Nasir Hüsrev şöyle der: Dünyadan yüzümü dine çevirdim; çünkü Benim için dinsiz âlem kuyudur ve zindan Ey oğul! Kalbimde dinden bir mülküm var ki O asla olmayacaktır viran. İman alanında genellikle iki yön dikkat çekmektedir: Bunlardan biri, iman ve din inancının neden kaynaklandığı, insanı dine ve imana sevk eden etkenin ne olduğudur. İnsanı imana ve din inancına yönlendiren etken iç kökenli midir, yoksa dış kökenli mi? Yani insanın dine ve imana yönelmesi, insanın zatî fıtratından mı kaynaklanır, yoksa dış etkenler mi insanı bu yöne yöneltir? Başka bir deyimle, din hissinin köken ve dayanağı nedir ve bu his, ne derece hakikati içerir? Bu alanda gündem konusu olan ikinci yön ise, din ve imanın faydalarının ve etkilerinin neler olduğudur. Bu yönlerin her biri önemli ve faydalıdır. Bugünkü konuşmamızın konusu, iman ve inancın etkisinin ne olduğudur. Bir insan, gerçekten imanlı ve dindar olabileceği gibi, pekâlâ imansız ve inançsız da olabilir. İşte bu nedenle şu konu hakkında konuşulması yerinde olacaktır: İman ve din inancı insan için bir sermaye midir ve insanın bunu kaybetmesi yaşam sermayelerinden birini kaybetmesi anlamına mı gelir, yoksa insan için bir kayıt ve kısıtlama mıdır ve haliyle onu kaybeden kimse gerçekte bir şey kaybetmiş sayılmaz ve hatta omzundaki yükten kurtulmuş mu olur? Çağımızın dünyaca ünlü düşünür ve yazarlarından olan Tolstoy, imanı şöyle tanımlamıştır: "İman bir şeydir ki insan onunla yaşar." Aslında Tolstoy'un anlatmak istediği, imanın en üstün hayat sermayesi olduğu ve onu kaybeden kimsenin en önemli hayat sermayesini kaybetmiş olduğudur. Birçok şeyler hayat sermayesidir; sağlık, güvende olmak, servet, ilim ve marifet, sosyal adalet, salih bir eş ve evlatlara sahip olmak, liyakatli ve içten arkadaşlara sahip olmak, yüce bir eğitim, ruh sağlığı... insan için hayat sermayeleridir. Bunlardan herhangi birinin olmaması, insanın saadet ve yetkinliği alanında bir eksikliktir. Bunlardan birini kaybeden insan, hayat sermayelerinden birini kaybetmiş olur ve bu da bir tür bahtsızlıktır. İman da bu sermayelerden biri ve hatta en üstünüdür. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur: Ey inananlar, size bir alış-veriş haber vereyim mi ki elemli azaptan kurtarsın sizi. Şu ki, Allah'a ve Peygamberine iman edin. Gördüğümüz gibi Kur'ân-ı Kerim, Allah'a ve Peygamber'e imanı, bir ticaret ve sermaye olarak açıklamaktadır. Öncelikle insanın, kesinlikle hissedilir ve maddî şeyleri manevî şeylerden önce tanıdığını belirtmek isterim. Bunun nedeni de açık ve ortadadır. Mesela servet ve zenginlik bir hayat sermayesidir. Herkes bunu çok çabuk anlar, değerini bilir, hatta gereğinden de fazla değer verir ve ona çok büyük bir tamah besler. Sonuçta da hem kendisi ve hem de toplum için sıkıntı yaratır. Bir diğer yandan güzel ahlâk, doğru eğitim ve güzel davranış biçimi de insan yaşamında bir sermayedir; ilerlemeye, yetkinlik kazanmaya ve mutlu olmaya neden olur. Bunun etkisi, birçok yönden servetten daha üstündür. Ancak insan bunu ve değerini çok geç anlar. İnsan, güzel ahlâkın ve yüce eğitimin değer ve önemini anlayabilmesi için ya yaratılış itibariyle çok zeki ve anlaklı olmalıdır veyahut da bunu öğrenmelidir. İnsanlık önderleri ve öğretmenleri bu gerçeğe vurgu yapmışlardır. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Güzel ahlâk en güzel arkadaş/yardımcıdır. İmam Ali'nin (a.s) bir diğer buyruğu şöyledir: Nice büyük insan vardır ki ahlâkı onu aşağılamıştır ve nice de hakir insan vardır ki ahlâkı onu yüceltmiştir. Ancak servet böyle değildir; insan çocukluk döneminden onun değerini anlamıştır. İman da aynen böyledir. Nice insanlar vardır ki bu büyük nimete sahiptirler ve onun sayesinde güzellikle ve memnuniyetle yaşıyorlar. Bu insanların beden sağlıkları, ruh esenlikleri ve ömürlerinin uzun olması kalplerindeki imana borçludur. Ama kendileri buna vakıf değillerdir. Birçok insanların da durumu bunun aksinedir. Bu tür insanlar ömür boyu zorluk, şüphe, korku, endişe içinde yaşarlar, içten kendilerini bitirirler, beden ve ruh sağlıklarını yitirirler, erken yaşlanır ve yıkılırlar. Ama kendileri de bunun asıl nedeninin, çok büyük bir hayat sermayesini kaybetmeleri olduğunu anlamazlar. Bu konu, imanın etki ve faydaları bağlamında ele alınmalıdır. İmanın ilk faydası, -kendisi büyük bir hayat sermayesi olan- ahlâkın dayanağı olmasıdır. Yani imandan yoksun ahlâkın doğru bir temel ve dayanağı olmayacaktır. Bütün ahlâkî ilkelerin alt yapısı, mantığı ve hatta maneviyat zincirini tamamlayan halka Allah'a iman ve inançtır. Keramet, haysiyet, takva, iffet, emanet, doğruluk, sadakat, dürüstlük, fedakârlık, hayırseverlik, Allah'ın kullarıyla barış ve iyi ilişkiler içinde olma, adaleti savunma, insan haklarını gözetme ve koruma, bütün insanların ve halkların kutsadığı değerler, beşerî erdemler olarak adlandırılabilecek her şey iman ilkesi üzerine kuruludur. Çünkü bunların tümü, bir yandan çıkar düşkünlüğü ile çelişir ve öte yandan da bunların her birine bağlılık, bir tür maddî mahrumiyete katlanmayı gerektirir. İnsanın mahrumiyete katlanmasının bir delil ve nedeni olmalıdır. İnsan, belli bir delil ve nedenle mahrumiyete katlanıyorsa artık onu, mahrumiyet olarak görmeyecektir. İnsan bunu, maneviyatın kıymetini bildiğinde ve hazzına vardığında anlayabilecektir. Her manevî düşüncenin alt yapısı Allah'a imandır. Adalet ve hikmet sahibi Allah'a imanın en küçük faydası şudur: İmanlı insan, bir hayrın ve iyi bir hasletin Allah katında korunduğunu ve yok olmadığını kesin olarak bilir. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: Şüphe yok ki Allah iyilik edenlerin ecrini zayi etmez. Sözünü ettiğim her bir mahrumiyetin bir tür getirisi de vardır. İnsanın sadece iki yol ve iki seçeneği bulunmaktadır: İnsan ya kendisinin ve çıkarının kulu olacak ve mahrumiyetin hiçbir türüne katlanmayacaktır veya Allah'a kul olacak ve ahlâk unvanıyla katlanacağı mahrumiyetleri mahrumiyet saymayacak veya en azından telafi edilir kabul edecektir. İlâhî takvaya ve Allah rızasına dayanmayan insancıllık, affetme ve hayırseverlik korkunç bir uçurumun ağzındadır. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur: Yapıyı Allah'tan korkup çekinme ve rızasını kazanma temelleri üstüne yapan mı daha hayırlıdır, yoksa temelini, kayıp gitmekte olan bir yarın kıyısına yapıp da o yapıyla beraber cehennem ateşine yıkılıp göçen mi? Ahlâk ve şahsiyetinin dayanağı Allah'tan başkası olan bir kimsenin durumu, uçurum kıyısında adım atan ve her an yuvarlanma ihtimali olan bir insanın durumuna benzer. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur: Allah'tan başka dost ve yardımcı edinenler, ağ kuran örümceğe benzerler ve evlerin en çürüğü, elbette örümcek ağıdır bir bilseler. Bu ayet, Allah'tan başkasının ameller için dayanak olamayacağını, seçilmesi durumunda bu dayanağın çürük ve temelsiz olacağını buyurmaktadır. Taklit, telkin veya alışkanlık haline getirme ile geçici olarak fedakâr ve affedici insanlar yetiştirilebilir; ancak bunun bir tür tabiata aykırılık ve kandırmaca olduğu bilinmelidir. İnsanlar her zaman için yanlış yolda hareket ettirilemez. Filozoflar, tabiata aykırı olan bir şeyin devam edemeyeceğini açıkça söylemişlerdir. Yüce Allah, bütün varlıkların varlık kaynağı olduğu gibi, Allah'a iman ve inanç da bütün değerlerin, ahlâkî ve manevî üstünlüklerin tamamlayıcı halkasıdır. Allah inancından yoksun manevî erdemler, dayanağı olmadan basılmış kâğıt paralara benzer; hiçbir değeri ve itibarı olmaz. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur: Görmedin mi Allah nasıl örnek getirmede, temiz söz, tertemiz bir ağaca benzer; kökü sabittir, dalları, budakları gökte. Meyvesini her zaman verir Rabbinin izniyle ve Allah, düşünüp ibret alsınlar diye insanlara örnekler getirir. Bu örnek, insanlık ağacının meyve verebilmesi için tevhit ve iman köküne sahip olması gerektiğine dikkat çekmektedir. Kur'ân-ı Kerim bu hususta bir başka örnek getirmiş ve şöyle buyurmuştur: Pis söz de pis ağaca benzer; kesilip yerden çıkarılmıştır, duracak hâli yoktur onun. Sonra da şöyle devam etmektedir: Allah, inananlara dünya yaşayışında da, ahirette de o sabit sözle sebat verir. Kur'ân-ı Kerim imansızlık hakkında şöyle buyurmaktadır: Gördüm mü yalanlayanı dini? İşte budur o kimse ki horlar yetimi. Ve doyurmaz da, önayak olmaz da doyurmaya yoksulu. Ayet, dine sırt çeviren kimsenin bütün erdemlere sırt çevirmiş olduğunu buyurmaktadır; -insanlığın dayanak, temel ve mantığı olan- din ve iman duygusunu kaybeden insan, insanlığını ve insanî duygularını da kaybetmiş olur. Manevî konu ve hususlar, mutlaka bir tür maddî mahrumiyeti katlanmayı gerektirir. İnsanın doğru bir temel ve dayanağı yoksa nedensiz olarak ve boş yere mahrumiyet çekmiş olacaktır. Maddî düşüncelerin en doğal ürünü, öz ve menfaat kulluğuna dayalı olan maddî ahlâktır. Bazı gerçekler vardır ki, ancak dinin onları buyurma ve gerçekleştirme yetki ve salahiyeti vardır. Kur'ân-ı Kerim'in bu husustaki iki ayeti şöyledir: Ey inananlar, Allah için daima adaleti tam yerine getirin ve tanıklığı o yolda yapın, hattâ kendi aleyhinize yahut anayla babanın ve yakınların aleyhine bile olsa. Ey inananlar, Allah için daima doğru hükmedin, adalete tam uygun tanıklıkta bulunan ve bir kavme olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalette bulunun ki bu, takvaya daha yakındır. Ahlâk, sosyal adalet, sosyal güvenlik, insancıllık... gibi sermayeleri elde etmek veya korumak iman sermayesini gerektirir. Müminler Emiri Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Hayır hasletlerinden birine sahip olan kimsenin diğer sıfat ve hasletlerine katlanır ve bağışlarım. Ancak akılsızlık ve dinsizliği bağışlamam. Çünkü din ve imanın olmadığı yerde emniyet olmaz ve dinsiz, imansız insana hiçbir surette itimat edilmez. Emniyet ve güvenin olmadığı yerde ise hep korku, tasa, kaygı ve tedirginlik vardır. (İnsan, bu tür arkadaşları tarafından ihanete uğramamak için sürekli olarak kendini kollamalıdır.) Aklın olmadığı yerde ise yaşam olmaz ve (aklı olmayan kimse) ölüler zümresinden sayılmalıdır. Genel olarak ahlâkî özellikler ve vasıflar öyle bir takva, iffet ve emanetçiliğe dayalı olmalıdır ki, yalnızlıkta bile insanı koruyabilsin. Emri altında bulunanlara karşı güçlü insanın adaletli davranması, zulüm karşısında cesaret ve yiğitlik göstermesi, insanın direnmesi ve kendine güvenmesi, gönül parlaklığı kazanması, samimiyet ve sevgi sahibi olması sadece iman ışığında gerçekleşebilir. Bu alanlarda en yüce makamlara varan insanlar da, sadece dine dayalı iman sayesinde bu yetkinliğe ve yüceliğe ulaşmışlardır. İmanın bir diğer faydası beden ve ruh sağlığıdır. Müminler Emiri Ali (a.s) takva hakkında şöyle buyurmuştur: Gönül (ruhsal) hastalıklarınızın ilacı ve beden hastalıklarınızın şifası takvadadır. İmanın hap veya kapsül olmadığı açıktır. İmanın beden ve ruh sağlığı yönündeki faydası, imanlı insanın ruhunun güvende, sinirlerinin huzurlu ve sükûnette, gönlünün esenlikte olduğu bilindiğinde anlaşılır. Böyle bir insan asla nerden neyi kapmak ve kimi dolandırmak düşüncesinde olmaz, bir yerlere varan insanları düşünüp de çekememezlik ateşinde yanmaz, hırs ve tamah ateşiyle kıvranmaz, sinirsel rahatsızlıklar etkisiyle mide ve bağırsak ülserine tutulmaz, şehvette aşırılık onu güçsüzleştirmez ve ömrü uzun olur. Beden ve ruh sağlığı büyük ölçüde imanla ilişkilidir. Ruhsal hastalıkların gün geçtikçe artması ve bu tür hastaların hastaneleri doldurması ve sürekli olarak sayılarının artması sosyal bağlamda güncel sorunlardan biridir. Bu hususta yapılan bilimsel araştırmalar, bu hastaların tümünün veya büyük bölümünün Allah'a iman ve halis itikat nimetinden yoksun tabakalardan olduğunu göstermektedir. Bu ruhsal ve psikolojik hastalıkların kökeni, sosyal mahrumiyet ve aldatılmışlık hissidir. İman, önleyici ilaç konumundadır. İmanın bütün mahrumiyetlere katlanmayı ve teslim olmayı gerektirdiğini söylemek istemiyorum. Anlatmak istediğim tam olarak şudur: İmanlı insan, mahrumiyetler karşısında yıkılmaz ve insanın dengesini koruyan etken de imandır. İmanın faydalarından bir diğeri, birey ile toplum arasında denge ve uyum sağlamasıdır. Biyolojide bir ilke vardır ve biyologlar buna dayanarak şöyle der: Canlı bir varlığın hayatını sürdürmesi, çevre ve çevre koşullarının o canlı varlığın özel yapısıyla uyumlu olmasına bağlıdır. Canlı varlık ile çevre arasında bir uyumsuzluğun olması durumunda, o canlı varlık kendisinde bir değişim oluşturabilirse (yani tedricî olarak kendini bulunduğu çevreye ve koşullarına uydurabilirse, kendisi ile çevre arasında bir uyum yaratabilirse) hayatını sürdürebilecektir. Ama eğer bu değişimi kendinde icat edemezse ve kendisi ile çevre arasında uyum sağlayamazsa bu durumda, o canlı varlık yok olmaya mahkûmdur. Çünkü o canlı varlık bir cüzdür, çevre etken ve koşulları ise bütündür; o kuşatılandır, etken ve koşullar ise kuşatıcıdır. Cüz bütüne ve kuşatılan ise kuşatıcıya tabidir. İnsan da doğal çevre, yani doğal yaşam noktası bakımından aynen böyledir; uygun olmayan bir çevrede bulunduğunda bir taraftan bedeninin iç donanımları, insanı bulunduğu çevre ile uyumlu kılmak için otomatik olarak devreye girer ve öte yandan da insan kendi yaratıcı gücüyle çevre ve doğa etkenlerini kendisiyle uyumlu kılmak için mücadele başlatır. İnsanın doğal çevresi olduğu gibi sosyal çevresi de vardır ve bu çevre ile de uyumlu olmalıdır. Sosyal etkenler şöyle sıralanabilir: Farklı sıfat ve durumları olan ve de değişik davranışlarda bulunan bireyler, topluma egemen olan kanunlar, kurallar, gelenekler ve töreler. İnsanın sosyal çevredeki özel yaşam koşulları bireysel eğilimlerinden, arzularından ve gereksinimlerinden ibarettir. İşte bu ikisi birbiri ile uyum içinde olmalıdır. Bir esneklik toplumdan ve bir esneklik de bireyden kaynaklanmalıdır. Toplumun esneklik ve uyumu; toplumun adil olmasıdır, genelin çıkarlarını korumasıdır, genelin maslahatları ekseninde hareket etmesidir ve bireyin çıkarları ekseninde olmamasıdır. Bireyin esneklik ve uyumu ise genelin maslahatlarına razı ve teslim olması, bireysel eğilim ve isteklerinden geçmesidir. İlk aşamada birey ve toplum arasında hiç bir uyum söz konusu değildir. Çünkü bir toplum farklı bireylerden oluşur ve her bireyin kendine has görüş, inanç ve eğilimi vardır ve bunlar, diğer bireylerin görüş, inanç ve eğilimleriyle çelişir. Haliyle de bireyler arasında uyumsuzluk ve çelişki ortaya çıkar. Uyumun gerçekleşmesi her iki tarafın esnekliğine bağlıdır. Esneklik ise toplumun genel yararlar ekseninde dönmesidir ve bireyin kendi eğilimleri ve arzuları açısından sosyal arzu ve ülkülere razı olmasıdır. Bu karşılıklı uyumun ana etkeni dindir. Çünkü topluma adaleti ve bireye razılığı veren dindir. Razı olma kelimesini kullanmamız belki de bazılarının düşüncesinde şöyle bir şüpheye yol açmıştır: Bireylerin toplum tarafından kendilerine verilene razı ve kani olması iyi değildir. Çünkü bu, sessiz kalmaya, sükûnete ve hareketsizliğe neden olur. Oysaki razı olmamak hareket ve canlılık kaynağıdır. Razılık iki kısımdır: Razılığın bir türü iyidir ve o da bireyin kendi payına razı olmasıdır. Çünkü sonuçta her bireyin belli bir hak ve belli bir payı vardır. Kimse her şeyin kendisine ait olması gerektiğini düşünmemeli ve sadece kendi hakkına razı olmalıdır. İmam Ali (a.s) Kumeyl duasında şöyle demiştir: Allah'ım! Senin taksimine beni razı ve kani kıl. Razılığın ikinci kısmı zulüm ve haksızlığa razı olmaktır. İşte bu bağlamda diklenmek, karşı gelmek ve direnmek erdemdir. Razılığın bu türü din açısından kabul edilemez ve hatta günahtır. İmanın fayda ve özelliklerinden bir diğeri tam anlamıyla nefse hâkim ve musallat olmaktır. Nefse hâkimiyetin bir dini kavram olduğunu ve dinden kaynaklandığını düşünmek yanlıştır. Nefse hâkim olmak da direniş ve adalet gibi ahlâkî kavramlar gibidir; dine inanmayan insan bile bunları inkâr edemez. Bunlar dinin ortaya çıkardığı kavramlar değildir, din bunların icrasını daha iyi temin etmiştir. İnsanın hâkimiyet kurmasının farz olduğu savaş meydanlarından biri kendi varlık alanıdır. Çağımızın dünyaca ünlü bilge ve düşünürlerinden biri şöyle demiştir: İnsanın karşısında üç düşman ve üç mücadele alanı vardır: Tabiatla mücadele, diğer bireylerle mücadele ve nefsle mücadele. İnsan birinci alandaki mücadelede büyük ölçüde başarılı olmuş soğukluk, sıcaklık, hastalıklar ve afetlerle mücadele alanında hatırı sayılır ölçüde hâkimiyet kurmuştur. Deprem gibi bazı afetler ve kanser gibi bazı hastalıklar da vardır ki insan henüz onların üstesinden gelememiştir. Diğer bireylerle mücadele alanında ise bu mücadeleyi yapmış ve yapmaktadır. Nefsle mücadele bunların hepsinden daha üstündür. Herkes kendi iç dünyasında bir kavgaya ve çekişmeye duçardır. Yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) "Ne mutlu o topluluğa ki küçük cihadı yaptılar ve büyük cihat henüz onların üzerinedir." buyruğu da bu gerçeği yansıtmaktadır. İnsanın kendi tabiatına hâkim ve musallat olmasını sağlayan tek etken din ve imandır. Mevlana bu Nebevî hadisin şerhinde şöyle der: Koşt in, kar-ı agl u huş nist Şir-i batın sehreyi herguş nist Bunu öldürmek, aklın ve zekânın işi değil Batın aslanı, tavşanın maskarası değil. Sa'di diyor ki: Bir büyüğe, "Düşmanının en büyüğü iki yanın arasındaki nefsindir." hadisinin anlamını sordum. Şöyle dedi: Her kime iyilik etsen dönüp dostun olur; nefs böyle değildir, onunla iyi geçindikçe dönüp düşmanlık eder. Fereşte huyi şeved ademi be kem horden Eger hord çu behaim beyofted u çu cemad Murad-ı her ki ber-ari muti-i emr-i tu geşt Hilaf-ı nefs ki ferman dehed çu yaft murad Melek huylu olur insan az yemekle Hayvanlar ve cansızlar gibi düşer, çok yerse Kimin isteğine uysan senin emrine boyun eğer Nefs ise muradını buldukça kötülüğü emreder. Burada kısaca şu noktaya da değinmeliyim: Gerçekten iman en büyük sermayedir, ancak ondan yararlanabilmek de aynen diğer sermayeler gibi ilim ve beceri gerektirir. Aksi takdirde insan, olması gerektiği gibi ve tam anlamıyla bu sermayeden yararlanamayacak veya bilinçsiz olarak onu kötüye kullanacak veyahut da insanın dinî duygusu başkaları tarafından kötüye kullanılacaktır. Bu, geniş ve etraflı bir konudur. Ancak zaman yetersizliğinden dolayı bu kadarıyla yetinmek zorundayım. Bu konuşma, 1382 h. kamerî yılında ve 13 Cemaziyülevvelde (1341 h. şemsî) yapılmıştır. - Zı-dunya ruyi zi din-i kerim irak Mera bi-din-i cihan çe bud u zindan Mera pura zı-din milki est der dil Ki an hergiz nehahed geşt viran.
Biharu'l-Envar, c.71, s.396 Biharu'l-Envar, c.71, s.396 Nehcü'l-Belâğa, 196. Hutbe Mehaccetü'l-Beyzâ, c.5, s. |