| Hatırlatma ve Uyarı İmamların (a.s) diliyle kaderiye olarak adlandırılan bir grup Müslümanlar, insanların zatlarını Hakk’ın mahlûku ve makduru kabul etmektedir. Ama onların inancına göre bu zatlar, te’sir ve mebdeiyyet hususunda bağımsızdır. Onların önde gelenleri şöyle demişlerdir: “Allah bizi fiillerimiz hakkında güçlü kılmıştır. Adliye ve Mu’tezile olarak adlandırılan Müslümanlar ise İslam’ın ilk yıllarında tabiat bağrından dışarı çıkmışlardır. Mu’tezile taifesi, inançlarını yazmış ve yavaş yavaş faal bir grup haline gelmiştir. İlmi merkezlerde büyük bir iştiyakla inançlarını tebliğ etmiştir. Bir grup ise bir çok inançlarında tümüyle ilk fırkanın karşısında yer almıştır. Bu cemaat, insanların zatlarını bağımsız saymış, ama zatlara terettüb eden fiilleri ve eserleri (fiilin mebadisinden ayrı olarak) Hakk’ın iradesine dayandırmışlardır. Kendisini selef-i salihin taraftarı ve varisi kabul eden bu fırka bir çok akli müstakil hükümleri hatalı saymışlardır. Örneğin Allah’ı maddeden ve maddenin gereklerinden tenzih etmişlerdir. Ama sıfatın anlamı ve hüviyeti bu sıfatların zata ziyadeti olduğundan (nitekim insanda zata zait olmaktadır) ilahi sıfatları zattan gayri kabul etmişlerdir. Mecburen kendilerini birkaç açıdan teşbihe düşürmüşlerdir. Öyle ki zat ve sıfatın ayniyetine inananları kâfir kabul etmişlerdir. Bu fırkada zaman sahnesinde bir takım kimseler ortaya çıkmış ve tamamıyla önceki fırkayla çelişir bir konuma gelmişlerdir. Bu defa birbirini tekfir etmeye başlamışlardır. Bu iki fırkadan bir çoğunun kanları dökülmüştür. Hâkim sınıf ise ihtiyacı gereği bazen Kaderiyeyi, bazen de Eşaire diye nitelendirilen ve müşebbihe diye meşhur olan ikinci grubu savunmuştur. Her iki fırka da kendi kanaatlerine göre Hakk’a tabi olmuştur. Müfevvize ise kulların fiillerinin Hakk’a isnadının rububi makama saygısızlık olduğunu zannetmiş, mümkünlerin fiillerinden Hakk’ı tenzih etmeyi O’nu övmek biliyordular. Onlara göre yaratıkların fiillerinin Hakk’a isnadı ve günah işledikleri sebebiyle azap görmeleri ilahi adalete sığmamaktadır. Elbette bu sorun, hak fırka için geçerli değildir. “Ne cebir, ne de tefviz” sözü vehbi ilimler şehrinin büyük kapısı ve velayet kaynağı Hz. Ali’den (a.s) sudur etmiş ve bu konuya son noktayı koymuştur. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Kaderiye bu ümmetin Mecusi’sidir. Onlar, Allah’ı adalet ile nitelendirmek işlemiş ve neticede O’nu kudretinden uzaklaştırmışlardır.” İmam Sadık’ın (a.s) bu konuda “O gün yüzüstü ateşe sürüklendiklerinde “Cehennemin elemini tadın!” denir. Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık” ayetini delil olarak göstermesi de oldukça ilginç ve dikkat çekicidir. Hakk’ın kudret ve iradesi bütün mümkünlerde caridir. Hiçbir varlık Allah’ın kudreti dışında değildir. Hakk’ın zatı bütün kemalî sıfatlarıyla birlik içinde olup irsali hakikatlerden biridir. Allah-u Teala kendisini, “dereceleri yükselten ve yüce arş sahibi” olarak nitelendirmiştir. Şeyh Seduk, tevhid kitabında şöyle diyor: “Bir şahıs Ali b. Hüseyin’e (a.s) şöyle dedi: “Allah beni size feda etsin, insanlara ulaşan şeyler, kendi kaderinden midir, yoksa amelinden mi?” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Kader ve amel, ruh ve ceset mesabesindedir. Cesetsiz ruh hissetmez, ruhsuz ceset ise hareketsiz bir suret gibidir. Birleştikleri zaman güçlenir ve faydalı olurlar. Aynı şekilde amel ve kader de böyledir. Kader, amele vaki olmazsa, yaratıcı yaratıktan ayırt edilmez ve kader hissedilmez bir şey olur. Amel de kaderin muvafakati olmaksızın gerçekleşemez, tamamlanamaz. Ama birleştikleri takdirde güçlenirler. Allah salih kullarına bunun üzerine inayette bulunur.” Bir çok rivayette şöyle yer almıştır: “Yer ve gökte vaki olan her şey; meşiyet, irade, kaza, kader ve imza iledir. “Bildi, diledi, irade etti” ifadeleri rivayetlerde mezkur anlamdadır.” Eşaire, Hakk’ın vücudunun vücubuna ve tecerrüdüne inandıkları halde Hakk’ın sıfatlarını tıpkı insanın sıfatları gibi zatına zaid olan bir hakikat olarak kabul ettikleri için müşebbihe olarak adlandırılmıştır. Halis tevhide aykırı olan bu yolda ısrar etmiş ve böylece sıfatın ayniyetine inananları tekfir etmiştir. Kendi mezheplerini sıfatlar hususunda selef-i salihin mezhebi ve yolu olarak göstermişlerdir! Ayrıca fiili tevhidi ispat etmek için de mümkünlerin zatlarını bağımsız saymış ve eserlerini direkt olarak Hakk’ın iradesine bağlı saymışlardır. Eserlerin tahakkuk etmesinde ve tahakkuk etmemesinde kulların irade ve irade yokluğunu etkisiz bilmişlerdir. Neticede direkt faillerinin maddi vücut olması gereken fiilleri, kötü sonuçlarını göz önünde bulundurmadan Hak Teala’nın vasıtasız fiili saymışlardır. Oysa Allah, zatına sıfatın zaid olmasından münezzehtir, hareketlerin ve hareket edenlerin direkt faili olmaktan münezzehtir. Lakin bir fiil Allah’ın ve bizim fiilimiz olabilir. Bunun farkı mutlakın mukayyede kıvam verdiğini ve mukayyedin mutlak ile mukavvim olduğunu bilenlerce derk edilebilir. Fiil ıtlak cihetinden Hakk’ın şanıdır. Takyit cihetinden ise mukayyedin fiilidir. Allah, “Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur” diye buyurarak bu gerçeğe vurguda bulunmuştur. Sufilerin inancına göre Hak Teala imkanî taayyünlerden ve halkî sıfatlardan münezzehtir. A’yanların suretlerine tecelli etmekte ve imkan mazharlarına zuhur etmektedir. Âlemlerden istiğna makamından asla uzaklaşmamaktadır. Zira kamil araştırmacılara göre vücut hakikati, gaybî hareketle halkî mazharlara tenezzül etmekte ve o mutlak hakikatin hüviyeti her mertebede o mertebenin has hükümlerini kabullenmektedir. Vacibin vücubunu ve mümkünün imkanını bir daire farzet. Zira vücut emri bir çizgiyle iki yarım daireye ayrılan bir dairedir. Çap, dairenin merkezinden geçen ve diğer kenarına ulaşan düz bir çizgidir. Bu çizgi dairenin ortasında vaki olan ve evtar (hipotenüsler) olarak adlandırılan çizgilerden en uzun olanıdır. Daire bu hatla iki yay veya kavis olarak zahir olmaktadır. Şeyh-i Ekber Futuhat’ta şöyle diyor: “Bu daireyi iki yay halinde zahir kılan şey, sadece vehmedilen çizgidir. Vehmedilen şey reel âlemde vücudu olmayan şeydir.” Bu çizgi, daireyi iki yaya ayırmaktadır. Hüviyet dairenin aynısıdır. Bir yaydaki yayın kendisi hüviyet açısından yayın kendisinden ayrı değildir. Sen, Hakk tarafından bölen hayali bir çizgisin. Hayali bir vücuda sahipsin. Var olan sadece Hakk’ın kendisidir. “ev-Edna” ifadesi de bu gerçeğe işaret etmektedir. “Edna” vehmi olan şeyleri reddetmektir. Vehmi olan şey ortadan kalkınca daire tek başına kalır ve iki yay taayyünü ortadan kalkar. Şeyh-i Ekber’in dediğine göre “kabe kavseyn” sırrı vehm edilen çizgiden ortaya çıkmaktadır. Bu çizgi ortadan kalkınca “ev-edna” makamı hasıl olmaktadır. Bu makamın sahibi cem’den sonraki fark’ın ardından, yani ikinci farkta onu derketmektedir. Dikkat etmek gerekir ki şuhudi tecellide daireyi ikiye ayıran o çizgi, salikin şuhut nazarından silinebilir, ama hakikatte bakidir. Şeyh Araki şöyle diyor: “Muhib ve mahbubu bir daire say ki onu bir çizgi ikiye ayırmıştır ve iki yay şeklinde zahir olmuştur. Vücud değil, görünüm olan bu çizgi salikin şuhudunda yok olur ve daire tek gözükür. Böylece “kabe kavseyn” sırrı ortaya çıkar. “Eğer bu vehmi çizgiyi okuyacak olursan, Hudusu kadimden ayırt edebilirsin.” İkinci Mişkat’ın Misbah'larından 13. Nur'da da belirtildiği gibi ilahi hitabeler ve hadislerde Hakk’ın tenzih cihetine riayet edildiği hakikati tekit edilmektedir. Bu yüzden İmam (r.a) şöyle buyurmuştur: “Bütün bu söylediklerimizle birlikte salikin hali için rububi makama hürmet ve ubudiyet makamını korumak da bu takaddüs ve tenzihe daha fazla dikkat ve teveccüh etmeyi gerektirir.” Devamında şöyle buyurmuştur: “ Vahiy ve tenzil sahiplerinden kamillerin kelimelerinde teşbihe daha az yer verilmiştir…Bazı mükaşefe, süluk ve riyazet ehli kimseler şathiyata bulaşmışlarsa bu onların süluklarında var olan noksanlıktan ve batınlarında kalmış enaniyetten kaynaklanmıştır.” Allah’a, Hatem’ul-Enbiya’ya ve Muhammedi temkin makamına uyarak cem ve vücut makamına erişmiş kamil velilerin eserlerinde Hakk’ın tenzih boyutu, ibadet, tesbih ve tahmid adabına daha çok riayet edilmiştir. Eğer onların kelamında teşbih ve tenzih arası cem edilmişse ve teşbih halinde tenzih ifadeleri mevcutsa manalar çoğu kez kısa ifadeler veya şifrelerle ifade edilmiştir. “Ben münezzehim ve ben ne de yüceyim” ve “ben Hakk’ım gibi ifadeler vahiy erbabı ve hatm-i nübüvvet makamının hallerinin ve ilimlerinin varislerinin kelamlarında asla görülmemiştir. Bunun sebebi de şudur ki onlar fıtratları hasebiyle meczub olan kimselerdir. Başka bir ifadeyle onların, Hakk’ın civarına yakınlığa doğru seyri ve nefislerinde en yüce temkin derecelerine ulaşmaları, onların zati istidat cihetlerindendir. Ayrıca onların velayeti vehbi bir velayettir. Tafsili süluk ve sonsuz makamlarda seyir, velayet makamına erdikten ve cezbeden sonradır. Bu yüzden o mukaddes ruhlarda telvin (renklendirme) zuhuru, hızlı bir şekilde temkine ve vücut sultanındaki mahv ve fenaları sahve dönüşmektedir. İsmet ciheti, onların sekr ve telvin tuzağına düşmelerine engel teşkil etmektedir. Onların şeytanı teslim olmuştur. O büyükler, “şeytanımız bizim elimizle teslim olmuştur” diye buyurmuşlardır. “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur.” “Allah’ı gereği gibi tanıyamadılar.”, “Senin izzet sahibi Rabbin, onların isnat etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir.”, “Göklerde ve yerde azamet yalnız O'nundur. O, azîzdir, hakîmdir.”, “Ey insanlar! Allah'a muhtaç olan sizsiniz. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak O'dur” gibi ayetler Hakk’ı tenzih etmek ile ilgilidir. Mirac rivayetlerinde de tenzih aslına riayet edilmiştir. Ama itizal (Mutezile) erbabına özgü tenzih değil. Esasen bütün müfessirler, muhaddisler, fakihler ve mütekellimler, mutlak bir şekilde irfan, yakin ve yüce hikmet ilminin kaidelerinden haberleri olmadığı için onların tenzihi de Hakk’ın zat ve sıfatını bir tür sınırlamadır. Hatta araştırmacılar nezdindeki cem’i tenzih bile sorunsuz bir tenzih değildir. Tenezzül cihetlerine riayet ve rububiyet makamına saygıyı korumak, zahir erbabının anladığından ayrı bir şeydir. Allah Resulü (s.a.a) mirac’da Cebrail’e, “rabbinin namazı var mıdır?” diye sordu. Cebrail şöyle dedi: “Evet ey Allah’ın Resulü!” Resulullah (s.a.a), “zikri nedir?” diye sorunca da Cebrail şöyle buyurdu: “Subbuh, kuddus, Rabb’ul-Melaiket-i ve’r-Ruh, rahmetim gazabımı geçmiştir.” Subbuh tesbih edilen ve kuddus ise takdis edilen zat anlamındadır. Bu ikisi arasında çok ince bir anlam farklılığı vardır ve dolayısıyla tekrar değildir. Allah imkan levazımından, noksanlığından ve mümkünlere has kemallerden münezzehtir. Genel imkan ile mutlak vücut için var olan kemalin Hak için ispatı vaciptir. Ama ilim, kudret ve mümkün hakikatlere izafe olan meşiyyet (ceberut melekleri) gibi kemal sıfatlarını yüce kuddus ismi nefyetmektedir. Hak Teala tenzih ve teşbih edilmekten çok daha yücedir. Hakk’ı tenzih eden, kendi idraki ve akli kuvvetini tenzih ettiğini bilmemektedir. Hakk’ı teşbih eden kimse ise cahildir ve Allah’ın, “O’nun bir benzeri yoktur” sözünü anlamamıştır. Yüce himmetler erbabının takva hakikati de mutlak vücudun zahir kemallerini imkan kaynağı olan zatlarına izafe etmemeleridir. Aksine onlar, “Allah’tan başka kemal, kuvvet ve güç yoktur” derler. İmam (r.a) Ondördüncü Nur'da şöyle buyurmuştur: “Bu makamdan biri de peygamberlerin ve raşid velilerin mucize ve keramet izharından sakınmalarıdır.” Peygamberlerin ve Muhammedi velilerin, ilahi emir üzere özel durumlar dışında mucize ve keramet izharından sakınmalarının sebeplerinden biri de ümmetine karşı duydukları şefkattir. Zira her ne kadar mucize ve sihir arasında fark olsa da insanların geneli, bazen bu ikisini birbirine karıştırmaktadır. İnkarcılar ve kasıtlı kimseler ise vesvesede bulunarak ümmeti saptırmaya çalışmaktadır. Şeyh-i Ekber, Fusus’ul-Hikem’de, Fuss-u Luti’de şöyle buyurmuştur: “Dolayısıyla arif olan kişi, himmetiyle âlemde tasarrufta bulunduğunda bunu, kişisel tercihiyle değil, ilahi emirle ve zorunda kalarak yapar. Ve hiç kuşkumuz yoktur ki, risaletin (insanlar tarafından) kabulü gerektiğinden dolayı, elbette ki risalet makamı tasarrufu talep eder. Dolayısıyla (resulün bu tasarrufu) Allah’ın dininin zahir olması için, ümmeti ve kavminin doğruluğunda şüphe duymayacakları bir şeyle (yani, bir mucizeyle) zahir olur. Ne var ki, bu durum (Batın isminin mazharı olan) evliya için böyle değildir. Resul de tasarrufu zahiren talep etmez.” Meğer ki Hakk’ın emri iktiza etsin ve Resul’den meydan okuma veya başka bir sebepten ötürü mucize göstermesini istesin. Nitekim Allah-u Teala Musa hakkında şöyle buyurmuştur: “Bir zamanlar Mûsa, toplumu için su istemişti de biz, "Değneğinle şu taşa vur!" demiştik. Taştan hemen oniki göze fışkırmıştı.” Hakeza: “Biz de Musa'ya, «Asanı at!» diye vahyettik. Bir de baktılar ki bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor.” Hakeza: “Biz Mûsâ’ya şöyle vahyettik: Kullarımla geceleyin Mısır’dan yola çık. Asanı vurarak denizde onlara kuru bir yol aç!” Diğer Peygamberler de mucize göstermiştir. Bu da vahy yoluyla Kur’an’da tahakkuk etmiştir. Hz. İsa (a.s) Ruhullah olarak adlandırılmıştır. Ruh ise emir âlemindendir. Mucizesi ise ölüleri diriltmek ve topraktan kuş yaratmaktır. Nitekim Hz. İsa (a.s) İsrailoğullarına hitaben şöyle buyurmuştur: “…Size çamurdan bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Allah'ın izni ile o kuş oluverir. Yine Allah'ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim.” Şeyh-i Ekber, bu nakledilenleri zikrettikten sonra şöyle yazmıştır: “Çünkü resul, kavmine karşı merhametlidir. Dolayısıyla (ilahi) delilin onlara apaçık kılınmasında –bu, onların helak olmasına neden olacağından– aşırıya gitmeyi istemez. Böylelikle, onların helak nedenleri olan delilin ortaya çıkmasında aşırıya gitmek istemeyişiyle, onların yaşamlarını sürdürmelerini sağlar. Resul, mucize bir topluluğa apaçık kılındığında bazı kimselerin bu mucizeye inanacaklarını ve bazı kimselerin de –bildikleri halde– bu mucizeyi inkar edeceklerini; gördükleri mucizeyi, zulüm, büyüklenme ve çekememezlik nedeniyle açıktan açığa doğrulamayacaklarını ve (bu inkarcılardan) bir kısmının bu mucizenin sihir ve büyü olduğunu söyleyeceğini bilir. Resul, bunu gördüğü ve ancak Allah-u Teala’nın, kalbini iman nuruyla aydınlattığı kimsenin mümin olduğunu ve bir kimse iman denilen bu nur ile bakmadıkça, mucizenin bir yarar sağlamadığını gördüğü içindir ki –mucizenin, orada bulunanların kalplerindeki etkisi genel olmadığından– himmetini, mucize göstermekten alıkoydu.” İnsanların geneli hakkın yaratışının inceliklerinden habersizdir. Özellikle de Arapların ecdadı olanlar ve İbraniler, inkarlarında yersiz yere ısrarda bulunmuşlardır. |