| Hanefîlerin İmamı ve Reye Amel Hatib Bağdadî, Tarih-i Bağdad adlı eserinde Yusuf b. Esbat kanalıyla Ebu Hanife'den şöyle rivayet etmektedir: Resulullah'la ben bir dönemde olsaydık, Resulullah benim birçok görüşüme uyardı. Din, güzel rey ve kişisel görüşten başka bir şey midir ki?! Yine Ali b. Asim'den şöyle rivayet etmektedir: Bir defasında Ebu Hanife Resulullah'tan bize hadis rivayet etti. Sonunda, "Ben bunu kabul etmiyorum?" dedi. Ben, "Peygamber'in hadisini mi?" diye sordum. Ebu Hanife, "Evet, ben kabul etmiyorum." dedi! İshak el-Fezarî'den de şöyle rivayet etmektedir: Savaşla ilgili bir soru sormak için Ebu Hanife'nin yanına gittim. Sorumu sordum, Ebu Hanife cevap verdi. Ben, "Ama bu konuda Resulullah'tan (s.a.a) şöyle ve böyle rivayet edilmiştir." dedim. Bunun üzerine Ebu Hanife, "Bizi kendi hâlimize bırak." dedi! Ve yine şöyle demektedir: Bazen Resulullah'ın (s.a.a) bazı hadislerini Ebu Hanife'ye söylüyorlar ve o da açık bir şekilde karşı çıkıyordu! Yine Ebu İshak'tan şöyle nakletmektedir: Ben Seyf'i reddetmek için Ebu Hanife'ye bir hadis rivayet ettim. Fakat Ebu Hanife, "Bu hurafe bir hadistir." dedi! Hammad b. Seleme'den de şöyle rivayet etmiştir: Ebu Hanife rivayetleri alıyor, fakat onları kendi reyine gö-re reddediyordu! Veya; Hadis ve sünnetleri alıyor ama onları kendi görüş ve reyiyle reddediyordu! Vukey de, "Biz Ebu Hanife'nin Resulullah'ın (s.a.a) iki yüz hadi-sini apaçık bir şekilde reddettiğini gördük!" diyor. Salih Ferra ise Yusuf b. Esbat'tan şöyle duyduğunu rivayet eder: Ebu Hanife Resulullah'ın (s.a.a) dört yüz veya daha fazla hadisini reddetmiştir! Ben bu yüzden ona, "Ey Ebu Muham-med! Bunların tümünün Resulullah'ın (s.a.a) hadisleri olduğunu biliyor musun?!" dedim. Ebu Hanife, "Evet!" dedi. "Olardan birini söyler misin?" dedim. Ebu Hanife, "Resulullah atın iki pay, savaşçının ise bir pay aldığını söylemiş. Fakat ben bir hayvanın payını bir müminin payından fazla tayin et-mem." dedi! Yine Hz. Resulullah (s.a.a) ve ashabı kurbanlık deveye bedeninin bir yerini keserek alamet bırakırlardı; fakat Ebu Hanife, "Bu şekilde alamet bırakmak musledir."* demiştir! Ve yine Hz. Resulullah (s.a.a), "Satıcı ve müşteri muamele toplantısından ayrılmadıkça muameleyi feshetme hakkına sahiptirler." buyurmuştur. Fakat Ebu Hanife, "Muamele gerçekleştikten sonra feshetme hakkı ortadan kalkar." demiştir! Yine, Hz. Resulullah (s.a.a) bir yolculuğa çıkmak istediğinde eşleri arasında kura çekiyordu, kimin adına çıksaydı onu yanına alıyordu. O hazretin ashabı da kendisini izleyerek böyle yapıyorlardı. Fakat Ebu Hanife, "Kur'a çekimi kumardır." diyordu! Yine Hammad'dan şöyle rivayet edilmiştir: Mescid-i Haram'da Ebu Hanife'nin yanında oturduğum bir sırada biri gelerek ondan, "Terliklerini kaybetmesi nedeniyle ayakkabı giyen ihramlı kişinin vazifesi nedir?" diye sordu. Ebu Hanife, "Kurban kesmelidir." dedi! Bunun üzerine ben şöyle dedim: "Subhanallah! Eyyub bize, Resulullah'ın (s.a.a) ihramlı kişi hakkında, eğer terliklerini bulamazsa ayakkabı giysin ama arkadan topuklarına kadar kessin (topukları örtülü olmasın), diye buyurduğunu rivayet etmişti. Oysa sen ayakkabı giyip kurban kesmesini söylüyorsun!" Bişr b. Mufazzal'dan da şöyle rivayet edilmiştir: Ebu Hanife'ye dedim ki: Nafi, İbn Ömer'den Resululla-h'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Muamelede feshetme hakkı satıcıyla müşteri birbirlerinden ayrılıncaya kadardır." Ebu Hanife, "Bu bir recezdir." dedi! Ben, "Katade, Enes'ten bir Yahudi'nin bir cariyenin başını iki taş arasında kırdığını ve bunun üzerine Resulullah'ın (s.a.a) da o Yahudi'nin başını iki taş arasında kırdığını rivayet etmiştir." dedim. Ebu Hanife, "Boş bir sözdür." dedi. Abdussamed babasından şöyle rivayet etmiştir: Ebu Hanife'ye Resulullah'ın (s.a.a), "Ramazan ayının gün-düzünde hacamet yapan da yaptıran da orucunu bozmuş olur." buyruğunu naklettiklerinde Ebu Hanife, "Bu kafiyeli ve şiirimsi bir sözdür." dedi! Abdulvaris'ten de şöyle rivayet edilmiştir: Mekke'de olduğum bir sırada Ebu Hanife de Mekke'ye geldi. Bir gün onun yanına gittiğimde bir grup etrafını sarmıştı. Bir adam ondan bir soru sordu, o da cevap verdi. Adam inanamayarak, "O hâlde Ömer b. Hattab'tan nakledilen rivayet ne olacak?" dedi. Ebu Hanife, "Bu Şeytan'ın sözüdür." dedi. Ben, "Subhanellah!" dedim. Oradakilerden biri, "Şaşırdın mı?" dedi, "Bundan önce bir kişi gelip bir meseleyi sordu. Ebu Hanife soruyu cevaplayınca adam, 'O hâlde Re-sulullah'tan (s.a.a) nakledilen, Hacamet yapan da yaptıran da orucunu bozmuş olur, şeklindeki rivayet ne olacak?' diye sordu. Ebu Hanife, 'Bu şiirimsi bir sözdür.' dedi." Ben içimden, "Bu meclis benim yerim değil; bir daha asla buraya dön-meyeceğim." dedim. Yahya b. Adem der ki: Ebu Hanife'ye Resulullah'ın (s.a.a), "Abdest imanın yarısıdır." şeklindeki hadisi aktarıldığında, Ebu Hanife -alaylı bir şekilde-, "O zaman iki defa abdest alalım da imanımız kâmil olsun." dedi. Yahya, "Burada imandan maksat namazdır." dedi, "Çünkü yüce Allah 'Allah sizin imanınızı zayi et-mez.' buyurmuştur. Yani namazınızı zayi etmez. Resulullah da (s.a.a), 'Taharetsiz namaz geçerli değildir.' buyurmuştur. O hâlde taharet (abdest) imanın yani, namazın yarısıdır ve taharet olmadan namaz kılınmaz." Süfyan b. Uyeyne şöyle diyor: Ben, Allah Teala'ya karşı Ebu Hanife'den daha küstah birini görmedim. Resulullah'ın (s.a.a) hadislerini misaller getirerek reddediyordu! Ona benim, "Muamelede feshetme hakkı satıcıyla müşteri birbirlerinden ayrılıncaya kadardır." şek-linde bir hadis rivayet ettiğimi haber vermişlerdi. O, bu hadisi reddetmek için sürekli, "Peki satıcıyla müşteri zindanda ya da gemide bir muamele yapmış olsalar ne olacak?! Eğer bu muamele yolculukta gerçekleşecek olursa satıcıyla müşteri ne zaman birbirlerinden ayrılacaklar?!" diyordu. * * * Yukarıda rey taraftarlarının önderi müçtehit Ebu Hanife'den naklettiğimiz hadisleri muteber kitaplardan bulduk ve hepsinin Hz. Resulullah'tan (s.a.a) rivayet edildiğini gördük. Daha sonra Ebu Ha-nife'nin fetvalarına müracaat ettiğimizde Hz. Resulullah'ın (s.a.a) bu hadislerine aykırı fetva verdiğine tanık olduk: 1- Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim, Sünen-i Ebu Davud, Tirmi-zi, Muvatta-i Malik ve Müsned-i Ahmed'de şöyle geçer: Resulullah (s.a.a) at için iki pay, sahibine ise bir pay tayin etmiştir. Ebu Hanife'nin bu hadisle muhalefeti, İbn Rüşd'ün Bidayetu'l-Müctehid'inde geçmiştir. 2- Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim, Sünen-i İbn Mâce, Daremî, Tirmizî ve Müsned-i Ahmed b. Hanbel'de şöyle geçer: Resulullah (s.a.a) devenin hörgüğünün sağ tarafına kurbanlık için alamet bıraktı. Oysa el-Muhallâ kitabında şöyle geçer: Ebu Hanife, "Ben (hacda kurban edilmek üzere) hayvana alamet bırakılmasından hoşlanmıyorum; bu amel musledir." demiştir. İbn Hazm ise şöyle demiştir: Resulullah'ın (s.a.a) yaptığı bir amelin musle diye nitelen-dirilmesi gerçekten şaşılacak bir şeydir. Resulullah'ın (s.a.a) hükmünü eleştiren akla yazıklar olsun! 3- Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Müşteri ve satıcı birbirlerinden ayrılmadıkça muameleyi feshetme hakkı devam eder. Fakat Ebu Hanife ve Şafiî Bidayetu'l-Müctehid kitabında geçtiği üzere, "Feshetme hakkı üç gündür." demişlerdir. İbn Hazm da el-Muhallâ adlı eserinde Hz. Resulullah'ın (s.a.a) bu konudaki rivayetlerini kaydettikten sonra şöyle demiştir: Ebu Hanife, Malik ve o ikisine uyanlar, bütün bu hadis-lere karşı gelerek, "Muamele, satıcı ve müşteri birbirlerinden ayrılmasalar bile, birisine feshetme hakkı verilmediği takdirde sözle kesinleşir." demiş ve bu şekilde Resulullah'ın (s.a.a) kesin sünnetine muhalefet etmişlerdir. 4- Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim, Sünen-i Daremî, İbn Mâce ve diğer kaynaklarda şöyle geçer: İhramlı bir kişi terliklerini kaybederse ayakkabı giysin. İbn Hazm bu hükmü ayrıntılı bir şekilde açıklamış ve el-Muhal-lâ kitabında Ebu Hanife'nin buna muhalefet ettiğini kaydetmiştir. 5- Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim, Ebu Davud, İbn Mâce ve di-ğer kaynaklarda şöyle geçer: Resulullah (s.a.a) bir cariyenin başını iki taş arasında kıran Yahudi'nin başını aynı şekilde kırdı. Fakat İbn Rüşd, Bidayetu'l-Müctehid adlı eserinde şöyle yazıyor: Ebu Hanife ve izleyicileri kısas babında şöyle diyorlar: "Cani nasıl öldürürse öldürsün sadece kılıçla kısas edilmelidir." Bu konu ayrıntılı bir şekilde İbn Hazm'ın el-Muhallâ adlı eserinde işlenmiştir. 6- Sahih-i Buharî, Sünen-i Ebu Davud, Tirmizî, Daremî ve diğer kaynaklarda Hz. Resulullah'tan (s.a.a) şöyle rivayet edilmiştir: Hacamet yapan da, yaptıran da orucunu bozmuş olur. Fakat İbn Rüşd'ün Bidayetu'l-Müctehid adlı eserinde şöyle geç-mektedir: Ebu Hanife ve izleyicileri, "Bu iş ne mekruhtur ve ne de orucu batıl eder!" demektedirler. 7- Sünen-i Tirmizî, Neseî, İbn Mâce, Daremî ve diğer kaynaklarda, "Abdest, imanın yarısıdır." şeklinde geçmiştir. 8- Sahih-i Buharî, Müslim, Sünen-i Ebu Davud, Daremî ve diğer kaynaklarda şöyle geçer: Resulullah bir yolculuğa çıkmak istediğinde, eşleri arasında kura çeker ve kimin adına çıksaydı beraberinde onu götürürdü. * * * Bütün bu hadislere ve hadis kitaplarında Hz. Resulullah'tan (s.a.a) rivayet edilen yüzlerce diğer sahih hadise, Ebu Hanife ve diğer müç-tehitler şahsi görüşlerini gündeme getirerek muhalefet etmişlerdir! Bu hadislerin sayısı, Hatib Bağdadî'nin Tarih-i Bağdad adlı eserinde kaydettiği gibi belki de iki yüz ve bir görüşe göre de dört yüzün üzerindedir. İbn Hazm'ın el-Muhallâ kitabı gibi farklı ve karşıt görüşlere yer veren eserlere müracaat edenler, bu hadisleri ve onların bu hadislere muhalefetlerini yeterli bir açıklamayla göreceklerdir. Ayrıca, onlar Kur'ân-ı Kerim ve Hz. Resulullah'ın (s.a.a) sünneti karşısında kendilerince kıyas, istihsan ve mesalih-i mursele gibi kurallar çıkararak İslâm teşriinde yeni bir bölüm açmış, İslâm hükümlerini çıkarmak için Kitap ve sünnetin yanında onlara müracaat etmiş ve bazen de yukarıda örneklerine değindiğimiz gibi kendi çıkardıkları bu kuralları Kur'ân ve sünnetten öne geçirmişlerdir. Resulullah'tan (s.a.a) sonra İslâm hükümleri böylece değişime uğramış ve bütün bunlar İslâm dinine nispet edilmiştir. İşte bu yüzden İslâm düşmanları, bazı Müslümanlar dışında, İslâm dininin Resulullah'ın (s.a.a) döneminde eksik bir din olduğunu ve daha son-ra ilerleyip mükemmelleştiğini sanmışlardır! Tıpkı Yahudî müsteş-rik Goldziher'in "Tetavvuru'l-Akide ve'ş-Şeriat Fi'l-İslâm" (İslâm Di-ninde İnanç ve Yasama Değişimi) adlı kitabında dediği gibi. Reye haddinden fazla güven öyle bir yere varmıştı ki bazı Hilâfet Ekolü müçtehitleri, benzeri dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen, insandan utanç terleri akıtan "şer'î hileler" diye birtakım hükümler vermişlerdir! Daha acısı, bu müçtehitlerin övgüsünde birtakım hadisler uydurulup onların Hz. Resulullah'a (s.a.a) isnat edilişidir. Hatib Bağdadî'nin Ebu Hureyre kanalıyla Hz. Resulullah'tan (s.a.a) rivayet ettiği Ebu Hanife'yi öven şu nakli gibi: Ümmetimden ismi Nu'man ve künyesi Ebu Hanife olan bir kişi gelecek; o ümmetimin meşalesidir, o ümmetimin me-şalesidir, o ümmetimin meşalesidir! Bilemiyorum, hicrî 665 yılında Mısır bölgelerinden birinin padişahı olan Melik Zahir Bibrus Bendkadarî bu gibi içtihatların kapısını kapatarak İslâm'a hizmet mi etmiştir, yoksa ihanet mi?! Fakat her hâlükârda, içtihat ve reye göre amelin kapısını başın-dan beri Hulefa-i Raşidin döneminde Hilâfet Ekolü'ne hakim düzen açmış ve yine sonradan onlara hâkim olan güç içtihadın kapısını kapatmış ve günümüze kadar da kapalı kalmıştır! * * * Hilâfet Ekolü'nde içtihat ve reye göre amel böyleydi. Fakat Ehlibeyt Ekolü'nde içtihada gelince; bu ekolün izleyicileri isimlendirmede Masum İmamları'nı izleyerek bu bilimi "fıkıh" ve bu bilimdeki uzman kişileri ise "fakih" diye adlandırmakta-dırlar. Keşşî, Marifetu'r-Rical adlı kitabında, Ebu Cafer (İmam Muhammed Bâkır -a.s-) ve Ebu Abdullah'ın (İmam Cafer Sadık -a.s-) ashabından olan fakihlerin tanıtımı bölümünde şöyle yazı-yor: Bu ekolün ileri gelenleri İmam Muhammed Bâkır (a.s) ve İmam Cafer Sadık'ın (a.s) ashabından olan bu ilk kişilerin fakihliğinde ittifak içerisinde olup onlar arasında şu altı kişinin diğerlerinden daha üstün olduğunu söylemişlerdir: Zu-rare, Maruf b. Harbuz, Bureyd el-İclî, Ebu Basir el-Esedî, Fuzeyl b. Yesar, Muhammed b. Müslim et-Taifî. Bunların içinde de en fakihi Zurare'dir… İmam Cafer Sadık'ın (a.s) ashabından ismini saydığımız bu altı kişi dışında diğer fakihlerin tanıtımında ise şöyle yazıyor: Bu ekolün ilimde ileri gelenleri, yukarıda saydığımız altı kişinin dışında başka altı kişinin İmam Cafer Sadık'tan (a.s) sahih olarak naklettikleri şeylerin sahih olduğunu teyit etme ve açıklamalarını doğrulamada ittifak içerisinde olup onların fakihliğini vurgulamaktadırlar. Onlar sırasıyla şunlardan ibarettir: "Cemil b. Derrac, Abdullah b. Miskan, Abdullah b. Bekir, Hemmad b. İsa, Hammad b. Osman, Eban b. Osman." Daha sonra şöyle ekliyor: Ebu İshak el-Fakih, yani Sa'lebe b. Meymun bunların arasında Cemil b. Derrac'ın diğerlerinden daha fakih olduğunu ve hepsinin İmam Cafer Sadık'ın (a.s) ashabından olduğunu söylemiştir. Keşşî daha sonra İmam Musa b. Cafer (a.s) ve İmam Rıza'nın (a.s) başka altı ashabını tanıtırken şöyle yazıyor: Ashabın tümü bu kişilerin tasdik ettiği şeyi teyit etme konusunda ittifak içerisinde olup onların ilim bakımından yüce bir makama sahip olduklarını ve fakihliklerini itiraf etmekteler. Şeyh Saduk (öl. 381 h.k.) Ehlibeyt Ekolü'ndeki tüm fıkıh alanlarını kapsayan ve hadise dayanan ilk büyük fıkhî kitabı yazmış ve onu "Fakihu Men La Yahzuruhu'l-Fakih" diye adlandırmıştır. Bu büyük fakihin öğrencilerinden olan Şeyh Müfid (öl. 413 h.k.) de Usul-i Fıkıh kitabını yazmıştır. Şuna dikkat etmek gerekir ki, Ehlibeyt Ekolü fakihlerinin fıkha "içtihat" demedikleri herkesçe bilinmektedir. Örneğin Şeyh Tusî, "el-Mebsut" adlı kitabının başında şöyle yazıyor: Ben, muhaliflerimizden sürekli, "Kıyas ve içtihadı kabul etmeyenler birçok fıkıh hükümlerini elde edemeyecekler." dediklerini duyuyorum… Daha sonra içtihat ve müçtehit terimleri yavaş yavaş Ehli-beyt Ekolü'nün usul-i fıkıh kitaplarına ve hocaların hadis naklinde kendi öğrencilerine verdikleri icazetlere geçti. Bu icazetler ilk başta hocanın, öğrencisine Masum Ehlibeyt İ-mamları'ndan hadis rivayet etmesine izin ve muvafakati anlamına geliyordu; fakat daha sonra değişime uğradı ve öğrencinin hocası yanında okuduğu veya ondan duyduğu hadis kitaplarından rivayet etme icazeti anlamına geldi. Sonunda bu icazetler öğrencinin hocasının huzurunda okuduğu hadis kitapları ve diğer kitaplardan rivayet etmeyi kapsadı. İşte böylece o icazetler mezun olanlara verilen ilmî belgeler konumuna geldi. Fakat hicretin sekizinci yüz yılında bazı icazet belgelerinde ulemanın "müçtehitler" diye tavsif edildiklerini görüyoruz! Bunlardan biri Allâme Hillî'nin oğludur. Allâme'nin oğlu hicrî 741 yılında Şeyh Muhsin b. Mezahir adında bir öğrencisine verdiği icazette babasını, "Babam Şeyhu'l-İslâm, müçtehitlerin imamı…" şeklinde tavsif ediyor. Veya Şeyh Ali Neylî'nin hicrî 791 yılında İbn-i Fehd'e verdiği icazette, Allâme Hillî'nin oğlu olan hocasını, "Şeyhimiz mevla, imam, allame, müçtehitlerin sonuncusu…" şeklinde anıyor. Nihayet sonraki zamanlarda bu icazetlerden bazılarında mezun olan kişinin içtihat derecesine ulaştığına tanıklık edildi. Örneğin Merhum Muhammed Bâkır Meclisî, hicrî 1085 yılında telif ettiği eserleri rivayet etmesi için torunu Hatunabadî'ye verdiği icazette onun içtihat derecesine ulaştığını vurgulamış-tır. Son zamanlarda ise, artık Ehlibeyt Ekolü fakihleri bazen öğrencilerinin içtihat derecesine ulaştıklarını belgeleyen özel bir icazet vermekteler. Böylece "içtihat" ve "müctehit" terimleri bu şekilde Ehlibeyt Eko-lü izleyicilerinin örfüne intikal etti. Fakat bu gerçekte iki ekol arasında isim ortaklığından başka bir şey değildir. Ama buna rağmen, bu isim ortaklığı bile Ehlibeyt Ekolü izleyicilerinden olan bazı Ah-barîleri yanıltarak birtakım nadir görüşlere sevk etmiştir ki onları burada zikretmemize gerek yoktur. O hâlde her iki ekol her ne kadar aynı ismi paylaşıyorlarsa da, bu terimlerin anlamında aralarında büyük bir ihtilaf vardır. Bunun nedeni ise, Ehlibeyt Ekolü fakihlerinin hiçbir şekilde Hilâfet Ekolü izleyicilerinin kendi müçtehitlerinin reyi üzerine bina ettikleri hiçbir fıkhî kaidelere ve usullere itibar etmemeleri, aksine hükümlerin istinbatında sadece Kur'ân ve sünnete dayanmalarıdır. İnşaallah ileride buna geniş bir şekilde yer vereceğiz. |