Yukarıda bahsi geçen her iki rivayetin de ilk kaynağı, yalancılık ve zındıklıkla suçlanmakta olan Seyf b. Ömer et-Temimî'dir[1]. Seyf, bu kuralı Ebu Osman'dan duyduğunu söylemekte, o da Hâlid ve Ubâde'den naklettiğini belirtmektedir. Halbuki Seyf b. Ömer, rivayetlerinde ondan (Ebu Osman'dan) "Yezid b. Useyd el-Ğassânî" adıyla söz etmektedir ki gerçekte bu isimde bir râvî mevcut olmayıp, bu, tamamen Seyf'in uydurduğu isimlerden biridir![2] Ancak biz burada, söz konusu rivayetin râvîlerini bir kenara bırakıyor ve bu tür rivayetlerin esasen tarihî gerçeklerle de bağdaşmadığını ve bilinen birçok hakikatle zaten çeliştiğini vurgulamak istiyoruz. Zira: Ebu'l-Ferec İsfahânî, el-Ağanî adlı eserinde şöyle yazar: İmrau'l-Kays, 2. Halife Ömer'in vasıtasıyla Müslüman ol-du ve Halife de buna karşılık hemen orada, henüz bir tek rekât namaz dahi kılmamış olan bu adama devlet işinde önemli bir görev verdi.[3] İsfahânî, bu ilginç olayın ayrıntılarını Avf b. Hâriceti'l-Merrî'-den şöyle nakleder: Hattab oğlu Ömer'in halife olduğu dönemlerdi; onunla birlikte bir mecliste oturmuştuk. Bu sırada birisi içeriye gir-di; başının sağ ve sol taraflarındaki az saçı göze çarpıyordu. Ayakları çıplaktı, öylesine ki ayak parmakları birbirinin tam karşısında ve tabanı vücudunun sağ ve sol yanına dönük durumdaydı. Orada oturanları ite kaka ilerleyerek en öne, Ömer'in bulunduğu yere ulaştı ve halifeliğin geleneğine uygun şekilde onu selâmladı. Ömer kim olduğunu sorduğunda, "Ben Hıristiyan'ım, adım İmrau'l-Kays b. Adıyyi'l-Kel-bî'dir." dedi. Ömer onu tanıdı, "Pekalâ, söyle bakalım ne isti-yorsun?" diye sordu. İmrau'l-Kays Müslüman olmak istediğini söyleyince, Ömer İslâm'ı anlattı ve o da kabul ederek Müslüman olduğunu söyledi. Ömer bir mızrak istedi, getirdiler. Mızrağın ucuna bir sancak bağlayarak o adama verdi ve onu Şam yakınlarındaki Kuzâa[4] Müslümanlarının valisi olarak atadığını bildirdi. İmrau'l-Kays, Ömer'in verdiği sancağı alıp o meclisten çıktı, rüzgarda dalgalanan sancağıyla, Kuzâa mıntıkasına doğru yola koyuldu.[5] Aynı şekilde; Alkame b. Elâseti'l-Kelbî'nin mürtet olduktan son-ra Ömer tarafından Hurân[6] bölgesine vali olarak atanması olayı da bu iddiayla tamamen çelişmektedir. İsfahanî'nin el-Ağanî kitabında, Alkame'nin biyografisi bölümünde şöyle kayıtlıdır: Alkame, Hz. Resulullah (s.a.v) döneminde Müslüman oldu; Hz. Peygamber'le görüşüp konuşma şerefine de kavuştu. Ancak, Ebu Bekir'in halifeliği döneminde İslâm'dan çıkarak mürtet oldu. Ebu Bekir, Hâlid b. Velid'i onu tutuklamakla görevlendirdiyse de Alkame kaçmayı başardı. Alka-me'nin daha sonra geriye dönerek özür dilediği ve tekrar Müslüman olduğu söylenir.[7] İbn Hacer'in el-İsâbe isimli eserinde de şöyle geçer: Alkame, Ömer'in hilâfeti döneminde şarap içince Ömer ona had uyguladı. Bunun üzerine Alkame İslâm dinini bırak-tığını söyleyerek Romalılara sığındı. Roma İmparatoru onu sıcak bir şekilde karşılayıp "Sen, Âmir b. Tufeyl'in amca oğlu değil misin?" diye sordu. Bundan pek alınan Alkame "Âmir'den başkasını tanımıyorsun galiba!" dedi.[8] Daha sonra Âmir'in hatırı için mülteci olarak kabul edilmeyi kendine yediremeyip geri döndü ve Medine'ye gelip tekrar İslâm dinini kabul etti. Alkame açıkça mürtet olduğu hâlde, halife tarafından önemli bir makama atanmıştır. Bir hayli düşündürücü olan ve "Sahabe tamamen adildir ve sahabeden gayrisi da komutanlığa veya resmî bir göreve atanmamıştır." iddiasıyla da açıkça çelişen bu acı vakıa hem İsfahânî, hem de İbn Hâcer tarafından kaydedilen sahih belgeler arasındadır. İsfahânî olayı şöyle anlatır. ...Hâlid b. Velid'in yakın arkadaşlarından olan Alkame, mürtet olup dinden çıktıktan sonra tekrar Medine'ye dönüp kimselere görünmeden akşam karanlığında camiye girip bir köşeye oturdu. Bir süre sonra Hattab oğlu Ömer camiye girerek bir köşede oturmakta olan Alkame'ye selâm verdi. Ö-mer'in Halid'e çok benzemesi, Alkame'yi hataya düşürmüş-tü. Gecenin karanlığında Ömer'i Halid zannederek onunla -yavaş sesle- konuşmaya başladı. Sohbet koyulaşınca "Ömer seni görevinden azletti mi?" diye sordu. Alkame'nin hatasını fark eden Ömer, daha fazla bilgi alabilmek için Halid'miş gibi davranarak "Evet." dedi. Alkame, "Böyle olacağı belliydi." diyerek, "Seni çekemeyenler vardı, bu onların işi olsa gerek." diye hayıflanınca, Ömer bu fırsatı kaçırmayarak atıldı, "İntikam almak istersem yardımcı olur musun?" Alka-me sert bir şekilde itiraz etti: "Neler söylüyorsun sen? Allah'a sığınırım! Ömer'in üstümüzde hakkı var, o bizim reisimiz! Ona el kaldırmaya hakkımız yok bizim!" Bunun üzerine Ömer -ki Alkame onu halâ Halid zannediyordu- ayağa kalkıp camiyi terk etti. Ertesi gün Ömer'in halkı kabul günüydü. Halit'le Alkame de gelip bir köşeye oturdular. Bir süre sonra Ömer, Alkame-ye dönerek, "Ne haber Alkame? Halid'e söyleyeceklerini söyledin mi?" diye sordu. Alkame neye uğradığını şaşırmıştı: "Ey Ebu Süleyman! Sen konuştun mu onunla?" dedi tedirginlikle Halid'e. Halid, "Hayır! Seninle görüştüğümüzden bu yana Ömer'le hiç konuşmuş değilim ki!" dedi. Halid kısa bir duraksamadan sonra Alkame'nin kulağına eğilip, "Sen onu daha önce görmüş ve ben zannederek konuşmuş olmayasın?" diye sorunca, Alkame her şeyi anladı, "Evet, vallahi doğru!" diyerek Ömer'e dönüp, "Ey müminlerin emiri, sen benden hayır ve iyilikten başka şey duydun mu hiç?" diye sordu. Ömer onu tasdik ederek, "Doğrudur." dedi ve ekledi: "Huran'ın yönetimini sana vermemi ister misin?" Alkame "Elbette isterim!" deyince halife hemen orada gerekli fermanı hazırlayıp Alkame'yi Huran'a komutan ve vali olarak atadı. Alkame, ömrünün sonuna kadar Huran'da vali ve ko-mutan olarak kaldı ve orada da öldü. İbn Hâcer, bu hadiseyi yukarıdaki şekilde anlattıktan sonra şöyle der: Ömer, Huran'ın yöneticiliğine dair fermanı Alkame'nin eline verdikten sonra, "Senin gibi gerçek taraftarlarımın olması, dünyadaki her şeyden daha değerlidir benim için." dedi. Evet, yukarıdaki hadise, bütün ayrıntılarıyla muteber İslâm kaynaklarından alınmış tarihî gerçeklerden sadece biridir. Buna rağmen Hilâfet Ekolü (Sünnî) uleması sırf rivayetlerine dayanarak Resulullah'ın (s.a.a) sahabesini tanımanın ölçü ve kıstaslarını belirleme yoluna gitmiş ve bu yüzeysel yaklaşımın tabii bir neticesi olarak da Seyf b. Ömer gibi zındıklıkla suçlanan birinin uydurduğu insanları Hz. Resulullah'ın (s.a.a) gerçek sahabelerinden sayma hatasına düşmekten kurtulamamıştır. Biz burada meseleyi özetle aktardık; daha etraflıca öğrenmek isteyenler, "Yüz Elli Uydurma Sahabe" adlı eserimize başvurabilirler. Kimlere sahabe denilip denilemeyeceği konusunda Ehlisünnet ve Şîa mezhebindeki kıstasları böylece değerlendirdikten sonra, şimdi bu iki mezhebin, "sahabenin adaleti" konusundaki görüşlerini kısaca aktarmaya çalışalım: |