Salı 22 Mayıs 2012 - 15:12

الثلاثاء ٢ رجب ١٤٣٣

سه شنبه ۲ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۶:۴۲

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
     

Eşyalar Zıtlarıyla Tanınır

İlim ehlinin dilinde yaygın olan cümlelerden biri de şudur: "Tu'rafu'l-eşyau  bi-azdadiha" (eşyalar zıtlarıyla tanınır). Yani her şey karşıt noktasıyla  tanınır ve varlığı anlaşılır. Şimdi bu cümleyi biraz açıklayacağım: Burada  geçen "tanınma" ile kastedilen şey, mantıkî tanım değildir. Çünkü her  şeyin karşıt noktasıyla tanımlanamayacağı mantık ilminde kanıtlanmıştır. Bu  cümlede ifade edilen "zıt" kelimesi de felsefe ilmindeki tanımından  farklı bir anlamda kullanılmış ve mutlak anlamıyla karşıtlık kastedilmiştir. "Tanıma"  ile kastedilen de mutlak anlamıyla anlamaktır. Her ne kadar bu cümlede "illa,  innema" gibi sınırlama edatı kullanılmamış ise de bir tür sınırlama  kastedilmiştir. Eğer bir şeyin karşıtı yoksa o şey çok açık ve zahir olsa bile insan  onun varlığını anlayamaz.
        Gerçekte anlatılmak istenen şey, insanın algı ve idrak  mekanizmasında bir tür zaaf ve eksikliğin var olduğudur. Şöyle ki: İnsanın algı  mekanizması öyle dizilmiş-koşulmuştur ki, ancak karşıt noktası olan şeyleri  anlayabilir. Mesela insan, aydınlık ve karanlık olgularını birbiriyle kıyaslayarak  tanır. Eğer âlem ve âlemdeki her nokta her zaman aydınlık olsaydı, asla  karanlık olmasaydı, her nokta aynı derecede aydın olsaydı, hiçbir şekilde  karanlık olmasaydı bu durumda insan, aydınlığı da tanıyamazdı. Yani âlemde bir  aydınlığın olduğunu tasavvur edemezdi, her şeyi ancak aydınlık aracılığıyla  gördüğünü bilemezdi. Her ne kadar aydınlık her şeyden daha açık ve daha zahir  ise de ve zuhurun özü ise de, böylesi bir zuhur dahi aydınlığı tanımaya yetmeyecekti.  Bu kusur aydınlıktan değil, bizden kaynaklanır. Şimdi aydınlığı tanıyor  olmamız, aydınlığın kaybolması ve karanlığın ortaya çıkması dolayısıyladır.  Aydınlığın kaybolması sonucunda karanlığın gelmesinin yardımıyla anlıyoruz ki  önce bir şey vardı ve biz onun ile her şeyi ve her yeri görebiliyorduk. Eğer  aydınlık kaybolmasaydı ve batmasaydı, asla bizim dikkatimizi çekmeyecekti. O hâlde  aydınlık, zıddı olan karanlık yardımıyla tanınmıştır. Bunun aksi de aynı  durumdadır. Yani eğer her yer karanlık olsaydı ve asla aydınlık olmasaydı, bu  kez de karanlık tanınmayacaktı.
        Bunun bir başka örneği şöyledir: Eğer insan, bir ömür boyu  sadece ve aynı ayarda bir ses duyacak olsa -mesela hep aynı ayarda bir lokomotifin  korna sesinin duyulduğu yerde bir çocuk büyüyecek olsa-, sürekli olarak  kulağına gelen bu sesi artık duymayacak ve ona olan hassasiyetini kaybedecektir.  Eski filozoflardan biri, bir ayar ve düzende çalınan müziğin sesinin gök  cisimlerinin sesinden çok yüksek olduğunu, ancak insan sürekli olarak  duyduğundan dolayı buna hassasiyet göstermediğini iddia etmiştir. Çok kötü veya  çok güzel kokan bir yerde bulunan insan, o kokuyu asla hissetmeyecektir.
        Zengin ve varlıklı insanların zevk ve güzelliklere, yoksulların  da zorluk ve sıkıntılara hassasiyetini kaybetmeleri de buradan gelir. Yani zevk  veren şeylere daha çok sahip olanlar zevki daha az, daha az sahip olanlar ise  daha çok hissederler. Çok sıkıntı çeken insanlar sıkıntıyı daha az, az sıkıntı  çekenler ise onu daha çok hissederler.
        Güç ve güçsüzlük de böyledir. Eğer insan her şeye kadir  olsaydı ve hiçbir şey karşısında aciz kalmasaydı ne kendisinde ve ne de başka  bir şeyde acizliği görmez ve gücün varlığından haberdar olmazdı, her işi gücüyle  yaptığı hâlde gücün kendisini görmezdi, güce boğulduğu hâlde gücün kendisini  algılamazdı. Bunun aksi de aynı durumdadır. İnsan hep güçsüzlük ve acizlik  görseydi, asla güç olmasaydı, bu durumda da güçsüzlük ve acizlik tanınmayacaktı.
        Bilmek ve bilmemek de aynıdır. Eğer insan her şeyi bilseydi,  hiçbir şekilde bilmemek olmasaydı, hiçbir gerçek karşısında bilgisizlik  hissetmeseydi, bilgi aydınlığıyla her şeyi aydınlatsaydı, bilgi aydınlığıyla  her şeyi gördüğü hâlde bilginin özünden gaflet edecekti; bilginin kendisi  dışında her şeyi görecek, anlayacak ve dikkat edecekti. Bilme karşısında  bilmemenin ortaya çıkması, insanın fikrî alıcı sisteminin yardımına koşması  sonucu insan, bilmeyi de anlayacak ve onun âlemin varlıklarından biri olduğunu  kavrayacaktır. Bu nedenle hayvan, bilgisizliğinin farkında olmadığı için bilgisinin  de farkında değildir.
        Gölge ve öz de aynıdır. Eğer insan, bir takım şeylerin özünü  değil de sadece gölgesini görseydi, o gölgeler gözünün önünden hiç gitmeseydi,  o gölgeleri gerçek öz sanacaktı. Ancak insan hem özü ve hem de gölgeyi  gördüğünden dolayı özü de, gölgeyi de tanımakta ve algılamaktadır.
        Eflatun'un meşhur bir felsefî inancı vardır. O şöyle demiştir:  Bu âlemde görülen her şey, diğer âlemdeki aslın ve gerçeğin bir dal ve  gölgesidir; diğer âlemdeki gerçektir ve buradakiler yansıma, diğer âlemdekiler  özdür ve buradakiler gölge. İnsanlar, buradaki gölgeleri gerçek olarak zanneder.
        Bu inancını bir örnekle şöyle açıklar: Bir grup insanın daha  ilk günden bir mağarada hapsedildiğini, önlerinin mağaranın içine taraf ve  arkalarının da mağaranın girişine taraf tutulduğunu düşünün. Dışarıda doğan  güneş mağaranın içine yansımakta ve mağaranın önünden de insanlar geçmektedir.  Mağaranın önünden geçen insanların gölgesi, tutsakların önündeki mağara duvarına  düşmektedir. Bu tutsaklar, dünyaya göz açtıkları günden itibaren bu şekilde  tutuldukları için haliyle mağaranın dışından habersizdirler ve duvara düşen  hareketli gölgeleri gerçek olarak zannedecek ve bunların, dışarıdaki özlerin ve  gerçeklerinin hareketinin yansıması olduğunu anlamayacaklardır.
        Tabiat mağarasında tutsak olan insan da, bu âlemin bireylerini  hakikat olarak görmekte ve bunların, hakikat değil de hakikatten yansımalar  olduğunu bilmemektedir; ancak hakikatin özünü gördüğü takdirde bunu anlayacaktır.
        Amacım, Eflatun'un düşüncesini açıklamak değildir. Anlatmak  istediğim şudur: İnsan, eşyaları birbiriyle ve karşıt noktasıyla  karşılaştırarak ve kıyaslayarak tanır. Eğer karşıt nokta olmasa, onlar ne kadar  da açık ve ortada olursa olsun, onları tanıyamayacaktır. Aydınlık ve karanlık,  bilgi ve bilgisizlik, güç ve güçsüzlük, öz ve gölge örneklerine de bu amaçla  değindim. Hayır ve şer, hareket ve dinginlik, hâdis ve kadim, fani ve ebedi de  aynı durumdadır.
        Belirttiğim gibi bu konu, tanıma ve bilgilenme konusuyla  değil, bizim idrak ve algı yapımızla bağlantılıdır (genellikle bizler, bir  şeyin karşıt noktasını tanımadıkça o şeyin varlığından haberdar olmayız).
        Eğer hissettiğimiz aydınlık hiç kaybolmasaydı, hiçbir şey  ona engel olmasaydı, her tarafı kapalı evin içi de dışarısı gibi aydınlık  olsaydı ve bütün âlemi aynı ayarda mutlak bir aydınlık kaplasaydı, artık "Bütün  âlemi aydınlık sarmıştır, gördüğünüz her şeyi onun yardımıyla görürsünüz, o olmasaydı  hiçbir şeyi göremezdiniz." diyen birine, hep aydınlık içinde olan bizlerin  inanması çok zor olacaktı.

Balık ve Su

Şöyle meşhur bir misal vardır: Sudan dışarı hiç çıkmamış ve  sudan başka hiçbir şey görmemiş olan bir balık, bunca övülen ve olmazsa hayat  olmaz denilen suyun nasıl bir şey olduğunu, nerde olduğunu ve niye kendisinin  onu göremediğini düşünmüş. Suyu kendisine göstermesi için hep birini aramış.  Nitekim bir gün suyun dışında kalmış, susuzluktan kıvranmaya başlamış. İşte o  zaman suyun ne olduğunu, özelliğini ve hayatının ona bağlı olduğunu anlamış. Bir  şair, bu misali şiir haline getirmiş ve şöyle demiş:
        Be deryayi şinaver  mahiyi bud
        Ki fikreş  ra çu men kutahiyi bud
        Ne ez seyyad teşvişi  keşide
        Ne renci ez şikencdam dide
        Ne can ez teşnegi der ıztırabeş
        Ne dil-i suzan zı-dağ-ı aftabeş
        Der in endişe  ruzi geşt bitab
        Ki miguyed merdum ab, ku ab?
        Kodam est eher an iksir-i canbahş
        Ki başed  morg u mahi ra revanbahş
        Ger an guher meta-ı in cihan est
        Çera ya rab zı-çeşm-i men nehan est
        Cuz abeş  der nazar-ı şam u seher ne
        Der an asude ez abeş haber ne
        Meger ez şukr-i  ni'met geşt ğafil
        Ki muc efkendeş  ez derya be sahil
        Ber u tabid hurşid-i cihantab
        Fekend ateş  be caneş duriyi ab
        Zeban ez teşnegi  ber leb futadeş
        Be hak oftad u ab amed be yadeş.
        Anlamı:
        Bir denizde yüzen bir balık varmış
        Düşüncesi de benim gibi kıtmış
        Ne avcıdan endişelenmiş
        Ne bir kapan acısı çekmiş
        Ne canı susuzluk ıstırabı tatmış
        Ne yüreği güneşten yanmış
        Bir gün bu düşünce kaçırmış keyfini;
        Halkın su dediği şey nerdedir, hani?
        Her şeye hayat veren iksir;
        Kuşa, balığa da can versin, nerdedir?
        Bu âlemde bulunur bir şey ise o cevher
        Rabbim, niye benim gözümden gizlidir?
        Gece gündüz hep suyu düşünmüş
        Su içinde rahat ve sudan haberi yokmuş
        O, nimetin şükründen gafil olmuş
        Dalga onu denizden alıp sahile vurmuş
        Âleme yansıyan güneş ona yansımış
        Suyun ayrılığı canına ateş salmış
        Susuzluktan dili dışarı çıkmış
        Toprağa düşmüş de suyu hatırlamış.

Allah; Mutlak Nur ve Mutlak Zahir

Yüce Allah mutlak nurdur, karşıtı karanlık olmayan bir  nurdur. Bütün âlemin, göklerin ve yeryüzünün nuru O'dur. "Allah nûrudur göklerin ve yeryüzünün." O, her zahirden daha zahir ve her şeyden daha yakındır bize. Her şeyin zahirliği  onun zatına bağlıdır; zatî ve mutlak nur O'dur. "Allah'ım! ...her şeyi aydınlatan cemalinin nuru hakkına senden niyaz  ederim." Her şeyin aydın olması, onun zatının nûr ve aydınlığındandır; O, bir nûrdur ki  kaybolmaz ve batmaz. O'nun nuru her yeri doldurmuştur ve buna hiçbir engel yoktur;  her şeyi ihata etmiştir ve karşıt noktası, zıddı yoktur.
        Yüce Allah'ın nûru kaybolmadığı, batmadığı ve karşıtında  karanlık olmadığı için idraki zayıf olan, her şeyi karşıt noktasıyla  kıyaslayarak anlayan, algı sistemi ve idrak alıcısı bu yapıda olan insan, yüce  Allah'tan gafildir.
        Yüce Allah hep zahir olduğu ve hiç gizli olmadığı için  gözlerden kayıptır. Eğer bazen gizli kalsa ve bazen ortaya çıksaydı gözlerden  kayıp olmayacaktı. Nûru kaybolmadığı, batmadığı, değişmediği için insanın  gaflet ettiği nokta olmuştur.
        Filozofların, "Yüce Allah mutlak anlamda zahirliğinde  gizlidir." sözünün açıklaması budur.
        Ya men huve'htefa li-ferti nurih
        Ez-zahiru'l-batınu fi zuhurih.
        Ey nûrunun apaçıklığında gizli olan
        Ey zahir, zuhurunda batın olan.
        Yüce Hak, zahir ve aşikâr olduğu yönüyle batın ve gizlidir;  onun zahirlik yönü, batınlık yönünün özüdür.
        İmam Ali (a.s), bu bağlamda yüce Allah'ı çok güzel ve çok  yüce bir içerikte şöyle tanımlamıştır:
        Ondan (Allah'tan) başka her zahir, batın değildir ve O'ndan  başka her batın, zahir değildir.
        Allah vahdetinde hem batın ve hem de zahirdir, bir kısmı  zahir ve diğer kısmı batın değildir, zahir olduğu yönün özü batındır ve batın  olduğu yönün özü zahirdir.
        Bu gerçeğin kaynağı Kur'ân-ı Kerim'dir. Kur'ân şöyle  buyurmaktadır:
        Ve O'dur evvel (her şeyden önce var olan) ve ahir (her şeyden  sonra kalan) ve zahir ve batın.
        Yine Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur:
        Nereye dönerseniz dönün, Allah'a dönmüşsünüz ve Allah da size  dönüktür.
        Yüce Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
        Bir iple yerin yedinci katına bile inecek olsanız, yine Allah'a  gitmiş olursunuz.
        Hıristiyan din âlimlerinden biri olan Caselik, Müminler  Emiri Ali'nin (a.s) yanına gelerek dedi ki: Bana Rabbin yüzünden haber ver.  Yani Kur'ân'ın, "Nereye dönerseniz orada  yüzünüzü Allah'a doğrultmuş olursunuz ve Allah'ın yüzü de sizedir." demesi ne anlama gelir?
        İmam Ali'nin (a.s) emriyle ateş ve odun getirildi ve Ali  (a.s) odunları yaktı. Ateşin yakılmasıyla birlikte çevre aydınlandı ve İmam Ali  (a.s) buyurdu: Ey Nasrani, bu ateşin yüzü ne tarafadır?
        Nasrani: Bunun yüzü her tarafadır.
        İmam Ali (a.s) buyurdu ki: "Bu niteliğe sahip olan bu  ateş, gördüğün gibi Allah'ın mahlukatlarından biri olduğu ve yönü-yüzü de her  taraf olduğu hâlde sen, Allah'ın belli bir yönünün olmasını mı istiyorsun?  Elbette ki Allah, mahlûkatına benzemez. O, benzerinin olmasından münezzehtir. "Doğu da Allah'ındır, batı da. Artık nereye dönerseniz  dönün, orada Allah'a dönmüş olursunuz." Hiç bir şey ona gizli değildir."
        Âlemin doğu ve batısı Allah'ın mülküdür, O'nun fiilinin  zuhurudur. O her şeyi kuşatmış, ihata etmiştir. Nereye dönerseniz dönün, orada  Allah'a dönmüş olursunuz.
        Bes ki hest ez hemi su u zı-hemi ru rah be tu
        Be tu bergerded eger rahruyi bergerded.
        Her yan ve yönden sana o kadar yol var ki
        Sana dönmüş olur, bir yolcu dönerse eğer.

Özü Tanımı

Diyorlar ki, insanın özünü tanıması Allah'ı tanımaktan önce  gelir ve insan, özünü tanımadıkça Allah'ı tanıyamaz. Bu söz sadece bir yönden değil,  birçok yönden doğrudur. Bu yönlerden biri şudur: İnsan, kendi düşünsel alıcı  sisteminin yapısını, eksikliğini ve noksanlığını tanımalıdır ki yüce Allah'ın  sınırsız kemal ve kudretini tanıyabilsin. İnsan kendi idrak ve algısının  eksikliğini, kendisinin sınırlı bir varlık olduğunu tanımadan Allah'ı  tanıyamaz. O hâlde insan, kendi duyularından biri ile Allah'ı tanımaya  heveslenmemelidir. İnsan bilmelidir ki eğer duyuları ile algıladığı şeyler hep  aynı ayar, aynı düzey ve aynı renkte olsaydı onları algılayamayacaktı; duyduğu  sesler hep aynı düzeyde olsaydı onları duyamayacaktı; algıladığı kokular hep  bir şeklide olsaydı onları hissedemeyecekti. İnsan, Allah'ın kendisinden gizli  olduğunu zannetmemeli ve bir hakikatin sadece zahir olmasının insanın algı ve  idraki için yeterli olmadığını, karşıt noktanın varlığının da idrak etmeye  yardımcı olduğunu anlamalıdır. Allah'ın zatının nûru kuşatıcı, ezelî ve ebedîdir;  batması, kaybolması yoktur ve bu yüzden de insanın kusurlu algıları O'nu idrak  etmekten acizdir.

Sınırlı İnsan, Allah'ın Sınırlı Eserleriyle O'nu Tanır

İnsanın düşünsel algı sistemi, kendisi gibi sınırlı ve eksik  olan eserlerle Allah'ı tanır; bir noktada var iken diğer noktada olmayan bitki  ve hayvan hayatı gibi ve maddenin bir noktasında ortaya çıkan bilinç gibi  nurlar ile Allah'ı tanır. İnsan, bir zamanda ortaya çıkan ve bir başka zamanda  kaybolan işleri ile Allah'ı tanır. Allah'ın bazı fiilleri ve mahlûkatı vardır,  yaratmış olduğu bazı nurlar vardır ki bunlar, doğar ve batar. Yüce Allah, fiilî  nurları yoluyla kendisini bizlere tanıtmaktadır. Hayat ve dirim ilâhî bir  nurdur; bu nuru karanlık maddeye yayar ve sonra da geri alır. Kur'ân-ı Kerim  şöyle buyurmaktadır:
        Ve şüphe yok ki ancak biz diriltiriz (hayat ışığını âleme  yayarız), biz öldürürüz ve biziz her şeye varis olan.
        Geceyi gündüze daldırır ve gündüzü geceye...
        Ölüden diri izhar eder, diriden ölü izhar eder...
        Kendisi diridir ve O'nda ölüm yoktur, batmayan ve kaybolmayan  bir nurdur.
        O, her şeye kâdir, güç yetirendir.
        Yeryüzünde ortaya çıkan hayat, hem zaman ve de mekân  bakımından sınırlıdır; bir anda veya bir noktada ortaya çıkar; bitki, hayvan ve  insan ondan faydalanır. Hayat (büyüme, gelişme, güzellik, tazelik, güzel dizilme-koşulma  ve düzen, his ve algı, akıl ve zekâ, sevgi ve duygu, yönlendirici içgüdüler)  gibi bütün yön ve yansımalarıyla yüce Allah'ı bizlere göstermektedir. Bunların  tümü yüce Allah'ı gösteren ayet ve aynalardır.
        Kur'ân-ı Kerim genellikle hayat ve eserlerini kanıt olarak gösterir;  güzellik ve tazelikleri, güzel dizilme-koşulmaları ve düzenleri, esinlenme ve  içgüdüleri, sevgi ve duyguları, her canlının evlatlarına ve çiftine olan sevgisini...  delil olarak sunar. Kur'ân-ı Kerim, Hz. İbrahim'in (a.s) Nemrut'a söylediği  sözü şöyle nakleder:
        O zaman İbrahim, benim Rabbim diriltir, öldürür demişti.
        Hz. Musa'nın (a.s) Firavun'a dediğini şöyle nakleder:
        Rabbimiz dedi, her şeye yaratılışını veren, sonra da yolunu  gösterendir.
        Rabbimiz, her şeye layık olduğunu veren ve sapasağlam bir  düzen yaratarak her varlığı layık olduğu yetkinliğe yönlendirendir. Her bitkiye  usta bir mühendis gibi kendi varlık plânını çizmesi, kendini süsleyip göstermesi  için güç veren Allah'tır. En küçük haşereden en iri hayvana kadar hepsine,  aklın algılama ve tanımlamadan aciz kaldığı içgüdü ve ilhamları veren Allah'tır.  Dağlarda özel bir mühendislik şaheseri olarak kendisine yuva yapma ilhamını bal  arısına veren Allah'tır. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur:
        Ve Rabbin, bal arısına, dağlarda, ağaçlarda ve çardak kurulan  yerlerde kovan yapın diye vahyetti. Sonra dedi, bütün meyvelerden bal toplayın  ve gönül alçaklığıyla Rabbinizin yollarını tutun. Karınlarından çeşitli renkte  ballar çıkar, onlarda şifa var insanlara. Şüphe yok ki bunda da düşünen  topluluk için bir delil var.
        Küçük ve zayıf bir varlık olan karıncayı böyle güçlü ve  bilgili yaratan, yön bulma sırrını onun varlığına işleyen yüce Allah'tır.  İnsanlar yıllar yılı bunu araştıracak olsa, ancak şaşkınlığına şaşkınlık  katacaktır.

Ali (a.s) Açısından Karıncanın Yaşamı

İmam Ali (a.s) Nehcü'l-Belâğa'da şöyle buyurmuştur:
        Bir baksanıza şu karıncanın o küçücük cüssesine, nasıl da  yeryüzünde hareketlilik göstermede ve rızkının peşinde koşturmada! Bir aşk ve  bir ilham, belli bir hesap ve kitapla onu rızkını temin etmeye ve onları  korumaya yönlendirmektedir.
        Bu alanda araştırmalar yapan zooloji uzmanları şöyle  demişlerdir: Bazı çöllerde yaşayan bazı karıncalar, tane toplamakla yetinmez,  bir de tarla hazırlar ve yemeleri için oraya mantar ekerler. Bundan daha ilginç  olanı, insanların at, inek ve koyun gibi bazı hayvanları evcilleştirdiği ve  onların sütünden faydalandığı gibi bir grup karıncaların da bazı haşereleri  evcilleştirmesi ve onlardan sağdıkları tatlı bir sıvıyı içmeleridir.
        İmam Ali (a.s) şöyle devam eder:
        Taneyi yuvasına taşır ve rutubet nedeniyle bozulmayacak bir  yerde toplar ve hatta yeşermemesi için onları yarar.
        Zoologlar şöyle bildirmişlerdir: Karıncaların bir kısmı  sosyal disiplin içinde yaşarlar ve her grubun yapmakla yükümlü olduğu bir  görevi vardır. Bir grup işçi olduğundan dolayı kış mevsiminde diğer  karıncaların yemesi için tane toplayıp yuvaya getirmekle yükümlüdür. Bu amaçla  değirmene benzer özel bölmeler yaparlar ve oralarda da görevli karıncalar  vardır. Çenesi büyük ve güçlü olan bu karıncalar, taneleri öğütür ve  diğerlerinin yemesi için hazır hale getirirler.
        İmam Ali (a.s) şöyle devam eder:
        Onların yeme mecrasını (nasıl yediklerini, nasıl yuttuklarını,  nasıl sindirdiklerini ve nasıl çıkardıklarını); bedeninin yukarı aşağı ve  içini, karnının adalelerini, kafasında yer alan göz ve kulaklarını bir düşünecek  olursan yaratılışına hayran kalırsın, özelliklerini sıralamaktan yorulursun.  (Onların özellikleri kitapları doldurur, yıllar yılı zahmete katlanıp araştırma  yapmayı gerektirir.)
        Bugün bilim adamları bu alanda araştırmalar yapmış,  yüzlercesi bu konulara ömür vermiş, zahmetlere katlanmış, bilgiler edinmiş ve  kitaplar yazarak bizlere çok ilginç bilgiler kazandırmışlardır. Özellikle  karıncaların bir kısmının şuur, bilinç ve birbirleriyle anlaşmaları çok ilginç  konulardan biridir.
        Kur'ân-ı Kerim, Hz. Süleyman'ın (a.s) öyküsünü anlatırken  karıncaların karşılıklı anlaşmalarının ilginç bir örneğine değinmiştir. Kur'ân-ı  Kerim, Neml (=karınca) Suresi'nde şöyle buyurmuştur:
        Sonunda bir karınca vadisine geldikleri zaman bir karınca, ey  karıncalar dedi, yuvalarınıza girin de Süleyman ve orduları, bilmeden  çiğnemesinler sizi. Süleyman, onun sözünü duyunca hafifçe güldü de Rabbim dedi,  bana ve anamla babama verdiğin nimetlere şükretmemi ve razı olacağın iyi işlerde  bulunmamı ilham et bana ve rahmetinle, beni temiz kullarının arasına kat.
        Müminler Emiri Ali (a.s), karıncanın göz ve kulaklarının  kafasında olduğunu açıkça buyurmuştur. Günümüz bilim adamları da yaptıkları  uzun araştırmalar sonucunda karıncanın, kafasında bulunan antenlerle haber  yolladığını ve haber aldığını öğrenmişlerdir.
        İmam Ali (a.s) şöyle devam etmiştir:
        Bir sonuca varmak için kafanı yorarsan, karıncaları yaratanın,  hurma ağaçlarının yaratıcısından başkası olmadığına erişirsin. Çünkü O, her  şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmüş ve her canlıyı farklı özelliklerde  yaratmıştır. Kalın-ince, ağır-hafif, güçlü-zayıf yaratılışta hepsi birdir.

     
Total Visit: 374
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.