Andolsun ki biz, peygamberlerimizi, apaçık delillerle gönderdik ve onlarla beraber de kitap ve terazi indirdik, insanlar adâletle doğru muamele etsinler diye ve demiri de indirdik ki onda çetin bir azap var ve insanlara faydalar; ve bu da, Allah'ın kendisine ve peygamberlerine, henüz tapısına varmadan yardım edenleri bildirmesi için; şüphe yok ki Allah, üstündür ve pek kuvvetlidir. Şüphe yok ki Allah, adaleti, lütuf ve keremde bulunmayı ve yakınlara ihtiyaçları olan şeyleri vermeyi emreder ve çirkin olan, kötü görünen şeylerle haksızlığı nehyeder; öğüt alasınız diye de size öğüt vermededir. Kur'ân-ı Kerim'in farklı surelerinde yer alan bu ayetler aynı noktaya temas etmekte ve adalet konusunu içermektedir. Bununla birlikte her ayet, diğerine oranla bir fazlalık da barındırmaktadır. Birinci ayet, semavî dinlerin tümel hedefinin adalet ölçülerinin kurulması olduğunu ve ikinci ayet ise İslâm'ın temel ilke ve dayanaklarından biri olarak ve İslâm'ın ruhunu tanıtma doğrultusunda şöyle buyurmaktadır: Allah adaleti ve iyilikte bulunmayı emreder; çirkinlikten, kötülükten ve haksızlıktan nehyeder. İyilik ve özellikle de adalet konusu, Kur'ân-ı Kerim'de defalarca tekrar edilmekle birlikte İslâm tarihinde ve Müslümanlar arasında -gerek İslâmî ilimler tarihinde ilmî açıdan ve gerekse İslâm'ın sosyal ve siyasal tarihinde amelî açıdan- özel bir konuma sahiptir. Adalet ilkesi İslâm'ın direklerinden biri ve özellikle biz Şiîler açısından da usul-u dinden biri olduğundan dolayı onun hakkında konuşmak yerinde olacaktır. Bizim açımızdan usul-u din beştir: Tevhit, adalet, nübüvvet, imamet, mead. Şia Ekolü'nde adalet ve imamet, dinin temel ilkelerinden sayılmıştır. Bazen de bu ikisi mezhebin temel ilkesi olarak adlandırılmıştır. Bununla kastedilen şudur: Şia mezhebinin ve önderlerinin İslâm'a bakışında adalet ve imamet, İslâm dininin temel ilkelerindendir. Böylece bizim mektebimiz açısından adalet çok önemli bir konumdadır ve ahlâkî konular türünden değildir. Bu münasebetle, bu kutsal gecelerde gücümüz kadarıyla bu konu ve tarihçesi hakkında -ki bizim kaderimizle ve mevcut durumumuzla da bağlantılıdır- siz dinleyicileri bilgilendireceğim. Ayrıca bu geceler mutlak anlamıyla adil, adalet ve eşitlik abidesi, hak ve insaf aşığı; insan sevgisinin, rahmetin, sevginin, iyiliğin mükemmel örneği, takva ehlinin imamı Hz. Ali'ye (a.s) aittir. Öyle adil bir imam ve önder ki, başkaları onun hakkında şöyle demiştir: "Adaletinden taviz vermediğinden dolayı mihrabında öldürülmüştür." Düşmen-i tâvûs âmed perr-i û Ey besa şeh ra bekuşte ferr-i û Goft men an âhûm kez naf-i men Rîht ân seyyâd hûn-i sâf-i men Tavusun düşmanı kanata geldi Nice padişahı görkemi öldürdü Dedi: Ben o ceylanım ki karnımdan O avcı döktü benim saf kanımı. Murtaza Ali (a.s) gerçek anlamıyla adalet abidesi; rahmet, sevgi ve iyilik örneğidir. Bu gece hak, adalet ve insan haklarından geri adım atmayan adalet şehidi Ali'nin (a.s) vurulduğu ve aynı zamanda bu doğrultuda çektiği zahmetlere, katlandığı sıkıntılara ve durmak bilmeyen uğraşlarına son verildiği gecedir. İmam Ali (a.s) görev yaptığı bir hâlde vuruldu. Böylece İmam Ali'nin (a.s) kendisi kurtuldu ve rahata kavuştu; ancak İslâm dünyası böylesi adil bir imamın ölümünde sonsuza dek mateme büründü. Eğer İmam Ali'nin (a.s) hükümeti devam etseydi, her yönden örnek ve İslâmî bir toplum şekillenecekti. Bu terör eylemi sonucunda İmam Ali'nin (a.s) kendisi "rahatladı ve kurtuluşa erdi" tabiri, İmam'ın kendi sözünden alıntıdır. İmam Ali (a.s) aldığı yara sonucunda yatağa düştüğünde şöyle buyurmuştu: Şimdi ben, geceleyin su arayan kimsenin suya kavuştuğu, isteyenin muradına erdiği gibiyim. Böyle kutsal bir gecede olduğumuzdan dolayı öncelikle Muttakilerin İmamı Ali'nin (a.s) adalet ve iyiliklerine kısaca değinecek ve Ali'nin (a.s) adaletinin nasıl ölümüne sebep olduğunu, bu adalet düşkünlüğünden direkt olarak zarar görenlerin nice fitneler ve ayaklanmalar çıkardıklarını açıklayacağım. Sahi bu nasıl bir adaletti? Bu, cemaat imamının veya hakimin veya boşanma şahidinin veyahut da şer'î delilin adil olması gerektiği türden sadece ahlâkî boyut taşıyan bir adalet midir? Adaletin bu türü insanın katline neden olmaz, bilakis daha meşhur olmasına, daha çok sevilmesine ve sayılmasına neden olur. Ali'nin (a.s) katline neden olan adalet, gerçekte İslâm'ın sosyal adaleti alanındaki sosyal felsefesi ve özel düşünce tarzıydı. İmam Ali (a.s), İslâm'ın sosyal adaletinin ve sosyal felsefesinin sadece bunu gerektirdiğini ısrarla savunmaktaydı. Ali (a.s) sadece adil değil, adaletin hakim olmasını da istiyordu. Özgür ile özgürlükçü arasında fark olduğu gibi adil olmak ile adalet taraftarı olmak arasında da fark vardır. Özgürlükçü insan, sosyal özgürlük taraftarıdır ve bu insanın sosyal amaç ve ülküsü özgürlüktür. İlim de aynı grupta yer alır. Bazen insan âlim ve bilgilidir, bazen de bilgili olmakla birlikte ilim ve bilginin genele açık olması gerektiğini savunur. Adalet de böyledir. Bazen insan adildir ve bazen de adil olmakla birlikte adaletçidir; adalet bu insanın sosyal düşüncesidir. Kimi salihtir ve kimi de kendisi salih olmakla birlikte ıslahçıdır. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur: Ey inananlar, Allah için daima adaleti ayakta tutun. Adaleti ayakta tutmak sosyal, adil olmak ise bireysel boyutludur. Bu sorunun cevabında öncelikle İmam Ali'nin (a.s) bir buyruğunu hatırlatmak isterim. İmam Ali'den (a.s), "Adalet mi daha üstündür, yoksa bağış mı?" diye sorduklarında şöyle buyurdu: Adalet her şeyi kendi yerine bırakır, ama bağış onları yerinden çıkarır. Adalet bağıştan daha üstündür. Çünkü adalet her şeyi kendi yerine koyar ve her hakkı da gerçek hak sahibine ulaştırır. Bağış ise işleri doğal mecra ve ekseninden çıkarır. Bağış, insanın kendi kesin hakkından vazgeçmesi ve hak sahibi olmayan birine bağışlamasıdır. O hâlde bağış, işleri ve olayları kendi mecrasının dışına çıkarır. Adl vaz'-i nimetî ber mevzieş Ney be-her bîhî ke başed abkeş Mevzi-i ruh şeh nehî vîranî est Mezi-i şeh pîl hem nadanî est. Adalet, nimeti yerine koymaktır Her temele su verilmez Kale yerine şahı koyman bozgunluktur Şah yerine fili koymak cahilliktir. İmam Ali'nin (a.s) buyruğunun bir bölümü de şöyledir: Adalet genel bir yönetici/koruyucudur; ama bağış özel bir ihsandır. O hâlde adalet daha yüce ve daha üstündür. Şüphesiz ki adalet, kamu yaşamının alt yapısı ve dayanağı ve yasaların temelidir. Bağış ise bir insanın bir başkası hakkında gerçekleştirdiği özel ve istisnaî bir durumdur. Bağış ve fedakârlık, kamu yaşamının temel dayanağı olarak vazedilemez, yasalar ona dayandırılamaz ve de uygulanamaz. Eğer bağış, iyilik ve fedakârlık kanun hâlini alacak olsa artık adı değişecektir. Fedakârlık ve bağış, yasalaştırılmadığı müddetçe bağıştır ve insan; sadece yüceliğinden, affediciliğinden, insan sevgisinden ve hatta yaşam sevgisinden dolayı bağışta bulunacaktır. O hâlde adalet daha yüce ve daha üstündür. Adaletin bağıştan daha üstün olduğu hususunda İmam Ali'nin (a.s) cevabı işte budur. Sosyal düşüncesi olmayan ve bireysel ölçüleriyle olayları değerlendiren biri, kesinlikle böyle bir cevap veremez ve adaletin bağıştan daha üstün olduğunu söyleyemez. Fakat İmam Ali (a.s) bu çok değerli buyruğunda, sosyal açıdan adalete bakmakta ve sosyal ölçüt ile değerlendirmektedir. Bu söz, çok açık bir sosyal felsefesi olan bir insanın sözüdür. Ahlâk bilginleri, bağışın adaletten üstün olduğunu söylemişlerdir. Fakat İmam Ali (a.s), çok açık bir şekilde ve kanıtsal olarak adaletin bağıştan daha üstün olduğunu buyurmuştur. Hemen belirtmem gerekir ki bu iki farklı görüş farklı iki açının ürünüdür. Sadece bireysel açıdan ve bireysel ahlâk yönünden konuya bakıldığında, bağışın adaletten daha üstün olduğu sonucu ortaya çıkacaktır. Ahlâkî yetiler bakımından bağış ve özveri yetisi adalet yetisinden daha üstündür. Çünkü insanın şahsen ve bireysel ahlâk bakımından adil olması, başkasının hakkını zayi etmemesi, başkasının sınırlarını ihlal etmemesi, başkasının malını almaması, başkasının namusuna dokunmaması demek olan insanî bir erdem ve olgunluktur. Bağış ve fedakârlık yapan insan ise başkasının malını almamakla kalmaz, zahmetinin ve emeğinin ürünü olan kendi malını bile başkasına bağışlar; başkasının sırasını almamakla kalmaz, kendi sırasını bile gerektiğinde başkasına verir; başkasını yaralamamakla kalmaz, hastanelerde, savaş meydanlarında, gece kondularda ve yoksulların evlerinde olan hastaların ve yaralıların ziyaretine giderek acılarını dindirir ve yaralarına merhem olur, gönüllü ve karşılık beklemeksizin hasta bakıcılık görevi üstlenir; kimsenin kanını akıtmamakla kalmaz, toplumun yararı için kendi kanını feda eder. O hâlde ahlâkî yetiler ve bireysel olgunluklar bakımından bağış adaletten daha üstündür ve hatta bu bağlamda kıyaslanamazlar bile. Toplumun bireylerini bir bütün hâline getiren kamu yaşamı ve sosyal açıdan baktığımızda durum değişir ve işte bu bağlamda kesinlikle adalet bağıştan üstündür. Toplumda adalet bir binanın temeli konumundadır, iyilik ve bağış ise binanın boya ve dekoru konumundadır. Öncelikle temel doğru ve sağlam olmalı, ondan sonra boya ve badana işine sıra gelir. Evin temeli bozuk ise balkonun ne faydası var? Temel sağlam ise boyasız, badanasız evde de yaşanır. Fevkalâde güzel görünümlü bir evin temeli sağlam değilse, onun çökmesi ve enkaz hâline dönmesi için bir yağmur yeterli olacaktır. Ayrıca unutulmaması gerekir ki yerinde yapılan bağış ve fedakârlıklar ne kadar iyi olursa olsun ve bağış yapan kimse için de ne kadar yüce bir erdem olursa olsun, bağışı kabul eden şahıs açısından asla erdem ve fazilet değildir. Bunun hesabını da, toplumun hesabını da yapmak gerekir. Eğer sosyal ölçü ve dengeler gözetilmezse, hesapsız bir şekilde bağış yapılırsa bu ahlâkî fazilet ve erdem, toplumun bozulmasına ve sosyal zavallılığa neden olacaktır. Hesapsızca verilen sadakalar, kurulan vakıflar, yapılan adaklar hangi topluma girmişse bir sel gibi o toplumun denge ve ayarını bozmuş, iradeleri uyuşturmuş, insanların ahlâk yapısını bozmuş, bozguncu bir ordunun yaptığından eksik yanı kalmamıştır ve Kur'ân-ı Kerim'in şu buyruğunun bir örneği olmuştur: Onların şu dünya hayatında (infak, sadaka... unvanında) harcadıkları, tıpkı kendilerine zulmeden bir kavmin tarlalarına vuran zemheri yeline benzer, eser, ekinleri mahvedip gider. Onlara Allah zulmetmez, onlar, kendi kendilerine zulmederler. Bir toplum asla bağış ve iyilikle yönetilemez. Toplum düzeninin temeli adalettir. Hesapsız ve ölçüsüz yardımlar ve bağışlar, işleri ekseninden çıkarır. İmam Zeynelabidin (a.s) şöyle buyurmuştur: Niceleri, hakkında söylenen güzel söze aldanmıştır; niceleri (eleştirilmediği ve hataları örtüldüğü için) mağrur olmuştur ve niceleri de kendilerine yapılan yardım ve bağışla geçindikleri için gaflete düşmüştür. İmam Ali'nin (a.s), "Adalet her şeyi kendi yerine bırakır, ama bağış onları yerinden çıkarır..." buyruğunun anlamı işte budur. İnsanlar, bağış ve cömertlik abidesi olan Ali'nin (a.s), adaleti bağıştan üstün görmesini duyduklarında önce hayret ederler. Bağış, özveri ve cömertlik ehlinin önderi olan Ali (a.s), bağış ve fedakârlığın işleri kendi mecrasından çıkardığını mı söylemiş? Konu hakkında getirdiğim açıklama ve şerh ettiğim iki farklı bakış açısı konunun aydınlanmasına neden oldu. Şimdiye kadar bu konuya ahlâkî fazilet ve bireysel erdem açısından bakıyorduk ve hâliyle de vardığımız sonuç, bağışın adaletten üstünlüğü idi. Oysaki bu bağlamda daha önemli bir boyut vardır ve o da olayın sosyal boyutudur. Biz olayın bu boyutu hakkında daha az düşünürdük ve daha az düşünmemizin nedeni ise sosyal araştırmaların değerinin daha yeni yeni anlaşılması ve sosyal yasaların tanınmasıdır. Geçmişte de bazı büyüklerimiz olayın bu yönüne elbette ki önem vermişlerdir. Ancak bu, derli toplu bir bilime dayanan türden olmamıştır. İşte bu nedenle de olayın ahlâkî ve bireysel boyutuna bakılmıştır sadece. Aktardığım cümle hakkında bahseden bir kitabın var olduğunu ben hatırlamıyorum. Oysaki bu cümle, herkesin ulaşabileceği Nehcü'l-Belâğa kitabında mevcuttur. Benim kanaatimce bu cümlenin diğer kitaplarda olmamasının nedeni, onun ahlâkî ölçülerle doğru olarak anlaşılamayacağıdır. Ancak sosyal bilimlerin gelişmesi sonucunda, ahlâkî ölçülerin dışında bir takım ölçülerin bize ulaşmasıyla bu cümlenin ne kadar değerli ve söylendiği zamanın ve hatta Seyyid Razi'nin Nehcü'l-Belâğa'yı derlediği zamanın ötesinde ve yücesinde olduğunu bugün anlıyoruz. Ne bu sözleri derleyen Seyyid Razi ve ne de Nehcü'l-Belâğa'nın derlendiği dönemin en büyük filozofu Ebu Ali Sina, bu yüce sosyal hakikati açıklayamazlardı. Bağış ve iyilik, anlam bakımından birbirine çok yakındır. Kur'ân-ı Kerim bir ayetinde adalet ile iyilik kelimelerini bir arada zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: Şüphesiz ki Allah adaleti ve iyiliği buyurur. Müminler Emiri Ali'ye (a.s) bağış ve adalet hakkında soru soran şahıs, aslında Kur'ân'ın ayetiyle ilintili olarak adaletin mi, yoksa iyiliğin mi üstün olduğunu sormuştur adeta. Bağış ve iyilik eş anlamlı kelimeler değildir, sadece anlam bakımından birbirine yakındır. İyilik (ihsan) daha genel bir anlam ifade eder; hem maddî bağışları ve hem de diğer iyilikleri içerir. Örneğin yaşlı birinin elinden tutup caddenin diğer yanına geçirmek iyiliktir, bağış değildir; bilgisiz birine öğretmek ve dalalete düşmüş birini aydınlatmak iyiliktir, bağış değildir. Bu soru ve cevabı gündeme taşımaktan amacım, İmam Ali'nin (a.s) adalet konusuna hangi pencereden baktığına dikkat çekmekti; bireysel açıdan mı, yoksa sosyal açıdan mı konuya baktığını açıklamaktı. Soru ve cevaptan ve de cevaptaki yorumdan, İmam Ali'nin (a.s) sosyal boyuta ilgi gösterdiği ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle de bir yandan İmam Ali'nin (a.s) sözlerinden ve öte yandan da davranışından ve özellikle de hilafeti dönemindeki yönetim tarzından anlaşılan şudur: İmam Ali (a.s) adalet konusunu İslâmî sosyal felsefe ve İslâmî büyük bir namus olarak algılamış, onu her şeyden üstün görmüş, siyasetini bu ilke üzerine kurmuş, hiçbir amaç uğrunda bundan geri adım atmamış ve bir zerre olsun gevşeklik göstermemiştir. İmam Ali'nin (a.s) karşılaştığı sorunların tek nedeni, evet tek nedeni de buydu. Ayrıca bu, İmam Ali'nin (a.s) hilafeti döneminde cereyan eden olayları analiz etmek isteyen bir tarihçi ve araştırmacı için de kilit noktadır. İmam Ali (a.s) bu konuya fevkalâde önem vermiş, bağlı kalmış ve asla edilginlik göstermemiştir. İmam Ali (a.s) adalete -bir bakıma adalet ve bir bakıma insan hakları- öylesine bağlıydı ki, Osman b. Affan'dan sonra hilafeti kabul etme nedenini de sosyal adaletin sarsılması ve halkın aç ve tok olmak üzere iki sınıfa bölünmesi olarak açıklamış ve şöyle buyurmuştur: Ama şunu da bilin ki andolsun tohumu yarana, insanı yaratana, bu topluluk, biat için toplanmasaydı (ve benim için hüccet tamamlanmasaydı), Allah'ın, zalimin (hastalanacak kadar tıka basa yiyip) doyup zulmetmemesi, (hakları ayak altına alınan ve doyacak kadar bile yiyecek bulamayan) mazlumun aç kalmaması hakkında bilginlerden (ve gönlü aydınlardan) aldığı ahd-ü peyman olmasaydı (ki bilginler, bu durum karşısında sessiz sedasız kalamaz ve seyretmekle yetinemez. Eğer şimdi bu sorumluluğu taşımasaydım bir kenara çekilir) hilâfet devesinin yularını sırtına atardım; ümmetin sonuncusunu, ilkinin kâsesiyle suvarır giderdim. İmam Ali (a.s), yönetim tarzı olarak belirlediği programı doğrultusunda kendi hükümeti döneminde insanların haklarının zayi edilmesini önlemekle kalmayıp geçmiş dönemlerde zalimler tarafından zayi edilen, zimmete geçirilen ve gasbedilen malları da sahiplerine döndürmeyi amaçlamıştı. Bu hedef ve programın nasıl bir gürültü koparacağını ve nasıl bir muhalefete maruz kalacağını İmam Ali'nin (a.s) kendisi çok iyi biliyordu. Bu nedenle de kaygılı ve endişeli olarak hilafeti kabul etti ve biat etmek için gelen insanlara da şöyle buyurdu: Beni bırakın da benden başkasını arayın, bulun; çünkü bir işe yönelmişiz ki türlü-türlü yönü var; çeşit-çeşit rengi var (İslâmî sorumluluğumun bana yüklediği görevi başarıyla gerçekleştirebileceğim kesin değil). Gönüller bu işte bir kararda duramaz (ileride fitneler ve karışıklıklar var, kalpler yerinde durmaz ve düşünceler sarsılır. Bugün yanıma gelen sizler bile yolun çok zor olduğunu görüp geri dönebilirsiniz); akıllar bu işi yüklenip dayanamaz. Tanyerini boydan boya, dolaylı kara bulut kaplamış; apaydın yol görünmez olmuş (bir takım işler yapılmış ve bunlar yerini sağlamlaştırmıştır. İslâm'ın ömründen kısacık bir zaman geçmiş olmasına rağmen bazı kimseler putlaştırılmıştır ve onların yöntemine aykırı davranmak çok zor bir iştir). İmam Ali (a.s), ısrarla hilafeti kabul etmesini isteyen insanlara hücceti tamamlamak amacıyla şöyle devam etti: Bilin ki istediğinizi kabul edersem, daha iyi bildiğime uyar giderim ben (kendi programımı gerçekleştiririm), ne söyleyenin sözüne aldırış ederim, ne ayıplayanın sözüne kulak asarım. Ama beni bırakırsanız, sizin biriniz gibi olurum da umarım ki işinize kimi getirir, kendinize kimi buyruk sahibi yaparsanız, buyruğu sizden daha fazla dinlerim, emrine sizden fazla uyarım. Benim size vezir olmam, sizin için, emir olmamdan daha hayırlıd. İmam Ali (a.s), kamu malı olup Osman b. Affan tarafından belirli şahıslara verilen araziler hakkında şöyle buyurmuştu: Allah'a andolsun ki, Müslümanların geneline ait olup Osman'ın ona, buna verdiği şeylerle kadınlar evlendirilmiş ve cariyeler alınmış olsa bile onları sahiplerine geri çevireceğim. İmam Ali'nin (a.s) hilafeti döneminde birçok sorunlarla karşılaşmasının ana nedeni, geçmişe sünger çekmemesi ve geçmişle de ilgilenmesiydi. Gerçek şu ki bugünü ve geleceği şekillendiren ve inşa eden geçmiştir. Bozuk ve çürük temel üzerine sağlam bir yapının kurulamayacağı çok açıktır. İmam Ali (a.s) sonra şöyle buyurdu: Kuşkusuz ki adalette genişlik vardır. Adaletten sıkılanlar, zulüm ve haksızlıktan daha çok sıkılırlar. Herkesi razı edebilecek, herkesi kendi etrafında toplayabilecek ve genelin memnuniyet zeminini hazırlayacak olan tek şey adalettir. Bir kimse tabiatının sapması sonucunda, tamah ve hırsı neticesinde kendi hakkı ve haddiyle yetinmezse, hak ile yetinmek zor gelirse kesinlikle haksızlık ve zulüm ona daha zor gelecektir. İnsanın ruhuna inen iki tür baskı vardır: Baskının bir türü çevre ve toplum etkenlerinden kaynaklanır; başkasının insana attığı omuzdur, başkasının vurduğu darbe ve kırbaçtır, başkasının çıkardığı sıkıntıdır ve başkası tarafından oluşturulan zindandır. Bir tür baskı da vardır ki insanın içinden kaynaklanır; çekememezlik baskısı, kin ve nefret baskısı, intikam baskısı, hırs ve tamah baskısı. Sosyal adaletin sağlanması durumunda dış kökenli baskılar ortadan kaldırılmış olacaktır. Artık kimse kimsenin hakkını zayi edemeyecektir ve bu bakımdan insanın ruhu baskı altında kalmayacaktır. Ama eğer sosyal adalet sağlanmaz ve toplum zulüm ve yağmanın egemenliğinde kalsa bu durumda, hırs ve tamah baskısı altında olanlar daha çok tahrik olacak ve iç kaynaklı bu etkenlerin baskısı daha da artacaktır. O hâlde adaletin hakim olduğu çevrede sıkıntı içinde olan kimse, zulüm egemenliğinden daha çok rahatsız olacaktır. İbn Ebi'l-Hadid şöyle der: Osman'ın öldürülmesinden sonra insanlar mescitte toplanmış ve hilafet konusunun nasıl sonuçlanacağını bekliyordu. Çünkü Ali'den (a.s) başka insanların güveneceği, dayanacağı ve yöneleceği kimse yoktu. Bu arada bazıları da Ali'nin (a.s) kişiliği ve İslâm'daki geçmişi hakkında konuşma yapıyordu. İnsanlar Ali'nin (a.s) etrafını sarıp biat ettiler. İmam Ali (a.s), işin başında insanlara hücceti tamamlamak amacıyla, "Beni bırakın da benden başkasını arayın, bulun; çünkü bir işe yönelmişiz ki türlü-türlü yönü var; çeşit-çeşit rengi var. Gönüller bu işte bir kararda duramaz... Bilin ki istediğinizi kabul edersem, daha iyi bildiğime uyar giderim ben, ne söyleyenin sözüne aldırış ederim, ne ayıplayanın sözüne kulak asarım." dedi. İbn Ebi'l-Hadid şöyle devam eder: İmam Ali (a.s) ikinci gün konuşma yapmak amacıyla minbere çıkarak bir önceki gün işareten dikkat çektiği gerçeğe vurgu yaparak şöyle buyurdu: Allah kendisi biliyor ki hilafete, bir makam ve bir güç olması bakımından asla ilgi duymam ve önem vermem. Allah Resulü'nün (s.a.a), "Benden sonra ümmetin yönetimini ele alan kimse kıyamet günü sıratta durdurulacaktır. Allah'ın melekleri onun amel defterini oracıkta açacaktır. Adaletle hareket etmiş ve hüküm sürmüş ise Allah, onun adaletle hareket etmesinden dolayı onu kurtaracaktır. Aksi takdirde sırat birden sallanacak ve onu cehennemin dibine atacaktır." buyurduğunu kendim duydum. İmam Ali (a.s) bunu dedikten sonra sağa ve sola bir baktı. Köşede, bucakta oturanları gözden geçirdi ve şöyle buyurdu: Dünya nimetlerine gömülüp kalanlar, kendilerine mülkler, nehirler, değerli atlar, narin cariyeler alanlar bilsinler ki, yarın bütün bunları onların elinden alacak ve beytülmale geri çevireceğim; sadece hak etmiş olduklarını onlara bırakacağım. Gelip demesinler ki Ali bizi kandırdı; baştan dediğini şimdi yapmıyor; Ali geldi de bizi sahip olduklarımızdan mahrum etti. Ben şimdiden plân ve programımı açıkça duyuruyorum. Konu etrafında biraz konuşulduktan sonra kendilerini ayrıcalıklı gören ve aynı zamanda da itham edilen kimselerin, Hz. Peygamber'le (s.a.a) birlikteliklerini ve İslâm yolunda zahmetler çektiklerini hatırlatmaları üzerine İmam Ali (a.s) şöyle buyurdu: Ben kişilerin Hz. Peygamber'le (s.a.a) birliktelik faziletini ve hizmet geçmişini inkâr etmiyorum. Ama bilinmelidir ki bunların sevap ve mükâfatını verecek olan Allah'tır. Kesinlikle bu, onlarla başkaları arasında fark gözetmemize neden olmayacaktır; bunlar ayrıcalık ölçüsü olarak kabul edilmeyecektir. Kendilerini Ali'nin (a.s) hükmünün kapsamında görenler bir gün sonra bir araya geldi, bir süre konuşup istişare ettiler ve aralarından Velid b. Ukbe b. Ebi Muayt'ı sözcü seçtiler. Velid, İmam Ali'nin (a.s) yanına geldi ve şöyle dedi: Ey Ali! Öncelikle sen kendin bilirsin ki, burada toplanmış olan bizler, İslâm savaşlarındaki geçmişinden dolayı senden razı değiliz; genellikle bizim her birimizin akraba ve yakınlarından hiç olmazsa birini o savaşlarda sen öldürmüşsün. Ancak yine de biz bunları görmezden geliyor ve iki şartla sana biat etmek istiyoruz: İlki, geçmişte olup bitenlerle ilgilenmemen ve bugünden itibaren dilediğin gibi davranmandır. İkincisi ise şudur: Osman'ın katilleri şu an serbest olarak dolaşmaktadırlar. Onları kısas yapmamız üzere bize teslim et. Eğer bu şartların hiçbirini kabul etmeyecek olsan, Şam'a gidip Muaviye'ye katılmak zorunda kalacağız. Ali (a.s) şöyle buyurdu: Geçmişte akıtılan kanlar, şahsî kin ve düşmanlık dolayısıyla akıtılmamıştı; inanç ve yollarımızın farklı oluşundan kaynaklanmıştı. Biz hak için ve siz batıl için savaşmıştınız, ama hak galip geldi. Buna itirazınız varsa ve dökülen kanlarınızın bedelini istiyorsanız, gidin ve batılı bozguna uğrattığı, yok ettiği için haktan isteyin. Geçmişte olup bitenlere karışmamamı istiyorsunuz, bilin ki bu benim elimde ve yetkimde değildir; bu, Allah'ın bana yüklediği bir görevdir. Osman'ın katilleri konusuna gelince; eğer onları kısas etmeyi kendime bir vazife bilmiş olsaydım, daha dün onlar üzerinde kısas hükmünü uygulardım. Velid, bu net ve tavizsiz açıklamaları duyduktan sonra arkadaşlarının yanına döndü ve İmam'ın (a.s) sözlerini aktardı. Bunun üzerine onlar gittiler; muhalefet ve düşmanlık yönündeki kararlarını tek taraflı ve alenî olarak duyurdular. İbn Ebi'l-Hadid olayın devamında şöyle yazar: Ali'nin (a.s) dostlarından bazıları, Ali'nin (a.s) önderliğine karşı bir grubun oluştuğu, yıkıcı ve tahrik edici davranışlarda bulunduğu olayından haberdar olunca Ali'nin (a.s) yanına gelip şöyle dediler: "Onların memnuniyetsizliğinin ve bir grup oluşturmalarının en önemli nedeni, senin adalet ve eşitlik konusunda ısrarcı olmandır. Osman'ın katillerinin teslim edilme olayı ise ancak bahane ve kamufledir. Bu şartı öne sürerek avam halkı tahrik etmek istiyorlar. İstersen kararını bir kez daha gözden geçir." Bazıları, bunu önerenlerden birinin ve hatta öneren şahsın bizzat Malik-i Eşter olduğunu söylemiştir. İmam Ali (a.s), bu düşüncenin halk arasında da ortaya çıkabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak mescide doğru hareket etti. Halkın geneline konuşmak için hazırlık yaptı. İmam Ali (a.s) bir bez parçasını omuzlarının üzerine atmış, bir parçayı peştamal gibi beline bağlamıştı ve kılıcı da üzerindeydi. Minbere çıktı ve kemanına dayanarak konuşmasına şöyle başladı: Rabbimiz ve mabudumuz olan Allah'a şükrediyoruz. Nimetleri açık ve gizli olarak bizleri kuşatmıştır. Onun bütün nimetleri bizim üzerimizde minnettir ve biz kendiliğimizden hiçbir şeye sahip değiliz. Sonra şöyle devam etti: Allah katında insanların en üstünü, ona en güzel şekilde itaat eden, Peygamber'inin sünnetine daha iyi, daha çok uyan ve de Allah'ın kitabı Kur'ân'ı daha iyi ihya edendir. Biz, itaat ve takva ölçüsü dışında kimseyi kimseden üstün görmüyoruz. İşte bu Kur'ân'dır, önümüzde; bu da Peygamber'in (s.a.a) siyeridir. Peygamber'in siyerinin adalet ve eşitlik temeline dayalı olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu, belli bir kasıt güden ve düşmanlığa yeltenen biri dışında kimseye gizli değildir. Sonra da şu ayeti okudu: Ey insanlar, şüphe yok ki biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve sizi, aşiretler ve kabileler hâline getirdik tanışın diye; şüphe yok ki Allah katında en kerametliniz ve derecesi en yüce olanınız, en fazla takvalı olanınızdır. Bu ayeti okumakla, aslında "Ayetin hükmü gereği sizin üstünlük ve ayrıcalıklarınızı lağvediyorum." mesajını verdi. İbn Ebi'l-Hadid, İmam Ali'nin (a.s) "Allah'a andolsun ki, Müslümanların geneline ait olup Osman'ın ona, buna verdiği şeylerle kadınlar evlendirilmiş ve cariyeler alınmış olsa bile onları sahiplerine geri çevireceğim." buyruğunu açıklarken şöyle yazar: Ali (söylemiş olduğu gibi), firar eden ve hükmettiği sınırlardan çıkanlar dışında herkesin elindeki arazilere el koydu ve böylece "Zamanı geçmiş olan şeyle ilgilenilmez." ilkesini, sosyal haklar alanındaki "Şüphesiz ki geçmiş olsa da hakkı hiçbir şey ortadan kaldırmaz; kesin ve sabit olan hak zaman aşımına uğramaz." buyruğuyla lağvetti ve geçersiz kıldı. Bu arada Amr b. As, Muaviye'ye şöyle bir mektup yazdı: Ebutalib Oğlu, sahip olduğun malları, asanın kabuğunun alındığı gibi elinden almadan önce yapabildiğin her şeyi yap. İmam Ali (a.s) hakkında söylenen "Adalete bağlılığından dolayı ibadet mihrabında öldürüldü." sözün ne anlama geldiğini açıkladım. Osman'ın katillerinin teslim edilmesi konusu ve de İslâm savaşlarında yapılanlar konusu ancak birer bahane idi; asıl mesele, sosyal adaletin uygulanma konusuydu. Özellikle bu bağlamda dikkat edilmesi gereken bir konu da, İmam Ali'nin (a.s) geçmişe karışmamayı ve gelecek için bugünden hareket etmeyi kabul etmemesi ve "Şüphesiz ki geçmiş olsa da hakkı hiçbir şey ortadan kaldırmaz." buyurmasıdır. Son olarak, İmam Ali'nin (a.s) bu alanda kendini bile sıkıntıda bıraktığının bazı örneklerine kısaca değineceğim. İmam Ali (a.s) hilafet makamını asla kötüye kullanmadı; ne akrabaları ve ne de dostları tarafından kötüye kullanılmasına da kesinlikle izin vermedi. Hatta kötüye kullanma sayılmayan, ancak bir tür öncelik olarak tanımlanabilen, o da kendisi değil başkaları tarafından ona tanınan öncelikli durumlardan bile yararlanmadı. İmam Ali (a.s) bir şey almak için pazara gittiğinde, kendisini tanımayan ve böylece de kendisi ile başkaları arasında fark gözetmeyen kimselerden alış-veriş yapmayı tercih ederdi. İmam Ali (a.s), hilafet makamından yararlanmanın bu kadarına bile yapmadı. Gerçek anlamıyla görevi yerine getiren ve makamından yararlanmak istemeyen bir kimse açısından sosyal konumlar bir hak değil, ancak sorumluluktur. Hak ve sorumluluk arasında fark vardır. Hak yararlanmak ve faydalanmaktır; sorumluluk ise görev ve vazifedir. Eğer sosyal konumlar kötüye kullanılmazsa, artık onlara hak değil, ancak sorumluluk adı kullanılabilecektir. İşte bu durumda bazı konumları, "acaba falanca kesim ve sınıfı da içerir mi?" diye incelemek istediğimizde, "Bu sorumluluk onları da içerir mi, yoksa içermez mi?" şeklinde dile getirmeliyiz; "Bu hak onlara da ulaşır mı, ulaşmaz mı?" şeklinde değil. Bunlar tamamen farklı şeylerdir. Mesela askerliğin bir hak değil, sorumluluk olduğunu söylüyoruz; bu nedenle de "askerlik hakkı" değil, "askerlik görevi" şeklinde niteliyor ve tanımlıyoruz. Konum ve makamlar kötüye kullanılmasa ve samimiyetle çalışılsa onların hak değil, sorumluluk olduğu anlaşılacaktır. Sorumluluk şartlarıyla hak şartları da farklıdır. Hilafet makam ve konumunu hiçbir surette kötüye kullanmayan Ali (a.s) açısından hilafet ve hükümet bir hak değil, ancak bir sorumluluktur. Sorumluluk ve görevin kötüye kullanılması istenirse, her sorumluluğun üzerine hak adı koyulur. Tam anlamıyla bir sorumluluk olan namaz, kötüye kullanılmak ve geçim kaynağı haline getirilmek istendiği durumda, çıkarcı şahıs açısından namaz kılmak ve cemaate imamlık etmek bir sorumluluk değil, bir haktır ve hatta hakların en büyüğü de olabilir. Ama gerçek tamamen farklıdır. İmam Ali'nin (a.s), kendisini tanıyan ve tanıdığı için belki de malını ucuz bir fiyata verecek birinden alış-veriş yapacak kadar bile hilafet konumundan faydalanmadığını görüyor isek hilafetin bir hak değil, ancak bir görev ve sorumluluk olduğunu söylemeliyiz. Öyle sorumluluk ki, ondan üstün bir sorumluluk yoktur; hatta sorumluluktan bile üstün bir riyazettir. İmam Ali (a.s), havanın çok sıcak olduğu vakitlerde hilafet konağının dışına çıkar, bir gölgede oturur ve işi gereği gelip de kendisini görmek isteyenleri orada beklerdi. İşte bu, en zorlu görevdir; gerçekte bu bir riyazettir. İmam Ali (a.s), Hicaz'daki valisi Kusem b. Abbas'a şu mektubu yazar: Sabah, akşam insanlarla otur, fetva isteyene fetva ver, cahile öğret, âlime danış. İnsanlarla aranda dilinden başka vasıta, yüzünden başka perde olmasın. İmam Ali (a.s), bir mektubunda da Malik-i Eşter'e şöyle yazmıştır: Zamanının bir kısmını bizzat haksızlıklara uğrayanlara, ihtiyaçlarını, sıkıntılarını sana söylemek isteyenlere ayır. Onlarla herkese açık bir yerde oturarak konuş. O mecliste, yaratanına karşı mütevazi ol. Askerlerinden, yardımcılarından, koruyucularından korkmadan, çekinmeden seninle konuşmalarını sağla. Resulullah'ın birçok yerde, "Allah, zayıfın korkarak, dili dolaşarak dert anlatmaya çalıştığı, fakat güçlüden hakkını alamadığı bir ümmeti asla temizlemeyecektir." dediğini duydum. İmam Ali (a.s), aynı mektubunda şunları da ekliyor: Halkından uzun müddet gizlenme. Çünkü valilerin halktan gizlenmesi, bir tür darlıktır. Sa'di bu konuda "Bostan" kitabında şöyle demektedir: To key bişinevî nâley-i dahdâh Be keyvan beret kelley-i hâbgah Çinan hasb kayed figanet be gûş Eger dad hâhî ber âred hurûş. İmdat feryadını ne zaman duyacaksın Uyku âlemine dalmışsa başın Öyle uyu ki, feryadı duysun kulağın Seslendiğinde bir yardım isteyen.
Bu konuşma, 1381 h. kamerî yılında (1340 h. şemsî) ve mübarek Ramazan ayının 19. gecesinde yapılmıştır.
Hadid, 25 Nahl, 90 Nehcü'l-Belâğa, 23. Mektup Nehcü'l-Belâğa, Hikmetli Sözler, 437. hadis
Tuhefu'l-Ukûl, s.567, 23. hadis Nehcü'l-Belâğa, 92. Hutbe Nehcü'l-Belâğa, 15. Hutbe Nehcü'l-Belâğa, 15. Hutbe Nehcü'l-Belâğa Şerhi, İbn Ebi'l-Hadid, c.1, s.90 Nehcü'l-Belâğa, 67. Mektup Nehcü'l-Belâğa, 53. Mektup Nehcü'l-Belâğa, 53. Mektup |