Salı 22 Mayıs 2012 - 14:26

الثلاثاء ٢ رجب ١٤٣٣

سه شنبه ۲ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۵:۵۶

Sayfalar  Sanat  Din  İslam  Dua

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       


Hayatın Anahtarı Ayete'l Kürsi

     
       
ayete'l kürsi
     
     
       
Resmi Tıkla
     
           

       Kur’an’ı Kerim’in içerisinde  bazı ayetlere olan ilgimiz oldukça  fazladır. Yasin suresini, Amener Resulü ile başlayan Bakara 285-286.  ayetlerini, Ayete’l-Kürsi ismiyle tanıdığımız Bakara 255. ayetini  bunlara örnek olarak gösterebiliriz. Bu ayetlerin, özellikle belli  günlerde yüzünden okunması üzerinde çok önemle durulmuş, fakat anlamı,  verdiği mesajı öğrenme ve üzerinde düşünme gibi çalışmalar nedense  ihmal edilmiştir. Oysa Yasin suresi bir Tevhid suresidir. Amener Resulü  diye tanıdığımız ayetler kulun Rabbine yakarışının çok muhteşem bir  örneğidir. Ayete’l-Kürsi ise İslam düşüncesinin ana esaslarını içeren,  Allah (C.C.)’ın sıfatlarıyla doludur.

     
       
         

“Allah.  O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku  tutmaz.Göklerde de, yerde de ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın  O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve,  arkalarındakini bilir. Onlar ise Dilediği kadarının dışında, O'nun  ilminden hiç bir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün  gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç  gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.” (1)

       
     
     

     Bu  ayet, yüce Allah’ın tek ve ortaksızlığı, sıfatlarının noksansızlığı,  kuşatıcılığı ve kudretinin vurgulanması ile ilgili en kapsamlı, en  etkileyici Kur’an ayetlerinden birisidir.

     

     Dilediğini yapma  yetkisine sahip olan Allah (C.C.)’ın inanılması gereken tek ilah  olduğu, O’nun dışında bir takım insanların kulluk sundukları düzmece  ilahların, inkar edilmesi gerektiği gerçeği haykırılmıştır.

     

     Ayet; kesin sözlü bir tek Allah inancını yansıtan, "Allah, O'ndan başka ilâh olmayan...".ifadesi ile başlamaktadır.

     

      Bu kesin sözlü ve katıksız tek Allah inancı, İslâm düşüncesinin  dayandığı ve hayatın tümüne ilişkin, İslâm'ın kaynağını oluşturan temel  bir esastır. Kulluğu ve ibadet eylemlerini sırf Allah'a yöneltme ilkesi  bu düşünceden doğmaktadır. Buna göre hiçbir insan, Allah'tan başka bir  kimseye kul olamaz, Allah'tan başka hiçbir mercie ibadete yönelemez,  kendisini Allah'tan ve Allah'ın uygun görüp emre bağladığı mercilerden  başka hiç kimseye itaat etmekle yükümlü sayamaz. Bütün değer  yargılarını, Allah'a dayandırması gerektiği  gibi, Allah'ın terazisinde  ağırlığı olmayan herhangi bir sosyal değer yargısının da hiçbir önemi  olmadığını keşfeder.

     

      Yine bu çarpıcı ifade, Hz.İsa’nın Rab  olarak kabul edildiği Teslis(üç ilah) anlayışının savunulmasının da  karşısında yer alır.

     

     Bu şekilde yegane Rab ve ilah olarak  kabul ettiğimiz  Allah (C.C.)’ın, gücü ve kudretinin  anlaşılmasında,bize yardımcı olacak sıfatlarının bilinmesi  gerekmektedir.İşte ayetin devamı da, bu bilgiye ulaşmamızda bize rehber  olmaktadır.

     

     "...diri, yarattıklarını gözetip yöneten..."

     

       Allah'ın sıfatlarından biri olan “Hayy” (hayat sıfatı) O'nun kendinden  kaynaklanır, hayatlarını yaratıcılarının bağışına borçlu olan tüm  yaratıkların hayatı gibi başka bir kaynaktan gelmez. Aynı zamanda bu  hayat ezelî ve ebedîdir, yani ne başladığı ve ne de bittiği bir nokta  vardır. Başka bir deyimle bu hayat sıfatı, zaman kavramından  bağımsızdır. Bu gerekçe ile bu anlamdaki hayat da sadece Allah'a  özgüdür.

     

     Hayy (diri) olan Allah (C.C.) aynı zamanda  Kayyum’dur. “Kayyum” yüce Allah'ın bütün varlıkları gözetip yönetmesi,  bunun yanısıra her varlığın varoluşunun O'na dayanması anlamına  gelmektedir. İnsan, bu hikmete ve tedbire dayalı ve ana hatları  çizilmiş kaideler uyarınca yaşar; değer yargılarını bu sistemden alır;  bu arada bu değer yargılarını kullanırken yüce Allah'ın sürekli  gözetimi (murakabesi) altında bulunur.

     

     Yoksa mesele eski  Yunan filozoflarından olan Aristo'nun düşündüğü gibi değildir. Ona göre  Allah, yaratıklarından hiçbirini düşünmez; çünkü O, kendi zatından  başka hiçbir şey üzerine düşünmeyecek derecede yücedir. Ona göre Allah,  yaratıp kendi haline bıraktığı varlık alemi ile ilişkisini kesmiş  oluyordu.

     

     Günümüz beşeri ideolojilerinin ortaya çıkması,  bu zihniyetin devam ettiğinin  bir sonucudur. Çünkü bu fikir akımları  referans olarak vahyi almadıkları gibi, vahyin inşa edeceği bir  toplumun ortaçağ karanlıklarında boğulacağı hakaretlerini de yapmaktan  geri kalmamışlardır. Kendi oluşturdukları toplumlarda, kabul ettikleri  ilahın, tabiat ile ilgili işleri düzenlediğini ama işlerimizde müdahale  edememe gibi bir konumda olduğunu uygulamaları ile iddia etmişlerdir.  Oysaki Allah (C.C.), hem göklerin ve hem yerin Rabbi olarak   Kayyum’dur; yani gözetir ve yönetir.

     

     “(O)  göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbidir. Şu halde O'na  kulluk et; O'na kulluk etmek için sabırlı ve metânetli ol. Hiç O'nun  bir adaşı (benzeri) olan birini biliyor musun? (Asla benzeri yoktur).”  (2)

     

     Bu gözetme ve yönetme, bir an bile uyku ve uyuklamaya tutulmayan Allah’a özgüdür.

     

       Yüce Allah ile hiçbir varlık arasında bir benzerlik asla söz konusu  değildir. Allah (C.C.), gizli uyuklamaktan (dalgınlıktan) ya da sürekli  uykudan, her ikisinden de kayıtsız şartsız bir kesinlikle münezzehtir.

     

       Şu dehşet verici evrende yer alan sayısız atomun, hücrenin, canlı  varlığın, cansız nesnenin, bütün bunları gözetimi ve denetimi altında  tutan ve bütün bu varlıkların, Allah'ın tedbirine dayalı olarak ayakta  durması çok etkileyici bir gerçektir. Oysa tahrif edilmiş bir kitap  olan Kitab-ı Mukaddeste yaratıcı, yaratılanın sıfatlarına benzetilmiş,  ve bozuk bir ilah anlayışı ortaya sunulmuştur :

     

    "Ve yedinci gün Allah yaptığı işi bitirdi. Ve yaptığı işlerin hepsini bırakarak yedinci günde dinlendi." (3)

     

    "Rab sanki uykudan uyanır gibi ve güçlü bir adamın şarap nedeniyle nara atması gibi uyandı." (4) Elbette Allah tüm bu zayıflıklardan uzaktır.

     

    "Göklerde ve yeryüzünde ne varsa O'nundur."

     

      Kaydı, şartı, kaybedilme ihtimali ve ortaklığı olmayan bir mülkiyettir  bu... Gerçek mülkiyet sırf Allah'a bağlanınca,insanların hiçbir şeye  malik olmadığı sonucu ortaya çıkar. Bu durumda insanlar sadece, her  şeyin mülkiyeti elinde olan, tek mülk sahibinin vekilleridirler. Bu  durumda bu vekillik işlevlerini yerine getirirken onlara yetki veren  asıl mülk sahibinin şartlarına uymak zorundadırlar. Asıl mülk sahibi  olan Allah (C.C.) bu şartlarını Peygamberler vasıtası ile insanlığa  açıkça bildirmiştir. İnsanlar bu şartların dışına çıkamamalı, onları  çiğnememelidirler.

     

     Yüce Allah'ın göklerde ve yerde bulunan  canlı-cansız herşeyin gerçek maliki olduğu gerçeğinin insan bilincinde  kökleşmesi, herşeyin sınırlı süreli bir emanet olduğunu, süresi dolunca  bu ödünç emanetin sahibi tarafından geri alınacağını bilmesi,  doyumsuzluğun, tamahkârlığın, cimriliğin, ihtirasın ve amansız servet  yarışının şiddetini düşürmeye, aşırılığını törpülemeye yeterli bir  faktördür. Bu bilinç aynı zamanda kanaat, elde edilen rızka ilişkin  hoşnutluk, eldeki imkânlar ölçüsünde özveri ve cömertlik duygularını  aşılamanın; insan kalbini varlıkta da yoklukta da güven duygusu ile  doldurmanın da teminatıdır. Böylece kaybedilen ya da elden kaçan maddî  imkânlar karşısında insanın hayıflanması, yazıklanması, kafasına  taktığı ve peşinden koştuğu şeyler uğruna kalbinin yanıp tutuşması  önlenmiş olur!

     

     Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah (C.C.)’a aitken "İzni olmadıkça O'nun katında kim şefaatçı olabilir?"

     

     Geçmişte, Mekkeli müşrikler taptıkları putlarının kendilerini  Allah(C.C.)’a yakınlaştırdığını, söylemekteydiler. Ayrıca Hristiyanlar,  Allah (C.C.) için -haşa- oğul edindiğini ya da değişik şekillerde  ortağı olduğunu iddia ederek, -haşa- Rab İsa’nın kendileri için  şefaatçi olacağına inanmaktadırlar. Yahudiler ise O'nun, yardımını,  -haşa- O'nun yakını olduklarından (seçilmiş topluluk) alacaklarını  düşünmektedirler. Bu anlayış bazı Müslüman toplumlara sıçramış,  kendileri için kurtarıcı olacağı, hesap gününde himayesine girerek  sırat’ın kolayca geçileceği kişilerin varlığına ciddi bir şekilde  inanılmaya başlanmıştır.

     

     Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah  (C.C.)’a aitken "İzni olmadıkça O'nun katında kim şefaatçı olabilir?"  vurgusu ise tüm bu bozuk inanışları; peygamberlerin, meleklerin vs.  Allah'tan şefaat dileyeceklerini ve O'nu bağışlamaya zorlayacaklarını  sanan kimselerin yanlış fikirlerini reddeder. Bu tür kimseler,  yaratıklarının hiçbirinin, değil O'nu bağışlamaya zorlamak, O'nun  önünde duramayacağı ve şefaat edemeyeceği konusunda uyarılmaktadırlar.  Evrenin Hakimi'nin izni olmaksızın hiçbir peygamber, hiçbir melek ve  hiçbir kul O'nun önünde bir tek söz bile söyleyemeyecektir.

     

      "İnsanların önünde ve arkalarında bulunan ve olup-biten herşeyi bilir.  Onlar O'nun bilgisinin sadece dilediği kadarını kavrayabilirler."

     

      Bu ifade genel olarak Allah'ın bilgisinin yaygınlığını ve herşeyi  kapsayan niteliğini anlatan mecazî olmayan yalın bir ifadedir. İnsanlar  ise sadece Allah'ın bilmelerine izin verdiği şeyleri bilebilirler.  İnsanların bu gerçek üzerinde uzun uzun kafa yormaları gerekmektedir.

     

     Özellikle evrenin ya da hayatın herhangi bir alanında edindikleri bilgi  ile hemen şımarıklığa kapıldıkları şu günlerde bu kafa yormaya daha çok  ihtiyaçları vardır.

     

     Her şeyi mutlak, kapsamlı ve eksiksiz  olarak bilen, sadece yüce Allah (C.C.)'tır. O, kulları tarafından  bilgisinin bazı bölümlerinin keşfedilmesine izin verebilir.

     

      Fakat insanlar bu gerçeği unutarak Allah (C.C.)'ın edinmelerine izin  vermiş olduğu bilgiler ile şımarmış; kendilerine bu bilgileri  bağışlamış olan Allah (C.C.)’a bu nimetlerin karşılığında şükretme  yoluna gitmemişlerdir. Tersine pohpohlanmış ve ilâhi bağışa karşı  nankörce davranarak asi olmuşlardır.

     

     "O'nun Kürsî'si (egemenliği) gökleri ve yeryüzünü kaplamıştır; Bunları koruyup gözetmek O'na ağır gelmez."

     

Normal  olarak hükümdarlık, egemenlik anlamını içeren Kürsi (koltuk, taht)  kelimesi, dilimizde ki kullanılışı gibi iktidar yerine  kullanılmaktadır. O halde "Allah'ın Kürsî'si, gökleri ve yeri  kaplayınca" O'nun egemenliği de gökleri ve yeryüzünü kaplamış demektir.

     

     Eğer Kur'an'ın kendine özgü üslubunu, ifade biçimini iyi  kavrayacak olursak onun içerdiği bu tür ifadeler etrafında yapılan  tartışmalara girmek gereğini duymayız, bunun yanısıra bu amaçla  Kur'an-ı Kerim'in yalınlığını ve berraklığını büyük oranda bozan Batı  kaynaklı yabancı felsefi kavramları ödünç almaya kalkışmayız.

     

      Göklerin ve yeryüzünün egemenliği kendisine ait olan Allah (C.C.)’ya, bu egemenliği koruyup gözetmek asla ağır gelmez.

     

     "Yüce ve büyük olan O'dur."

     

      Burada dikkat etmemiz gereken çok çarpıcı bir mesaj vardır. Ayet "O,  yüce ve büyüktür." demiyor. Bunun yerine "Yüce ve büyük olan O'dur"  diyerek, bu sıfatların, ortaksız bir biçimde, sadece Allah (C.C.)’a  özgü olabileceği gerçeğinin zihinlere kazınması  sağlanmaktadır.

     

      Gerçekten yücelik ve ululuk sıfatları sadece Allah'a özgüdür, bu  sıfatlarda başka hiçbir ortağı yoktur. Eğer kullardan biri kendisini  dev aynasında görerek bu dereceye yükseldiği saplantısına kapılırsa,  Allah (C.C.) onu dünyada horluğa ve aşağılığa, Ahirette de azaba ve  perişanlığa mahkum edecektir.

     

"Orası Ahiret  yurdudur.Onu, yeryüzünde böbürlenmeyip, bozgunculuk peşinde  koşmayanlara veririz. (Güzel) akibet ise takva sahiplerinindir." (5)

     

Yine yüce Allah, helâk olmanın eşiğindeki Firavun'dan sözederken "O, kendini beğenmiş bir azgın zorba idi" buyurmaktadır..(6)

     

     Artık açıklamasını öğrenen bir kul, Ayete’l-Kürsi’yi okurken, gökleri  idaresi altında bulunduran Allah (C.C.)’ın yeryüzünde de tüm işlerine  müdahale etme hakkına sahip olduğunun şuuruna varır.

     

     Diri  olan ve kendisini hiçbir zaman uyuklama  ve yorgunluğun tutmadığı  Rabbinin sürekli gözetimi altında olduğunu düşünerek, O’nun belirlediği  sınırları aşmamaya çalışır.

     

      Zerre kadar hayr ve şerrin  karşılığının alınacağı bir gün olan hesap gününde, dünyada empoze  edilen her türlü şatafatlı, varlıklı, şahsiyetlerin, din tüccarlarının  peşine gidilmesinin kendisine bir fayda sağlamayacağını, kendisine  güvenilip dayanılacak olanın sadece Allah (C.C.) olduğunu bilerek  ibadetlerine şirk karıştırmaz.

     

      Namazlarımızdan sonra,  yatmadan önce, herhangi bir darlığa düştüğümüzde, ezberimizden sayısız  kereler okuduğumuz Ayete’l-Kürsi, işte budur. Bu ayeti, üzerinde  tefekkür etmeden, hızlı bir şekilde, birden çok okumakla yetinirsek,  yukarıda belirttiğimiz muhteşem mesajına da yazık etmiş oluruz.



Total Visit: 327
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.