Salı 22 Mayıs 2012 - 15:10

الثلاثاء ٢ رجب ١٤٣٣

سه شنبه ۲ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۶:۴۰

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

Andolsun ki biz, peygamberlerimizi, apaçık delillerle gönderdik  ve onlarla beraber de kitap ve terazi indirdik, insanlar adâletle doğru muamele  etsinler diye ve demiri de indirdik ki onda çetin bir azap var ve insanlara  faydalar; ve bu da, Allah'ın kendisine ve peygamberlerine, henüz tapısına varmadan  yardım edenleri bildirmesi için; şüphe yok ki Allah, üstündür ve pek  kuvvetlidir.
        Şüphe yok ki Allah, adaleti, lütuf ve keremde bulunmayı ve  yakınlara ihtiyaçları olan şeyleri vermeyi emreder ve çirkin olan, kötü görünen  şeylerle haksızlığı nehyeder; öğüt alasınız diye de size öğüt vermededir.
        Kur'ân-ı Kerim'in farklı surelerinde yer alan bu ayetler  aynı noktaya temas etmekte ve adalet konusunu içermektedir. Bununla birlikte  her ayet, diğerine oranla bir fazlalık da barındırmaktadır.
        Birinci ayet, semavî dinlerin tümel hedefinin adalet ölçülerinin  kurulması olduğunu ve ikinci ayet ise İslâm'ın temel ilke ve dayanaklarından  biri olarak ve İslâm'ın ruhunu tanıtma doğrultusunda şöyle buyurmaktadır: Allah  adaleti ve iyilikte bulunmayı emreder; çirkinlikten, kötülükten ve haksızlıktan  nehyeder.
        İyilik ve özellikle de adalet konusu, Kur'ân-ı Kerim'de  defalarca tekrar edilmekle birlikte İslâm tarihinde ve Müslümanlar arasında  -gerek İslâmî ilimler tarihinde ilmî açıdan ve gerekse İslâm'ın sosyal ve  siyasal tarihinde amelî açıdan- özel bir konuma sahiptir. Adalet ilkesi İslâm'ın  direklerinden biri ve özellikle biz Şiîler açısından da usul-u dinden biri  olduğundan dolayı onun hakkında konuşmak yerinde olacaktır.

Adalet Usul-u Dindendi

Bizim açımızdan usul-u din beştir: Tevhit, adalet, nübüvvet,  imamet, mead. Şia Ekolü'nde adalet ve imamet, dinin temel ilkelerinden  sayılmıştır. Bazen de bu ikisi mezhebin temel ilkesi olarak adlandırılmıştır.  Bununla kastedilen şudur: Şia mezhebinin ve önderlerinin İslâm'a bakışında  adalet ve imamet, İslâm dininin temel ilkelerindendir. Böylece bizim mektebimiz  açısından adalet çok önemli bir konumdadır ve ahlâkî konular türünden değildir.  Bu münasebetle, bu kutsal gecelerde gücümüz kadarıyla bu konu ve tarihçesi  hakkında -ki bizim kaderimizle ve mevcut durumumuzla da bağlantılıdır- siz  dinleyicileri bilgilendireceğim.
        Ayrıca bu geceler mutlak anlamıyla adil, adalet ve eşitlik  abidesi, hak ve insaf aşığı; insan sevgisinin, rahmetin, sevginin, iyiliğin  mükemmel örneği, takva ehlinin imamı Hz. Ali'ye (a.s) aittir. Öyle adil bir  imam ve önder ki, başkaları onun hakkında şöyle demiştir: "Adaletinden taviz vermediğinden dolayı mihrabında öldürülmüştür."
        Düşmen-i tâvûs âmed perr-i û
        Ey besa şeh ra bekuşte ferr-i û
        Goft men an âhûm kez naf-i men
        Rîht ân seyyâd hûn-i sâf-i men
        Tavusun düşmanı kanata geldi
        Nice padişahı görkemi öldürdü
        Dedi: Ben o ceylanım ki karnımdan
        O avcı döktü benim saf kanımı.

Adalet Şehidi Ali (a.s)

Murtaza Ali (a.s) gerçek anlamıyla adalet abidesi; rahmet,  sevgi ve iyilik örneğidir. Bu gece hak, adalet ve insan haklarından geri adım  atmayan adalet şehidi Ali'nin (a.s) vurulduğu ve aynı zamanda bu doğrultuda  çektiği zahmetlere, katlandığı sıkıntılara ve durmak bilmeyen uğraşlarına son  verildiği gecedir. İmam Ali (a.s) görev yaptığı bir hâlde vuruldu. Böylece İmam  Ali'nin (a.s) kendisi kurtuldu ve rahata kavuştu; ancak İslâm dünyası böylesi  adil bir imamın ölümünde sonsuza dek mateme büründü. Eğer İmam Ali'nin (a.s)  hükümeti devam etseydi, her yönden örnek ve İslâmî bir toplum şekillenecekti.
        Bu terör eylemi sonucunda İmam Ali'nin (a.s) kendisi "rahatladı  ve kurtuluşa erdi" tabiri, İmam'ın kendi sözünden alıntıdır. İmam Ali  (a.s) aldığı yara sonucunda yatağa düştüğünde şöyle buyurmuştu:
        Şimdi ben, geceleyin su arayan kimsenin suya kavuştuğu,  isteyenin muradına erdiği gibiyim.

Ali'nin (a.s) Şehadetine Neden Olan Nasıl Bir Adaletti?

Böyle kutsal bir gecede olduğumuzdan dolayı öncelikle Muttakilerin  İmamı Ali'nin (a.s) adalet ve iyiliklerine kısaca değinecek ve Ali'nin (a.s)  adaletinin nasıl ölümüne sebep olduğunu, bu adalet düşkünlüğünden direkt olarak  zarar görenlerin nice fitneler ve ayaklanmalar çıkardıklarını açıklayacağım.  Sahi bu nasıl bir adaletti? Bu, cemaat imamının veya hakimin veya boşanma  şahidinin veyahut da şer'î delilin adil olması gerektiği türden sadece ahlâkî  boyut taşıyan bir adalet midir? Adaletin bu türü insanın katline neden olmaz,  bilakis daha meşhur olmasına, daha çok sevilmesine ve sayılmasına neden olur.
        Ali'nin (a.s) katline neden olan adalet, gerçekte İslâm'ın  sosyal adaleti alanındaki sosyal felsefesi ve özel düşünce tarzıydı. İmam Ali  (a.s), İslâm'ın sosyal adaletinin ve sosyal felsefesinin sadece bunu  gerektirdiğini ısrarla savunmaktaydı.
        Ali (a.s) sadece adil değil, adaletin hakim olmasını da istiyordu.  Özgür ile özgürlükçü arasında fark olduğu gibi adil olmak ile adalet taraftarı  olmak arasında da fark vardır. Özgürlükçü insan, sosyal özgürlük taraftarıdır  ve bu insanın sosyal amaç ve ülküsü özgürlüktür. İlim de aynı grupta yer alır.  Bazen insan âlim ve bilgilidir, bazen de bilgili olmakla birlikte ilim ve  bilginin genele açık olması gerektiğini savunur. Adalet de böyledir. Bazen  insan adildir ve bazen de adil olmakla birlikte adaletçidir; adalet bu insanın  sosyal düşüncesidir. Kimi salihtir ve kimi de kendisi salih olmakla birlikte  ıslahçıdır.
        Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur:
        Ey inananlar, Allah için daima adaleti ayakta tutun.
        Adaleti ayakta tutmak sosyal, adil olmak ise bireysel  boyutludur.

Bağış Mı Daha Üstündür, Yoksa Adalet Mi?

Bu sorunun cevabında öncelikle İmam Ali'nin (a.s) bir  buyruğunu hatırlatmak isterim.
        İmam Ali'den (a.s), "Adalet mi daha üstündür, yoksa  bağış mı?" diye sorduklarında şöyle buyurdu:
        Adalet her şeyi kendi yerine bırakır, ama bağış onları yerinden  çıkarır.
        Adalet bağıştan daha üstündür. Çünkü adalet her şeyi kendi  yerine koyar ve her hakkı da gerçek hak sahibine ulaştırır. Bağış ise işleri  doğal mecra ve ekseninden çıkarır. Bağış, insanın kendi kesin hakkından  vazgeçmesi ve hak sahibi olmayan birine bağışlamasıdır. O hâlde bağış, işleri  ve olayları kendi mecrasının dışına çıkarır.
        Adl vaz'-i nimetî ber mevzieş
        Ney be-her bîhî ke başed abkeş
        Mevzi-i ruh şeh nehî vîranî est
        Mezi-i şeh pîl hem nadanî est.
        Adalet, nimeti yerine koymaktır
        Her temele su verilmez
        Kale yerine şahı koyman bozgunluktur
        Şah yerine fili koymak cahilliktir.
        İmam Ali'nin (a.s) buyruğunun bir bölümü de şöyledir:
        Adalet genel bir yönetici/koruyucudur; ama bağış özel bir  ihsandır. O hâlde adalet daha yüce ve daha üstündür.
        Şüphesiz ki adalet, kamu yaşamının alt yapısı ve dayanağı ve  yasaların temelidir. Bağış ise bir insanın bir başkası hakkında  gerçekleştirdiği özel ve istisnaî bir durumdur.
        Bağış ve fedakârlık, kamu yaşamının temel dayanağı olarak  vazedilemez, yasalar ona dayandırılamaz ve de uygulanamaz. Eğer bağış, iyilik  ve fedakârlık kanun hâlini alacak olsa artık adı değişecektir. Fedakârlık ve  bağış, yasalaştırılmadığı müddetçe bağıştır ve insan; sadece yüceliğinden, affediciliğinden,  insan sevgisinden ve hatta yaşam sevgisinden dolayı bağışta bulunacaktır. O hâlde  adalet daha yüce ve daha üstündür.
        Adaletin bağıştan daha üstün olduğu hususunda İmam Ali'nin  (a.s) cevabı işte budur.
        Sosyal düşüncesi olmayan ve bireysel ölçüleriyle olayları  değerlendiren biri, kesinlikle böyle bir cevap veremez ve adaletin bağıştan  daha üstün olduğunu söyleyemez. Fakat İmam Ali (a.s) bu çok değerli buyruğunda,  sosyal açıdan adalete bakmakta ve sosyal ölçüt ile değerlendirmektedir. Bu söz,  çok açık bir sosyal felsefesi olan bir insanın sözüdür.

Bireysel Ahlâk Açısından Bağış Ve Adalet

Ahlâk bilginleri, bağışın adaletten üstün olduğunu söylemişlerdir.  Fakat İmam Ali (a.s), çok açık bir şekilde ve kanıtsal olarak adaletin bağıştan  daha üstün olduğunu buyurmuştur.
        Hemen belirtmem gerekir ki bu iki farklı görüş farklı iki  açının ürünüdür. Sadece bireysel açıdan ve bireysel ahlâk yönünden konuya  bakıldığında, bağışın adaletten daha üstün olduğu sonucu ortaya çıkacaktır. Ahlâkî  yetiler bakımından bağış ve özveri yetisi adalet yetisinden daha üstündür.  Çünkü insanın şahsen ve bireysel ahlâk bakımından adil olması, başkasının  hakkını zayi etmemesi, başkasının sınırlarını ihlal etmemesi, başkasının malını  almaması, başkasının namusuna dokunmaması demek olan insanî bir erdem ve  olgunluktur. Bağış ve fedakârlık yapan insan ise başkasının malını almamakla  kalmaz, zahmetinin ve emeğinin ürünü olan kendi malını bile başkasına bağışlar;  başkasının sırasını almamakla kalmaz, kendi sırasını bile gerektiğinde  başkasına verir; başkasını yaralamamakla kalmaz, hastanelerde, savaş  meydanlarında, gece kondularda ve yoksulların evlerinde olan hastaların ve  yaralıların ziyaretine giderek acılarını dindirir ve yaralarına merhem olur, gönüllü  ve karşılık beklemeksizin hasta bakıcılık görevi üstlenir; kimsenin kanını  akıtmamakla kalmaz, toplumun yararı için kendi kanını feda eder. O hâlde ahlâkî  yetiler ve bireysel olgunluklar bakımından bağış adaletten daha üstündür ve  hatta bu bağlamda kıyaslanamazlar bile.

Sosyal Açıdan Adalet Ve Bağış

Toplumun bireylerini bir bütün hâline getiren kamu yaşamı ve  sosyal açıdan baktığımızda durum değişir ve işte bu bağlamda kesinlikle adalet  bağıştan üstündür.
        Toplumda adalet bir binanın temeli konumundadır, iyilik ve  bağış ise binanın boya ve dekoru konumundadır. Öncelikle temel doğru ve sağlam  olmalı, ondan sonra boya ve badana işine sıra gelir. Evin temeli bozuk ise  balkonun ne faydası var? Temel sağlam ise boyasız, badanasız evde de yaşanır.  Fevkalâde güzel görünümlü bir evin temeli sağlam değilse, onun çökmesi ve enkaz  hâline dönmesi için bir yağmur yeterli olacaktır.
        Ayrıca unutulmaması gerekir ki yerinde yapılan bağış ve  fedakârlıklar ne kadar iyi olursa olsun ve bağış yapan kimse için de ne kadar  yüce bir erdem olursa olsun, bağışı kabul eden şahıs açısından asla erdem ve  fazilet değildir. Bunun hesabını da, toplumun hesabını da yapmak gerekir. Eğer  sosyal ölçü ve dengeler gözetilmezse, hesapsız bir şekilde bağış yapılırsa bu ahlâkî  fazilet ve erdem, toplumun bozulmasına ve sosyal zavallılığa neden olacaktır.  Hesapsızca verilen sadakalar, kurulan vakıflar, yapılan adaklar hangi topluma  girmişse bir sel gibi o toplumun denge ve ayarını bozmuş, iradeleri uyuşturmuş,  insanların ahlâk yapısını bozmuş, bozguncu bir ordunun yaptığından eksik yanı  kalmamıştır ve Kur'ân-ı Kerim'in şu buyruğunun bir örneği olmuştur:
        Onların şu dünya hayatında (infak, sadaka... unvanında)  harcadıkları, tıpkı kendilerine zulmeden bir kavmin tarlalarına vuran zemheri  yeline benzer, eser, ekinleri mahvedip gider. Onlara Allah zulmetmez, onlar,  kendi kendilerine zulmederler.
        Bir toplum asla bağış ve iyilikle yönetilemez. Toplum düzeninin  temeli adalettir. Hesapsız ve ölçüsüz yardımlar ve bağışlar, işleri ekseninden  çıkarır.
        İmam Zeynelabidin (a.s) şöyle buyurmuştur:
        Niceleri, hakkında söylenen güzel söze aldanmıştır; niceleri  (eleştirilmediği ve hataları örtüldüğü için) mağrur olmuştur ve niceleri de  kendilerine yapılan yardım ve bağışla geçindikleri için gaflete düşmüştür.
        İmam Ali'nin (a.s), "Adalet her şeyi kendi yerine  bırakır, ama bağış onları yerinden çıkarır..." buyruğunun anlamı işte  budur.
        İnsanlar, bağış ve cömertlik abidesi olan Ali'nin (a.s),  adaleti bağıştan üstün görmesini duyduklarında önce hayret ederler. Bağış,  özveri ve cömertlik ehlinin önderi olan Ali (a.s), bağış ve fedakârlığın işleri  kendi mecrasından çıkardığını mı söylemiş? Konu hakkında getirdiğim açıklama ve  şerh ettiğim iki farklı bakış açısı konunun aydınlanmasına neden oldu. Şimdiye  kadar bu konuya ahlâkî fazilet ve bireysel erdem açısından bakıyorduk ve hâliyle  de vardığımız sonuç, bağışın adaletten üstünlüğü idi. Oysaki bu bağlamda daha  önemli bir boyut vardır ve o da olayın sosyal boyutudur. Biz olayın bu boyutu  hakkında daha az düşünürdük ve daha az düşünmemizin nedeni ise sosyal  araştırmaların değerinin daha yeni yeni anlaşılması ve sosyal yasaların tanınmasıdır.  Geçmişte de bazı büyüklerimiz olayın bu yönüne elbette ki önem vermişlerdir.  Ancak bu, derli toplu bir bilime dayanan türden olmamıştır. İşte bu nedenle de  olayın ahlâkî ve bireysel boyutuna bakılmıştır sadece.
        Aktardığım cümle hakkında bahseden bir kitabın var olduğunu  ben hatırlamıyorum. Oysaki bu cümle, herkesin ulaşabileceği Nehcü'l-Belâğa kitabında mevcuttur.  Benim kanaatimce bu cümlenin diğer kitaplarda olmamasının nedeni, onun ahlâkî  ölçülerle doğru olarak anlaşılamayacağıdır. Ancak sosyal bilimlerin gelişmesi  sonucunda, ahlâkî ölçülerin dışında bir takım ölçülerin bize ulaşmasıyla bu cümlenin  ne kadar değerli ve söylendiği zamanın ve hatta Seyyid Razi'nin Nehcü'l-Belâğa'yı derlediği zamanın  ötesinde ve yücesinde olduğunu bugün anlıyoruz. Ne bu sözleri derleyen Seyyid  Razi ve ne de Nehcü'l-Belâğa'nın  derlendiği dönemin en büyük filozofu Ebu Ali Sina, bu yüce sosyal hakikati açıklayamazlardı.

Bağış (Cûd) İle İyiliğin (ihsan) Farkı

Bağış ve iyilik, anlam bakımından birbirine çok yakındır. Kur'ân-ı  Kerim bir ayetinde adalet ile iyilik kelimelerini bir arada zikretmiş ve şöyle  buyurmuştur:
        Şüphesiz ki Allah adaleti ve iyiliği buyurur.
        Müminler Emiri Ali'ye (a.s) bağış ve adalet hakkında soru  soran şahıs, aslında Kur'ân'ın ayetiyle ilintili olarak adaletin mi, yoksa  iyiliğin mi üstün olduğunu sormuştur adeta. Bağış ve iyilik eş anlamlı  kelimeler değildir, sadece anlam bakımından birbirine yakındır. İyilik (ihsan) daha  genel bir anlam ifade eder; hem maddî bağışları ve hem de diğer iyilikleri  içerir. Örneğin yaşlı birinin elinden tutup caddenin diğer yanına geçirmek  iyiliktir, bağış değildir; bilgisiz birine öğretmek ve dalalete düşmüş birini  aydınlatmak iyiliktir, bağış değildir.

Adalet, Sosyal Felsefe

Bu soru ve cevabı gündeme taşımaktan amacım, İmam Ali'nin  (a.s) adalet konusuna hangi pencereden baktığına dikkat çekmekti; bireysel  açıdan mı, yoksa sosyal açıdan mı konuya baktığını açıklamaktı. Soru ve  cevaptan ve de cevaptaki yorumdan, İmam Ali'nin (a.s) sosyal boyuta ilgi gösterdiği  ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle de bir yandan İmam Ali'nin (a.s) sözlerinden ve  öte yandan da davranışından ve özellikle de hilafeti dönemindeki yönetim  tarzından anlaşılan şudur: İmam Ali (a.s) adalet konusunu İslâmî sosyal felsefe  ve İslâmî büyük bir namus olarak algılamış, onu her şeyden üstün görmüş,  siyasetini bu ilke üzerine kurmuş, hiçbir amaç uğrunda bundan geri adım atmamış  ve bir zerre olsun gevşeklik göstermemiştir. İmam Ali'nin (a.s) karşılaştığı  sorunların tek nedeni, evet tek nedeni de buydu. Ayrıca bu, İmam Ali'nin (a.s)  hilafeti döneminde cereyan eden olayları analiz etmek isteyen bir tarihçi ve  araştırmacı için de kilit noktadır. İmam Ali (a.s) bu konuya fevkalâde önem vermiş,  bağlı kalmış ve asla edilginlik göstermemiştir.
        İmam Ali (a.s) adalete -bir bakıma adalet ve bir bakıma  insan hakları- öylesine bağlıydı ki, Osman b. Affan'dan sonra hilafeti kabul  etme nedenini de sosyal adaletin sarsılması ve halkın aç ve tok olmak üzere iki  sınıfa bölünmesi olarak açıklamış ve şöyle buyurmuştur:
        Ama şunu da bilin ki andolsun tohumu yarana, insanı yaratana, bu  topluluk, biat için toplanmasaydı (ve benim için hüccet tamamlanmasaydı),  Allah'ın, zalimin (hastalanacak kadar tıka basa yiyip) doyup zulmetmemesi, (hakları  ayak altına alınan ve doyacak kadar bile yiyecek bulamayan) mazlumun aç kalmaması  hakkında bilginlerden (ve gönlü aydınlardan) aldığı ahd-ü peyman olmasaydı (ki  bilginler, bu durum karşısında sessiz sedasız kalamaz ve seyretmekle yetinemez.  Eğer şimdi bu sorumluluğu taşımasaydım bir kenara çekilir) hilâfet devesinin  yularını sırtına atardım; ümmetin sonuncusunu, ilkinin kâsesiyle suvarır giderdim.

Kaygı Ve Hüccetin Tamamlanması

İmam Ali (a.s), yönetim tarzı olarak belirlediği programı  doğrultusunda kendi hükümeti döneminde insanların haklarının zayi edilmesini  önlemekle kalmayıp geçmiş dönemlerde zalimler tarafından zayi edilen, zimmete  geçirilen ve gasbedilen malları da sahiplerine döndürmeyi amaçlamıştı. Bu hedef  ve programın nasıl bir gürültü koparacağını ve nasıl bir muhalefete maruz  kalacağını İmam Ali'nin (a.s) kendisi çok iyi biliyordu. Bu nedenle de kaygılı  ve endişeli olarak hilafeti kabul etti ve biat etmek için gelen insanlara da  şöyle buyurdu:
        Beni bırakın da benden başkasını arayın, bulun; çünkü bir işe yönelmişiz  ki türlü-türlü yönü var; çeşit-çeşit rengi var (İslâmî sorumluluğumun bana yüklediği  görevi başarıyla gerçekleştirebileceğim kesin değil). Gönüller bu işte bir  kararda duramaz (ileride fitneler ve karışıklıklar var, kalpler yerinde durmaz  ve düşünceler sarsılır. Bugün yanıma gelen sizler bile yolun çok zor olduğunu  görüp geri dönebilirsiniz); akıllar bu işi yüklenip dayanamaz. Tanyerini boydan  boya, dolaylı kara bulut kaplamış; apaydın yol görünmez olmuş (bir takım işler  yapılmış ve bunlar yerini sağlamlaştırmıştır. İslâm'ın ömründen kısacık bir zaman  geçmiş olmasına rağmen bazı kimseler putlaştırılmıştır ve onların yöntemine  aykırı davranmak çok zor bir iştir).
        İmam Ali (a.s), ısrarla hilafeti kabul etmesini isteyen insanlara  hücceti tamamlamak amacıyla şöyle devam etti:
        Bilin ki istediğinizi kabul edersem, daha iyi bildiğime uyar  giderim ben (kendi programımı gerçekleştiririm), ne söyleyenin sözüne aldırış  ederim, ne ayıplayanın sözüne kulak asarım. Ama beni bırakırsanız, sizin  biriniz gibi olurum da umarım ki işinize kimi getirir, kendinize kimi buyruk  sahibi yaparsanız, buyruğu sizden daha fazla dinlerim, emrine sizden fazla  uyarım. Benim size vezir olmam, sizin için, emir olmamdan daha hayırlıd.

Osman b. Affan Tarafından Dağıtılan Araziler

İmam Ali (a.s), kamu malı olup Osman b. Affan tarafından  belirli şahıslara verilen araziler hakkında şöyle buyurmuştu:
        Allah'a andolsun ki, Müslümanların geneline ait olup Osman'ın  ona, buna verdiği şeylerle kadınlar evlendirilmiş ve cariyeler alınmış olsa  bile onları sahiplerine geri çevireceğim.
        İmam Ali'nin (a.s) hilafeti döneminde birçok sorunlarla  karşılaşmasının ana nedeni, geçmişe sünger çekmemesi ve geçmişle de  ilgilenmesiydi. Gerçek şu ki bugünü ve geleceği şekillendiren ve inşa eden  geçmiştir. Bozuk ve çürük temel üzerine sağlam bir yapının kurulamayacağı çok  açıktır.

Adalet Dünyasının Genişliği Ve Zulüm Dünyasının Darlığı

İmam Ali (a.s) sonra şöyle buyurdu:
        Kuşkusuz ki adalette genişlik vardır. Adaletten sıkılanlar,  zulüm ve haksızlıktan daha çok sıkılırlar.
        Herkesi razı edebilecek, herkesi kendi etrafında toplayabilecek  ve genelin memnuniyet zeminini hazırlayacak olan tek şey adalettir. Bir kimse  tabiatının sapması sonucunda, tamah ve hırsı neticesinde kendi hakkı ve  haddiyle yetinmezse, hak ile yetinmek zor gelirse kesinlikle haksızlık ve zulüm  ona daha zor gelecektir.
        İnsanın ruhuna inen iki tür baskı vardır: Baskının bir türü  çevre ve toplum etkenlerinden kaynaklanır; başkasının insana attığı omuzdur,  başkasının vurduğu darbe ve kırbaçtır, başkasının çıkardığı sıkıntıdır ve  başkası tarafından oluşturulan zindandır. Bir tür baskı da vardır ki insanın  içinden kaynaklanır; çekememezlik baskısı, kin ve nefret baskısı, intikam  baskısı, hırs ve tamah baskısı. Sosyal adaletin sağlanması durumunda dış  kökenli baskılar ortadan kaldırılmış olacaktır. Artık kimse kimsenin hakkını  zayi edemeyecektir ve bu bakımdan insanın ruhu baskı altında kalmayacaktır. Ama  eğer sosyal adalet sağlanmaz ve toplum zulüm ve yağmanın egemenliğinde kalsa bu  durumda, hırs ve tamah baskısı altında olanlar daha çok tahrik olacak ve iç  kaynaklı bu etkenlerin baskısı daha da artacaktır. O hâlde adaletin hakim  olduğu çevrede sıkıntı içinde olan kimse, zulüm egemenliğinden daha çok rahatsız  olacaktır.
        İbn Ebi'l-Hadid şöyle der: Osman'ın öldürülmesinden sonra  insanlar mescitte toplanmış ve hilafet konusunun nasıl sonuçlanacağını  bekliyordu. Çünkü Ali'den (a.s) başka insanların güveneceği, dayanacağı ve  yöneleceği kimse yoktu. Bu arada bazıları da Ali'nin (a.s) kişiliği ve İslâm'daki  geçmişi hakkında konuşma yapıyordu. İnsanlar Ali'nin (a.s) etrafını sarıp biat  ettiler. İmam Ali (a.s), işin başında insanlara hücceti tamamlamak amacıyla, "Beni bırakın da benden başkasını  arayın, bulun; çünkü bir işe yönelmişiz ki türlü-türlü yönü var; çeşit-çeşit  rengi var. Gönüller bu işte bir kararda duramaz... Bilin ki istediğinizi kabul  edersem, daha iyi bildiğime uyar giderim ben, ne söyleyenin sözüne aldırış  ederim, ne ayıplayanın sözüne kulak asarım." dedi.

Önemli Uyarı

İbn Ebi'l-Hadid şöyle devam eder: İmam Ali (a.s) ikinci gün  konuşma yapmak amacıyla minbere çıkarak bir önceki gün işareten dikkat çektiği  gerçeğe vurgu yaparak şöyle buyurdu:
        Allah kendisi biliyor ki hilafete, bir makam ve bir güç olması  bakımından asla ilgi duymam ve önem vermem. Allah Resulü'nün (s.a.a), "Benden  sonra ümmetin yönetimini ele alan kimse kıyamet günü sıratta durdurulacaktır.  Allah'ın melekleri onun amel defterini oracıkta açacaktır. Adaletle hareket  etmiş ve hüküm sürmüş ise Allah, onun adaletle hareket etmesinden dolayı onu  kurtaracaktır. Aksi takdirde sırat birden sallanacak ve onu cehennemin dibine  atacaktır." buyurduğunu kendim duydum.
        İmam Ali (a.s) bunu dedikten sonra sağa ve sola bir baktı.  Köşede, bucakta oturanları gözden geçirdi ve şöyle buyurdu:
        Dünya nimetlerine gömülüp kalanlar, kendilerine mülkler,  nehirler, değerli atlar, narin cariyeler alanlar bilsinler ki, yarın bütün  bunları onların elinden alacak ve beytülmale geri çevireceğim; sadece hak etmiş  olduklarını onlara bırakacağım. Gelip demesinler ki Ali bizi kandırdı; baştan  dediğini şimdi yapmıyor; Ali geldi de bizi sahip olduklarımızdan mahrum etti.  Ben şimdiden plân ve programımı açıkça duyuruyorum.
        Konu etrafında biraz konuşulduktan sonra kendilerini  ayrıcalıklı gören ve aynı zamanda da itham edilen kimselerin, Hz. Peygamber'le  (s.a.a) birlikteliklerini ve İslâm yolunda zahmetler çektiklerini hatırlatmaları  üzerine İmam Ali (a.s) şöyle buyurdu:
        Ben kişilerin Hz. Peygamber'le (s.a.a) birliktelik faziletini ve  hizmet geçmişini inkâr etmiyorum. Ama bilinmelidir ki bunların sevap ve  mükâfatını verecek olan Allah'tır. Kesinlikle bu, onlarla başkaları arasında  fark gözetmemize neden olmayacaktır; bunlar ayrıcalık ölçüsü olarak kabul  edilmeyecektir.

Kopmaların Ve Bahanelere Sığınmanın Başlaması

Kendilerini Ali'nin (a.s) hükmünün kapsamında görenler bir  gün sonra bir araya geldi, bir süre konuşup istişare ettiler ve aralarından  Velid b. Ukbe b. Ebi Muayt'ı sözcü seçtiler. Velid, İmam Ali'nin (a.s) yanına  geldi ve şöyle dedi:
        Ey Ali! Öncelikle sen kendin bilirsin ki, burada toplanmış  olan bizler, İslâm savaşlarındaki geçmişinden dolayı senden razı değiliz;  genellikle bizim her birimizin akraba ve yakınlarından hiç olmazsa birini o  savaşlarda sen öldürmüşsün. Ancak yine de biz bunları görmezden geliyor ve iki  şartla sana biat etmek istiyoruz:
        İlki, geçmişte olup bitenlerle ilgilenmemen ve bugünden  itibaren dilediğin gibi davranmandır.
        İkincisi ise şudur: Osman'ın katilleri şu an serbest olarak  dolaşmaktadırlar. Onları kısas yapmamız üzere bize teslim et. Eğer bu şartların  hiçbirini kabul etmeyecek olsan, Şam'a gidip Muaviye'ye katılmak zorunda  kalacağız.
        Ali (a.s) şöyle buyurdu: Geçmişte akıtılan kanlar, şahsî kin  ve düşmanlık dolayısıyla akıtılmamıştı; inanç ve yollarımızın farklı oluşundan  kaynaklanmıştı. Biz hak için ve siz batıl için savaşmıştınız, ama hak galip  geldi. Buna itirazınız varsa ve dökülen kanlarınızın bedelini istiyorsanız, gidin  ve batılı bozguna uğrattığı, yok ettiği için haktan isteyin.
        Geçmişte olup bitenlere karışmamamı istiyorsunuz, bilin ki  bu benim elimde ve yetkimde değildir; bu, Allah'ın bana yüklediği bir görevdir.
        Osman'ın katilleri konusuna gelince; eğer onları kısas etmeyi  kendime bir vazife bilmiş olsaydım, daha dün onlar üzerinde kısas hükmünü  uygulardım.
        Velid, bu net ve tavizsiz açıklamaları duyduktan sonra  arkadaşlarının yanına döndü ve İmam'ın (a.s) sözlerini aktardı. Bunun üzerine  onlar gittiler; muhalefet ve düşmanlık yönündeki kararlarını tek taraflı ve  alenî olarak duyurdular.

Dostların İsteği

İbn Ebi'l-Hadid olayın devamında şöyle yazar: Ali'nin (a.s)  dostlarından bazıları, Ali'nin (a.s) önderliğine karşı bir grubun oluştuğu,  yıkıcı ve tahrik edici davranışlarda bulunduğu olayından haberdar olunca Ali'nin  (a.s) yanına gelip şöyle dediler: "Onların memnuniyetsizliğinin ve bir  grup oluşturmalarının en önemli nedeni, senin adalet ve eşitlik konusunda  ısrarcı olmandır. Osman'ın katillerinin teslim edilme olayı ise ancak bahane ve  kamufledir. Bu şartı öne sürerek avam halkı tahrik etmek istiyorlar. İstersen kararını  bir kez daha gözden geçir."
        Bazıları, bunu önerenlerden birinin ve hatta öneren şahsın  bizzat Malik-i Eşter olduğunu söylemiştir.
        İmam Ali (a.s), bu düşüncenin halk arasında da ortaya  çıkabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak mescide doğru hareket etti.  Halkın geneline konuşmak için hazırlık yaptı. İmam Ali (a.s) bir bez parçasını  omuzlarının üzerine atmış, bir parçayı peştamal gibi beline bağlamıştı ve  kılıcı da üzerindeydi. Minbere çıktı ve kemanına dayanarak konuşmasına şöyle  başladı:
        Rabbimiz ve mabudumuz olan Allah'a şükrediyoruz. Nimetleri açık  ve gizli olarak bizleri kuşatmıştır. Onun bütün nimetleri bizim üzerimizde  minnettir ve biz kendiliğimizden hiçbir şeye sahip değiliz.
        Sonra şöyle devam etti:
        Allah katında insanların en üstünü, ona en güzel şekilde itaat  eden, Peygamber'inin sünnetine daha iyi, daha çok uyan ve de Allah'ın kitabı Kur'ân'ı  daha iyi ihya edendir. Biz, itaat ve takva ölçüsü dışında kimseyi kimseden  üstün görmüyoruz. İşte bu Kur'ân'dır, önümüzde; bu da Peygamber'in (s.a.a)  siyeridir. Peygamber'in siyerinin adalet ve eşitlik temeline dayalı olduğunu hepimiz  biliyoruz. Bu, belli bir kasıt güden ve düşmanlığa yeltenen biri dışında  kimseye gizli değildir.
        Sonra da şu ayeti okudu:
        Ey insanlar, şüphe yok ki biz sizi bir erkekle bir dişiden  yarattık ve sizi, aşiretler ve kabileler hâline getirdik tanışın diye; şüphe  yok ki Allah katında en kerametliniz ve derecesi en yüce olanınız, en fazla takvalı  olanınızdır.
        Bu ayeti okumakla, aslında "Ayetin hükmü gereği sizin  üstünlük ve ayrıcalıklarınızı lağvediyorum." mesajını verdi.

     

Mallara El Konması

     

İbn Ebi'l-Hadid, İmam Ali'nin (a.s) "Allah'a andolsun  ki, Müslümanların geneline ait olup Osman'ın ona, buna verdiği şeylerle  kadınlar evlendirilmiş ve cariyeler alınmış olsa bile onları sahiplerine geri  çevireceğim." buyruğunu açıklarken şöyle yazar:
        Ali (söylemiş olduğu gibi), firar eden ve hükmettiği sınırlardan  çıkanlar dışında herkesin elindeki arazilere el koydu ve böylece "Zamanı  geçmiş olan şeyle ilgilenilmez." ilkesini, sosyal haklar alanındaki "Şüphesiz  ki geçmiş olsa da hakkı hiçbir şey ortadan kaldırmaz; kesin ve sabit olan hak  zaman aşımına uğramaz." buyruğuyla lağvetti ve geçersiz kıldı.

Amr b. As'ın Muaviye'ye Mektubu

Bu arada Amr b. As, Muaviye'ye şöyle bir mektup yazdı:
        Ebutalib Oğlu, sahip olduğun malları, asanın kabuğunun alındığı  gibi elinden almadan önce yapabildiğin her şeyi yap.

Adaleti Onu Ölüme götürdü

İmam Ali (a.s) hakkında söylenen "Adalete bağlılığından  dolayı ibadet mihrabında öldürüldü." sözün ne anlama geldiğini açıkladım.  Osman'ın katillerinin teslim edilmesi konusu ve de İslâm savaşlarında  yapılanlar konusu ancak birer bahane idi; asıl mesele, sosyal adaletin  uygulanma konusuydu.
        Özellikle bu bağlamda dikkat edilmesi gereken bir konu da,  İmam Ali'nin (a.s) geçmişe karışmamayı ve gelecek için bugünden hareket etmeyi  kabul etmemesi ve "Şüphesiz ki  geçmiş olsa da hakkı hiçbir şey ortadan kaldırmaz."
buyurmasıdır.

Ali (a.s) ve Hilafet Makamı

Son olarak, İmam Ali'nin (a.s) bu alanda kendini bile sıkıntıda  bıraktığının bazı örneklerine kısaca değineceğim.
        İmam Ali (a.s) hilafet makamını asla kötüye kullanmadı; ne  akrabaları ve ne de dostları tarafından kötüye kullanılmasına da kesinlikle  izin vermedi. Hatta kötüye kullanma sayılmayan, ancak bir tür öncelik olarak  tanımlanabilen, o da kendisi değil başkaları tarafından ona tanınan öncelikli durumlardan  bile yararlanmadı.
        İmam Ali (a.s) bir şey almak için pazara gittiğinde, kendisini  tanımayan ve böylece de kendisi ile başkaları arasında fark gözetmeyen  kimselerden alış-veriş yapmayı tercih ederdi. İmam Ali (a.s), hilafet  makamından yararlanmanın bu kadarına bile yapmadı.
        Gerçek anlamıyla görevi yerine getiren ve makamından  yararlanmak istemeyen bir kimse açısından sosyal konumlar bir hak değil, ancak  sorumluluktur. Hak ve sorumluluk arasında fark vardır. Hak yararlanmak ve  faydalanmaktır; sorumluluk ise görev ve vazifedir. Eğer sosyal konumlar kötüye  kullanılmazsa, artık onlara hak değil, ancak sorumluluk adı  kullanılabilecektir. İşte bu durumda bazı konumları, "acaba falanca kesim  ve sınıfı da içerir mi?" diye incelemek istediğimizde, "Bu sorumluluk  onları da içerir mi, yoksa içermez mi?" şeklinde dile getirmeliyiz; "Bu  hak onlara da ulaşır mı, ulaşmaz mı?" şeklinde değil. Bunlar tamamen  farklı şeylerdir. Mesela askerliğin bir hak değil, sorumluluk olduğunu söylüyoruz;  bu nedenle de "askerlik hakkı" değil, "askerlik görevi"  şeklinde niteliyor ve tanımlıyoruz.
        Konum ve makamlar kötüye kullanılmasa ve samimiyetle  çalışılsa onların hak değil, sorumluluk olduğu anlaşılacaktır. Sorumluluk  şartlarıyla hak şartları da farklıdır.
        Hilafet makam ve konumunu hiçbir surette kötüye kullanmayan  Ali (a.s) açısından hilafet ve hükümet bir hak değil, ancak bir sorumluluktur.  Sorumluluk ve görevin kötüye kullanılması istenirse, her sorumluluğun üzerine  hak adı koyulur. Tam anlamıyla bir sorumluluk olan namaz, kötüye kullanılmak ve  geçim kaynağı haline getirilmek istendiği durumda, çıkarcı şahıs açısından  namaz kılmak ve cemaate imamlık etmek bir sorumluluk değil, bir haktır ve hatta  hakların en büyüğü de olabilir. Ama gerçek tamamen farklıdır.
        İmam Ali'nin (a.s), kendisini tanıyan ve tanıdığı için belki  de malını ucuz bir fiyata verecek birinden alış-veriş yapacak kadar bile  hilafet konumundan faydalanmadığını görüyor isek hilafetin bir hak değil, ancak  bir görev ve sorumluluk olduğunu söylemeliyiz. Öyle sorumluluk ki, ondan üstün  bir sorumluluk yoktur; hatta sorumluluktan bile üstün bir riyazettir.
        İmam Ali (a.s), havanın çok sıcak olduğu vakitlerde hilafet  konağının dışına çıkar, bir gölgede oturur ve işi gereği gelip de kendisini  görmek isteyenleri orada beklerdi. İşte bu, en zorlu görevdir; gerçekte bu bir  riyazettir.
        İmam Ali (a.s), Hicaz'daki valisi Kusem b. Abbas'a şu  mektubu yazar:
        Sabah, akşam insanlarla otur, fetva isteyene fetva ver, cahile  öğret, âlime danış. İnsanlarla aranda dilinden başka vasıta, yüzünden başka  perde olmasın.
        İmam Ali (a.s), bir mektubunda da Malik-i Eşter'e şöyle  yazmıştır:
        Zamanının bir kısmını bizzat haksızlıklara uğrayanlara,  ihtiyaçlarını, sıkıntılarını sana söylemek isteyenlere ayır. Onlarla herkese  açık bir yerde oturarak konuş. O mecliste, yaratanına karşı mütevazi ol. Askerlerinden,  yardımcılarından, koruyucularından korkmadan, çekinmeden seninle konuşmalarını  sağla. Resulullah'ın birçok yerde, "Allah, zayıfın korkarak, dili  dolaşarak dert anlatmaya çalıştığı, fakat güçlüden hakkını alamadığı bir ümmeti  asla temizlemeyecektir." dediğini duydum.
        İmam Ali (a.s), aynı mektubunda şunları da ekliyor:
        Halkından uzun müddet gizlenme. Çünkü valilerin halktan  gizlenmesi, bir tür darlıktır.
        Sa'di bu konuda "Bostan" kitabında şöyle demektedir:
        To key bişinevî nâley-i dahdâh
        Be keyvan beret kelley-i hâbgah
        Çinan hasb kayed figanet be gûş
        Eger dad hâhî ber âred hurûş.
        İmdat feryadını ne zaman duyacaksın
        Uyku âlemine dalmışsa başın
        Öyle uyu ki, feryadı duysun kulağın
        Seslendiğinde bir yardım isteyen.


            Bu konuşma, 1381 h. kamerî yılında (1340 h. şemsî) ve mübarek Ramazan ayının  19. gecesinde yapılmıştır.

Hadid, 25     

Nahl, 90 

Nehcü'l-Belâğa, 23. Mektup     

Nisâ, 135

Nehcü'l-Belâğa, Hikmetli Sözler, 437. hadis

Âl-i İmrân, 117

Tuhefu'l-Ukûl, s.567, 23. hadis      

Nehcü'l-Belâğa, 3. Hutbe      

Nehcü'l-Belâğa, 92. Hutbe       

Nehcü'l-Belâğa, 15. Hutbe    

Nehcü'l-Belâğa, 15. Hutbe

Hucurat, 13

Nehcü'l-Belâğa Şerhi, İbn Ebi'l-Hadid, c.1, s.90

Nehcü'l-Belâğa, 67. Mektup

Nehcü'l-Belâğa, 53. Mektup

Nehcü'l-Belâğa, 53. Mektup


Total Visit: 346
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.