Salı 22 Mayıs 2012 - 15:11

الثلاثاء ٢ رجب ١٤٣٣

سه شنبه ۲ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۶:۴۱

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

Nasir Hüsrev şöyle der:
        Dünyadan yüzümü dine çevirdim; çünkü
        Benim için dinsiz âlem kuyudur ve zindan
        Ey oğul! Kalbimde dinden bir mülküm var ki
        O asla olmayacaktır viran.
        İman alanında genellikle iki yön dikkat çekmektedir:  Bunlardan biri, iman ve din inancının neden kaynaklandığı, insanı dine ve imana  sevk eden etkenin ne olduğudur. İnsanı imana ve din inancına yönlendiren etken  iç kökenli midir, yoksa dış kökenli mi? Yani insanın dine ve imana yönelmesi,  insanın zatî fıtratından mı kaynaklanır, yoksa dış etkenler mi insanı bu yöne  yöneltir? Başka bir deyimle, din hissinin köken ve dayanağı nedir ve bu his, ne  derece hakikati içerir?
        Bu alanda gündem konusu olan ikinci yön ise, din ve imanın  faydalarının ve etkilerinin neler olduğudur. Bu yönlerin her biri önemli ve  faydalıdır.

     

Sermaye Mi, Yük Mü?

     

Bugünkü konuşmamızın konusu, iman ve inancın etkisinin ne  olduğudur. Bir insan, gerçekten imanlı ve dindar olabileceği gibi, pekâlâ  imansız ve inançsız da olabilir. İşte bu nedenle şu konu hakkında konuşulması  yerinde olacaktır: İman ve din inancı insan için bir sermaye midir ve insanın bunu  kaybetmesi yaşam sermayelerinden birini kaybetmesi anlamına mı gelir, yoksa  insan için bir kayıt ve kısıtlama mıdır ve haliyle onu kaybeden kimse gerçekte  bir şey kaybetmiş sayılmaz ve hatta omzundaki yükten kurtulmuş mu olur?
        Çağımızın dünyaca ünlü düşünür ve yazarlarından olan Tolstoy,  imanı şöyle tanımlamıştır: "İman bir şeydir ki insan onunla yaşar."
        Aslında Tolstoy'un anlatmak istediği, imanın en üstün hayat  sermayesi olduğu ve onu kaybeden kimsenin en önemli hayat sermayesini kaybetmiş  olduğudur.
        Birçok şeyler hayat sermayesidir; sağlık, güvende olmak,  servet, ilim ve marifet, sosyal adalet, salih bir eş ve evlatlara sahip olmak,  liyakatli ve içten arkadaşlara sahip olmak, yüce bir eğitim, ruh sağlığı...  insan için hayat sermayeleridir. Bunlardan herhangi birinin olmaması, insanın  saadet ve yetkinliği alanında bir eksikliktir. Bunlardan birini kaybeden insan,  hayat sermayelerinden birini kaybetmiş olur ve bu da bir tür bahtsızlıktır.
        İman da bu sermayelerden biri ve hatta en üstünüdür. Kur'ân-ı  Kerim şöyle buyurmuştur:
        Ey inananlar, size bir alış-veriş haber vereyim mi ki elemli azaptan  kurtarsın sizi. Şu ki, Allah'a ve Peygamberine iman edin.
        Gördüğümüz gibi Kur'ân-ı Kerim, Allah'a ve Peygamber'e  imanı, bir ticaret ve sermaye olarak açıklamaktadır.
        Öncelikle insanın, kesinlikle hissedilir ve maddî şeyleri manevî  şeylerden önce tanıdığını belirtmek isterim. Bunun nedeni de açık ve ortadadır.  Mesela servet ve zenginlik bir hayat sermayesidir. Herkes bunu çok çabuk anlar,  değerini bilir, hatta gereğinden de fazla değer verir ve ona çok büyük bir  tamah besler. Sonuçta da hem kendisi ve hem de toplum için sıkıntı yaratır.
        Bir diğer yandan güzel ahlâk, doğru eğitim ve güzel davranış  biçimi de insan yaşamında bir sermayedir; ilerlemeye, yetkinlik kazanmaya ve mutlu  olmaya neden olur. Bunun etkisi, birçok yönden servetten daha üstündür. Ancak  insan bunu ve değerini çok geç anlar. İnsan, güzel ahlâkın ve yüce eğitimin  değer ve önemini anlayabilmesi için ya yaratılış itibariyle çok zeki ve anlaklı  olmalıdır veyahut da bunu öğrenmelidir. İnsanlık önderleri ve öğretmenleri bu  gerçeğe vurgu yapmışlardır. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:
        Güzel ahlâk en güzel arkadaş/yardımcıdır.
        İmam Ali'nin (a.s) bir diğer buyruğu şöyledir:
        Nice büyük insan vardır ki ahlâkı onu aşağılamıştır ve nice de  hakir insan vardır ki ahlâkı onu yüceltmiştir.
        Ancak servet böyle değildir; insan çocukluk döneminden onun  değerini anlamıştır.
        İman da aynen böyledir. Nice insanlar vardır ki bu büyük  nimete sahiptirler ve onun sayesinde güzellikle ve memnuniyetle yaşıyorlar. Bu  insanların beden sağlıkları, ruh esenlikleri ve ömürlerinin uzun olması  kalplerindeki imana borçludur. Ama kendileri buna vakıf değillerdir. Birçok insanların  da durumu bunun aksinedir. Bu tür insanlar ömür boyu zorluk, şüphe, korku,  endişe içinde yaşarlar, içten kendilerini bitirirler, beden ve ruh sağlıklarını  yitirirler, erken yaşlanır ve yıkılırlar. Ama kendileri de bunun asıl nedeninin,  çok büyük bir hayat sermayesini kaybetmeleri olduğunu anlamazlar. Bu konu,  imanın etki ve faydaları bağlamında ele alınmalıdır.

     

Ahlâkın Dayanağı

     

İmanın ilk faydası, -kendisi büyük bir hayat sermayesi olan-  ahlâkın dayanağı olmasıdır. Yani imandan yoksun ahlâkın doğru bir temel ve  dayanağı olmayacaktır. Bütün ahlâkî ilkelerin alt yapısı, mantığı ve hatta  maneviyat zincirini tamamlayan halka Allah'a iman ve inançtır. Keramet, haysiyet,  takva, iffet, emanet, doğruluk, sadakat, dürüstlük, fedakârlık, hayırseverlik,  Allah'ın kullarıyla barış ve iyi ilişkiler içinde olma, adaleti savunma, insan  haklarını gözetme ve koruma, bütün insanların ve halkların kutsadığı değerler, beşerî  erdemler olarak adlandırılabilecek her şey iman ilkesi üzerine kuruludur. Çünkü  bunların tümü, bir yandan çıkar düşkünlüğü ile çelişir ve öte yandan da  bunların her birine bağlılık, bir tür maddî mahrumiyete katlanmayı gerektirir.  İnsanın mahrumiyete katlanmasının bir delil ve nedeni olmalıdır. İnsan, belli  bir delil ve nedenle mahrumiyete katlanıyorsa artık onu, mahrumiyet olarak  görmeyecektir. İnsan bunu, maneviyatın kıymetini bildiğinde ve hazzına vardığında  anlayabilecektir. Her manevî düşüncenin alt yapısı Allah'a imandır. Adalet ve  hikmet sahibi Allah'a imanın en küçük faydası şudur: İmanlı insan, bir hayrın  ve iyi bir hasletin Allah katında korunduğunu ve yok olmadığını kesin olarak  bilir. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:
        Şüphe yok ki Allah iyilik edenlerin ecrini zayi etmez.
        Sözünü ettiğim her bir mahrumiyetin bir tür getirisi de  vardır.
        İnsanın sadece iki yol ve iki seçeneği bulunmaktadır: İnsan  ya kendisinin ve çıkarının kulu olacak ve mahrumiyetin hiçbir türüne  katlanmayacaktır veya Allah'a kul olacak ve ahlâk unvanıyla katlanacağı  mahrumiyetleri mahrumiyet saymayacak veya en azından telafi edilir kabul  edecektir. İlâhî takvaya ve Allah rızasına dayanmayan insancıllık, affetme ve  hayırseverlik korkunç bir uçurumun ağzındadır. Kur'ân-ı Kerim şöyle  buyurmuştur:
        Yapıyı Allah'tan korkup çekinme ve rızasını kazanma temelleri  üstüne yapan mı daha hayırlıdır, yoksa temelini, kayıp gitmekte olan bir yarın  kıyısına yapıp da o yapıyla beraber cehennem ateşine yıkılıp göçen mi?
        Ahlâk ve şahsiyetinin dayanağı Allah'tan başkası olan bir kimsenin  durumu, uçurum kıyısında adım atan ve her an yuvarlanma ihtimali olan bir insanın  durumuna benzer.
        Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur:
        Allah'tan başka dost ve yardımcı edinenler, ağ kuran örümceğe  benzerler ve evlerin en çürüğü, elbette örümcek ağıdır bir bilseler.
        Bu ayet, Allah'tan başkasının ameller için dayanak olamayacağını,  seçilmesi durumunda bu dayanağın çürük ve temelsiz olacağını buyurmaktadır.  Taklit, telkin veya alışkanlık haline getirme ile geçici olarak fedakâr ve  affedici insanlar yetiştirilebilir; ancak bunun bir tür tabiata aykırılık ve  kandırmaca olduğu bilinmelidir. İnsanlar her zaman için yanlış yolda hareket  ettirilemez. Filozoflar, tabiata aykırı olan bir şeyin devam edemeyeceğini  açıkça söylemişlerdir. Yüce Allah, bütün varlıkların varlık kaynağı olduğu  gibi, Allah'a iman ve inanç da bütün değerlerin, ahlâkî ve manevî üstünlüklerin  tamamlayıcı halkasıdır. Allah inancından yoksun manevî erdemler, dayanağı  olmadan basılmış kâğıt paralara benzer; hiçbir değeri ve itibarı olmaz.
        Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur:
        Görmedin mi Allah nasıl örnek getirmede, temiz söz, tertemiz bir  ağaca benzer; kökü sabittir, dalları, budakları gökte. Meyvesini her zaman  verir Rabbinin izniyle ve Allah, düşünüp ibret alsınlar diye insanlara örnekler  getirir.
        Bu örnek, insanlık ağacının meyve verebilmesi için tevhit ve  iman köküne sahip olması gerektiğine dikkat çekmektedir.
        Kur'ân-ı Kerim bu hususta bir başka örnek getirmiş ve şöyle  buyurmuştur:
        Pis söz de pis ağaca benzer; kesilip yerden çıkarılmıştır,  duracak hâli yoktur onun.
        Sonra da şöyle devam etmektedir:
        Allah, inananlara dünya yaşayışında da, ahirette de o sabit  sözle sebat verir.
        Kur'ân-ı Kerim imansızlık hakkında şöyle buyurmaktadır:       
        Gördüm mü yalanlayanı dini? İşte budur o kimse ki horlar yetimi.  Ve doyurmaz da, önayak olmaz da doyurmaya yoksulu.
        Ayet, dine sırt çeviren kimsenin bütün erdemlere sırt  çevirmiş olduğunu buyurmaktadır; -insanlığın dayanak, temel ve mantığı olan-  din ve iman duygusunu kaybeden insan, insanlığını ve insanî duygularını da  kaybetmiş olur.
        Manevî konu ve hususlar, mutlaka bir tür maddî mahrumiyeti  katlanmayı gerektirir. İnsanın doğru bir temel ve dayanağı yoksa nedensiz  olarak ve boş yere mahrumiyet çekmiş olacaktır. Maddî düşüncelerin en doğal  ürünü, öz ve menfaat kulluğuna dayalı olan maddî ahlâktır.
        Bazı gerçekler vardır ki, ancak dinin onları buyurma ve  gerçekleştirme yetki ve salahiyeti vardır. Kur'ân-ı Kerim'in bu husustaki iki  ayeti şöyledir:
        Ey inananlar, Allah için daima adaleti tam yerine getirin ve  tanıklığı o yolda yapın, hattâ kendi aleyhinize yahut anayla babanın ve  yakınların aleyhine bile olsa.
        Ey inananlar, Allah için daima doğru hükmedin, adalete tam uygun  tanıklıkta bulunan ve bir kavme olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalette  bulunun ki bu, takvaya daha yakındır.
        Ahlâk, sosyal adalet, sosyal güvenlik, insancıllık... gibi  sermayeleri elde etmek veya korumak iman sermayesini gerektirir.
        Müminler Emiri Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:
        Hayır hasletlerinden birine sahip olan kimsenin diğer sıfat ve  hasletlerine katlanır ve bağışlarım. Ancak akılsızlık ve dinsizliği bağışlamam.  Çünkü din ve imanın olmadığı yerde emniyet olmaz ve dinsiz, imansız insana  hiçbir surette itimat edilmez. Emniyet ve güvenin olmadığı yerde ise hep korku,  tasa, kaygı ve tedirginlik vardır. (İnsan, bu tür arkadaşları tarafından  ihanete uğramamak için sürekli olarak kendini kollamalıdır.) Aklın olmadığı  yerde ise yaşam olmaz ve (aklı olmayan kimse) ölüler zümresinden sayılmalıdır.
        Genel olarak ahlâkî özellikler ve vasıflar öyle bir takva,  iffet ve emanetçiliğe dayalı olmalıdır ki, yalnızlıkta bile insanı  koruyabilsin. Emri altında bulunanlara karşı güçlü insanın adaletli davranması,  zulüm karşısında cesaret ve yiğitlik göstermesi, insanın direnmesi ve kendine  güvenmesi, gönül parlaklığı kazanması, samimiyet ve sevgi sahibi olması sadece  iman ışığında gerçekleşebilir. Bu alanlarda en yüce makamlara varan insanlar  da, sadece dine dayalı iman sayesinde bu yetkinliğe ve yüceliğe ulaşmışlardır.

     

Beden ve Ruh Sağlığı

     

İmanın bir diğer faydası beden ve ruh sağlığıdır. Müminler  Emiri Ali (a.s) takva hakkında şöyle buyurmuştur:
        Gönül (ruhsal) hastalıklarınızın ilacı ve beden hastalıklarınızın  şifası takvadadır.
        İmanın hap veya kapsül olmadığı açıktır. İmanın beden ve ruh  sağlığı yönündeki faydası, imanlı insanın ruhunun güvende, sinirlerinin huzurlu  ve sükûnette, gönlünün esenlikte olduğu bilindiğinde anlaşılır. Böyle bir insan  asla nerden neyi kapmak ve kimi dolandırmak düşüncesinde olmaz, bir yerlere  varan insanları düşünüp de çekememezlik ateşinde yanmaz, hırs ve tamah ateşiyle  kıvranmaz, sinirsel rahatsızlıklar etkisiyle mide ve bağırsak ülserine  tutulmaz, şehvette aşırılık onu güçsüzleştirmez ve ömrü uzun olur.
        Beden ve ruh sağlığı büyük ölçüde imanla ilişkilidir. Ruhsal  hastalıkların gün geçtikçe artması ve bu tür hastaların hastaneleri doldurması  ve sürekli olarak sayılarının artması sosyal bağlamda güncel sorunlardan  biridir. Bu hususta yapılan bilimsel araştırmalar, bu hastaların tümünün veya  büyük bölümünün Allah'a iman ve halis itikat nimetinden yoksun tabakalardan  olduğunu göstermektedir. Bu ruhsal ve psikolojik hastalıkların kökeni, sosyal  mahrumiyet ve aldatılmışlık hissidir. İman, önleyici ilaç konumundadır. İmanın  bütün mahrumiyetlere katlanmayı ve teslim olmayı gerektirdiğini söylemek  istemiyorum. Anlatmak istediğim tam olarak şudur: İmanlı insan, mahrumiyetler  karşısında yıkılmaz ve insanın dengesini koruyan etken de imandır.

     

Çevre İle Uyum

     

İmanın faydalarından bir diğeri, birey ile toplum arasında  denge ve uyum sağlamasıdır. Biyolojide bir ilke vardır ve biyologlar buna  dayanarak şöyle der: Canlı bir varlığın hayatını sürdürmesi, çevre ve çevre  koşullarının o canlı varlığın özel yapısıyla uyumlu olmasına bağlıdır. Canlı  varlık ile çevre arasında bir uyumsuzluğun olması durumunda, o canlı varlık  kendisinde bir değişim oluşturabilirse (yani tedricî olarak kendini bulunduğu  çevreye ve koşullarına uydurabilirse, kendisi ile çevre arasında bir uyum  yaratabilirse) hayatını sürdürebilecektir. Ama eğer bu değişimi kendinde icat  edemezse ve kendisi ile çevre arasında uyum sağlayamazsa bu durumda, o canlı  varlık yok olmaya mahkûmdur. Çünkü o canlı varlık bir cüzdür, çevre etken ve  koşulları ise bütündür; o kuşatılandır, etken ve koşullar ise kuşatıcıdır. Cüz  bütüne ve kuşatılan ise kuşatıcıya tabidir.
        İnsan da doğal çevre, yani doğal yaşam noktası bakımından  aynen böyledir; uygun olmayan bir çevrede bulunduğunda bir taraftan bedeninin  iç donanımları, insanı bulunduğu çevre ile uyumlu kılmak için otomatik olarak  devreye girer ve öte yandan da insan kendi yaratıcı gücüyle çevre ve doğa  etkenlerini kendisiyle uyumlu kılmak için mücadele başlatır.
        İnsanın doğal çevresi olduğu gibi sosyal çevresi de vardır  ve bu çevre ile de uyumlu olmalıdır. Sosyal etkenler şöyle sıralanabilir:  Farklı sıfat ve durumları olan ve de değişik davranışlarda bulunan bireyler,  topluma egemen olan kanunlar, kurallar, gelenekler ve töreler. İnsanın sosyal  çevredeki özel yaşam koşulları bireysel eğilimlerinden, arzularından ve  gereksinimlerinden ibarettir. İşte bu ikisi birbiri ile uyum içinde olmalıdır.  Bir esneklik toplumdan ve bir esneklik de bireyden kaynaklanmalıdır. Toplumun  esneklik ve uyumu; toplumun adil olmasıdır, genelin çıkarlarını korumasıdır,  genelin maslahatları ekseninde hareket etmesidir ve bireyin çıkarları ekseninde  olmamasıdır. Bireyin esneklik ve uyumu ise genelin maslahatlarına razı ve  teslim olması, bireysel eğilim ve isteklerinden geçmesidir. İlk aşamada birey  ve toplum arasında hiç bir uyum söz konusu değildir. Çünkü bir toplum farklı  bireylerden oluşur ve her bireyin kendine has görüş, inanç ve eğilimi vardır ve  bunlar, diğer bireylerin görüş, inanç ve eğilimleriyle çelişir. Haliyle de bireyler  arasında uyumsuzluk ve çelişki ortaya çıkar. Uyumun gerçekleşmesi her iki  tarafın esnekliğine bağlıdır. Esneklik ise toplumun genel yararlar ekseninde  dönmesidir ve bireyin kendi eğilimleri ve arzuları açısından sosyal arzu ve  ülkülere razı olmasıdır. Bu karşılıklı uyumun ana etkeni dindir. Çünkü topluma  adaleti ve bireye razılığı veren dindir.

     

Razı ve Teslim Olma Kavramı

     

Razı olma kelimesini kullanmamız belki de bazılarının  düşüncesinde şöyle bir şüpheye yol açmıştır: Bireylerin toplum tarafından  kendilerine verilene razı ve kani olması iyi değildir. Çünkü bu, sessiz  kalmaya, sükûnete ve hareketsizliğe neden olur. Oysaki razı olmamak hareket ve  canlılık kaynağıdır.
        Razılık iki kısımdır: Razılığın bir türü iyidir ve o da bireyin  kendi payına razı olmasıdır. Çünkü sonuçta her bireyin belli bir hak ve belli  bir payı vardır. Kimse her şeyin kendisine ait olması gerektiğini düşünmemeli  ve sadece kendi hakkına razı olmalıdır. İmam Ali (a.s) Kumeyl duasında şöyle  demiştir:
        Allah'ım! Senin taksimine beni razı ve kani kıl.
        Razılığın ikinci kısmı zulüm ve haksızlığa razı olmaktır.  İşte bu bağlamda diklenmek, karşı gelmek ve direnmek erdemdir. Razılığın bu  türü din açısından kabul edilemez ve hatta günahtır.

     

Nefse Hakimiyet

     

İmanın fayda ve özelliklerinden bir diğeri tam anlamıyla  nefse hâkim ve musallat olmaktır. Nefse hâkimiyetin bir dini kavram olduğunu ve  dinden kaynaklandığını düşünmek yanlıştır. Nefse hâkim olmak da direniş ve  adalet gibi ahlâkî kavramlar gibidir; dine inanmayan insan bile bunları inkâr  edemez. Bunlar dinin ortaya çıkardığı kavramlar değildir, din bunların icrasını  daha iyi temin etmiştir.
        İnsanın hâkimiyet kurmasının farz olduğu savaş meydanlarından  biri kendi varlık alanıdır. Çağımızın dünyaca ünlü bilge ve düşünürlerinden  biri şöyle demiştir:
        İnsanın karşısında üç düşman ve üç mücadele alanı vardır:  Tabiatla mücadele, diğer bireylerle mücadele ve nefsle mücadele. İnsan birinci  alandaki mücadelede büyük ölçüde başarılı olmuş soğukluk, sıcaklık, hastalıklar  ve afetlerle mücadele alanında hatırı sayılır ölçüde hâkimiyet kurmuştur.  Deprem gibi bazı afetler ve kanser gibi bazı hastalıklar da vardır ki insan  henüz onların üstesinden gelememiştir.
        Diğer bireylerle mücadele alanında ise bu mücadeleyi yapmış  ve yapmaktadır.
        Nefsle mücadele bunların hepsinden daha üstündür. Herkes  kendi iç dünyasında bir kavgaya ve çekişmeye duçardır.
        Yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) "Ne mutlu o topluluğa ki küçük cihadı  yaptılar ve büyük cihat henüz onların üzerinedir." buyruğu da bu gerçeği yansıtmaktadır. İnsanın kendi tabiatına hâkim ve musallat  olmasını sağlayan tek etken din ve imandır.
        Mevlana bu Nebevî hadisin şerhinde şöyle der:
        Koşt  in, kar-ı agl u huş nist
        Şir-i  batın sehreyi herguş nist
        Bunu öldürmek, aklın ve zekânın işi değil
        Batın aslanı, tavşanın maskarası değil.
        Sa'di diyor ki:
        Bir büyüğe, "Düşmanının  en büyüğü iki yanın arasındaki nefsindir." hadisinin anlamını sordum. Şöyle dedi: Her kime iyilik etsen dönüp dostun olur;  nefs böyle değildir, onunla iyi geçindikçe dönüp düşmanlık eder.
        Fereşte  huyi şeved ademi be  kem horden
        Eger hord çu behaim beyofted u çu cemad
        Murad-ı  her ki ber-ari muti-i emr-i tu geşt
        Hilaf-ı  nefs ki ferman dehed çu yaft murad
        Melek huylu olur insan az yemekle
        Hayvanlar ve cansızlar gibi düşer, çok yerse
        Kimin isteğine uysan senin emrine boyun eğer
        Nefs ise muradını buldukça kötülüğü emreder.

     

İlim ve Beceri

     
Burada kısaca  şu noktaya da değinmeliyim: Gerçekten iman en büyük sermayedir, ancak ondan  yararlanabilmek de aynen diğer sermayeler gibi ilim ve beceri gerektirir. Aksi  takdirde insan, olması gerektiği gibi ve tam anlamıyla bu sermayeden  yararlanamayacak veya bilinçsiz olarak onu kötüye kullanacak veyahut da insanın  dinî duygusu başkaları tarafından kötüye kullanılacaktır. Bu, geniş ve etraflı  bir konudur. Ancak zaman yetersizliğinden dolayı bu kadarıyla yetinmek  zorundayım.     
     
       
         

Bu konuşma, 1382 h. kamerî yılında ve 13 Cemaziyülevvelde (1341 h. şemsî)  yapılmıştır.

       
       
         

-  Zı-dunya ruyi zi din-i kerim irak
            Mera bi-din-i cihan çe bud u zindan
            Mera pura zı-din milki est der dil
            Ki an hergiz nehahed geşt viran.

Saff, 10-11    

Biharu'l-Envar, c.71, s.396     

Biharu'l-Envar, c.71, s.396    

Tevbe, 120       

Tevbe, 109  

Ankebût, 41   

İbrahîm, 24-25      

İbrahîm, 26     

İbrahîm, 27  

Mâûn, 1-3    

Nisâ, 135        

Mâide, 8      

el-Kafî, c.1, s.27    

Nehcü'l-Belâğa, 196. Hutbe    

el-kafî c.5, s.12

Mehaccetü'l-Beyzâ, c.5, s.

Total Visit: 1020
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.