Salı 22 Mayıs 2012 - 14:03

الثلاثاء ٢ رجب ١٤٣٣

سه شنبه ۲ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۵:۳۳

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

HÜKÜMDARLIKLAR VE HANEDANLAR

 

 

 

Bu Türk hükümetlerinin kurulması, bu kitabın ikinci bölü­münde de gördü­ğümüz gibi,  tarihimizde Gazneliler hanedanı ola­rak tanınan ve ilk kez bun­lardan bir grup eliyle Gazne’de bir hükümet kuran köleler ile başladı. Gazneli hanedanı hükümetinin gücü ve gelişmesi, IV/X. yüzyıl sonlarında ve V/XI. yüz­yılın ilk yarısında yani Nâsıreddîn-i Sebuktekîn (Alptekîn Hâcib’in kö­lesi) ve oğlu Mahmûd ve Mahmûd’un oğlu yani Şihâbeddîn Mes‘ûd zamanında Parla­mıştır. Bu iktidar dönemi, Mes‘ûd’un 431/1039 yılındaki yenilgisi ve 432/1040 yılında öldürülmesiyle son buldu. Horâsân, Harezm, Gurgân, Rey ve İsfahân, Gazneli Türklerin elin­den çıkmış oldu. Gazneliler hükümdar­lığının ikinci dö­nemi, bu yıldan (432/1040) itibaren başladı ve 583/1187’e kadar yani yüz elli yıl daha bu­günkü Afganistan’da ve Gaznelilerin Hindistan’daki etkisi al­tında bulu­nan topraklarda devam etti. Tabii olarak bu süre içinde sürekli zayıf­lamaya doğru gitti. Bu arada Gûr nahiyesinde (Herât’ın kuzey bölgeleri) yerleşik olan Gaznelilere bağlı olan hükümetlerden biri güç elde edip onu 583/1187 yı­lında ortadan kaldırdı. Gazneliler hükümetinin ikinci dönemi, her ne kadar onun İran’ın siyasî kaderinde yaptığı etki açısından önemsiz ise de Fars dili ve edebi­yatının yaygınlaşması açısından önemden uzak de­ğildir. Her şeyden önce o hü­kümetin Hindistan’da devam etmesi, Fars di­linin o topraklarda derin kökler salmasına ve yaygınlık kazan­masına yol açtı. İkinci olarak da Gaznelilerin son padişahlarının büyük bir çoğunluğu, kendi geçmişlerinin geleneğini devam etti­rerek Farsça söyleyen şair ve ya­zarları teşvik etmişler ve kendi saraylarında topla­mışlardır. Nitekim söz konusu ettiğimiz dönemde Gazne, Fars dili ve edebi­yatının en önemli merkezlerinden biri olmuş ve İran’ın diğer edebiyat merkezleri arasında dikkate değer oranda bir makama sahip­tir.

Elbette Türk kabilelerin üstünlüğü ve onların eliyle hükümetle­rin ku­rul­ması, burada sona ermedi. Fakat tarihi düzene riayet etme gereği, bizi burada İran’ın kültür alanında hükümet kurmaya başlayan ve İlek Hâ­nîye’yi (İlhanlılar) ya da Efrâsiyâboğulları’ı Mâverâunnehir’de İranlı Sâ­mânî devletinin yerine yerleşti­ren Ortaasyanın sarı ırk kabi­lelerinin ilk grubunu zikretmeye zorlamaktadır. İl­hanlı­lar ya da Karahan Türkleri, Çigilî Türklerinden bir taifeydi. 315/927 yılında Tür­kistan vilayetleri olan Kaşgar ve Balâsâgûn’da bir hükümet kurdu­lar, 344/955 yılından sonra İslâm’ı kabul edip Mâverâunnehir’deki Müslümanlarla ilişki içine girdiler. 389/998 yılında padişahları İlek Han Nasr b. Ali, Buhârâ’yı ele geçirdi ve Sâmânî hanedanını yıktı. Fa­kat aynı dönemde Gazneli Sultan Mahmûd, Sâ­mânîlere Horâsân ve Harezm’de üstünlük sağladığı için İran’da ilerle­mek onlara nasip ol­madı. Mahmûd’un ölümünün üzerinden yaklaşık on yıl kadar geçtik­ten sonra hükümdarlık Selçuklu Türkmenlerine geçti ve Efrâsiyâboğulları, eskiden olduğu gibi Türkistan ve Mâverâunnehir’de el­lerinde bulun­durdukları toprakla­rında kalmaya zorlanıp Selçuklulara vergi vermek, onlardan sonra da Atsızoğulları Harezmşahlarından haraç almak duru­munda kaldılar. Niha­yet so­nunda Harezmşahlı Sultan Muhammed, 607/1210 (ya da 609/1212) yılında hü­kümdarlıklarını orta­dan kal­dırdı.

Efrâsiyâboğulları’ın İran’ın V/XI. ve VI/XII. yüzyıl siyasî yapı­sında bir etkisi olmamasına rağmen, onların Fars edebiyatı tarihindeki önemleri çok büyüktür. Zira bu hanedan sultanları, Farsça söyleyen şairlere had­dinden fazla değer ver­mekte, onlara büyük hediyeler ve armağan­lar ba­ğışlamaktaydılar. Ayrıca bu sul­tanların bir kısmı kendileri de bizzat Farsça şiir söyleyen şairlerdi. Yine Zahîrî-yi Semerkandî, Sûzenî, Raziyyeddîn-i Nîşâbûrî, Şems-i Tabesî, Reşîdî-yi Semerkandî, Am‘ak-i Buhârâyî, Ziyâ-i Hucendî, Seyf-i Esfereng vb. şairlerin bü­yük bir bölümünü kendi çatıları altında toplayıp korumalarına al­dılar. Onların devletlerinin çatısı altında Farsça nesir ve nazım ala­nında birçok eserler mey­dana geldi. Hatta her ne kadar Efrâsiyâboğulları, asıl olarak Çigili Türklerinden idiy­seler de Sâmâ­nîlerin layıkıyla yerine geçenler olduklarını ve İran kültürünü Ortaasyada yayma noktasında büyük bir etkinlik gösterdiklerini söylemek de mümkün­dür.

İran’da hüküm sürme şansını elde eden sarı ırk kabilelerinden ikinci bü­yük grup Selçuklu Türkmenleri’dir. Bunlar da Efrâsiyâboğulları gibi İran kültürü için çalışkan koruyucular olarak işin üste­sinden geldiler ve Asya’nın geniş bir ke­siminde Fars dili ve edebiyatı­nın yayılmasına katkıda bulundular. Selçuklular, Oğuz taifelerinin (Türkmenler) büyük bir gru­bundan çıktılar ve Sâmânîler dö­neminin sonlarında İslâm’a girerek Mâverâunnehir’e gelip Cend bölgesine yer­leştiler. Daha sonra Sâmânî dö­neminin son olaylarında ve Efrâsiyâboğulları döne­minin başlamasında yer aldılar. Sultan Mahmûd’un iz­niyle Horâsân’a göç etmiş olan bu taifeden bir kol, Sultan Mes‘ûd dö­neminde Gaznelilere muhalefet etmeye başladı. Sonunda 429/1037 yılında Horâsân’ın büyük bir bölümünü egemenlik­leri altına alarak Selçuk b. Dakkâk’ın evlatlarından Tuğrul Bey Muhammed adına hutbe okudular. 431/1039 yılında de Sultan Mes‘ûd’u Merv yakınla­rında ağır bir yenilgiye uğrattılar. Selçuklu Türkmenlerin fetihleri, bun­dan sonra hayret verici bir hızla devam etti. 444/1052 yılında Bağdat’ı düşür­dü­ler. Daha sonra da Akde­niz kıyılarına kadar, öte yandan da Doğu Roma devleti­nin sınırlarına kadar, bir diğer taraftan da Fâtimîler devleti sı­nırla­rına kadar ilerlediler. Selçuklu devletinin günden güne artan ge­nişliği, Tuğrul (ö.455/1063), Alparslan (ö.465/1072), Melikşâh (ö.485/1092) dö­nemlerinde kesintisiz bir şe­kilde devam etti. Bu dö­nem içinde işi çok iyi bilen Horâsânlı iki vezir yani ‘Amîdu’l-Mulk-i Kendûrî ve Nizâmu’l-Mulk-i Tûsî, onlara ülkeler fethetme ve yönetme işinde yardımcı oldu­lar. Onların devlet, idare ve saray teşkilat yapısını her yönüyle İran gelenek, kül­tür ve adapları üzerine dayandırdılar ve taze nefesli Türkmenlerin askerî gücüyle İranlı güçlü ve geniş bir dev­let kurdular. Nitekim bu Türkmenlerin kendi­leri de çabucak İranlılaş­tılar, İran edebiyat ve kültürünün ciddi bir koru­yucusu ve Asyada Fars dilinin büyük yayıcıları oldular.

Hâce Nizâmu’l-Mulk’ün 485/1092’de öldürülmesi, Melikşâh’ın aynı yıl içinde ölmesi ve onun evlatları arasında ihtilafın ortaya çıkması, Sel­çukluların işinin bozulmasına yol açtı ve memle­ketlerinin bölünmesi baş­ladı. Bununla bir­likte Sencer b. Melikşâh’ın ömrünün sonuna dek (552/1157) tüm Selçuklu mem­leketlerinin sul­tanı olarak “Büyük Selçuk­lular”ın iktidar ve güç dönemi devam etti. Ondan sonra da bölünmüş Sel­çuklu hükümetleri (Kirmân Selçukları, Irak Selçukları, Anadolu Selçuk­ları, Şam Selçukları) ve Selçuklular teşkilatının bir ürünü ve mahsulü olan diğer bir kısım küçük hükü­metler, özellikle Atabekler hü­kümetleri (Âzer­baycan Atabekleri, Salgûr Atabekleri, Loristan Atabekleri) uzun bir müd­det devam etti. Büyük Selçuklular dönemi sonlarında, Sencer’in saltanatı dönemi zamanında meydana gelen en kötü olaylardan birisi Karahıtay Türkleri­nin saldı­rıları oldu. Bir diğeri de Kırgızların Sencer’e galebe çal­malarıydı. Müs­lüman olmayan Karahıtay Türkleri, Tungûz kabilelerinden bir boy olup bir süre Ortaasyanın bir bölgesinde hakimiyet kurmuşlar, daha sonra da sarı ırktaki diğer yeni taifelerin baskıları sonucu Efrâsiyâboğulları’ın tasarrufunda bulunan bölge­lere saldırıya geçtiler. Semerkand Han’ını 531/1136 yılında ağır bir şekilde yenil­giye uğrattı­lar. Ondan sonra da Sencer ile çatışmaya girerek onu Semerkand ya­kınla­rında Kutvân bölgesinde mağlup ettiler. Onun sarayına mensup birçok as­ker ve ileri gelen devlet adamını öldürdüler (535/1140) ve Mâverâunnehir’deki Gûrhânlılar hanedanını kurdular. Bu hükümdar­lık, 607/1210 yılına kadar o böl­gede iktidarı elinde tuttu. Sonunda Harezmşahlı Sultan Muhammed’in çabası ve katkısıyla onların fitnesi son buldu.

Kırgızlar ise Oğuz Türkmenlerinden yeni bir boy olup sarı ır­kın diğer kabi­lelerin baskısı, onları Belh taraflarına sürdü. Bir süre hayvanlarıyla birlikte bu bölgenin çevresinde yaşamlarına devam etti­ler. Fakat sonunda işleri, Belh ha­ki­miyle savaşa girmelerine, Belh’te ve çevresindeki bölge­lerde çatışmalarına, öl­dürmelerine ve  yağmalama­larına kadar uzandı. Sencer, durumu görünce kendisi de olmak üzere onlarla savaşmaya gitti. Fakat onlara mağlup ve esir oldu. Oğuz boy­ları da bu fetih üzerine Horâ­sân vilayetlerine doğru döküldüler, Hor­san ve Kirmân’da çok acımasız ve korkunç katliamlar ve yağmalama­lara giriştiler. Kimi şehirleri, özellikle Tus ve Nişâbûr’u yerle bir ettiler. Nihayet sonunda Harezmşahların galibi­yetiyle ve onların kendi arala­rındaki ihtilafların yüz gös­termesiyle birlikte galibiyet dönemleri sona erdi.

Bu olaylar kargaşası içinde Selçuklu devleti tabileri içinden onların Harezmdeki valileri, Melikşâh’ın kölelerinin evlatlarından olan Leğenci Gürcü olan Enuştekîn, iktidar elde ettiler ve Atsız b. Muhammed b. Enuştekîn’in çaba­larıyla yeni güçlü bir hükümdarlık meydana getirdiler. Tarihte Atsızoğulları Harezmşahları olarak meşhur­durlar. Atsız 551/1156’da öldü. Atsız, ünlü şair Reşîdeddîn-i Vatvât’ın risale katibi ve özel yardımcısı olarak hizmetinde bulun­duğu kişidir. Ondan sonra oğlu İl Arslan ondan sonra da İl Arslan’ın oğulları Sultan Şah ve Alaaddin Tekiş iktidara geldiler. Alaaddin Tekiş, 589/1193 (ya da 590/1194) yılında Irak Selçuklularının son padişahı III. Tuğrul’a üstün gelerek o devleti ortadan kaldırdı ve Hemedân’a kadar ilerleye­rek Nâsıreddîn Halife’nin vezirini mağlup etti. Daha sonra da doğuya yönelerek Horâsân ve Türkistan’daki fetihlerine devam etti. Nihayet 596/1199’da öldü. Oğlu Sultan Muhammed, onun yerine geçti (596-617/1199-1220). Onun zamanında Harezmşah devletinin ge­nişliği son sınırına ulaştı. Nitekim Orta Asyada yeni ortaya çıkmış olan Moğol-Cengiz devletiyle de sınır komşusu oldu. Muhammed ve çevresindeki­lerin Moğol devletine yaptıkları yanlış davra­nışlar sonucu güç sahibi kan içici Cihângir’in İran’a saldırılarına söz ko­nusu oldu. Sonunda Cengiz’in kendisini Uğrî (yani hır­sız) diye lakaplandırdığı Muhammed, sürekli kaçış içinde olduğu bir zamanda Âbeskun denizi (Mazenderan denizi) adasında yaşamını yitirdi. Oğlu Celâleddîn Muhammed ve perişanlık içinde bulunan diğer oğulları bir ilerleme kaydede­me­diler. Sadece Sultan Muhammed’in büyük oğlu Celâleddîn Menkebernî, bir­kaç yıl Irak, Âzerbaycan, Gürcistân, Ermenis­tan’da ve Anadolu ile el-Cezîre’nin (Irak-ı Arab’ın kuzeyi) bir bölümünde Harezmşahlıların kanlarını dökmeye de­vam etti. Kendisi 628/1230’da Moğol askerleri­nin bir saldırısında savaştan kaçtı ve öldü­rülüp ortadan kaldırıldı.

Atsızoğullarının devleti tümüyle İran’da Moğollar öncesi en kötü dev­letler­den biriydi. Bu hanedan, yani Gürcü Enuştekîn’in evlat­ları, Kankilî ve Kıp­çak Türkleriyle birleştikten ve sarı ırk kabilelerin­den bir ordu mey­dana getirdik­ten sonra kan akıtıcı ve yağmalayıcı bir güç oluşturdular. Kendi elleriyle Horâsân, Irak, Fars, Kirmân, bu­günkü Afganistan ve Mâverâunnehir’i kana buladılar. Bu bölgelerde akla gelmedik yıkımlar, büyük yağmalamalar ve adaletsizlikler sergile­diler. Sonunda kendilerini, İran’ı ve İslâm kültür ve medeniyetini o tamir edile­mez bir hale soktular.

***

Bu dönem, Türk kabilelerinin İran üzerinde ve bir kı­sım İslâm top­rakları üzerindeki hakimiyetleri dönemi olmasıyla birlikte henüz İran ha­nedanla­rından bir kısmı İran’ın kimi bölgelerinde haki­miyet sürdürmek­teydiler. Şunlar gibi:

‘Alâuddevle Kâkûye’nin Yerine Geçenler: Selçuklular devleti­nin teşkili esnasında Fars sınırından Hemedân’a kadar bir böl­geyi haki­miyetleri al­tında bulundurmaktaydılar. Tuğrul, İsfahân’a ha­kim olunca o vilayetin yerine Yezd ve Eberku’yu ‘Alâuddevle’nin oğlu Ferâmurz’un ha­kimiyetine verdi (443/1051). On­dan sonra Deylemîoğulları ve Atabekleri 718/1318 yılına kadar o bölgede hakim olup gü­zel binalar ve eserler mey­dana getirerek hakim oldukları topraklarında hüküm sürdüler.

Fars bölgesinin doğu tarafının büyük bir bölümü, Şebânkâra Melikleri olarak bilinen bölgesel bir hanedanın hakimiyeti altında olup 756/1355 yılına dek ikti­darda kaldılar ve Fars ve Kirmân olaylarında söz sahibiydi­ler.

Şîrvân, Derbend ve Şemâhî vilayetlerinde neseblerini Sâsânîlere bağla­yan İran asıllı bir hanedan olan “Şîrvânşahlar”, IV/X. yüzyıldan itibaren haki­mi­yetlerini sürdürdü. Ebû’l-‘Alâ-i Genceî, Hâkânî-yi Şîrvânî, Nizâmî-yi Gencevî, Mucîr-i Beylekânî ve Felekî-yi Şîrvânî gibi bir grup bü­yük şair, bu hanedanın ni­met sofrasında otu­rup kalktılar. Şîrvânşahlar, uzun bir müddet boyunca Safeviler döne­mine dek kendi hakimiyetlerin­deki bölgelerde ve Âzerbaycan olayla­rında etkin bir rol oynadılar.

Âzerbaycan ve çevresindeki bölgelerde Ravvâdiler, Ahmedîliler ve Şed­dâdîler gibi başka küçük hanedanlar da söz sa­hibi olup her biri, Farsça söy­leyen şair ve yazarlardan bir kısmının teş­viki nedeniyle İran Edebiyatı Tarihinde belirli bir öneme sahip idiler.

Taberistân’da V/XI. ve VI/XII. yüzyılların tümünde iktidarda olan ve haki­miyeti altında bulundurduğu bölgeleri Rey ve Kumis’a ka­dar çeken en önemli hanedan Bâvendî hanedanlığı’dır. Her zaman “İsfehbud Meliku’l-Cibâl” laka­bını taşıyan Bâvendîler, eski meliklerin torunlarıydı. Görüldüğü kada­rıyla da Eşkâniler taifesi meliklerinden kalmaydılar. Şia mezhebine mensup idi­ler ve on­ların sarayı, bu dö­nemdeki Şiî ileri gelenle­rinin sığınağıydı. Bâvendî ha­nedanı, VI/XII. yüzyıl sonlarına kadar ikti­darda kaldı. Nihayet 598/1201’de Harezmşahlardan Sultan Tekiş, Sârî’yi fethetti ve Bâvendîleri kendine boyun eğ­dirdi.

Sistân’da Mahmûd b. Sebuktekîn’in Halef b. Ahmed’e üs­tünlüğünden sonra bir süreye kadar bölgesel bir iktidar mevcut de­ğildi. Fakat Saffârî sultanla­rının torunları, kendi bölgesel hakimiyetle­rini yeniden elde etmek için fırsat kolluyor­lardı. Nihayet Tâhir b. Halef b. Ahmed’in geriye kalan evlatlarından Tâhir b. Muhammed, Sistân vilayetinde devlet bayrağını kaldırdı ve Sencer’in savaşla­rında ona yardım ettiği için onun yakın bir sevgi ve ilgisini kazandı. Böy­lece İran asıllı meliklerden bir kesim, Sistân’da güç elde ettiler ve “Nîmrûz Me­likleri” diye tanındılar ve ede­biyat ehli olan kimseleri kanatları altına aldılar. Nihayet 612/1215 yılında Gûr sultanlarının boyundu­ruğu altına girdiler. Daha sonra da Harezmşahlı Sultan Muhammed’in komutanlığı altına girdiler.

Bugünkü Afganistan’da ise, VI/XII. yüzyıl ortalarına kadar hala Gazneliler, Selçukluların kendilerine yaptıkları desteklerle haki­miyetlerini sür­dürmekteydi­ler. Fakat Gûrlu Şensebânî hane­danı’nın güç bulması ve hakimi­yet alanları­nın genişlemesiyle birlikte Gaznelilerin hükümdarlık daireleri daral­maktaydı. Nihayet sonunda Husrevşâh b. Behrâmşah’ın saltanatı zamanında (547-555/1152-1160) kendi hükümdarlık merkezle­rini Gazne’den Lahor’a naklet­tiler. Ancak burada da fazla ayakta kalama­dılar ve 583/1187’de Gûrlu Giyâseddîn, son Gazneliler padişahını da bu hanedanın tüm geri kalan fertleriyle birlikte ortadan kaldırdı ve onların Hindistan’daki hakimiyetlerini de Gûr haki­miyeti altına aldı. Böylece İran asıllı hanedan olan Şensebânî hanedanı, büyük bir hızla hakimiyet alanını genişletti ve Hindistan’da yeni fetihler elde etti. Fakat Giyâseddîn ve kar­deşi Mui’zeddîn Muhammed İbn Sâm’ın (ö.602/1205) salta­natları dö­nemlerin­den sonra bir taraftan Harezmşahların ilerlemeleri, bir diğer ta­raftan da Gûr Memlukları olarak bilinen Türk asıllı Gûrluların egemen­likleri neticesinde haki­miyet alanları daraldı. Gûr sultanları Farsça söyle­yen şairleri eğitme konusunda önemli çabalar gösterdiler. Bunların bir kısmı Farsça güzel şiir de söylemekteydi.

 

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.