İlim ehlinin dilinde yaygın olan cümlelerden biri de şudur: "Tu'rafu'l-eşyau bi-azdadiha" (eşyalar zıtlarıyla tanınır). Yani her şey karşıt noktasıyla tanınır ve varlığı anlaşılır. Şimdi bu cümleyi biraz açıklayacağım: Burada geçen "tanınma" ile kastedilen şey, mantıkî tanım değildir. Çünkü her şeyin karşıt noktasıyla tanımlanamayacağı mantık ilminde kanıtlanmıştır. Bu cümlede ifade edilen "zıt" kelimesi de felsefe ilmindeki tanımından farklı bir anlamda kullanılmış ve mutlak anlamıyla karşıtlık kastedilmiştir. "Tanıma" ile kastedilen de mutlak anlamıyla anlamaktır. Her ne kadar bu cümlede "illa, innema" gibi sınırlama edatı kullanılmamış ise de bir tür sınırlama kastedilmiştir. Eğer bir şeyin karşıtı yoksa o şey çok açık ve zahir olsa bile insan onun varlığını anlayamaz. Gerçekte anlatılmak istenen şey, insanın algı ve idrak mekanizmasında bir tür zaaf ve eksikliğin var olduğudur. Şöyle ki: İnsanın algı mekanizması öyle dizilmiş-koşulmuştur ki, ancak karşıt noktası olan şeyleri anlayabilir. Mesela insan, aydınlık ve karanlık olgularını birbiriyle kıyaslayarak tanır. Eğer âlem ve âlemdeki her nokta her zaman aydınlık olsaydı, asla karanlık olmasaydı, her nokta aynı derecede aydın olsaydı, hiçbir şekilde karanlık olmasaydı bu durumda insan, aydınlığı da tanıyamazdı. Yani âlemde bir aydınlığın olduğunu tasavvur edemezdi, her şeyi ancak aydınlık aracılığıyla gördüğünü bilemezdi. Her ne kadar aydınlık her şeyden daha açık ve daha zahir ise de ve zuhurun özü ise de, böylesi bir zuhur dahi aydınlığı tanımaya yetmeyecekti. Bu kusur aydınlıktan değil, bizden kaynaklanır. Şimdi aydınlığı tanıyor olmamız, aydınlığın kaybolması ve karanlığın ortaya çıkması dolayısıyladır. Aydınlığın kaybolması sonucunda karanlığın gelmesinin yardımıyla anlıyoruz ki önce bir şey vardı ve biz onun ile her şeyi ve her yeri görebiliyorduk. Eğer aydınlık kaybolmasaydı ve batmasaydı, asla bizim dikkatimizi çekmeyecekti. O hâlde aydınlık, zıddı olan karanlık yardımıyla tanınmıştır. Bunun aksi de aynı durumdadır. Yani eğer her yer karanlık olsaydı ve asla aydınlık olmasaydı, bu kez de karanlık tanınmayacaktı. Bunun bir başka örneği şöyledir: Eğer insan, bir ömür boyu sadece ve aynı ayarda bir ses duyacak olsa -mesela hep aynı ayarda bir lokomotifin korna sesinin duyulduğu yerde bir çocuk büyüyecek olsa-, sürekli olarak kulağına gelen bu sesi artık duymayacak ve ona olan hassasiyetini kaybedecektir. Eski filozoflardan biri, bir ayar ve düzende çalınan müziğin sesinin gök cisimlerinin sesinden çok yüksek olduğunu, ancak insan sürekli olarak duyduğundan dolayı buna hassasiyet göstermediğini iddia etmiştir. Çok kötü veya çok güzel kokan bir yerde bulunan insan, o kokuyu asla hissetmeyecektir. Zengin ve varlıklı insanların zevk ve güzelliklere, yoksulların da zorluk ve sıkıntılara hassasiyetini kaybetmeleri de buradan gelir. Yani zevk veren şeylere daha çok sahip olanlar zevki daha az, daha az sahip olanlar ise daha çok hissederler. Çok sıkıntı çeken insanlar sıkıntıyı daha az, az sıkıntı çekenler ise onu daha çok hissederler. Güç ve güçsüzlük de böyledir. Eğer insan her şeye kadir olsaydı ve hiçbir şey karşısında aciz kalmasaydı ne kendisinde ve ne de başka bir şeyde acizliği görmez ve gücün varlığından haberdar olmazdı, her işi gücüyle yaptığı hâlde gücün kendisini görmezdi, güce boğulduğu hâlde gücün kendisini algılamazdı. Bunun aksi de aynı durumdadır. İnsan hep güçsüzlük ve acizlik görseydi, asla güç olmasaydı, bu durumda da güçsüzlük ve acizlik tanınmayacaktı. Bilmek ve bilmemek de aynıdır. Eğer insan her şeyi bilseydi, hiçbir şekilde bilmemek olmasaydı, hiçbir gerçek karşısında bilgisizlik hissetmeseydi, bilgi aydınlığıyla her şeyi aydınlatsaydı, bilgi aydınlığıyla her şeyi gördüğü hâlde bilginin özünden gaflet edecekti; bilginin kendisi dışında her şeyi görecek, anlayacak ve dikkat edecekti. Bilme karşısında bilmemenin ortaya çıkması, insanın fikrî alıcı sisteminin yardımına koşması sonucu insan, bilmeyi de anlayacak ve onun âlemin varlıklarından biri olduğunu kavrayacaktır. Bu nedenle hayvan, bilgisizliğinin farkında olmadığı için bilgisinin de farkında değildir. Gölge ve öz de aynıdır. Eğer insan, bir takım şeylerin özünü değil de sadece gölgesini görseydi, o gölgeler gözünün önünden hiç gitmeseydi, o gölgeleri gerçek öz sanacaktı. Ancak insan hem özü ve hem de gölgeyi gördüğünden dolayı özü de, gölgeyi de tanımakta ve algılamaktadır. Eflatun'un meşhur bir felsefî inancı vardır. O şöyle demiştir: Bu âlemde görülen her şey, diğer âlemdeki aslın ve gerçeğin bir dal ve gölgesidir; diğer âlemdeki gerçektir ve buradakiler yansıma, diğer âlemdekiler özdür ve buradakiler gölge. İnsanlar, buradaki gölgeleri gerçek olarak zanneder. Bu inancını bir örnekle şöyle açıklar: Bir grup insanın daha ilk günden bir mağarada hapsedildiğini, önlerinin mağaranın içine taraf ve arkalarının da mağaranın girişine taraf tutulduğunu düşünün. Dışarıda doğan güneş mağaranın içine yansımakta ve mağaranın önünden de insanlar geçmektedir. Mağaranın önünden geçen insanların gölgesi, tutsakların önündeki mağara duvarına düşmektedir. Bu tutsaklar, dünyaya göz açtıkları günden itibaren bu şekilde tutuldukları için haliyle mağaranın dışından habersizdirler ve duvara düşen hareketli gölgeleri gerçek olarak zannedecek ve bunların, dışarıdaki özlerin ve gerçeklerinin hareketinin yansıması olduğunu anlamayacaklardır. Tabiat mağarasında tutsak olan insan da, bu âlemin bireylerini hakikat olarak görmekte ve bunların, hakikat değil de hakikatten yansımalar olduğunu bilmemektedir; ancak hakikatin özünü gördüğü takdirde bunu anlayacaktır. Amacım, Eflatun'un düşüncesini açıklamak değildir. Anlatmak istediğim şudur: İnsan, eşyaları birbiriyle ve karşıt noktasıyla karşılaştırarak ve kıyaslayarak tanır. Eğer karşıt nokta olmasa, onlar ne kadar da açık ve ortada olursa olsun, onları tanıyamayacaktır. Aydınlık ve karanlık, bilgi ve bilgisizlik, güç ve güçsüzlük, öz ve gölge örneklerine de bu amaçla değindim. Hayır ve şer, hareket ve dinginlik, hâdis ve kadim, fani ve ebedi de aynı durumdadır. Belirttiğim gibi bu konu, tanıma ve bilgilenme konusuyla değil, bizim idrak ve algı yapımızla bağlantılıdır (genellikle bizler, bir şeyin karşıt noktasını tanımadıkça o şeyin varlığından haberdar olmayız). Eğer hissettiğimiz aydınlık hiç kaybolmasaydı, hiçbir şey ona engel olmasaydı, her tarafı kapalı evin içi de dışarısı gibi aydınlık olsaydı ve bütün âlemi aynı ayarda mutlak bir aydınlık kaplasaydı, artık "Bütün âlemi aydınlık sarmıştır, gördüğünüz her şeyi onun yardımıyla görürsünüz, o olmasaydı hiçbir şeyi göremezdiniz." diyen birine, hep aydınlık içinde olan bizlerin inanması çok zor olacaktı. Şöyle meşhur bir misal vardır: Sudan dışarı hiç çıkmamış ve sudan başka hiçbir şey görmemiş olan bir balık, bunca övülen ve olmazsa hayat olmaz denilen suyun nasıl bir şey olduğunu, nerde olduğunu ve niye kendisinin onu göremediğini düşünmüş. Suyu kendisine göstermesi için hep birini aramış. Nitekim bir gün suyun dışında kalmış, susuzluktan kıvranmaya başlamış. İşte o zaman suyun ne olduğunu, özelliğini ve hayatının ona bağlı olduğunu anlamış. Bir şair, bu misali şiir haline getirmiş ve şöyle demiş: Be deryayi şinaver mahiyi bud Ki fikreş ra çu men kutahiyi bud Ne ez seyyad teşvişi keşide Ne renci ez şikencdam dide Ne can ez teşnegi der ıztırabeş Ne dil-i suzan zı-dağ-ı aftabeş Der in endişe ruzi geşt bitab Ki miguyed merdum ab, ku ab? Kodam est eher an iksir-i canbahş Ki başed morg u mahi ra revanbahş Ger an guher meta-ı in cihan est Çera ya rab zı-çeşm-i men nehan est Cuz abeş der nazar-ı şam u seher ne Der an asude ez abeş haber ne Meger ez şukr-i ni'met geşt ğafil Ki muc efkendeş ez derya be sahil Ber u tabid hurşid-i cihantab Fekend ateş be caneş duriyi ab Zeban ez teşnegi ber leb futadeş Be hak oftad u ab amed be yadeş. Anlamı: Bir denizde yüzen bir balık varmış Düşüncesi de benim gibi kıtmış Ne avcıdan endişelenmiş Ne bir kapan acısı çekmiş Ne canı susuzluk ıstırabı tatmış Ne yüreği güneşten yanmış Bir gün bu düşünce kaçırmış keyfini; Halkın su dediği şey nerdedir, hani? Her şeye hayat veren iksir; Kuşa, balığa da can versin, nerdedir? Bu âlemde bulunur bir şey ise o cevher Rabbim, niye benim gözümden gizlidir? Gece gündüz hep suyu düşünmüş Su içinde rahat ve sudan haberi yokmuş O, nimetin şükründen gafil olmuş Dalga onu denizden alıp sahile vurmuş Âleme yansıyan güneş ona yansımış Suyun ayrılığı canına ateş salmış Susuzluktan dili dışarı çıkmış Toprağa düşmüş de suyu hatırlamış. Yüce Allah mutlak nurdur, karşıtı karanlık olmayan bir nurdur. Bütün âlemin, göklerin ve yeryüzünün nuru O'dur. "Allah nûrudur göklerin ve yeryüzünün." O, her zahirden daha zahir ve her şeyden daha yakındır bize. Her şeyin zahirliği onun zatına bağlıdır; zatî ve mutlak nur O'dur. "Allah'ım! ...her şeyi aydınlatan cemalinin nuru hakkına senden niyaz ederim." Her şeyin aydın olması, onun zatının nûr ve aydınlığındandır; O, bir nûrdur ki kaybolmaz ve batmaz. O'nun nuru her yeri doldurmuştur ve buna hiçbir engel yoktur; her şeyi ihata etmiştir ve karşıt noktası, zıddı yoktur. Yüce Allah'ın nûru kaybolmadığı, batmadığı ve karşıtında karanlık olmadığı için idraki zayıf olan, her şeyi karşıt noktasıyla kıyaslayarak anlayan, algı sistemi ve idrak alıcısı bu yapıda olan insan, yüce Allah'tan gafildir. Yüce Allah hep zahir olduğu ve hiç gizli olmadığı için gözlerden kayıptır. Eğer bazen gizli kalsa ve bazen ortaya çıksaydı gözlerden kayıp olmayacaktı. Nûru kaybolmadığı, batmadığı, değişmediği için insanın gaflet ettiği nokta olmuştur. Filozofların, "Yüce Allah mutlak anlamda zahirliğinde gizlidir." sözünün açıklaması budur. Ya men huve'htefa li-ferti nurih Ez-zahiru'l-batınu fi zuhurih. Ey nûrunun apaçıklığında gizli olan Ey zahir, zuhurunda batın olan. Yüce Hak, zahir ve aşikâr olduğu yönüyle batın ve gizlidir; onun zahirlik yönü, batınlık yönünün özüdür. İmam Ali (a.s), bu bağlamda yüce Allah'ı çok güzel ve çok yüce bir içerikte şöyle tanımlamıştır: Ondan (Allah'tan) başka her zahir, batın değildir ve O'ndan başka her batın, zahir değildir. Allah vahdetinde hem batın ve hem de zahirdir, bir kısmı zahir ve diğer kısmı batın değildir, zahir olduğu yönün özü batındır ve batın olduğu yönün özü zahirdir. Bu gerçeğin kaynağı Kur'ân-ı Kerim'dir. Kur'ân şöyle buyurmaktadır: Ve O'dur evvel (her şeyden önce var olan) ve ahir (her şeyden sonra kalan) ve zahir ve batın. Yine Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur: Nereye dönerseniz dönün, Allah'a dönmüşsünüz ve Allah da size dönüktür. Yüce Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Bir iple yerin yedinci katına bile inecek olsanız, yine Allah'a gitmiş olursunuz. Hıristiyan din âlimlerinden biri olan Caselik, Müminler Emiri Ali'nin (a.s) yanına gelerek dedi ki: Bana Rabbin yüzünden haber ver. Yani Kur'ân'ın, "Nereye dönerseniz orada yüzünüzü Allah'a doğrultmuş olursunuz ve Allah'ın yüzü de sizedir." demesi ne anlama gelir? İmam Ali'nin (a.s) emriyle ateş ve odun getirildi ve Ali (a.s) odunları yaktı. Ateşin yakılmasıyla birlikte çevre aydınlandı ve İmam Ali (a.s) buyurdu: Ey Nasrani, bu ateşin yüzü ne tarafadır? Nasrani: Bunun yüzü her tarafadır. İmam Ali (a.s) buyurdu ki: "Bu niteliğe sahip olan bu ateş, gördüğün gibi Allah'ın mahlukatlarından biri olduğu ve yönü-yüzü de her taraf olduğu hâlde sen, Allah'ın belli bir yönünün olmasını mı istiyorsun? Elbette ki Allah, mahlûkatına benzemez. O, benzerinin olmasından münezzehtir. "Doğu da Allah'ındır, batı da. Artık nereye dönerseniz dönün, orada Allah'a dönmüş olursunuz." Hiç bir şey ona gizli değildir." Âlemin doğu ve batısı Allah'ın mülküdür, O'nun fiilinin zuhurudur. O her şeyi kuşatmış, ihata etmiştir. Nereye dönerseniz dönün, orada Allah'a dönmüş olursunuz. Bes ki hest ez hemi su u zı-hemi ru rah be tu Be tu bergerded eger rahruyi bergerded. Her yan ve yönden sana o kadar yol var ki Sana dönmüş olur, bir yolcu dönerse eğer. Diyorlar ki, insanın özünü tanıması Allah'ı tanımaktan önce gelir ve insan, özünü tanımadıkça Allah'ı tanıyamaz. Bu söz sadece bir yönden değil, birçok yönden doğrudur. Bu yönlerden biri şudur: İnsan, kendi düşünsel alıcı sisteminin yapısını, eksikliğini ve noksanlığını tanımalıdır ki yüce Allah'ın sınırsız kemal ve kudretini tanıyabilsin. İnsan kendi idrak ve algısının eksikliğini, kendisinin sınırlı bir varlık olduğunu tanımadan Allah'ı tanıyamaz. O hâlde insan, kendi duyularından biri ile Allah'ı tanımaya heveslenmemelidir. İnsan bilmelidir ki eğer duyuları ile algıladığı şeyler hep aynı ayar, aynı düzey ve aynı renkte olsaydı onları algılayamayacaktı; duyduğu sesler hep aynı düzeyde olsaydı onları duyamayacaktı; algıladığı kokular hep bir şeklide olsaydı onları hissedemeyecekti. İnsan, Allah'ın kendisinden gizli olduğunu zannetmemeli ve bir hakikatin sadece zahir olmasının insanın algı ve idraki için yeterli olmadığını, karşıt noktanın varlığının da idrak etmeye yardımcı olduğunu anlamalıdır. Allah'ın zatının nûru kuşatıcı, ezelî ve ebedîdir; batması, kaybolması yoktur ve bu yüzden de insanın kusurlu algıları O'nu idrak etmekten acizdir. İnsanın düşünsel algı sistemi, kendisi gibi sınırlı ve eksik olan eserlerle Allah'ı tanır; bir noktada var iken diğer noktada olmayan bitki ve hayvan hayatı gibi ve maddenin bir noktasında ortaya çıkan bilinç gibi nurlar ile Allah'ı tanır. İnsan, bir zamanda ortaya çıkan ve bir başka zamanda kaybolan işleri ile Allah'ı tanır. Allah'ın bazı fiilleri ve mahlûkatı vardır, yaratmış olduğu bazı nurlar vardır ki bunlar, doğar ve batar. Yüce Allah, fiilî nurları yoluyla kendisini bizlere tanıtmaktadır. Hayat ve dirim ilâhî bir nurdur; bu nuru karanlık maddeye yayar ve sonra da geri alır. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: Ve şüphe yok ki ancak biz diriltiriz (hayat ışığını âleme yayarız), biz öldürürüz ve biziz her şeye varis olan. Geceyi gündüze daldırır ve gündüzü geceye... Ölüden diri izhar eder, diriden ölü izhar eder... Kendisi diridir ve O'nda ölüm yoktur, batmayan ve kaybolmayan bir nurdur. O, her şeye kâdir, güç yetirendir. Yeryüzünde ortaya çıkan hayat, hem zaman ve de mekân bakımından sınırlıdır; bir anda veya bir noktada ortaya çıkar; bitki, hayvan ve insan ondan faydalanır. Hayat (büyüme, gelişme, güzellik, tazelik, güzel dizilme-koşulma ve düzen, his ve algı, akıl ve zekâ, sevgi ve duygu, yönlendirici içgüdüler) gibi bütün yön ve yansımalarıyla yüce Allah'ı bizlere göstermektedir. Bunların tümü yüce Allah'ı gösteren ayet ve aynalardır. Kur'ân-ı Kerim genellikle hayat ve eserlerini kanıt olarak gösterir; güzellik ve tazelikleri, güzel dizilme-koşulmaları ve düzenleri, esinlenme ve içgüdüleri, sevgi ve duyguları, her canlının evlatlarına ve çiftine olan sevgisini... delil olarak sunar. Kur'ân-ı Kerim, Hz. İbrahim'in (a.s) Nemrut'a söylediği sözü şöyle nakleder: O zaman İbrahim, benim Rabbim diriltir, öldürür demişti. Hz. Musa'nın (a.s) Firavun'a dediğini şöyle nakleder: Rabbimiz dedi, her şeye yaratılışını veren, sonra da yolunu gösterendir. Rabbimiz, her şeye layık olduğunu veren ve sapasağlam bir düzen yaratarak her varlığı layık olduğu yetkinliğe yönlendirendir. Her bitkiye usta bir mühendis gibi kendi varlık plânını çizmesi, kendini süsleyip göstermesi için güç veren Allah'tır. En küçük haşereden en iri hayvana kadar hepsine, aklın algılama ve tanımlamadan aciz kaldığı içgüdü ve ilhamları veren Allah'tır. Dağlarda özel bir mühendislik şaheseri olarak kendisine yuva yapma ilhamını bal arısına veren Allah'tır. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur: Ve Rabbin, bal arısına, dağlarda, ağaçlarda ve çardak kurulan yerlerde kovan yapın diye vahyetti. Sonra dedi, bütün meyvelerden bal toplayın ve gönül alçaklığıyla Rabbinizin yollarını tutun. Karınlarından çeşitli renkte ballar çıkar, onlarda şifa var insanlara. Şüphe yok ki bunda da düşünen topluluk için bir delil var. Küçük ve zayıf bir varlık olan karıncayı böyle güçlü ve bilgili yaratan, yön bulma sırrını onun varlığına işleyen yüce Allah'tır. İnsanlar yıllar yılı bunu araştıracak olsa, ancak şaşkınlığına şaşkınlık katacaktır. İmam Ali (a.s) Nehcü'l-Belâğa'da şöyle buyurmuştur: Bir baksanıza şu karıncanın o küçücük cüssesine, nasıl da yeryüzünde hareketlilik göstermede ve rızkının peşinde koşturmada! Bir aşk ve bir ilham, belli bir hesap ve kitapla onu rızkını temin etmeye ve onları korumaya yönlendirmektedir. Bu alanda araştırmalar yapan zooloji uzmanları şöyle demişlerdir: Bazı çöllerde yaşayan bazı karıncalar, tane toplamakla yetinmez, bir de tarla hazırlar ve yemeleri için oraya mantar ekerler. Bundan daha ilginç olanı, insanların at, inek ve koyun gibi bazı hayvanları evcilleştirdiği ve onların sütünden faydalandığı gibi bir grup karıncaların da bazı haşereleri evcilleştirmesi ve onlardan sağdıkları tatlı bir sıvıyı içmeleridir. İmam Ali (a.s) şöyle devam eder: Taneyi yuvasına taşır ve rutubet nedeniyle bozulmayacak bir yerde toplar ve hatta yeşermemesi için onları yarar. Zoologlar şöyle bildirmişlerdir: Karıncaların bir kısmı sosyal disiplin içinde yaşarlar ve her grubun yapmakla yükümlü olduğu bir görevi vardır. Bir grup işçi olduğundan dolayı kış mevsiminde diğer karıncaların yemesi için tane toplayıp yuvaya getirmekle yükümlüdür. Bu amaçla değirmene benzer özel bölmeler yaparlar ve oralarda da görevli karıncalar vardır. Çenesi büyük ve güçlü olan bu karıncalar, taneleri öğütür ve diğerlerinin yemesi için hazır hale getirirler. İmam Ali (a.s) şöyle devam eder: Onların yeme mecrasını (nasıl yediklerini, nasıl yuttuklarını, nasıl sindirdiklerini ve nasıl çıkardıklarını); bedeninin yukarı aşağı ve içini, karnının adalelerini, kafasında yer alan göz ve kulaklarını bir düşünecek olursan yaratılışına hayran kalırsın, özelliklerini sıralamaktan yorulursun. (Onların özellikleri kitapları doldurur, yıllar yılı zahmete katlanıp araştırma yapmayı gerektirir.) Bugün bilim adamları bu alanda araştırmalar yapmış, yüzlercesi bu konulara ömür vermiş, zahmetlere katlanmış, bilgiler edinmiş ve kitaplar yazarak bizlere çok ilginç bilgiler kazandırmışlardır. Özellikle karıncaların bir kısmının şuur, bilinç ve birbirleriyle anlaşmaları çok ilginç konulardan biridir. Kur'ân-ı Kerim, Hz. Süleyman'ın (a.s) öyküsünü anlatırken karıncaların karşılıklı anlaşmalarının ilginç bir örneğine değinmiştir. Kur'ân-ı Kerim, Neml (=karınca) Suresi'nde şöyle buyurmuştur: Sonunda bir karınca vadisine geldikleri zaman bir karınca, ey karıncalar dedi, yuvalarınıza girin de Süleyman ve orduları, bilmeden çiğnemesinler sizi. Süleyman, onun sözünü duyunca hafifçe güldü de Rabbim dedi, bana ve anamla babama verdiğin nimetlere şükretmemi ve razı olacağın iyi işlerde bulunmamı ilham et bana ve rahmetinle, beni temiz kullarının arasına kat. Müminler Emiri Ali (a.s), karıncanın göz ve kulaklarının kafasında olduğunu açıkça buyurmuştur. Günümüz bilim adamları da yaptıkları uzun araştırmalar sonucunda karıncanın, kafasında bulunan antenlerle haber yolladığını ve haber aldığını öğrenmişlerdir. İmam Ali (a.s) şöyle devam etmiştir: Bir sonuca varmak için kafanı yorarsan, karıncaları yaratanın, hurma ağaçlarının yaratıcısından başkası olmadığına erişirsin. Çünkü O, her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmüş ve her canlıyı farklı özelliklerde yaratmıştır. Kalın-ince, ağır-hafif, güçlü-zayıf yaratılışta hepsi birdir. |