Ehlibeyt İmamları'ndan altıncısı İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şehadeti münasebetiyle bugün onun hakkında konuşacak ve siyerinden bazı noktalara değineceğim. İmam Cafer Sadık (a.s), hicretin 83. yılının Rebiyülevvel ayında, Emevî halifelerden Abdülmelik b. Mervan'ın hilafeti döneminde dünyaya teşrif etti ve 148 hicrî yılının Şevval veya Receb ayında, Abbasî halifelerden Ebu Cafer Mansur'un hilafetinde de dünyadan ayrıldı. İmam Cafer Sadık (a.s), çok zeki ve hunhar Emevî halifesi döneminde dünyaya geldi; çok zeki, çok güçlü ve hunhar Abbasî halifesi döneminde de dünyadan göçtü. İmam (a.s) bu zaman diliminde, hilafetteki fetret dönemine ve bir aileden bir diğer aileye geçişine şahit olmuştu. İmam Cafer Sadık'ın (a.s) annesi, Usul-u Kafî ve Biharu'l-Envar gibi kitaplarda bildirildiği üzere Kasım b. Muhammed b. Ebubekir kızı Ümmü Ferve'dir. Bu nedenle İmam (a.s), anne tarafından Ebubekir'e dayanır. Kasım b. Muhammed b. Ebubekir, kendi amcasının kızı Esmâ Bint-i Abdurrahman b. Ebubekir ile evlendiğinden dolayı İmam Cafer Sadık'ın (a.s) annesi, hem baba ve hem de anne tarafından Ebubekir'in torunlarındandır. Bu yüzden İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ebubekir beni iki defa dünyaya getirmiştir (benim soyum iki yoldan Ebubekir'e dayanır)." İmam Cafer Sadık (a.s), Ehlibeyt İmamları'nın hepsinden daha çok yaşamış ve 65 yaşında dünyadan göçmüştür. İmam Cafer Sadık'ın (a.s) diğer imamlara oranla daha fazla yaşaması ve Emevîlerle Abbasîlerin hilafet hakkında birbirleriyle çatışması, İmam (a.s) için altın değerinde bir fırsat doğurmuştu. Böylece İmam Cafer Sadık (a.s), eğitim ve öğretim sofrasını kurarak büyük bir ilim merkezi oluşturdu, "Sadık dedi" cümlesini hadis ilminin sloganı hâline getirdi ve İslâm'ın gerçeklerini çok geniş bir alana yaydı. İşte o dönemden bu döneme kadar Şia olsun veya olmasın bütün âlimler, bıraktıkları eserlerde onun adını anmış, büyük bir ilim merkezi kurmuş olduğunu, nice öğrenciler yetiştirmiş olduğunu, İslâmî ilim ve kültür pazarına canlılık kazandırdığını hatırlatmış ve de onun ibadet, takva ve maneviyat makamının yüceliğini itiraf etmişlerdir. Şia âlimlerinden olan Şeyh Müfid şöyle demiştir: O hazretten nakledilen ilmî eserler her yere yayılmış ve ondan nakledildiği kadar Ehlibeyt İmamları'nın hiçbirinden nakledilmemiştir. Hadis âlimlerinin kayıtlarına göre onun farklı tabaka, inanç ve düşünceye mensup dört bin öğrencisi vardı. Büyük Ehlisünnet âlimlerinden ve "el-Milel ve'n-Nihel" kitabının yazarı Muhammed b. Abdülkerim Şehristanî, İmam Cafer Sadık (a.s) hakkında şöyle demiştir: O çok bilgi ve hikmet sahibiydi; gerçek anlamıyla takvalı ve zahit idi... Uzun bir süre Medine'de yaşayarak öğrencilerini ve Şiîlerini eğitti ve bir süre de Irak'ta yaşadı. Hayatı boyunca makam ve riyasete aldırış etmedi; hep insanları eğitmekle ve öğretmekle meşgul oldu. Sözünün sonunda da, İmam'ın (a.s) makam ve riyasete önem vermemesinin nedenini şöyle açıklamıştır: İlim ve öğretiler denizinde yüzen biri kendini sahile atmaz ve hakikatin zirvesine ulaşan biri alçalış ve çöküş kaygısı taşımaz. Her fırka ve mezhep mensubu İslâm büyükleri, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) yüceliğinden bahsetmişlerdir. Benim amacım, İslâm büyüklerinin İmam Cafer Sadık (a.s) hakkındaki sözlerini nakletmek değildir. Vurgu yapmak istediğim asıl nokta, herkesin İmam Cafer Sadık'ı (a.s) ve tesis etmiş olduğu büyük ilim mektebini tanıdığıdır. İmam'ın kurduğu mektebin eserleri bugün bile beka ve canlılığını korumaktadır. Günümüzdeki Şia ilim havza ve merkezleri, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) o dönemde kurmuş olduğu mektebin uzantısıdır. İmam Cafer Sadık'ın (a.s) her boyutu, konuşulması gereken çok geniş bir alandır. Kendisinden çokça rivayet edilen özellikle amelî hikmet ve nasihat boyutu, eğitici olaylarla dolu hayat öyküsü, farklı din ve inanç mensuplarıyla ilmî tartışmalardaki kanıtsallığı, İslâm kelamcılarıyla konuşmaları ve getirdiği deliller, onun ve öğrencilerinin yaşadığı dönem ve koşulları... konuşulması gereken konuların birkaç örneğidir. Ben, sadece İmam Cafer Sadık'ın (a.s) kendi döneminde seçtiği ve bazen değerli babalarının yöntemleriyle zahir itibariyle çelişkili görünen yöntemi hakkında konuşmak istiyorum. Bunun nedenini de açıklayacak ve bundan, bugünümüz ve hatta her zaman için çok faydalı olacak çok önemli bir noktayı elde edeceğiz. Biz Şialar On İki İmamın imametine, yüce İslâm Peygamberi'nin (s.a.a) vasileri ve İslâm gerçeklerinin müfessirleri olduklarına inanıyoruz. Bizim açımızdan onların sözleri Hz. Peygamber'in sözüdür, davranışları Hz. Peygamber'in davranışıdır ve yöntemleri Hz. Peygamber'in yöntemidir. Biz Şialar, İslâmî gerçekleri tanıma alanında başkalarının mahrum olduğu imkânlara sahibiz. Biz, Ehlibeyt İmamları hakkında böyle bir inanca sahip olduğumuzdan dolayı İmam Hasan Askerî'nin (a.s) -on birinci imamdır ve ondan sonra gaybet dönemi başlamıştır- 260 hicrî yılında dünyadan ayrıldığı güne kadar yüce Peygamber'in (s.a.a) de hayatta olduğuna ve bütün bu zaman içindeki olaylarda, değişimlerde, durum ve koşulların değişmesinde ve gereksinimlerin değişiminde hazır bulunduğuna inanmış sayılırız. "Yüce Peygamber (s.a.a) var olsaydı bu, nasıl bir sonuç doğururdu ve acaba onun bizzat kendisi bu süre zarfında yaşasaydı İslâm âleminde ne tür olaylar ortaya çıkardı?" konusu değil anlatmak istediğim. Tam olarak anlatmak istediğim şudur: İmamete ve vasiliğe inanan biz Şialar açısından Ehlibeyt İmamları'nın bu süre zarfındaki varlığı; söylem, eylem ve yöntemin kesin kanıtsallığı bakımından Hz. Peygamber'in şahsının -Peygamber olarak değil, görevini uygulayan bir Müslüman olarak- var olması, o süre içindeki İslâm dünyasının farklı dönemlerini görmesi, her dönemde hatasız ve her döneme uygun olarak görevini yapması gibidir. Açıktır ki bu düşünce uyarınca Müslümanlar, her dönem ve zamana ait görev ve sorumluluklarını daha iyi ve daha açık olarak teşhis edebileceklerdir. Din önderlerimizin yöntemlerinde karşılaştığımız bazı durum ve noktalar, görüntü bağlamında birbiriyle çelişmektedir. Din önderlerinden ulaşan hadis ve rivayetlerde de bu çelişki pekâlâ görülebilir. Âlimler, fıkıh ve hükümlerle ilgili hadis ve rivayetlerin çelişkisi alanında, bunun çözüm ve çaresinin üstesinden gelmişlerdir. İlk etapta çelişki gibi görünen aynı durum, din önderlerinin yöntem ve tutumlarında da mevcuttur. Peki, bunun çözümü nedir? Fıkıh ve hükümler alanında nakledilen hadislerin çelişkili olması, bunun çözümlenmemesi, taraflardan her birinin bir hadise dayanarak amel etmesi, açıktır ki karışıklığa ve düzensizliğe neden olacaktır. Din önderlerinin tutum ve yöntemlerinin zahir itibariyle uyuşmazlığı da, eğer çözümlenmeyecek ve işin sırrına ulaşılmayacak olsa etik ve sosyal anlaşmazlıkla sonlanacaktır. Biri keyfinin istediği şekilde bir yolu tutacak ve sonra da bunu, bir imamdan belli bir yer ve belli bir zaman için nakledilen bir amelle uyuşturup tefsir edecektir. Bir başkası, yine istediği şekilde ve beğenisine uygun olarak onun aksine bir yol izleyecek ve bunu da, yine bir imamdan belli bir yer ve zaman için nakledilen başka bir amele dayandıracaktır. Sonuç itibariyle herkes keyfine, beğenisine ve nefsinin isteğine uygun olan bir yolu tutacak ve bunun için de bir dayanak bulacaktır. Mesela tabiatı, beğenisi veya yetişme tarzı bakımından tutumlu olan, kanıklıkla yaşayan ve az harcamayı seven bir insana, "Neden bu kadar kendini ve aileni sıkıntıda bırakıyorsun?" diye sorulacak olsa belki de şöyle diyecektir: "Allah Resulü (s.a.a) de, İmam Ali (a.s) de böyle yaşadılar; asla iyi bir elbise giymedi, leziz yemekler yemedi, iyi bineğe binmedi, güzel bir evde yaşamadılar. Onlar arpa ekmeği yediler, çuval bezinden yapılmış elbiseler giydiler, deveye veya merkebe bindiler ve çamurdan yapma evde ikamet ettiler." Veya yapı ve yaşam tarzı bakımından keyif ehli ve refah ve bolluk düşkünü birine, "Neden azla kanaat etmiyor ve zahitçe yaşamıyorsun?" diye sorulduğunda, şöyle bir cevap verebilecektir: "İmam Hasan (a.s) ve İmam Cafer Sadık (a.s) da böyle idiler; leziz yemeklerden sakınmaz, güzel giyinir, iyi bineklere biner ve görkemli evlerde yaşarlardı." Veya doğası ve yaratılışı heyecanlı, coşkulu olan ve dinginlikten hoşlanmayan biri veya birileri, kendi davranışını İslâm'ın doğuşu dönemindeki H.z Peygamber'in (s.a.a) yöntemine veya İmam Hüseyin'in (a.s) kıyamına dayandırabilecektir. Mizaç olarak rahat düşkünü, münzevi ve ürkek olan kimse ve kimseler de "takiye" ettiklerini, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) veya diğer imamların yöntemini örnek edindiklerini gerekçe gösterebilecektir. Girgin ve sosyal yapısı olan bir kimse, bir imamın yöntemine; dinginlik ve yalnızlık ehli olan biri de, bir başka imamın yöntemine tutunabilecektir. Açıktır ki böyle bir durumda yüce Peygamber'in (s.a.a) ve imamların tertemiz ve anlamlı yöntemi örnek alınmış olmayacak ve hatta herkesin istediği şekilde bir yol tutup gitmesinin ve itaatsizliğin dayanağı olacaktır. Böyle bir durumda toplumun kargaşa yaşayacağı ve düzensizlik içinde kıvranacağı ortadadır. Gerçekten de masum imamların yöntemlerinde zahirî çelişki ve uyuşmazlık görülüyorsa; mesela İmam Hasan'ın (a.s) Muaviye ile barış yaptığı, İmam Hüseyin'in (a.s) kıyam ederek şehit olduğu, Allah Resulü'nün (s.a.a) ve İmam Ali'nin (a.s) züht üzere ve bolluktan sakınarak yaşadıkları, diğer imamların böyle olmadığı görülüyor ise bu çelişki görüntüsünün çözümlenmesi ve sırrının anlaşılması gerekir. Bu çelişki görüntülerinin çözümlenmesi ve nedeninin bulunması gerektiğini söylemiştim. Gerçekten bunlarda saklı bir sır vardır. Söz konusu olan çelişkiler, diğer çelişkilerle farklıdır; bunlar, hadis ravileri tarafından ortaya çıkarılmış ve bizim ortadan kaldırmakla yükümlü olduğumuz türden çelişkiler değildir. Bunlar, bilhassa İslâm'ın kendi var ettiği, yani İslâmî öğretilerin canlı ve akıcı ruhunun gerektirdiği çelişkilerdir. Buna binaen bunlar, gerçekte çelişki değil, çok büyük ve anlamlı dersler içeren bir eğitim tarzıdır. Şimdi bunu, değindiğim; bollukta ve refahta yaşamanın karşıt noktası olan tutumlu ve züht üzere yaşam, dinginlik ve takiyenin karşıtı olan kıyam örnekleriyle açıklayacağım. Yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) ve İmam Ali'nin (a.s) züht üzere ve kıt kanaat yaşadıklarında şüphe yoktur. Şimdi bu, iki şekilde yorumlanabilir: Bunlardan biri şöyle olabilir: İslâm dini, mutlak olarak insanın dünya nimet ve hayırlarından sakınmasını buyurmuştur; amelde ihlası, ibadette tevhidi, doğruluğu, emaneti korumayı, sefa ve sevgiyi emrettiği gibi dünya nimetlerinden sakınmayı da emretmiştir. Bütün bunların insan için yapı itibariyle yetkinlik oldukları; insanların her zaman tevhit inancında, doğru, emaneti koruyucu, sevgi üzere olmaları gerektiği ve yalan konuşmaktan, aldatmaktan, alçaklıktan sakınmaları gerektiği gibi, dünyanın nimet ve hayırlarından sakınmak da her zaman için ve her koşul altında uyulması gereken bir dinî buyruktur. Başka bir yorum ise şöyle olabilir: İnsanın inanç, ahlâk ve Allah ile ilişkisi konuları, yaşam tarzı seçimi konusuyla farklıdır. Allah Resulü'nün (s.a.a) ve İmam Ali'nin (a.s) yemek, giyim, binek, konut... alanında kendilerini sıkıntıda bırakmaları, bolluk ve refahta yaşamanın insan için zatı itibariyle kötü olduğundan dolayı değildi, bunun başka nedenleri vardı. Bu nedenlerden biri, o zaman ve dönemin durumuyla ilgilidir. Onlar, insanların genelinin sıkıntı, yoksulluk ve imkânsızlıklar içinde yaşadıkları bir dönemde yaşamışlardır. Eşitlik ve dert ortaklığı duyguları, bu şartlar altında azla yetinmeyi ve fazlalığı infak etmeyi gerektirir. Ayrıca onların görevi, kendi dönemlerinde toplumun önderi ve bütün gözlerin odak noktası olduklarından dolayı diğer insanların görevinden farklıdır. İmam Ali (a.s), Basra'da iken Alâ b. Ziyad Harisî'ye uğramıştı ve o, kardeşinden şikayet ederek şöyle demişti: "Ey Ali! Kardeşim dünyayı terk etmiştir; eski elbise giymiş, kadın ve çocuklarını tümüyle bırakıp gitmiştir." İmam Ali (a.s) buyurdu: "Onu buraya getirin." Bunun üzerine onu bulup getirdiler. İmam Ali (a.s) ona buyurdu ki: "Niye bu kadar kendine sıkıntı veriyor ve eziyet ediyorsun? Niye karın ve çocuklarına acımıyorsun? Tertemiz dünya nimetlerini yaratan ve onları helal kılan Allah, senin onları kullanmanı istemiyor mu yoksa? Böyle mi düşünüyorsun sen?" Adam şöyle dedi: "Ey Müminler Emiri (a.s)! Sen de benim gibisin ya; iyi elbise giymez ve iyi yemekten sakınırsın." İmam Ali (a.s) buyurdu: "Benimle senin durumun farklıdır. Ben ümmetin imam ve önderiyim, toplumun yaşamından sorumluyum, toplumun yaşamına genişlik ve bolluk getirmek için mümkün olduğunca çalışmalıyım. Bununla birlikte toplumda yoksul kalan insanlar, beni bu makamda, toplumun en yoksulunun yaşam seviyesinde görmelidirler ki yoksunluk ve yoksullukları onları daha fazla üzmesin. Böylelikle onların ruhsal acılarını azaltacak ve teselli kaynağı olacağım." Yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) ve İmam Ali'nin (a.s) zahit yaşam tarzı bu iki şekilde yorumlanabilir. Birinci yorumun doğru olması durumunda herkes, insanlar refah ve bollukta olsun veya olmasın öyle yaşamalıdır ve masum imamlar (a.s) da herkesten önce bu yaşam tarzını izleyeceklerdir. İkinci yorumun doğru olması durumunda ise herkesin böyle yaşaması gerekmeyecektir. Çünkü bu, genel halkın zor şartlar altında ve yoksulluk içinde yaşadıkları bir dönemin yaşam tarzıdır ve haliyle koşullar bakımından aynı olmayan bir dönemde izlenmesi gerekmemektedir. İmam Cafer Sadık'ın (a.s) yaşadığı dönemi ve buyruklarını incelediğimizde, hazretin yaşantısının görüntü olarak Allah Resulü (s.a.a) ve İmam Ali'nin (a.s) yaşamıyla farklı olduğunu ve bu farklılık nedeninin de dönemin koşulları olduğu gerçeğini göreceğiz. İmam (a.s), kendi döneminde yaşayan insanlara zühdün felsefesi alanında bu gerçeği hatırlatmıştır. Bu anlattıklarım, o hazretin kendi öğretilerinden alıntıdır. İmam Cafer Sadık (a.s) döneminde, yüce İslâm Peygamberi'nin (s.a.a) züht üzere yaşantısını birinci şekilde yorumlayan bir grup ortaya çıkmıştı. Bunlar, bir Müslümanın daima dünya nimetlerinden uzak durmaları gerektiğine inanıyorlardı. Bu davranış biçimine ve yönteme "züht" adını vermişlerdi ve kendileri de o dönemde "mutasavvıf" olarak bilinirdi. Süfyan-ı Sevrî, Ehlisünnet fakihlerindendir. Fıkıh kitaplarında onun görüş ve düşüncelerine geniş bir şekilde yer verilmiştir. Süfyan-ı Sevrî, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) döneminde yaşıyordu ve İmam'ın (a.s) huzuruna gidip gelenlerden, sorularını sorup cevap alanlardan biriydi. Süfyan-ı Sevrî aynı zamanda da mutasavvıflardan biriydi. el-Kafi kitabında şöyle rivayet edilmiştir: Süfyan-ı Sevrî bir gün İmam Cafer Sadık'ın (a.s) huzuruna vardı. İmam'ın beyaz, narin ve güzel bir elbise giyinmiş olduğunu görünce buna itiraz etti ve şöyle dedi: Ey Peygamber evladı! Kendini dünya ile kirletiyorsun. Bu sana yakışmaz! İmam (a.s) buyurdu ki: "Senin bu düşüncen, Allah Resulü'nün (s.a.a) ve ashabının yaşam tarzından kaynaklanmıştır belki de. Onların durumunu göz önünde bulundurmuş ve bunun, Allah tarafından belirlenen görevlerden biri olduğunu, haliyle de Müslümanların kıyamete kadar böyle yaşamaları gerektiğini düşünmüşsün. Bunun doğru olmadığını bilmelisin. Allah Resulü (s.a.a), yokluk ve yoksulluğun hakim olduğu bir yerde ve bir zamanda yaşamıştır. Halkın geneli, en ilkel ve en gerekli yaşam ihtiyaçlarından bile mahrumdu. Bütün imkân ve olanakların mevcut olduğu bir dönemde, o şekilde yaşamayı gerektiren bir neden yoktur. Hatta şunu bilmelisin ki Müslümanlar ve salih kullar, Allah'ın nimetlerini kullanmaya herkesten daha layıktırlar." Bu öykü geniş bir şekilde aktarılmıştır. Bu konuşma esnasında Süfyan'ın arkadaşları da gelip katılmış ve İmam (a.s), onların iddiasının çürüklüğünü bildiren birçok delil sıralamıştır. Zaman yeterli olmadığı için bu kadarıyla yetinmek zorundayım. Bu zahiri yöntem çelişkisi, din önderlerinin kendilerinden gelen açıklamalar yardımıyla şunu aydınlatmaktadır: İslâm açısından geçim ve yaşam alanında değişmez ve değişken ilkeler vardır. Sabit ve değişmez ilkelerden biri, Müslüman insanın kendi yaşamını genel yaşamdan ayırmaması ve genel yaşam ile uyumlu kılmasıdır. Genel halkın yokluk ve sefalette yaşadığı bir durumda bazılarının "De ki: Allah'ın kulları için meydana getirdiği süslenilecek şeylerle rızk olarak verdiklerinin içinden tertemiz şeyleri kim harâm etmiştir ki?" ayetine dayanarak helal yoldan kazanmış olsa bile nimetler içinde yaşaması anlamsızdır. Zamanın gereği olarak İmam Cafer Sadık'ın (a.s), ailesinin yaşamına genişlik ve bolluk kattığı bir dönemde kıtlık olmuş ve pahalılık başlamıştı. İmam hizmetçisine buyurdu ki: "Depoda ne kadar azık ve buğdayımız var?" Hizmetçi: "Bir kaç ay yetecek kadar azığımız var." İmam: "Hepsini pazara götür ve halka sat." Hizmetcç: "Eğer satacak olsam artık buğday alamam." İmam: "Olsun, alman gerekmiyor. Biz de diğer insanlar gibi fırıncıdan alırız." İmam (a.s), hizmetçiye, ekmeği yarı buğday yarı arpa unundan yapmasını öğütledi. Yani halkın genelinin yediği ekmek türünden hazırlamasını buyurdu ve şöyle devam etti: "Bu kıtlık ve yokluk döneminde aileme buğday ekmeği yedirme imkânına sahip olduğum hâlde bunu yapmak istemiyorum. Çünkü yüce Allah'ın beni insanlarla aynı seviyede görmesini istiyorum. Değişmez ilkelerden bir diğeri züht üzere yaşamaktır. Şöyle ki insanın kendi nefsini aziz ve yüce tutması, daima ve her durumda maddî konulara itinasızlığı, dinini dünyaya satmaması, erdem ve ahlâkı para ve makamla değişmemesi, maddiyata ancak araç gözüyle bakması her zaman için güzel ve beğenilir şeylerdir. Yaşamın genişlik ve darlığı, yaşam gereçlerinin varlık ve yokluğu ile ilgili şeyler değişken şeylerdir. Belli bir dönemde sorumluluk belli bir şeyi gerektirirken, başka bir dönemde başka bir şeyi gerektirebilir. Yüce Allah Resulü (s.a.a) ile İmam Ali'nin (a.s) yaşam tarzının, diğer imamların yaşam tarzıyla farklılığı bu alandaki örneklerdendir. Söz konusu eğitim örneklerden biri de kıyam ve sükût konusudur. Bu da incelemeğe değer önemli bir konudur. Ancak zamanın darlığından dolayı bu konuyu bütün boyutlarıyla ele alma imkânımız olmayacaktır. Sadece örnek olması bakımından bir yandan Şehitler Efendisi İmam Hüseyin'i (a.s) ve öte yandan İmam Cafer Sadık'ı (a.s) karşılaştıracağım. İmam Hüseyin (a.s), şehit edileceğini gösteren karineler olduğu hâlde ve hatta kendisi de şehit edileceğini bildirdiği hâlde hiç çekinmeden kıyam etti. İmam Cafer Sadık (a.s) ise insanların davetine itinasızlık göstererek kıyam etmedi; evde oturup eğitimle, öğretimle, insanları aydınlatmakla meşgul olmayı tercih etti. Burada görüntü itibari ile bir çelişki ve tenakuz vardır. Şöyle ki, eğer zulüm karşısında kıyam etmek ve hiçbir şeyden korkmamak gerekiyor ise İmam Cafer Sadık (a.s) neden kıyam etmedi ve mutlak anlamıyla takiye yolunu seçti? Ve eğer imamın görevi takiye etmek, insanları eğitmek, aydınlatmak ve hidayet etmek ise İmam Hüseyin (a.s) neden bunu yapmadı? Bu soruyu cevaplamadan önce İmam Cafer Sadık'ın (a.s) yaşadığı dönemin siyasi durum ve koşullarına kısaca değinmeliyim. Hilafet, İmam Cafer Sadık (a.s) döneminde Emevîlerden Abbasîlere geçti. Abbasîler, Haşimoğulları'ndandır ve Alevilerin amca oğulları sayılırlar. Emevîlerin son halifesi Mervan b. Muhammed'in hilafeti bazı nedenlerden dolayı sarsılmıştı. Tam bu dönemde Abbasîlerden ve Alevilerden bir grup tebliğ ve davete başlamıştı. Aleviler iki gruptu: İmam Hasan Müçteba'nın (a.s) soyundan gelen Hasanoğulları ve İmam Hüseyin'in (a.s) soyundan gelen Hüseyinoğulları. İmam Cafer Sadık'ın (a.s) başında bulunduğu Hüseyinoğulları, faaliyet etmekten sakınmışlardı. İmam Cafer Sadık (a.s) defalarca davet edilmiş, ancak kabul etmemişti. Önce iş Aleviler etrafında dönüp dolanmakta idi ve Abbasîler zahirde Alevilerin yararına tebliğ ediyorlardı. Seffah, Mansur ve büyük kardeşleri İbrahim el-İmam "Nefs-i Zekiyye'ye" (Muhammed b. Abdullah b. Hasan b. Hasan) biat etmişlerdi ve hatta Mansur -ki sonraları Muhammed'i öldürecektir- önceleri Abdullah b. Hasan'nın bindiği atın ayaklığını tutuyor ve bir hizmetçi gibi onun elbisesini atın üzerinde düzeltiyordu. Çünkü Abbasîler, Alevilerin halk tarafından sevildiğini ve mevcut şartların onlardan yana olduğunu biliyorlardı. Abbasîler dine can yandıran insanlar değillerdi; onların tek amacı dünya idi ve hilafetin dışında bir şeye razı değillerdi. İmam Cafer Sadık (a.s) işin başından beri bunlarla birlikte çalışmaktan sakınmıştı. Abbasoğulları'nın tebliğci ve davetçileri belli bir şahıs adına değil, "Peygamber (s.a.a) Ehlibeyt'inden layık olan biri" gibi genel bir slogan adı altında ve gizlide ise kendileri lehine çalışıyorlardı. Abbasoğulları'nın en meşhur iki davetçisi vardı. Bunlardan biri Arap'tı ve adı Ebu Seleme-i Hallal idi. O Kûfe'de gizli olarak yaşıyor ve hem davetçileri, hem de tebliğcileri yönetiyordu. Ona "Âl-i Muhammed Veziri" lakabını vermişlerdi. Böylece vezir kelimesi ilk defa İslâm'da onun hakkında söylenmişti. Bu meşhur davetçilerden bir diğeri, İranlı ve meşhur komutan Ebu Müslim Horasanî idi. Ona da "Âl-i Muhammed Emiri" lakabını vermişlerdi. Mesudi'nin "Murucu'z-Zeheb" kitabında naklettiğine göre İbrahim el-İmam'ın (Seffah ve Mansur'un büyük kardeşleri idi ve Saffah'ı kendine vasi seçmişti) öldürülmesinden sonra Ebu Seleme Abbasîlerin yerine Aleviler adına davet etmeye yöneldi. Bir elçiyi, aynı içerikte iki mektupla Medine'ye gönderdi. Bu mektuplardan biri Hüseyinoğulları'nın başında bulunan İmam Cafer Sadık (a.s) içindi ve diğeri ise Hasanoğulları'nın büyüğü olan Abdullah b. Hasan b. Hasan için. İmam Cafer Sadık (a.s) bu mektuba aldırış bile etmedi. Elçinin ısrarla cevap isteğine karşılık olarak da mektubu ateşte yaktı ve "Mektubunun cevabı budur." buyurdu. Abdullah b. Hasan b. Hasan ise oyuna geldi ve aldandı. Oysaki İmam Cafer Sadık (a.s) ona "Boşuna uğraşıyorsun; Abbasoğulları, yönetimin sana ve oğullarına geçmesine izin vermezler." buyurmuştu. Ancak Abdullah ikna olmamıştı. Abdullah'ın cevap olarak yazdığı mektup Ebu Seleme'ye ulaşmadan önce, Ebu Seleme'den şüphelenen Seffah, Ebu Müslim'in onayını da alarak Ebu Seleme'yi öldürdü ve sonra da Ebu Seleme'nin Haricîler tarafından öldürüldüğünü yaydılar. Ondan sonra Abdullah b. Hasan ve oğulları belanın ortasında kaldı ve öldürüldüler. İmam Cafer Sadık'ın (a.s) hilafeti kabul etmeme olayı budur. İmam Cafer Sadık'ın (a.s) halifeliği kabul etmemesinin tek nedeni, Abbasoğulları'nın buna engel olacaklarını ve kendisini şehit edeceklerini bilmesi değildi. Eğer İmam Cafer Sadık (a.s) şehit edileceğinin İslâm ve Müslümanlar için daha faydalı olacağını bilseydi o da, aynen İmam Hüseyin (a.s) gibi şehadeti seçerdi. -Özelliklerine değineceğimiz- o dönemde en faydalı olan şey ilmî, fikrî ve eğitsel bir hareket başlatmak ve bunun önderliğini üstlenmek idi. İmam da böyle yaptı ve bunun etki ve faydasını bugün dahi görmekteyiz. İmam Hüseyin (a.s) döneminde kıyam edilmesi gerektiğinden dolayı İmam kıyam etmişti ve bu kıyamın etki ve faydası bugün bile devam etmektedir. Sözün özü işte buradadır. Kıyam, cihat, iyiliği buyurmak, kötülükten sakındırmak, sessiz kalmak, takiye etmek... gibi işlerin tümünün kendi dönemindeki etki ve sonucuna dikkat etmek gerekir. Bunlar abdest, gusül, namaz ve oruç gibi ibadî işler kalıbında gerçekleştirilecek şeyler değildir. Bu gibi işlerin etkisi değişik dönemlerde, zamanlarda ve koşullarda fark eder. Bazen kıyam ve cihadın etkisi İslâm için faydalıdır ve bazen de sükut ve takiyye etmenin etkisi. Bazen de kıyamın şekli değişir. İşte bütün bunlar dönemin özelliklerine ve günün koşullarına bağlıdır. Ayrıca bu hususta derin bir teşhis de gereklidir. Teşhis hususunda yapılacak hata, İslâm'a nice zararlar yükleyecektir. İmam Cafer Sadık (a.s), çok önemli siyasi ve sosyal olayların, şüpheli düşünsel ve ruhsal hadiselerin geliştiği ve de İmam'ın (a.s) bu cephede cihat etmesini gerektirdiği bir dönemde yaşıyordu. Hicrî ikinci yüzyılın ilk yarısında yaşayan İmam Cafer Sadık'ın (a.s) döneminin gereksinimleri ile birinci yüzyılın yaklaşık olarak ilk diliminde yaşayan İmam Hüseyin'in (a.s) döneminin gereksinimleri çok farklıydı. Birinci asrın ilk yarısına kadar İslâm devleti sınırlarında yaşayanların dine hizmet edebilecekleri tek bir cephe vardı ve o da, yönünden çıkmış ve bozulmuş hilafete karşı savaşmaktı. Diğer mücadele cepheleri henüz oluşmamış veya henüz önem kazanmamıştı. İslâm dünyasının bütün olayları hilafet etrafında dönüp dolanmaktaydı ve genel olarak insanlar ruhsal ve düşünsel açıdan, İslâm'ın doğuşu dönemindeki gibi sade yaşıyordu. Ama sonraki dönemlerde ve farklı nedenlerden dolayı tedricî olarak ilim ve düşünce cepheleri de açıldı ve böylece Müslümanlar arasında büyük bir ilim, düşünce ve kültür hareketi başladı. Dinin temel inanç ilkeleri ve diğer dallarında fırkalar ve mezhepler oluştu. Bir tarihçinin değimiyle Müslümanlar, bu dönemde savaş meydanlarından ilim ve kültür kapılarını fethetmeye yöneldiler. İslâmî ilimler, işte bu dönemde tedvin aşamasındaydı. İmam Cafer Sadık'ın (a.s) yaşadığı dönemde, bir yandan Emevîlerle Abbasîlerin çatışması bir boşluk oluşturmuş ve dinî gerçeklerin açıklanması yönündeki engel bir noktaya kadar ortadan kalkmıştı ve diğer yandan ise dinî araştırma ve anlama yönünde Müslümanlarda büyük bir istek ve rağbet uyanmıştı. İmam Cafer Sadık (a.s) gibi biri, bu cepheye önderlik ederek ilim ve marifet kapısını açmalıydı; öğretiler, ahkam ve ahlâk alanındaki ilmî sorunları çözümlemeliydi. Önceki dönemler hem bu tür ortamlardan yoksundu ve hem de insanlarda yeterlilik, istek, rağbet ve heyecan oluşmamıştı. İmam Cafer Sadık'ın (a.s) hayatını okuduğumuzda, İbn Ebi'l-Evca, Ebu Şakir Deysanî ve hatta İbn Mukaffa gibi Allah'a inanmayan ve maddeci düşüncelilerin İmam'la (a.s) tartıştıklarını ve sorularına cevap istediklerini görüyoruz. Bu bağlamda İmam'dan (a.s) rivayet edilen uzun ve detaylı kanıtsal konuşmalar gerçekten insanı hayrete düşürmektedir. İmam Cafer Sadık'ın (a.s) ashabından olan Mufazzal ile maddeci biri arasında ve bu bağlamda geçen çok uzun bir tartışma ve Mufazzal'ın İmam Cafer Sadık'a (a.s) müracaat etmesi sonucunda "Tevhid-i Mufazzal" adında bir kitapçık meydana gelmiştir. Bir başka yerde Amr b. Übeyd ve Vasıl b. Atâ gibi düşünürlerin ve Mutezile büyüklerinin İmam Cafer Sadık'ın (a.s) yanına gelerek ilahiyat veya sosyal konularda konuştuklarını, sorular sorduklarını ve cevaplar aldıklarını görmekteyiz. Bir başka yerde, İmam'ın (a.s) kendi öğrencilerinden veya başka kimselerden oluşan dönemin büyük fakihlerinin İmam'a (a.s) sorular sorduklarını görmekteyiz. İmam Cafer Sadık (a.s) ile aynı dönemde yaşayan Ebu Hanife ve Malik b. Enes, İmam'ın (a.s) öğrencilerinden bazılarıdır. Şafiî ve Ahmed b. Hanbel, İmam Sadık'ın (a.s) öğrencilerinin öğrencileridir. Malik Medine'de yaşıyor ve sürekli İmam'ın (a.s) huzuruna varıyordu. Malik b. Enes'in kendisi şöyle demiştir: "Onun huzuruna vardığımda ve bana ihtiramla davrandığını gördüğümde çok seviniyor ve beni sevdiği için Allah'a şükrediyordum." Malik, İmam Cafer Sadık (a.s) hakkında şöyle demiştir: "Abitlerin ve zahitlerin en büyüklerindendi o, yüce Allah korkusu onun kalbinde yer etmişti, Peygamber'in hadislerini çok bilirdi, onun huzurunda olmak çok güzel ve çok faydalıydı." Yine Malik b. Enes onun hakkında şöyle demiştir: "Cafer b. Muhammed'den daha üstün birini ne bir göz görmüş, ne bir kulak duymuş, ne bir beşer kalbinden geçmiştir." Ebu Hanife, İmam Cafer Sadık (a.s) hakkında şöyle demiştir: "Cafer b. Muhammed'den daha fakih, daha bilgili birini görmedim." Ebu Hanife şöyle demiştir: Cafer b. Muhammed, Mansur'un emriyle Irak'a gelmişti. Mansur bana, ondan sormam için en zor sorular hazırlamamı istemişti. Ben de kırk soru hazırlamış ve meclise katılmıştım. Mansur beni tanıttı. İmam da, "Onu tanıyorum, bizim yanımıza gelmişti." buyurdu. Bunun ardından, Mansur'un emriyle soruları sormaya başladım. İmam da soruların her birinin cevabında şöyle diyordu: "Siz Irak âlimlerinin bu konudaki görüşünüz şöyledir, Medine fakihlerinin düşüncesi böyledir... Kendi görüşleri de bazen bizim görüşümüzle, bazen Medine fakihlerinin görüşüyle uyuşuyordu ve bazen de üçüncü bir görüş ortaya koyuyordu." Bir başka yerde mutasavvıfların o hazretin huzuruna vardıklarını ve sordukları sorulara cevaplar aldıklarını görmekteyiz. Bunun bir örneğini aktarmıştık. İmam Cafer Sadık'ın (a.s) dönemi, düşünce ve görüşlerin çatışmaya ve inançların savaşa tutuştuğu bir dönemdi. İmam (a.s), bütün gücünü bu alana ve bu cepheye atfetmeli ve yönlendirmeliydi. Her zaman bu tür olaylarda işin etki ve sonucuna bakmak gerekir. Şehitler Efendisi İmam Hüseyin (a.s), şehadetinin faydalı bir sonuç doğuracağını görmüştü. Bu nedenle de kıyam etmiş ve şehit edilmişti. İşte bu kıyam ve şehadetin etki ve sonucu bugün bile varlığını sürdürmektedir. İmam Cafer Sadık (a.s), eğitim ve ilmî bir merkez tesis etmek için uygun bir fırsatın doğduğunu gördü ve bu alana yöneldi. İslâmî ilim hareketinin merkezi olan Bağdat, İmam Cafer Sadık (a.s) döneminde inşa edilmiştir. Bilindiği kadarıyla İmam Cafer Sadık (a.s), ömrünün son dönemlerinde Bağdat yolculuğuna çıkmıştır. İslâm ilimleri alanında Şia'nın diğer fırkalardan önde veya en azından diğer fırkalarla omuz omuza hareket ettiğini ve edebiyat, tefsir, fıkıh, kelam, felsefe, irfan, astronomi, matematik, tarih, coğrafya... gibi ilim dallarında kitaplar yazdığını, büyük bilgeler yetiştirdiğini, en yüce ve en nefis eserler sunduğunu görmekteyiz. İşte bütün bunlar, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) çalışmalarının eseridir. Bugün ıslahatçı insanların, -bin yıl aradan sonra- Şia mezhebini resmiyete tanımalarının nedeni, Şia'nın gerçek bir İslâm mezhebi oluşundandır. Şia'nın her alanda ortaya koyduğu eserler, Şia'nın siyasi iftira ve şaibelerle gölgede ve zan altında tutulamayacağını göstermektedir. Bu eserler, iman ve inancın ürünüdür; siyaset böyle bir fıkıh, ahlâk, felsefe, irfan, tefsir, hadis... ortaya koyamaz. Şia'nın bugün resmiyete tanınması, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) o günkü çalışma tarzının sonucudur. Anlatmak istediğim şudur: Masum imamlar (yüce Allah'ın selamı onlara olsun), her dönemde İslâm'ın ve Müslümanların maslahatını göz önünde ve ön plânda tutmuşlardır. Her dönemin, her zaman ve mekânın gereksinimleri değiştiğinden dolayı ister istemez yöntemler de değişecek, her döneme özgü bir cephe ve cihat şekli ortaya çıktığından dolayı öncelikli cephenin teşhis edilmesi gerekecektir. Masum imamlar da, kuşatıcı ve yetkin sağgörüleri ile İslâm'ın maslahatlarını ve mücadele edilmesi gereken cepheleri teşhis etmiş ve gereğini yapmışlardır. Aslında çelişki olarak görülen şeyler gerçekte çelişki değildir; bağımsız ruh, akıl ve düşüncesi olan insanlar için en güzel eğitici derslerdir. Bunlar, insana mücadele alanlarını ve her dönemin gereksinimlerini algılayabilmeyi tanıtır. İslâmî maslahatlar uğrunda, yeri geldiğinde Şehitler Efendisi İmam Hüseyin (a.s) gibi kıyam şeklinde ele kılıç alıp savaşmayı ve yeri geldiğinde de İmam Cafer Sadık (a.s) gibi eğitim, öğretim, aydınlatma, beyin ve düşünceleri güçlendirme şeklinde cihat etmeyi ve başka bir zaman da başka bir yöntemle meydana atılmayı öğretir. "Şüphe yok ki bunda, gönlü olana, yahut görerek kulak verene ibret ve öğüt var elbet." Bu konuşma, 1381 h. kamerî yılının Şevval ayının 25. gecesinde (1340 h. şemsî), İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şehadeti münasebetiyle yapılmıştır. Nehcü'l-Belâğa, 200. Hutbe el-Kafî, c.5, s.65-70. Bu olayı, "Doğruların Öyküsü" kitabında "İmam Sadık ve Mutasavvıflar" başlığı altında bulabilirsiniz. A'râf, 32 |