Salı 22 Mayıs 2012 - 14:01

الثلاثاء ٢ رجب ١٤٣٣

سه شنبه ۲ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۵:۳۱

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

HAYYAM

 

 

Huccetu’l-hak Hekîm Ebû’l-feth Ömer b. İbrahim Hayyâmi-yi Nîşâbûrî, İran’ın V/XI. yüzyıl sonlarındaki ve VI/XII. yüzyıl başların­daki büyük filozof, matematikçi ve şairlerindendir.

Hayyâm’dan söz eden en eski kaynak, Nizâmî-yi Arûzî’nin Çehâr Ma­kâle’sidir. Nizâmî’nin onun hakkında söylediği özet olarak şudur: “506/1112 yı­lında Belh’te Hâce İmam Ömer Hayyâmi’nin huzu­runa vardı. İşret ve eğlence meclisinin ortasında şöyle dediğini duydu: “Benim meza­rım her kuzey baharının üzerine gül saçacağı bir yerde olsun” ve 630/1233 yılında Nişâbûr’a varınca onun vefatının üzerin­den birkaç yıl geçmişti. Ay­rıca onun astronomideki çalışmaları konu­sunda da hikayeler vardır.”

Nizâmî-yi Arûzî’den sonra, kendisi Hayyâm ile gençlik yılla­rında görü­şüp konuşmuş olan Tetimmetu Sivânu’l-Hikme’nin sahibi Ebû’l-Ha­san Ali b. Zeyd-i Beyhakî, Ömer b. İbrahim Hayyâm hakkında geniş bir açıklama yapmış­tır. Onun Hayyâm konusunda yapmış ol­duğu geniş açık­lamanın özeti şöyledir: “ed-dustûru’l-feylozof Huccetu’l-hak el-Hayyâm, Nişâbûr’da doğmuştur. Geç­mişleri de o şehirdendi. Kendisi, felsefe bilim­leri dallarında sert bir yapıya sahip ol­ması dışında Ebû Ali’nin devamıydı. Onun zekası o dereceydi ki İsfa­hân’da bir kitabı yedi defa okudu ve onu ezberledi. Nişâbûr’a dönünce de onu yazdı. Yazmış ol­duğu bu nüsha, asıl nüsha ile karşılaştı­rıldığında aralarında büyük bir farkın ol­madığı gö­rüldü. Tasnif ve ta­limde cimrilik yaptı. Muhtasaru fi’t-Tabi‘iyât, Risâle fi’l-Vucûd, Risâle fi’l-Kevn ve’t-Teklif kitapları dışında herhangi bir tasni­fini görmedim. Fakat matematik ve mantık konusundaki hikmet dalla­rında en bilgili kimselerdendi. Bir gün İmam Muhammed-i Gazzâlî, onun yanına gitti ve felek­teki kutupların birinin konumu hakkında kendisine bir soru sordu. İmam Ömer, ona cevap verdi. Fakat tartışma konusunda sa­kındı. Bu, Hayyâm’ın huyuydu. Sözü öylesine uzadı ki nihayet öğle vakti geldi ve müezzin öğle ezanını okudu. İmam Gazzâlî de “Hakk geldi, batıl zail oldu!” dedi ve yerin­den kalktı.

Bir gün Sencer’in çiçek hastalığına yakalandığı çocukluk gün­lerinin bi­rinde İmam Ömer, onun yanına gitti ve dışarı çıktı. Vezir Mucîru’d-devle ona, “Onu nasıl buldun, nasıl ve ne ile tedavi et­tin?” diye sordu. İmam, “Bu çocuk kor­kunçtur.” dedi. Habeşli hizmetli bu sözü duydu ve derhal sultana ulaştırdı. Sul­tan, çiçek hastalığından kurtulunca İmam Ömer’in kinini o sözünden dolayı içinde taşıdı ve Melikşâh onu nedimler derece­sinde tutmakta olmasına rağmen o, hiç­bir zaman kendisini sevmedi. Ha­kan Şemsu’l-Mulûk, Buhârâ’da onu çok üs­tün tu­tardı ve Hayyâm onunla birlikte tahta otururdu. Beyhakî, Melikşâh’ın hu­zurunda oturduğu gün ile ilgili İmam Ömer’den bir hi­kaye ve yine aynı şekilde kendisinin Hayyâm ile ilk görüşmesi ve Hayyâm’ın biri hamase ile ilgili bir beyit, biri de ma­tematik konusuyla ilgili kendisinden sorduğu iki soruyla ilgili hikaye­sini an­latır ve şöyle der: “Hayyâm’ın damadı İmam Muhammed el-Bağdâdî bana anlat­mıştır ki Hayyâm, altın kürdan ile dişlerini temizlerdi ve şifa ilahiyatı konu­sunda bir şeyler yapmakla uğraşırdı. Üstün ve büyük bir bölüme ulaşınca kür­danı iki yaprağın arasına koydu, vasiyette bulundu, kalkıp namaz kıldı ve hiç yi­yip iç­medi. Yatsı namazını kılınca secdeye vardı ve, “Allah’ım, bil ki ben seni elimden geldiği kadar tanıdım, o halde beni bağışla! Zira seni tanımak, benim için sana doğru gelme yolu ko­nu­mundadır!” dedi ve o anda canını teslim etti.

Sonraki kitaplarda Hayyâm ile ilgili anlatılan konulardan bi­risi de Hayyâm ile Hasan Sabbâh’ın ve Hâce Nizâmu’l-Mulk’ün ço­cukluk arka­daşlığı ve aynı hoca yanında ders okumuş olmalarına dair anlatılan uy­durma hikayedir ki ilk önce Serguzeşt-i Sidnâ kitabından Reşîdeddîn Fazlullah, Câmi‘u’t-Tevârîh kita­bında nakletmiş. Bu ki­taptan da Târîh-i Guzîde, Ravzatu’s-Safâ, Habîbu’s-siyer ve Tezkire-i Devletşâh gibi kitap­lara geçmiştir. Her ne kadar bu üç büyük zat, bir­birlerinin çağdaşı idiyse­ler de onların birlikte ders okumuş olmaları uzak bir ih­timal olarak gö­rülmektedir. Zira Hayyâm’ın vefatı, daha sonra söyleyeceğimiz gibi 509/1115 ile 517/1123 ya da başka tarihler olarak zikredilmiştir. Oysa Ha­san Sabbâh’ın vefatı 518/1124 yılındadır. Şayet bu ikisi ço­cukluklarında Nizâmu’l-Mulk ile birlikte bir hocanın yanında ders okumuş olsalardı Hâce ile yaşıt olma­ları gerekirdi. Hâce, 408/1017 yı­lında doğduğuna göre o halde ister istemez diğer iki ders arkadaşının yaşlarının ölümleri esna­sında yüz on yıla yakın olması gere­kirdi. Böyle garip bir tesadüf de bu iki büyük zatın yaşamı anlatılırken göze çarp­mamıştır.

Hayyâm ile ilgili olarak söylenecek son söz şudur: O, büyük filozof, mü­nec­cim, tıpçı, matematikçi ve şairlerdendir. Çağdaşları, onu hikmet ve felsefe ko­nu­sunda Ebû Ali Sînâ’nın devamı saymışlar ve ast­ronomi konu­sunda vermiş ol­duğu hükümleri kesin olarak kabul et­mişlerdir. Rasatha­nenin kurulması, takvi­min dü­zenlenmesi ve buna benzer büyük bilimsel konularda ona müracaat edil­miştir. Hekîm’in Semerkand, Belh, Herât, İsfahân ve Hicaz’a yolculuklar yaptığı zikre­dilmiş ve denilmiştir ki tüm üstün nitelikli kişiliğine rağmen sert yapılı bi­riydi. Gerçekleri dile getirme ve hayretini gösterme ve vücudunun içinde bulun­duğu hakikatteki başı­boşluğu, takvimdeki tereddüdü, mevcut olan hal içindeki lezzet­lerden ya­rarlanmaya rağbet etmesi ve zahiri gören kimselerin idrak edeme­yeceği ve zevk sınırlarının dışında olan buna benzer konulardan dolayı din alim­leri­nin kin duymasına maruz kaldı. Onunla ilgili olarak, talim ve tasnifte cimri olduğu söylenmiştir. Telifte cimri olmak, anlamsızlık anlamına geli­yor gibi görünmekte­dir. Fakat talimde cimrilik, belki de Hekîm’in kendi sözlerini anlayacak kapasi­teye sahip bir öğrenci bulamamasının bir so­nucu olsa gerektir.

Hayyâm’ın ölüm tarihi genel olarak 509/1115 (Târîh-i Elfî’nin riva­yeti) ve 517/1123 yılı olarak yazılmıştır. Nizâmî-yi Arûzî, gördüğü­müz gibi onun ile 506/1112 yılında Belh şehrinde görüşüp sohbet et­miştir. Buna göre, Hayyâm, 506/1112 yılına kadar hayatta olmalıdır. Arûzî, sözlerinin devamında şöyle zikre­der: 530/1136 yılında Nişâbûr’a ulaşınca o büyük zatın yüzünü toprağa teslim et­tiğinin üze­rinden dört (birkaç) yıl geçmişti. Eğer bazı nüshalarda dört yıl ifadesi­nin kullanıldığını da göz önünde bu­lundurur ve inanırsak üstadın ve­fatı, 526/1132 ya da 527/1133 yılı olarak ortaya çıkar. Fakat eğer birkaç yıl ifadesini doğru kabul edecek olursak 506/1112 ile 530/1136 yılları arasında vefat etmiş olmalıdır. Bazı çağdaş araştırmacılar, Hayyâm’ın vefat yılı olarak 517/1123 yılını seçmişlerdir.

Hayyâm’ın Farsça, Arapça şiirleri ve bu iki dilde kitapları var­dır. Onun bi­limsel eserleri ile ilgili olarak bundan önce aklî bilimler konusun­daki bölümde söz etmiştik. Bu dönemin Farsça nesrinin in­celeneceği za­man da Farsça mensur eserlerinden söz edilecektir. Burada Hayyâm’ın rubaileri ile ilgili kısa bir açık­lama yapmamız gere­klidir:

Hayyâm’ın rubaileri konusunda Farsça ve diğer dillerde birçok araş­tırma ve incelemeler yapılmıştır. Dünyada Hayyâm’a ve onun düşüncele­rine yönelik du­yulan aşırı ilgi, bu rubailerinin birçok dünya diline tercüme edilme­sine, bu ter­cümelerin büyük bir bölümü­nün Hayyâm’ın hayatı, eserleri ve fikir­leri ile birlikte düzenlenmiş ol­masına yol açmıştır. Doğubi­limcilerinin de bu ko­nuda çeşitli araştır­maları vardır. Hayyâm’ın rubaileri konusunda ve bunların eski ve yeni farklı nüshaları ve bunlardan hangi bi­risinin tamamıyla Hayyâm’a nisbet edilen rubailer olduğu hangisinin esas olduğu hangisinin esas olmadığı konu­sunda ge­niş ve ayrıntılı bir açıklama yapmak bu kitabın sınırını aşar. Bu konuda onunla ilgili yapılmış çalış­malara müracaat etmek ge­rekir. Hayyâm’ın kimi rubaileri, kendisine ait olması noktasında çeşitli efsa­nelere kaynaklık etmiştir. Onun felsefî ruba­ileri­nin de ünlü olması ne­deniyle Farsça söylemiş olan diğer birçok şairin felsefî ru­bailerinin ona nisbet edilmesine de yol açmıştır. Bundan dolayı­dır ki son dö­nemlere yaklaşıldıkça Hayyâm’a ait olan rubailerin sayısında artış ol­makta­dır. Fakat ona ait olacağı söylenebilen rubailer, en detaylı araş­tırmalara göre, 150 ile 200 rubaiyi geçmemektedir. Bu rubailer, çok sade, süslemesiz, sanat ve te­kellüf­ten uzak, bu yapısıyla da fesahat ve be­lagat noktasında kemal derecesine yakın ve çok yüce anlamlara ve muci­zevî sözlerdeki sağlamlığa benzer. Bu rubai­lerde Hayyâm, genel­likle bir mütefekkirin yaratılış sırları karşısındaki düşüncesi ve in­san­ların bulun­maz kaderinin etkisi gibi konularda sahip olduğu felsefî gö­rüş ve düşün­celerini açıklar. O, insanoğlu için inanç sahibi dindar kimselerin inan­dığı türden bir dönüşe inanmaz. İnsanoğlunun yoklu­ğunu giderilmesi müm­kün ol­mayan musibetlerden saydığı için de ge­lecekteki bu musibeti anlık lezzetlerden yararlanmakla gidermek ister.

Hayyâm, rubailerini genellikle felsefî düşünceleri açıklayan bir tarzda söy­lemiş ve bunları söylemekteki amacı, şairlik ve şairler arasında yer al­mak olma­mıştır. Bundan dolayı da kendi döne­minde şairlik noktasında  bir üne sahip ol­mamıştır. Daha çok hekîm ve filozof olarak tanınmıştır. Fakat onun güzel felsefî rubaileri şöhret bulduğu daha sonraki dönem­lerde, adı şairler arasında yer aldı ve daha çok bu yolda ün kazandı. Onun bu yolu kimi şairler tarafından kabul gördü ve onların birçok eserleri, Hayyâm’ın söyledikleri arasına girdi. Böylece sı­nırlı felsefî rubaileri artış gösterdi. Nitekim görüldüğü gibi en son nüshada birkaç yüz rubaiyi buldu. Onun rubai dışında şiirleri de vardır:

İçinde gezip dolaştığımız bu dairenin

ne başı belli ne de sonu belli.

Bu alemde nereden geldiğimiz ve nereye gideceğimiz

konusunda doğruyu söyleyen de yok.

 

Niceleri geldi, neler istediler

Sonunda dünyayı bırakıp gittiler.

Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?

O gidenler de hep senin gibiydiler.

 

Bulut geldi de yeşillikler üstüne ağladı,

Gül renkli şarap olmadan yaşanmaz.

Bugün seyrettiğimiz bu yeşillikler,

Toprağımızın yeşilliği kimin seyir yeridir?

 

Bu iki-üç günlük ömür sırası geçip gitti,

Tıpkı kanaldaki su, havadaki rüzgar misali.

İki günün gamı asla çekilmemeli,

Gelmeyen günün ve bir de geçen günün.

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.