| Hikmet (Felsefe) Felsefe ve hikmet, VII/XIII. ve VIII/XIV. yüz¬yıllarda özellikle de VII/XIII. yüzyılda önceki iki yüzyılda İran’ı kuşatmış olan aşırı çatışma ve kargaşadan kurtulma sonucu olgunlaşma, iyileşme ve güç bulma dönemine girmişti. Fakat bu güç, sönmek üzere olan bir lambanın son ışığı konumundaydı. Bu dönemde kimi şeriat bilimcileri bile özellikle Şii alimler, hikmet ve felsefeye yöneldiler. Ancak onların bu yöneliş ve ilgisi, Şer‘î amaçlarını ispata kavuşturmak ve şeriat örtüsünü onun üzerine geçirmek için onun bu yolda kullanılmasından ibaretti. Böylece hem onu Şer‘î ilimleri öğrenmek isteyen kişilerin aklî yetenekle¬rini güçlendirmek için bir araç gibi yararlanmış olacaklar hem de bu ilimde şeriat ilmiyle uğraşan alimlerin dinî düşüncelerine uymayan nok¬taları çıkarmış ve onu din alimlerinin ders havzalarına girmeye hazır hale getirmiş olacaklardı. Bu hareket, özellikle Allâme-i Hillî’nin çabalarıyla başladı. Elbette Moğolların ve Tatarların acımasız katliam ve yıkımlarının sonucu olan aklî ve fikrî bütünlüğün çöküşü ile birlikte Hâce Nasîruddîn-i Tûsî ve Necmuddîn Debîrân gibi alimlerle karşılaştığımız bu dönemin ba¬şından başka söz konusu dönemin son yıllarında yeni düşüncelerin geti¬rilmesiyle daha az karşılaşırız. Daha çok öncekilerin söylediklerinin şerhi, tefsiri, özetlenmesi, derlenmesi ve haşiyeleri ve “söz” ve “ifade”leri nokta¬sında görürüz. Bu genel çöküş, sadece Moğolların yakıcı ve yıkıcı saldırı¬ları sonucu değil aksine Müslümanların düşünsel eğitiminin niteliğinin özellikle V/XI. yüzyıldan itibaren taklit etme ve tabi olma düşüncesiyle güç bulması ve geçmiştekilerin söylediklerini duyup onlarla yetinme so¬nucu ortaya çıkan acı bir meyvedir. Zikredilmeye değer bir nokta da şu¬dur ki İran alimlerinden büyük bir kesimin Şam, Mısır ve Moğol saldırı ve yağmasından uzak olan diğer bölgelere kaçışı ve vatanı terk edişi ile bir¬likte bu dönemde, hikmet ve bu zamana dek İslam ülkelerinin doğu tara¬fında revaçta olan felsefeye bağlı ilimler batı tarafına özellikle de Şam ve Mısır’a yöneldi. Bu dönemin en büyük filozofu –ki onu geçmişten kalan biri olarak görmek gerekir –Baba Afzal diye tanınan Hâce Afzaladdîn Muhammed b. Hasan Marakî-yi Kâşânî olup vefat yılı ihtilaflı şekilde 606/1209, 667/1268 hatta 707/1307 olarak yazılmıştır. Afzaladdîn’in yaptıkları bir¬kaç açıdan dikkatli bir değerlendirme ve incelemeye değerdir. Birincisi Fars diliyle yazmış olduğu çeşitli akıcı risaleleri yazmakla veya bir kısım felsefî risaleleri Farsça’ya çevirmekle, akıcı ve kolay kavramları inceleme ve hem mana hem de lafız açısından en mükemmel şekilde kullanmakla bu dile felsefî bir değer bağışlama noktasında en yararlı işi yapmıştır. Bir diğeri, yetkin, görüş sahibi, bazen de yorumlayıcı ve yeni yönelişlerle yeni gerçeklere yol arayan bir filozoftur. Onun felsefî düşünceleri kitap ve ri¬salelerini aşmış takrir, mektup ve şiirlerine de ulaşmıştır. Bir diğer özel¬liği de araştırmalarında ayetlere çokça dayanıp işaretlerde bulunması ve onlarda tevile yönelmesidir. Onun görüşünde tüm felsefî konular, insan nefsinin kemaline ve ruhanî ve manevî olgunluğuna götürür. Onun gerçek anlamıyla manevi bir filozof olarak sayılması gerektiği de bundandır. Zira onun ilimden gerçek anladığı nefsanî aleme layıkıyla dönebilmesi için iç temizliği ve nefsin tezkiyesidir. Felsefe alanındaki önemli eserleri, Arz-nâme, Minhâcu’l-mübîn, Medâricu’l-kemâl, Reh Encâm-nâme, Câvidân-nâme, Mebâdi-yi Mevcudât ve Sâz u Pirâye-i Şâhân gibi eserleri say¬mak gerekir. Bunlara ilave olarak Aristo’ya ait olan Risâle-i Nefs-i Aristo ve Risâle-i Tuffâhe’yi ve Yenbu‘u’l-hayât’ı Farsça'ya tercüme etmiştir. Meşşâ felsefesinin bu dönemdeki en büyük öncüsü ve temellerinin sağlamlaştırıcısı büyük araştırmacı alim Hâce Nasîruddîn Muhammed b. Muhammed Hasan-i Tûsî (ö.672/1273)’dir. Moğol saldırılarının olduğu dönemde ve İslam dini alimlerinin aklî ilimlere karşı taşıdıkları taassup kavgaları arasında yetişen en büyük kişidir. Onun felsefe alanında yaptığı en büyük şey, İbn Sinâ’nın felsefesini tescil ve teyit etmesidir. Bu iş için İbn Sinâ’nın İşârât’ındaki anlaşılması zor konuları şerh etmiş, konula-rını ispat etmeye çalışmış ve İmâmu’l-müşekkikîn (Fahruddîn Muham¬med b. Ömer Râzî, ö.606/1209)’in İbn Sinâ’nın el-İşârât ve Tenbihât adlı kitabına yapmış olduğu itiraz ve eleştirilerin birçoğunu reddetmiş ve bu konuda Hallu Müşkilâtu’l-İşârât adlı bir eser kaleme almıştır. Bu ki¬tap, Allâme Kutbuddîn-i Râzî’nin el-Muhâkemât Beyne Şerhi’l-İşârât ki¬tabındaki ve X/XVI. yüzyılda İbn Kemâl Paşa’nın Allâme Kutbuddîn’in Muhakemât’ına yaptığı Haşiye, Burhânuddîn Muhammed Nesefî’nin şerhi, Sirâcuddîn Urmevî’nin şerhi ve İbn Kemune’nin (ö.675/1276) şer¬hine temel kaynak olmuş ve sonuçta İbn Sinâ’nın el-İşârât kitabındaki görüşlerinin temellerinin teyidi ve sağlamlaşmasına yol açmıştır. Onun Şerh-i İşârât’a ilave olarak Arapça ve Farsça başka felsefî eserleri de var¬dır. Aksâmu’l-hikme, Bekâü’n-nefs, Cebr u İhtiyâr, Rabtu’l-hâdes bi’l-ka¬dîm, Ravzatu’l-kulûb, Ahlâk-i Muhteşemî, Ahlâk-i Nâsırî, Şerh-i İsbât-i ‘Akl, el-İlel ve’l-Ma’lulât, el-İlmu’l-iktisâbî, Keyfiyetü Suduri’l-mevcudât gibi eserleri bunlardandır. Necmuddîn Debîrân (ö.675/1276), felsefeyi Şemsuddîn Muhammed b. Eşref-i Semerkandî, Esîruddîn Ebherî ve Hâce Nasîruddîn-i Tûsî’nin yanında öğrendi. Onun eserlerinden olan Hikmetu’l-‘Ayn tabiî ve ilahî olmak üzere iki bölüme ayrılır. Allâme-i Hillî ve Mîrek-i Buhârî ona şerh yazmışlardır. Diğer eserleri mantık konusundaki ‘Aynu’l-kavâ‘id, filozof¬ların vacib’in ispatı üzerine getirdikleri delillerin reddi konusunda yazdığı İsbâtu’l-vâcib veya Şubehâti Katibi, İmam Fahr-i Râzî’nin Şerh-i Mulahhas’ı konusunda yazdığı Kitabu’l-Munassas’tır. Bu dönemin diğer filozoflarından Durretu’t-Tâc ve Şerhi ber Hikmetu’l-İşrâk-i Şihâbuddîn Suhreverdî sahibi Allâme Kutbuddîn Şîrâzî, el-Muhâkemât beyne Şerhi’l-İşârât sahibi Kutbuddîn Râzî, Saaduddîn Taftazânî ve Mîr Seyyid Şerîf-i Curcânî gibilerini de saymak gerekir. Moğol saldırıları sırasında Şam’a kaçan filozoflar arasından birisi de İbn Sina’nın el-İşârât ve el-Kânûn adlı eserlerine yazmış olduğu Şerhu’l-İşârât ve’t-Tenbihât ve İhtisâru’l-Külliyât adlı eserlerin sahibi 641/1243 senesinde öldürülen Refi‘addîn el-Cîlî’dir. Bir diğeri de İmam Fahr-i Râzî’nin öğrencisi 652/1254 senesinde vefat eden Şemsuddîn Husrevşâhî olup İbn Sina’nın eş-Şifâ adlı eserine bir telhis ve İmam Fahr-i Râzî’nin Ayâtu’l-Beyyinât’ına Tetemme ve Şeyh Ebû İshak Şîrâzî’nin el-Muhezzeb adlı eserinin özetini yazmıştır. |