrî donukluk ile aydın görüşlülük ve aydın düşünce arasında bir savaş olduğunu gördük. Yazık ki bu savaşta kazanan taraf gericilik, donukluk ve karanlık düşünce oldu ve bu açıdan İslâm dünyası büyük manevî zararlara uğradı. İnsanda bir his vardır ve bu hissi uyarınca dinî konularda daha fazla tevazu göstermek ister ve bunu yaparken de dinin izin vermediği bir şekilde ve dine aykırı olarak gerçekleştirir. Yani akıl ışığını söndürür ve bunun sonucunda dinin yolunu da kaybeder. Yüce Allah Resulü'nden (s.a.a) şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: Belimi iki kişi kırmıştır; bağnaz ve zahit cahil, laûbali ve kayıtsız âlim. Başka bir hadiste şöyle yer almıştır: Allah'ın iki hücceti/kanıtı vardır; zahir hüccet ve batın hüccet. Batın hücceti akıldır ve zahir hücceti ise peygamberlerdir. İmam Ali'nin (a.s) şehit edilmesi ve bu şehadetin nedenleri, bugünkü konuşmamın konusundan ibaret olan "akletmenin dindarlıktan ayrılması" bakımından ibret verici bir öyküdür. İmam Ali (a.s) mescitte namaz hâlindeyken veya namaza hazırlanırken vuruldu ve bunun sonucunda da şehit oldu. Doğrudur ki İmam Ali'nin (a.s) adalete bağlılığı ve adaletten asla ödün vermemesi onun için düşmanlar ve düşmanlıklar, Cemel ve Sıffin savaşı ortaya çıkardı; ama sonuçta cehalet, gericilik ve fikrî donukluk "Haricîler" adındaki bir grubun eli olarak ortaya çıktı ve İmam Ali'yi (a.s) şehit etti. Sıffın Savaşı'nda hakemlik olayı ile karşı karşıya kalındı; İmam Ali'nin (a.s) dost ve ashabından bazıları Ali'nin (a.s) emrine uymadı ve böylece Haricîlik ekolü oluşturuldu. İmam Ali'nin (a.s) başına kılıcı indiren şahıs da Haricî idi. Haricîlik, İslâm fırkalarındandır. Onlar kendilerini Müslüman görüyor ve kendilerinden başka herkesin dinden çıktığına inanıyorlardı. Haricîlerin İslâm inancında olmadığını kimse iddia etmemiş ve hatta herkes, onların büyük bir taassupla İslâm'a bağlılığını söylemiştir. Haricîlerin en bariz ve belirgin özelliği düşünce ve akletmekten yoksun olmalarıydı. İmam Ali (a.s) onları inançlı, ama cahil ve yüzeysel topluluk olarak tanıtmıştır. Haricîler ibadet düşkünü insanlardı, gece namazı kılar ve Kur'ân okurlardı; ama cahil, düşüncesiz ve aklını kullanmayan ve hatta din hususunda düşünmeye ve akletmeye karşıt olan bir topluluktu. İmam Ali (a.s), hücceti tamamlamak için onlarla yaptığı bir konuşmada şöyle buyurdu: Sizi bu hakem işinden sakındırmıştım. Ama siz dinlemeyerek isyancı muhalifler gibi geldiniz bana, reyimi bırakıp heva-heveslerinize kapıldınız. Aklı havada ve sefih topluluk, ben sizlere bir kötülük getirmedim. Siz bugün hakemlik konusunda beni eleştiriyor ve hakemliği kabul etmenin hata olduğunu, sizin tövbe ettiğinizi ve benim de tövbe etmem gerektiğini söylüyorsunuz. Ben daha başından hakemliği kabul etmememiz gerektiğini size söylemiştim; siz ise bunda diretmiş, bana kılıç çekmiş, Kur'ân için savaştığınızı ve bunların da şimdi Kur'ân'ın hükmünü öne sürdüğünü söylemiştiniz. Ben de bunu, razı olmamama rağmen ve mecburiyet sonucunda kabul etmiş ve onlarla antlaşma yapmıştım. Şimdi kalkıp bunun yanlış olduğunu söylüyor ve o antlaşmayı bozmamı istiyorsunuz benden. Kur'ân-ı Kerim açıkça "Ahitlere vefa edin." buyurduğu hâlde ben ahdimi nasıl bozarım? Allah Resulü (s.a.a), müşriklerle yaptığı antlaşmayı bozmaz ve antlaşma tarafının aldatılmasını, antlaşma tarafı müşrik ve kâfir olsa bile antlaşmayı bozmayı caiz görmezdi. Antlaşma yaptıktan sonra onu bozmamı mı istiyorsunuz benden? İmam Ali (a.s) bunu farklı yerlerde onlara söyledi ve onların asıl sorun ve derdini şöyle açıkladı: "Siz aklı havada ve sefih topluluksunuz." İşte budur işlerinizdeki eksikliğiniz; bir gün şiddetle hakemliği savunur ve bir başka gün aynı şiddetle onu küfr ve dinden çıkma nedeni olarak nitelersiniz. Haricîlerin tarihteki öyküsü, din inancıyla cahilliğin ve kuru bağnazlığın içiçeliği bakımından çok ilginç ve bir o kadar da ibret vericidir. Abdullah İbn Abbas, Müminler Emiri Ali (a.s) tarafından gidip Haricîlerle konuşmak için görevlendirildiğinde, gördüğü manzara karşısında hayret etmişti: "Abdullah İbn Abbas, onların alınlarında uzun secde izini ve devenin dizleri gibi ellerinin nasır bağladığını görmüştü. Üzerlerinde yıkanmış eski gömlekler vardı ve gömleğin eteğini bellerine bağlayarak savaşa hazır hâldelerdi." Tarihçilerin bildirdiğine göre Haricîler, yalan türünden günahlardan ciddiyetle sakınır ve Ziyad gibi zalimlerden bile inançlarını gizlemezlerdi; günahkârlara karşı çıkarlardı; onlardan bazıları gündüzleri oruç tutar, geceleri namaz kılardı. Diğer taraftan ise inançları yüzeyseldi. Halifeliği ve birinin halife olmasını gereksiz görüyor, Kur'ân'ın mevcut olduğunu ve insanların onunla amel etmesini savunurlardı. İbn Ebi'l-Hadid şöyle yazar: Haricîler, bir yönetici ve bir önder olmaksızın bir şey yapamayacaklarını anladıklarından dolayı halifenin gereksizliği görüşünden döndü ve kendilerinden olan Abdullah b. Veheb-i Rasibi'ye biat ettiler. Aklı doğru bir şekilde ve doğru bir yönde kullanamamanın doğal sonucu olarak inançlarında çok dar görüşlü idiler. Haricîlerin çoğunluğu, Müslüman fırkaların tümünü kâfir gördükleri için onlarla namaz kılmaz, onların kestiğini yemez, onlarla evlilik yapmazlardı. Onlar ameli imanın bir cüzü ve parçası olarak kabul etmeleri sonucunda dar görüşlülüğe duçar olmuşlardı. Bu yüzden de büyük günah işleyen kimsenin kâfir olduğuna inanıyor ve "Bizden başka herkes kâfir ve cehennem ehlidir." diyorlardı. Gerçekte Haricîler (kendi düşüncelerinde) emr-i maruf ve nehy-i münker için kıyam etmişlerdi. Haricîler, İmam Ali'yi (a.s) kendi saf ve inançlarına getiremeyeceklerini anladıktan sonra ilk toplantılarını Kûfe şehrinde bir evde yaptılar. Bu toplantıda biri ayağa kalkarak ateşli bir konuşma yaptı ve şöyle dedi: Rahman olan Allah'a iman eden ve Kur'ân-ı Kerim'i kaynak olarak benimseyen insanların dünyayı emr-i maruftan, nehy-i münkerden ve hak sözü söylemekten önde tutması doğru değildir. Emr-i maruf, nehy-i münker ve hak sözü söylemek zarar getirse bile bu zarara katlanmak gerek. Bu dünyada zarar ve ziyan görmek, kıyamette Allah'ın rıza ve hoşnutluk mükâfatına neden olacaktır. Öyleyse kardeşlerim! Gelin, zulüm ve bozgunculuk ocağı olan bu şehirden çıkalım; dağlara ve ücra yerlere sığınarak bu saptırıcı bidatlerle mücadele edelim. İyiliği buyurma alanında gözetilmesi gereken bir takım şartlar vardır; hem Şia ve hem de Ehlisünnet müçtehitleri bunlara dikkat çekmiştir. Bu nedenle müçtehitler, herkesin iyiliği buyurmak ve kötülükten sakınmak adına başkalarını alıkoymasını, vurmasını, dövmesini, kan akıtmasını caiz görmemiştir. İyiliği buyurmanın ve kötülükten sakındırmanın şartlarından ikisi, en öncelikli ve ilgili bütün alanlarda gözetilmesi gereken şartlardandır. Haricîler bu şartların ikisinden de yoksundu ve hatta bunlardan birini inkâr etmekteydi. Sözü edilen iki şart, dinde basiret ve amelde basiret şartlarıdır. Dinde basiret, din alanında yeterli ve doğru bilgilere sahip olmaktır; helâlı haramdan, vacibi vacip olmayandan ayırt etme yeterliliğidir. Gerçek şu ki Haricîler bu basirete sahip değillerdi. Bundan dolayı da "Hüküm, ancak Allah'ın, doğruyu haber veren O'dur ve O'dur ayırt edenlerin en hayırlısı." ayetine sığınarak "Hüküm, ancak Allah'ındır." cümlesini kendilerine slogan olarak seçmişlerdi. Oysaki bu ayetin hakemlik gibi konularla hiçbir ilgi ve ilintisi yoktur. Amelde basiretin açıklaması şöyledir: Etki ihtimali ve kötülük doğurmama, marufu buyurmak ve münkerden nehyetmek alanındaki şartlardan bazılarıdır. Yani marufu buyurmak ve münkerden nehyetmek, marufun yayılması ve münkerin yok olması içindir. O hâlde etki göstereceği ihtimalinin olduğu yerde iyilik buyurulmalıdır. Etkili olmayacağı kesinlikle bilindiği takdirde iyiliği buyurmak farz değildir. Öte yandan da bu amel bir maslahat için yapılmalıdır. O hâlde daha büyük bir kötülüğe neden olması durumunda ondan sakınılmalıdır. Bu iki şart, amelde basireti gerekli kılmaktadır. Amel noktasında basireti olmayan bir kimse, amelinin etkili olup olmayacağını ve daha büyük bir kötülük doğurup doğurmayacağını öngöremez. Bu nedenle hadislerin de buyurduğu gibi, cahilliğe dayalı iyilik buyurmaların zararı yararından daha büyük ve daha fazla olacaktır. Etki olasılığı, diğer görev ve sorumlulukların şartı olarak görülmemiş, etkili olması durumunda yapılması ve etkili olmaması durumunda da yapılmaması söylenmemiştir. (Oysaki önceden de belirttiğim gibi her sorumlulukta bir takım fayda ve maslahatlar göz önünde bulundurulmuş) ancak bu maslahatların teşhisi insanlara bırakılmamıştır. "Faydalı olduğunu gördüğün durumda namaz kıl, faydalı görmediğinde kılma; oruç tutmanın faydalı olacağı ihtimali varsa oruç tut, yararlılık olasılığı yoksa veya zararlı olduğunu görüyorsan oruç tutma" denmemiştir. Hac, zekât ve cihat... gibi sorumluluklar da bu şartla sınırlandırılmamıştır. Marufu buyurmak tamamen bunlardan farklı tutulmuş, etkili ve faydalı olma şartlarıyla kayıtlandırılmıştır. Bu sorumluluğu yerine getiren herkes aklını kullanmalı, amelde basirete sahip olmalıdır. Marufu buyurmak ve münkerden nehyetmek, sırf itaatten ibaret olan bir amel değildir. Haricîler dışındaki bütün İslâm fırkaları, marufu buyurmak ve münkerden nehyetmek alanında amelde basiretin farz olduğunu bildirmiş ve bunda ittifak etmişlerdir. Haricîler kendilerine has donukluk, ruhsuzluk, bağnazlıklarından dolayı marufu emretmenin ve münkerden nehyetmenin tamamen itaat gerektirdiğini, etki ihtimali ve zarar doğurmaması şartıyla sınırlı olmadığını, bu hususta kafa yormanın ve hesap yapmanın gereksiz olduğunu ve de düşünmeksizin yerine getirilmesi gereken bir sorumluluk olduğunu söylüyorlardı. Haricîler; öldürüleceklerini, kanlarının heder olacağını, kıyam etmelerinin hiçbir etki ve faydası olamayacağını bildikleri hâlde bu husustaki inançları doğrultusunda kıyam ediyorlardı; terör yapıyor ve insanların karnını yarıyorlardı. Haricîler, yaptıkları işin ne getirip, ne götüreceği, nelere neden olacağı basiretinden yoksun idiler ve hatta iyiliği buyurmak ve kötülükten alıkoymak alanında böyle bir basiretin gerekliliğini bile inkâr ediyorlardı. İşte bu açıdan Haricîler, İslâm dünyası için büyük bir sorun ve musibete neden oldular. Ali b. Ebu Talib'i (a.s) öldürmekten daha büyük musibet mi var? Ali (a.s), Haricîlerden biri olan Abdurrahman b. Mülcem tarafından öldürüldü. Müminler Emiri Ali (a.s), İbn Mülcem'le arasında hiçbir şahsî sorun olmadığını buyurmuş ve hatta ona nice iyilikler yapmıştı. Ancak cahil ve korku nedir bilmeyen İbn Mülcem, Haricî inancı doğrultusunda İmam Ali'nin (a.s) kâfir olduğuna, Müslümanlar arasında fitne ve kargaşaya neden olan üç kişiden biri olduğuna inanmıştı. Bu nedenle de Mekke'de iki kişiyle birlikte bir araya gelerek Ali'yi (a.s), Muaviye'yi ve Amr b. As'ı bir gecede öldürmeye karar verdi ve yemin ettiler. Belirledikleri gece, Ramazan ayının on yedinci veya on dokuzuncu gecesiydi. Niye bu geceyi seçmişlerdi? İbn Ebi'l-Hadid şöyle yazar: İnançta bağnazlığın cahillikle birleşmesinden neler doğabileceğini gör de hayretlerde kalma! Onlar, kendileri açısından ibadet olan bu cinayeti gerçekleştirmek için aziz, mübarek ve ibadet gecesi olan bir geceyi seçmişlerdi. Haricîler "Hüküm ancak Allah'ındır." cümlesini kendilerine slogan seçmişlerdi. İmam Ali (a.s) onların zavallı ve bedbaht olduklarını, ancak hataya düştüklerini bildiğinden dolayı kendisi için çıkardıkları sorunlar yüzünden onlara baskı uygulamıyordu ve hatta kendisinden sonra Haricîlerin öldürülmemesini şöyle buyurmuştu: Benden sonra Haricîleri öldürmeyin; zira hakkı dileyen, ancak hata eden kimse (Haricî), batılı dileyip de elde eden kimse (Muaviye ve adamları) gibi değildir. Haricîler, açıkça ve resmen İmam Ali'yi (a.s) tekfir ettikleri hâlde İmam Ali (a.s), bilgisizlikleri sonucunda bu hataya düştüklerinden dolayı onların beytülmalden olan payını kesmedi. Haricîler mescide gelip bir köşede, bir yerde oturuyorlardı ve İmam Ali (a.s) konuşma yaptığında birden "Hüküm ancak Allah'ındır." veya "Hüküm ancak Allah'ındır, senin değil ya Ali." diye bağırıyorlardı. Bir gün İmam Ali (a.s) camide cemaat namazı kıldırıyordu. Bu sırada camide bulunan Haricîlerden biri, İmam Ali'nin (a.s) kâfir ve müşrik olduğunu ima etmek amacıyla "Ve andolsun ki sana ve senden öncekilere, gerçekten de şirk koşarsan yaptıklarını boşa çıkarırım ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun diye vahyedildi." ayetini okudu. İmam Ali (a.s), Kur'ân okunduğunda susmak gerektiği hükmünce sustu. Adam ayeti okuyup bitirdikten sonra İmam Ali (a.s), kaldığı yerden namaza devam etti. Adam, ikinci defa aynı ayeti okumaya başlayınca İmam Ali (a.s), Kur'ân ayetine saygı olarak ayet okunup bitinceye kadar sustu. Ayetin bitiminden sonra tekrar namaza devam etti. Adam üçüncü kez aynı ayeti okumaya başladı. Ali (a.s) tekrar sustu. Adam ayeti okuyup bitirdikten sonra İmam Ali (a.s), "Dayan, şüphe yok ki Allah'ın vaadi gerçektir ve adamakıllı inanmayanlar, sakın senin gayretini hafifletip gevşetmesin." ayetini okudu. Bunun üzerine adam tekrar etmedi. Haricîler, işledikleri terör ve cinayetler sonucunda öyle bir korku yaratmışlardı ki "Hüküm ancak Allah'ındır." cümlesini duymakla, kalpler korkuyla doluyordu. Abdurrahman İbn Mülcem Kûfe'ye gelmiş ve kendi inancında olan iki kişiyi bulmuştu. Mescide giderek karar gecesinde orada oldular. Plân uygulamaya koyularak kılıç İmam Ali'nin (a.s) başına indirildiğinde bir çığlık duyuldu ve bir ışıltı görüldü. Çığlık "Hüküm ancak Allah'ındır." çığlığıydı ve ışıltı ise kılıcın ışıltısı.
Bu konuşma, 1381 h.kamerî (1340 h.şemsî) yılında, Ramazan ayının 20. gecesinde yapılmıştır. Tefsir-i Safi, Feyz-i Kaşanî, Rahman Suresi'nin 7. ayetinin tefsiri Murucu'z-Zeheb, c.4, s.86 Mutezile, Mütevekkil döneminde belli bir ekol olarak varlığını sürdürememiş ve dağılmıştı; bu noktada inancını koruyabilen ancak Şia kelamcıları olmuştu. Biharu'l-Envar, c.2, s.106-111 Nehcü'l-Belâğa, 36. Hutbe Nehcü'l-Belâğa, 36. Hutbe el-İmametu ve's-Siyase, s.121. Kamil, Müberred. c.2 En'âm, 57 Nehcü'l-Belâğa, 61. Hutbe |