| “Horûs-i Cengî” Gerçeküstücüleri 1320/1940’lı yılların sonlarında Sovyetlerin siyaset ve kültürü izlenerek sosyalist gerçekçi sanatı yaymak için pek çok dergi yayımlanır. Kebû-ter-i Sulh ve Şîve gibi dergiler, sanatçıları “yanlışlıklara karşı başkaldırma ve savaşma sanatını öğretmeye” teşvik ederler. Pek çok sanatçı, ente-lektüel çevreye egemen olan kahredici ortamda “kendilerini eleştirmeye” yönelerek yeni eserleriyle hemcinslerinde “kutsal savaşın ateşini” yakma-ya çalışırlar. Ancak bu propagandacı sanatsal eğilim, kendi aleyhinde tepkiler oluş-masına yol açar. (Özellikle 1329-1330/1950-1951 yıllarında, Halk Partisi Azerbaycan olayları ve kendi içindeki bölünmelerin ardından itibarını kaybetmiştir.) Nîmâ 1330/1951’de şunları yazar: “Ülkelerin kendi sosyalist amaçlarına ulaşmaları için kendilerinin canlarını ortaya koymaları ve çabalamaları gerekir. Sanat, Sovyetlerin taklit edilmesiyle meydana gelmeyecek ve kendi milletinin mizacına uyacak başka bir renge bürünecektir.” Bağlantılı partici edebiyatı reddeden en önemli örgütlü tepki, Horûs-i Cengî dergisine bağlı yazarlar tarafından ortaya konur. Bunlar gerçeküstücülerin (sürrealistler) öğretilerinden etkilenerek, sanatın takındığı her türlü toplumsal tavrı reddeder ve “yazmanın her şeyden önce yazarın kendi içsel eğilimlerini yatıştırmak için olduğunu, başka bir şey için olmadığını” ilân ederler. Gerçeküstücü eğilimler İran edebiyatına Hidâyet ile birlikte girdi. Bûf-i Kûr 1320/1941 yılında Hamîd-i Rehnumâ’nın çabasıyla İran gazetesinde basılır. Gerçeküstücü ekolun ilk yankıları da İran’a bu yıllarda ulaştı. “Encumen-i Honerî-yi Horûs-i Cengî” (Savaş Horozu Sanat Derneği) etrafında toplananlar, kendilerini gerçeküstücü olarak adlandıran ilk kişilerdi. Gulâmhuseyn-i Garîb “Zamîr-i Nâ-be-hod der-Edebiyyât” adlı ma-kalesinde şunları yazar: “Yazma sırasında tam anlamıyla kendi içimize gömülmeli, her türlü aklî ve iradî kontrolden uzaklaşmalı ve zihnin özgür bir şekilde kendi mekanik etkinliğine ve çeşitli hayret verici tasvirleri ortaya çıkarmaya devam etmesine izin vermeliyiz. ” Horûs-i Cengî dergisinin ilk dönemi, piyes yazarı Hasan-i Şirvânî, ressam Celîl-i Ziyâpûr, şair Menûçihr-i Şeybânîpûr, öykücü Gulâmhuseyn-i Garîb’in çabalarıyla 1329/1950 yılında beş sayı olarak yayımlandı. Şeybânî dördüncü sayıya kadar yazı kurulu üyesiydi. Yazı kurulu üyelerinin yazıları, Nîmâ’nın şiirleri, müzik ve dans konusundaki makalelerle birlikte Horûs-i Cengî’nin birinci dönemindeki konuları oluştururlar. Dergideki bütün öykülerin yazarı Gulâmhuseyn-i Garîb (d. 1302/1923)’dir. “Doş-men” (Düşman), “Deverân-i Zemîn” (Yeryüzünün Dönüşü), “Sanem-i Şî-şeî” (Cam Put) onun bu çalışmaları arasındadır. Garîb, bundan önce Sâr-bân (Kervancı, 1327/1948) adlı efsaneyi yayımlamıştı. Öyküleri epik bir konuya sahip olup nazım ve nesir karışımıdır. Özlerini folklorik öykülerden almışlardır ve gerçeküstücü bir havaya sahiptirler. Kendi deyişiyle “bütün zihinsel fantezilerini özgürce, sanatsal ve sanat dışı geleneklere ve bağlara kayıtlı kalmaksızın ifade eder.” Garîb, bu öyküde günün modası olan siyasî efsanelerden etkilenerek, sevgilisi Mercan’ı bulmak için sürücülerle –hayat şehrinin duvarlarını karalara boyayan boyacıların adamları- kavgaya tutuşan genç bir kervancının hayat öyküsünü anlatır. Garîb’in öyküsündeki karakterler, yitirdikleri diyarların ve aldatıcı efsanelerin özlemini duyarak, çingenece bir tür meftunlukla, kaybettikleri arzularına ulaşma yolunda neticesi olmayan bir hareket içindedirler. Horûs-i Cengî’nin ikinci dönemi daha alışılmadık bir biçime sahiptir. Kendilerini deyimiyle, “okuyucularda merak duygusu uyandırma yöntemi, sadece Horûs-i Cengî dergisinin yazarlarına mahsustur.” Garîb, sanata yabancı bir çevrede, “bu davranış, sanatçının kitlesel bayağılıktan ve maskaralıklardan kaçışıdır ve aslında kaçınılmaz bir durumdur” der. Bu dönem, dört sayı olarak (her sayı 8-12 sayfa arasında) 1330/1951 yılında Garîb, Şirvânî ve Hûşeng-i İrânî tarafından yayımlanır. İrânî, sansasyonel şiirlerini ve makalelerini basar. O bu makalelerde, yeni olmayı ve hayret uyandırmayı Horûs-i Cengî sanatçılarının eserlerinin özelliği olarak sayar: “Zamanın geçişi her türlü hareketsizliği yok olmaya mahkûm eder; tam da sanatçının bir an için duraksadığı ve zamanı algılamaktan acze düştüğü sırada, onu eskilerin çöplüğüne atar ve onun sanatsal hayat hakkını elinden alır.” Horûs-i Cengî yandaşları, İrânî’nin şu şekilde tanımladığı bir gerçekçilikle savaşıyorlardı: “Bugün bu yöntem, eski bir ayna gibi, sadece uygun olayların güçsüz ve basit olgularının fotoğrafını alır ve ona ahmakça bir küstahlıkla gerçekçilik (realizm) adını koyar... Bu aldanmışlar ve ikiyüzlüler topluluğunun (hangi felsefenin ve siyasî yöntemin hizmetinde olurlarsa olsunlar, bir şeyin hizmetinde olmaları yeterlidir) gerçekçilikle işi yoktur; onların eserleri ticari piyasayı ele geçirmek için gerçekçilik adı verilmiş olan sanat dışı ilkelerin kullanıldığı özsüz ve gevşek taklitlerdir. Gerçekçilik, doğru ve özgün anlamıyla, zamanın doğurduğu yeni sanatın en nihai nedenlerini ve olgularını da içerir.” Onlar kendilerini Hidâyet’in aralıksız devamı sayarlar: “Biz, Hidâyet’in sanatını ve düşüncelerini geleceğin sanatına bağlayan bir zinciriz.” Kendilerini “köhnemişliğin ve kokuşmuşluğun bağlarından kurtarmak ve ilerlemek isteyen” bir topluluk olarak tanımlarlar. O halde “sanatın gelişimi yolunda kendi rollerini oynamak için cesur olmalıdırlar.” İşte böyle bir dönemde Horûs-i Cengî yazarları kendi sanatsal ilkelerini “Sellâh-i Bulbul” adıyla derleyip derginin yeni dönemdeki her dört sayısının kapağında basarlar. 13 maddelik bu bildiride şunlar vardır: “Biz, yeni bir sanatsal dönemin başlaması adına, bütün eski geleneklere ve kurallara karşı acımasız savaşımızı başlatmış bulunuyoruz... Biz gelenekçileri, tiyatro, resim, roman, şiir, müzik, heykel gibi sanatın bütün alanlarında yok olmaya mahkûm ediyor, eski putları ve leş yiyici taklitçileri kırıyor ve yıkıyoruz... Yeni sanat, toplum için sanat, sanat için sanat gibi anlayışların yandaşlarının bütün iddialarından farklıdır.” Kuşkusuz “kendilerini sanatkârca ifade etmek için öfkeyle bütün eski gelenekleri gereksiz sayan ve kendilerini sınırsız özgürlüğe sahip bir bilinç altına fırlatan” bu sanatçıların çalışmaları devam edememiştir. İranlı gerçeküstücülerin gençlik heyecanları kısa zamanda söndü ve Horûs-i Cengî kapandı. Kevîr adıyla iki sayı yayımlanan dergide, Horûs-i Cengî’deki cesaret ve cüretten eser görülmez. Sansasyonel topluluk dağılır; ancak onların parti dergileriyle tartışmaları, sonraları İran edebiyatında sorumlu sanatla modern sanat taraftarları arasında başka şekillerde devam eder. 1320-1330/1940-1950 yılları, çeşitli edebî deneyimlerin biçimlendiği yıllardır. Bu cümleden olarak, Hidâyet ve gerçeküstücüler izlenerek, hayali konuları olan, uykunun ve rüyanın gücünün vurgulandığı öyküler yazılır. Kâzim-i Tînâ (1308-1369/1929-1980) gibi yazarlar, Âftâb-i Bî-gurûb (Bat-mayan Güneş, 1332/1953) gibi eserlerde ruhun tam olarak özgürleşmesi yönünde, kapıları düşlerin ve hayallerin yüzüne açar ve bir tür mensur şiir yaratırlar. Ahmed-i Şâmlû (d. 1304/1925) “Zen-i Poşt-i Der-i Mifrağî” (Bronz Kapının Ardındaki Kadın) adındaki ünlü imgesel öyküsünü Cong-i Honer ve Edeb-i İmrûz (1334/1955)’da basar. Şâmlû 1327-1329/1948-1950 yılları arasında, 1352/1973 yılında “Derhâ ve Divâr-i Çin” (Kapılar ve Çin Seddi) adı altında yayımlanan birkaç başka öykü daha yazar. Bu öykülerin tamamının atmosferine ölümün ve karanlığın soğuğu hakimdir. Korkunç ve hayret verici bir kâbus kaderin gücünü haber verir ve insan-ların iradesini kırar. Yazar insanların geliş gidişlerinde hiçlikten başka bir şey görmez. “Bâz-geşte” (Geri Dönmüş) ve “Gom-şode-i Kurûn” (Yüzyıl-ların Yitiği)’un öykü karakterlerini bedenlerinden bağımsız düşünebilen ve davranabilen ruhlar oluştururlar. Yazar, öykü karakterlerini gerçekliğe bağlayan bütün bağları koparmaya çalışmıştır. Şâmlû’nun öykülerini Hidâyet’in ve Edgar Allen Poe’nun eserlerinin etkisi altında, ölülerle seviş-me gibi garip olaylar ve romantik şairane hezeyanlar üzerinde yoğunlaşan sır ve hayal efsaneleri olarak adlandırmak mümkündür. “Zen-i Poşt-i Der-i Mifrağî” (1329/1950) adlı öykünün anlatıcısı, ormanın ortasındaki karanlık bir mağaraya kaçar ve canavarlar gibi yaşar. Öykünün temelini âmiyane inanç oluşturur: Tohumu kıbleye dönerek atılmış olan herkes, ölü bir kadınla evlenir. Anlatıcı bu şekilde meydana gelmiş ve her zaman kıbleye dönük odalarda uyumuş, yani bir ömür boyu tedrici bir ölümle yaşamış olduğundan, şeytan bir kaçış kapısı açmak için onu seçer. Ondan sonra, her gece yarısı doğaüstü korkunç ve soğuk bir ortamda, şeytanla görüşür. Soğuk ve keder verici mehtabın, bataklık kıyısındaki uzun çınarların tasvirleri, bu kara romantizmin yarattığı vehmi bir kat daha artırır. Anlatıcı sonunda, kâbuslar ve korkular yüzünden canından bezer ve Bûf-i Kûr’da kaderin emrinin yerine getirilmesi görevini gören içki kadehi gibi, bir baltayla mermerden çıplak kadın heykelini kırmaya ve kabrin altını sarmış olan kökleri kesmeye başlar. “Yosunların ve birbirine girmiş uzun köklerin ardından, büyükçe altınla bezenmiş bir bronz kapı belirdi.” Kapıyı açar açmaz yere bir kadın düşer, bu anlatıcının mermer bir heykel suretinde katlettiği (kırdığı) kadındır. Şeytan, anlatıcıyı cinayete zorladıktan sonra bronz kapıdan kaçar ve anlatıcı -Bûf-i Kûr’un anlatıcısı gibi- ölü kadınla ilişkiye girer. “Zen-i Poşt-i Der-i Mifrağî”, Bûf-i Kûr’un en temel yapıcı öğelerini kendi içinde barındırır; aradaki fark şudur: Hidâyet kendi öyküsündeki kahramanın düşlerini inanılır hale getirmek için, düşsel ve afyonlu bir örtü altından gösterse bile, ayağı yere basan meselelerden pek az ayrılmıştır. Halbuki Şâmlû’nun gerçeküstücülüğü, somutluktan uzak ve efsane şeklindedir. Âl-i Ahmed’in deyişiyle gerçeküstücüler, “kendi ardı sıra bir dizi Bûf-i Kûr edebiyatı meydana getiren Bûf-i Kûr’dan etkilendikleri gibi, genç yazarların çoğu da Cemâlzâde ve Alevî’den etkilenirler. Daha çok sanatsal yeteneğe sahip olanlar ve dünyaya daha geniş bir pencereden bakabilenler, bağımsızlık yolunu aşarak birinci sınıf İranlı yazarlar arasında yer alırlar. Bununla birlikte pek çoğu da geleneksel modellerin birer taklitçisi olarak kalır ve önemsiz isimler olarak edebiyat tarihine geçerler. Sanatsal yaratıcılık eksikliğinden başka, edebî eleştiri zaafını da bu yazarların edebî yeteneklerinin boşa gitmesinin etkili sebeplerinden saymak mümkündür. Etkili ve öncü bir eleştirinin önemi, ancak kalitesiz edebiyatın çağdaş İran edebiyatı üzerindeki nüfuzu ve yaygınlığı dikkate alındığında anlaşılır. Bu nüfuz, kendi deyimiyle “İranlı sanatçılara yeni savaşımcı sanat kavramını öğretmekle görevli olan” Şîve dergisini, Terâne adlı bir yazarın “Hezeyân-i Zindegî” (Hayat Hezeyanı) ve “Cuzâm Girifte” (Cüzamlı) gibi hastalıklı evhamlarla dolu öykülerini yayımlamak zorunda bırakacak ölçüdedir. Bu işe yeni başlayan ve sonraları ün kazanan yazarlardan olan Mahmûd-i İ’timad-zâde (Bih Âzîn, d. 1293/1914) bu saçmacı-cinsel edebiyattan başkalarından daha çok etkilenir. Onun ilk kitabı Perâkende (Dağınık, 1323/1944) acemice öyküler içermekte olup içi boş sözcüklerle kendini gösterme hevesiyle doludur. Bih Âzîn’in öykülerindeki başı dönmüş insanlar, bilinmeyen bir hedef arayışı içindedirler. Bunlar arasında kaybolmuş akıbetini esrarkeş bir ihtiyar adamın mistisizminde bulan “Der Custucû” (Arayışta) adlı öykünün kahramanının adı sayılabilir. Boşunalık ve yalnızlık duygusu bu insanları incitmektedir. Ancak öykülere egemen olan zihniyeti, tatmin edilememiş arzular oluşturur. İnsanları harekete geçiren en önemli şey cinsel dürtüdür. “Zîver” ve “Mîve-yi Bedbahtî” (Mutsuzluk Meyvesi) adlı öykülerin karakterlerinin zihinlerini meşgul eden şey evin hizmetçisiyle yatmaktır. Bu tema, Bih Âzîn’in en ilerici eseri olan Dohter-i Ra’iyyet’te bile göz alıcı bir varlığa sahiptir. Bih Âzîn’in erotizmi, Dânişver (d. 1300/1921)’in ilk eserlerinde saf ve kadınsı duygular sekline dönüşür. Dânişver, kısa öykülerden oluşan bir öykü mecmuası bastıran ilk İranlı kadındır. Âteş-i Hâmûş (Sönmüş Ateş, 1327/1948) adlı öykü mecmuası, onun hayat hakkındaki deneyimsizliğini ve öykü yazım teknikleri konusundaki bilgisizliğini gösterir. Dânişver, bu on altı öyküde, insanların çeşitli olaylar karşısındaki değişik hallerini niteleme gücüne sahip olmayan, genelleyici bir nesirle aşk, ölüm ve vicdan gibi ezelî-ebedî kavramları işler. Henüz hayata dair yeni temalar arama zorunluluğu duymayan yazar, öykülerinin yarısını O. Henry’nin öyküsel nüktelerinden alıntılarken, öteki yarısını da o dönemde yaygın olan aşıkane mektuplar ve edebî parçalar tarzında yazar. Ancak bunların hepsinde görülen tek şey İran öykücülüğünde yeni olan kadınca duygulardır. Öykülerin çoğunun kahramanı, aşk ve gönlünü birine kaptırma konusunda filozoflardan ve edebiyatçılardan sayfalar dolusu söz nakledebilen ve yağmur gibi romantik gözyaşları dökebilen, eğitimli, erdem sahibi, duygusal bir genç kızdır. Dânişver, zengin bir aileden çıkmış bu bakirenin bakış açısıyla, geleneksel İran’ın geri kalmışlığını modern Avrupa’nın ilerlemişliğiyle kıyaslamaya kalkışır. Cemâlzâde’nin izinden yürüyen ve geçilmiş yollardan yeniden geçen yazarlar arasında Resûl-i Pervîzî, Ebulkâsım-i Pâyende ve Ebulkâsım Pertev-i A’zam’ın adları sayılabilir. Çalışmalarına İrân-i Mâ gazetesiyle baş-layan Resûl-i Pervîzî (1298-1356/1919-1977), Sohen dergisinin geleneksel İrancılığı ortamında yetişti. Bu onyılın ilk başlarında Hidâyet’in varlığı, Sohen dergisini Alevî, Âl-i Ahmed, Çûbek ve Bih Âzîn’in işbirliğinden fay-dalandırıyordu. Ama sonraki yıllarda derginin eski Fars edebiyatına duyduğu klâsik eğilim, çağdaş edebî eserlerin basımı konusunda tutuculuğa sebep oluyordu. Öyle ki dergi çok zaman Pervîzî ve Cemâlzâde’nin öykülerini basmakla yetiniyordu. Pervîzî’nin öyküleri, Şelvârhâ-yi Vasledâr (Yamalı Pantolonlar, 1336/ 1957) adı altında kitap olarak basıldı. Bu öyküler, kalemini bir baltaya çevirip çocukların bile güvencede olmadığı bir toplumun başını ezmek isteyen bir yazarın hatıralarıdır. Yazar, siyasî amaçların anlamsızlığı ortaya çıkınca, döneme egemen olan ikiyüzlülük ve umutsuzluktan kaçmak için, çocukluk döneminin yitip gitmiş olan sefasını aramaya koyulur ve Cemâl-zâde’nin tarzında, çocukluk günlerinin maceralarını, ailesinin yoksulluğunu, babasının sert mizacını ve zamparalığını, okul çevresine hakim olan aşağılanmayı ve karanlığı, sade ve tatlı bir nesirle ve eğlendirici bir zevkle anlatır. Öyküleri, okul günlerindeki öğretmen ve müdür dayağı korkusunun ironik tasvirinden yola çıkarak toplumsal güvensizliklerin ve sıkıntıların anlatımına ulaşan bir erkek çocuk anlatır. Bunların en iyileri, ders kitaplarına da girmiş olan “Kıssa-yi Eynekem” (Gözlüğümün Öyküsü), ya da yoksul ve sorunlu bir toplumun zorla modernleştirilmesinin çarpıcı bir şekilde hicvedildiği “Şelvârhâ-yi Vasledâr” gibi kendi başından geçen maceraları anlattığı öykülerdir. Erkeklerin kılık kıyafetinde birlik kanununun uygulanması ve uzun elbiselerin ceket şeklinde kısaltılmasıyla birlikte pantolonlardaki yamalar da ortaya çıkar ve sevinçli veya üzücü maceralar meydana çıkar. “Se Yâr-i Debistânî” (Üç İlkokul Arkadaşı) adlı öykü de, ilk gençlik yıllarındaki aşkların ve 1320 Şehrîver’i öncesindeki romantik gençlerin psikolojilerinin tasviridir. Yazar bu öykülerde, bir dönemin havasını ve atmosferini okuyucuya nakletmeyi başarır. Kitaptaki “Zâr Safer” ve “Şîr Muhammed” gibi bazı öyküler de anlatıcının gördüğü ve duyduğu şeylerin anlatımıdır. Her iki öyküde Tengistân halkının yiğitliği ve sertliği hakkındadır. Pervîzî, şaşkın gençleri mistisizme davet ettiği “Dervîş Baba Kûhî Ârâm Mord” (Dervîş Baba Kûhî Sessizce Öldü) gibi son öykülerinde ahlâkî öğütler vermeye meylederek eğlendirici zevkini kaybe-der. Pervîzî, bu tatlı sözlü hatıra yazarı anlatıcı, günden güne ahlâkî ve sanatsal yeteneklerini yitirir ve hayatın daha dar alanlarını betimlemeye başlar. Lûli-yi Sermest (Sarhoş Çingene)’teki öykülerde yazarın ilk öykülerindeki eğlendirici zevkten eser görülmez. O, bu kitapta, hoş kokularla dolu Şiraz’ın geçmiş özelliklerinin ortadan yok olmasına çılgınca bir özlemle ağıt yakar. “Lûli-yi Sermest”‘teki konu ve nesir zaafı onun yaratıcı yazarlık dönemini sona erdiğini göstermektedir. Pervîzî, seçkin bir kısa öykü yaratmayı başaramadı; bununla birlikte “Şîr Muhammed” (Aslan Muhammed, Sohen, 1332/1953) adlı öykü, hakkını almak uğruna hükümetin adamlarına karşı tek başına mücadeleye girişen bir Tengsîr’in hayatını ve kavgasını ortaya koymasını canlandırması ve Sâdık-i Çûbek’in Tengsîr adlı romanının yaratılmasına zemin hazırlaması bakımından çağdaş İran edebiyatı içinde dikkate değer bir eserdir. Der-Sinema-yi Zindegî (Hayat Sinemasında, 1337/1958) ve Difâ’ ez Molla Nasruddîn’in (1347/1948) yazarı Ebulkâsım-i Pâyende (1287-1363/ 1908-1984) ironik bir bakışla, idarî sistemdeki bozuluşu ortaya koymaya çalışır. Ne var ki dünya görüşünün sınırlı oluşu ve yazım tekniğindeki zayıflığı, onun eserlerinin yaratıcı yergiler olmak sıfatıyla başarısız kalma-sına neden olur. O da Cemâlzâde gibi, mantıklı bir sonuca ulaşan, kabul edilebilir bir çizgide öyküyü geliştirmek yerine kıssacılık yapar. Onun nesri, öncü nesrin önemli özelliklerinden olan icazdan nasibini alamaması ve ironik, öyküsel bir anlatım ortamı kurmadaki zayıflığı yüzünden, kendisini gevezeliğe ve sıkıcı öğütler vermeye sürükler. Der-Sinema-yi Zin-degî’deki öyküler, hatıra ile öğüt karışımı olup idarî durumu eleştiren iro-niler ya da çocukluk dönemi hatıraları şeklindedir. “Morde-keşân-i Cev-zân” gibi birkaç öyküde de köy hayatının komik yönleri sergilenmiştir. Pâyende’nin deli bir akıllının dilinden eski düşünceli kimselere saldırdığı en iyi öyküsü Difâ’ ez Mollâ Nasruddîn bile sanatsal bütünlükten yoksun ve karman çormandır. Pâyende, bir tımarhanenin atmosferini ve duru-munu canlandıramaz, bu yüzden Çehof’un 6 Numaralı Oda adlı kitabın-dan etkilenmiş olan eseri dağınık bir makaleye dönüşür. Pâyende, Cemâl-zâde’nin nesrinden daha sağlam ve daha tatlı nesriyle iyi bir makale yazarı olmakla birlikte, genellikle öykücülük alanında yeni bir deneyime ulaşamaz ve çağdaş öykü nesrinin gelişim akımının dışında kalır. Pertev-i A’zam, Cemâlzâde ve Pâyende’nin öykü temalarını acemice tekrar eder ve öykülerinin çoğunda 1320/1941 yılı öncesindeki idarî ilişkileri eleştirir. “Doroşkeçi” (Faytoncu), faytonun yerine taksinin geçişine duyulan özlemin öyküsüdür. “İzzetullâh Han” adlı öyküde, dolandırıcı bir adamın yükseliş basamaklarını nasıl çıktığı anlatılır. “Gâile”, para kazanmak için her saçmalığı basan yayımcıları –30/50’li yıllardaki yayın dünyasının tasviri- hicveder. “Donbâl-i Sâye” (Gölge Ardında), bir kadınla tanışıp kafeye gitmenin ve yaşanan aşkın şerhidir. En ünlü eseri Kâc-i Kec (Eğri Çam, 1325/1946) dindar bir yaşlı adamın imanının zayıflamasına yol açan aşkın öyküsüdür. |