Kişilerin birbirleri hakkındaki hıyanet ve haksızlıkları alanında, adalet ve zulüm alanında, yöneticinin görevleri alanında, yargı ve yargıcın görevleri alanında, yargıcın görevinin zorluğu alanında, şahit alanında… İslâm dininin öngördüğü kurallar bütününden anlaşılmaktadır ki İslâm dini insanların haklarına çok önem vermiş ve bu hakların gözetilmesi gerektiğine vurgu yapmıştır. İşte bu bağlamda bir şüphe belirmekte ve bir soru ortaya çıkmaktadır: İslâm dini haklara saygı gösterilmesi gerektiğine önemle vurgu yaptığı hâlde nasıl olur da İslâm mantığı dünyayı küçümseme ve dünyaya meta gözüyle bakma doğrultusunda olur? İnsanların birbirleri üzerindeki hakları, bu dünya hayatıyla ilintilidir. Mesela kimse bir başkasının malını haksız yere almamalı ve zayi etmemelidir. Bir insan açısından bir şey değersiz ise onunla ilgili olan hiçbir şeyin değeri olmayacaktır. Öyleyse dünyanın kendisi ve dünya hayatı İslâm dini açısından değersiz ise bu değersiz yaşam ile ilgili olan haklar da değersiz olacaktır. Bu şüphe ve sorunun cevabı şöyledir: Öncelikle dünyanın din açısından değersiz oluşunun ne anlama geldiği aydınlanmalıdır. Bu konuların tam anlamıyla aydınlanmamış olması, bu türden birçok şüphe ve soruların kaynağı olacaktır. Bir şeyin değerli veya değersiz olması, eğer o şeyin kendisi açısından değerlendirilecek olsa bilinmelidir ki her şey değerlidir. Yani her şey kendisi açısından değerlidir. Çünkü her şey varlıktan bir parçadır ve her şeyin varlığı o şeyin kendisi açısından değerdir. Filozofların deyimiyle, varlık hayırla eşittir. Ama eğer bir şey kendisi açısından değil de bir başka şeyle olan ilişkisinden veya başka bir varlık üzerindeki etkisinden dolayı değerlendirilecek olsa işte bu durumda o şey bir başka şeye oranla değersiz olabilir, o şeyin yarar ve zararında etkisiz olabilir veyahut da ilişkide olduğu şeyi olumsuz ya da olumlu yönde etkileyebilir. Olumlu yönde etki gösterdiği durumda o şeyin değerli olduğunu söyleriz. Göreceli (bir şeyin başka bir şey için değeri) türden olan bu değer de iki kısımdır: Bazen bir şeyin değeri kendi başına göz önünde bulundurulur ve şöyle denir: Para insan için değerlidir. Bazen de bir şeyin bir şey için değeri üçüncü bir şeyle karşılaştırmada göz önünde bulundurulur. Mesela paranın insan için değeri, sağlık veya ilim veya ahlâkın insan için değeriyle karşılaştırılır. Şimdi şöyle diyoruz: Bir insan açısından bir avuç kumun, bir sivrisineğin, bir sineğin hiçbir değeri yoktur. Çünkü onun varlık ve yokluğunun insan üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Haliyle böyle değersiz bir şeye taalluk eden bir hak da değersiz olacaktır. Ama para, insana fayda ulaştıracağından ve sıkıntısını gidereceğinden dolayı insan için değerlidir. İnsan için değerli olan para; sağlık, onur, fazilet ve yücelikle kıyaslandığında tümüyle değerini kaybeder ve değersiz oluverir. Paranın meblağı ne kadar fazla olursa olsun, onurun bir zerresiyle dahi kıyaslanamaz. Bu nedenle de bir yandan parayı seven ve öte yandan da üstün kişiliği ve erdemli yapısı olan bir kimse, haysiyet ve onuruna zarar gelmediği yere kadar para kazanmaya çalışır; onur ve itibarı tehlikede olduğunda ise paranın azından da, çoğundan da geçer. Bu insan, bütün dünya karşılığında bile insanî erdem ve yüceliğinden taviz vermez. Bu insan açısından para ve makam değerlidir, ancak onur ve haysiyet kaybına razı olacak kadar değerli değildir. İşte bu bağlamda para ve makam ne kadar fazla olursa olsun, onur ve haysiyetin bir zerresiyle bile mukabele edemez ve tümden değerini kaybeder. İmam Ali (a.s) kendi ruh hâl ve yapısını şöyle açıklamaktadır: Vallahi, karıncanın ağzındaki arpanın kabuğunu alarak Allah'a karşı günah işlemem için bana yedi iklim ve göklerin altındakiler verilse gene de bunu kabul etmem. Benim gözümde bütün dünyanın bir karıncaya zulmedecek kadar değeri yoktur. İmam Ali (a.s) bu buyruğunda dünyanın değerini ve dünya saltanatının değerini küçümsememiş, hakkın ve adaletin değerini yüceltmiştir. İmam Ali (a.s), "Dünya ve gökyüzünün altında olan her şey, bir karıncaya zulmetmek gibi küçük bir şeye değmeyecek kadar değersizdir." demek istemiyor. İmam Ali (a.s) bizzat şu gerçeğe dikkat çekmektedir: Zulüm o kadar büyük bir şeydir ki bütün dünya saltanatı ve mülkü bile zulmün en küçük -karıncaya zulmederek ağzındaki saman çöpünü almak- örneğiyle kıyaslanamaz. Sa'di bu hususta şöyle demekte: Dunya neyerzed anki perîşan konî dilî Zinhar bed mekon ki nekerde est âkilî. Dünya değmez buna ki incitesin bir kalbi Sakın, kötülük yapma, yapmamıştır hiç bir akıllı. Sa'di de, küçücük bir kalbi incitecek kadar dünyanın değersiz olduğunu kastetmiyor, bilakis şunu anlatmaktadır: Bir kalbi incitmek o kadar büyük ve önemli bir şeydir ki, bedeli bütünüyle dünya olsa bile bundan sakınmak gerek. İşte bu, karşılaştırma bağlamında değersizlik anlamı ifade eder. Din perspektifinde dünyanın değersizliği, karşılaştırma bağlamında değersizlik türündendir. Bunun açılımı ise şöyledir: Dünya; etik ve sosyal ilkeleri, insanlık ve yücelik kavramını ayak altına alacak, dünyevî ve maddî çıkarlar uğrunda yalan söyleyecek, ihanet edecek, ahdi bozacak, zulmedecek, başkalarının haklarını zayi edecek kadar değerli değildir. Dünya, çıkar ve menfaatler uğrunda kalpleri incitecek ve kıracak kadar ve hatta bir karıncanın hakkını zayi edecek kadar değerli değildir. Bu, gerçekten çok iyi ve çok yüce bir mantıktır. "Din açısından dünya o kadar değersizdir ki onun uğrunda bir tek yalan bile söylenmemeli, bir hıyanet bile edilmemeli ve bir zulüm bile işlenmemelidir", demek yanlıştır. Bunun doğru yorum ve tefsiri şöyledir: Din ilkelere, haklara, inanca, imana ve ahlâka değer vermiş ve bunların uğrunda dünyanın feda edilmesi gerektiğini bildirmiştir. Gerçekten de durum böyledir. İnsanı, insanlığı ve manevî değerleri tanımış ve anlamış isek bunun dışında bir şey söylememeliyiz. Bütün dünya ve hatta materyalistler bile ilke ve hakları önemsemek, inanç, yol ilke ve haklar karşısında maddi çıkarları küçümsemek zorundadırlar. İşte bu gerçek -kendine has bir yapısı olan- din dilinde dünyanın değersizliği ve önemsizliği şeklinde tabir edilmiştir. Bu mantık ancak dinî dayanaklarla insana öğretilebilir ve inancın, yolun, ilkenin, hakların çıkarlardan üstün olduğuna inanması sağlanabilir. Eğer din dayanakları insandan alınacak olsa, insanlığın çıkarlardan üstün olduğu gerçeği alt yapısız ve dayanaksız kalacaktır. Kuşkusuz ki dünya, uğrunda bir günah işlemeksizin, bir ilkeye muhalefet edilmeksizin ve bir hak ayak altına alınmaksızın kendi başına ele alınacak olsa bizim için çok değerli olacaktır. Yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) tabiriyle, "Dünya ahiret tarlasıdır." Müminler Emiri Ali (a.s) ise bu hususta şöyle buyurmuştur: Dünya Allah dostlarının mescidi, Allah'ın meleklerinin namaz yurdu, Allah vahyinin iniş yeri ve Allah velilerinin ticaret yeridir. Böyle bir yerin faydasız ve değersiz olduğu elbette ki söylenemez. Din bu yüce mantığıyla dünyanın sahip olduğu ve herkesin anladığı değerini küçümsememiştir; bilakis insanların daha az ilgilendiği maneviyatın, takvanın, faziletin, sosyal hakların değerini tanıtmış ve yüceltmiştir. O hâlde dünyanın değersizliği, karşılaştırma alanındaki değersizlik türündendir. Karşılaştırma eksenli değersizlik, dünya yaşamı ile hakların korunması gerektiği gerçeğiyle çelişmemekte ve hatta haklara saygının özüdür. Belirttiğim gibi İslâm'ın sarsılmaz hukukî yasaları, dünyanın karşılaştırma eksenli değersizliğinin kanıtıdır. Konunun bir boyutu budur Konunun bir diğer boyutu ise şudur: İslâm dini, İslâmî toplumun kalmasını istemiyor mu? Elbette ki İslâm bunu istiyor. Adalet ekseninde hareket etmeyen ve bireylerinin hakkının korunmadığı bir toplum ayakta kalır mı? Yüce İslâm Peygamberi (s.a.a), "Yönetim küfr ile varlığını sürdürür, ama zulüm ile varlığını sürdüremez." buyurmaktadır. Yani adalet üzere hareket eden ve dengeleri gözeten bir toplum, bireyleri inkârcı ve kâfir olsa da ayakta kalır; ama eğer ayrımcılık, sınıfsal farklılık, alçaklık, yükseklik, eşitsizliklerin sonucu olarak bir toplumda zulüm ve haksızlık ortaya çıkacak olsa o toplum, inanç noktasında bireyleri Müslüman olsa da yok olmaya mahkumdur. Kur'an-ı Kerim, zulüm ve haksızlıkları sonucunda yok olan kavim ve milletlerin öyküleriyle doludur. Bir ayet şöyle buyurmaktadır: Rabbin, ahâlisi, birbirini ıslâh edip duran şehirleri bir zulümden ötürü helâk etmez. Müfessirler bu ayetin tefsirinde şöyle demişlerdir: Ayette geçen "zulüm" kavramıyla kastedilen şey Allah'a ortak koşmaktır. Çünkü şirk de zulmün bir dalıdır. Kur'ân-ı Kerim bu hususta şöyle buyurmaktadır: Şüphe yok ki şirk, elbette pek büyük bir zulümdür. Bu iki ayetten elde edilen sonuç şudur: Eğer insanlar sosyal ilişkiler ve sosyal haklar bakımından adalete uygun davranacak olsalar yüce Allah, onları küfr ve şirk sebebiyle helak etmeyecektir. Konunun bir diğer boyutu şöyle açıklanabilir: Varsayalım ki dünyanın değersizliği göreceli türden değildir ve dünya da din açısından mutlak anlamıyla şerdir. Hangi konuda şüphe edersek edelim, peygamberlerin geliş amaç ve hedefi hakkında şüphe edemeyiz. Peygamberler bir takım temiz inançları öğretmek, insanların ruh ve canını arındırmak, insanları iyiliklere ve güzelliklere özendirmek ve kötülüklerden sakındırmak için gönderilmişlerdir. Din açısından bazı işler güzeldir ve peygamberler o güzel işlere davet etmek için gelmişlerdir; bazı işler kötüdür ve peygamberler o kötü işlerle mücadele etmek için gelmişlerdir. Dinî buyruklar üç kısımdır ve bunlar; inanç, ahlâk, amel alanındaki buyruklardır. İnançsal buyruklar şöyle örneklendirilebilir: Allah'a iman, peygamberlere ve elçilere iman, Allah velilerine iman, ölüm sonrası hayata iman, sevap ve azabın varlığına iman. Ahlâkî buyrukların bazı örnekleri de şöyledir: İffetli ve namuslu olmak, Allah korkusuyla ve takva üzere hareket etmek, Allah'ın takdirine razı olarak, şükrederek ve sabrederek yaşamak, affedici olmak, bilgisizlerin davranışlarına tahammül etmek, sevecen olmak, sevgi ile yaklaşmak, birlik ve beraberlik içinde yaşamak, ruhu arındırmak, kin ve hasetten sakınmak, cimrilik etmemek, gözü pek ve korkusuz olmak, zulmetmemek, başkalarına kötülük etmemek ve kötüye düşmelerini istememek... Dinin amelî buyrukları ise namaz, oruç, hac, cihat, iyiliği buyurmak, kötülükten sakındırmak... gibi öngörülen ibadetlerdir veya muaşeret alanındaki iyilik etmek, rahim bağlarını korumak ve kollamak, yalan konuşmamak, başkalarını çekiştirmemek, içki içmemek, kumar oynamamak, faizli muameleden sakınmak, riya ve gösterişten uzak durmak... gibi buyruklardır. Sonuç itibariyle hangi konuda şüpheye düşsek ise de bu konularda şüphe edemeyiz. İslâm'ın iyi olarak kabul ettiği şeylerin gerçekleşmesi gerektiği ve kötü kabul ettiği şeylerin de hiçbir sûrette vuku bulmaması gerektiği konusu kesindir. Şimdi konunun özüne dönüp hesabımızı yapalım. Bireylerin haklarının korunduğu, toplumun adil ve dengeli olduğu; insanlar arasında ayrımcılık, mahrumiyet, aldatılmışlık hissinin olmadığı bir durumda inançlar daha temiz kalmaz mı, ahlâk daha temiz olmaz mı, kalpler daha aydın ve nurlu olmaz mı ve buna paralel olarak günahlara düşme ve sapkın inançların yayılma zemini daha az olmaz mı? Yoksa toplumun dengeli olmadığı, ifrat ve tefritin kol gezdiği, haksızlık ve aldatılmışlığın genel kanaat olduğu, eşitsizlik ve ayrımcılığın yaygınlaştığı bir durum nefsin arınması ve ruhun nur bulması yönünde daha mı iyidir? Yoksa üçüncü şık olarak, sosyal durumun niteliği bu konularda etkisiz midir? Akıl nimetinden nasiplenmiş bir insan, hak ve adalet bakımından toplumun yoksunluğunun temiz inançlar, nefs tezkiyesi ve salih amel için daha iyi bir zemin hazırlayacağını iddia edemez. Bu hususta söylenebilecek şey, adaletin varlığı veya yokluğu, hakların korunması veya korunmamasının sözü edilen alanlarda hiçbir etkisinin olmaması olabilir ancak. Dindar insanlarımızın çoğu belki de böyle düşünmekte ve bu durumu, birbiriyle bağlantısı olmayan iki farklı olay olarak görmektedir. Böyle düşünenlerin hayal âleminde ve gaflette olduğunu hatırlatmak gerekir. Kesinlikle genel durum ve sosyal adaletin varlığı veya yokluğu insanların davranış, ahlâk, düşünce ve inancını etkiler; hem düşünce ve inanç aşamasında, hem nefsanî huy ve yetiler aşamasında ve hem de amel aşamasında insanları etkiler. Düşünce ve inanç aşamasına gelince; dönüp de şöyle bir edebiyatımıza, edebi eserlerimize ve yüce şairlerimizin düşüncelerine baktığımızda şairlerimizin, gerçekleri kavrayan, bazı hikmetlere ulaşan ve çok ince düşünen insanlar olduklarını görürüz. Bu değer ve üstünlükleriyle eş zamanlı olarak şaşkınlık uyandıran bazı fikrî kıvılcımlar da ortaya atmışlardır. Örneğin şairlerimizin baht ve şansa çok önem verdiklerini, bu konu üzerinde çok durduklarını ve "kendin uyu, bahtın uyanık olsun" dediklerini görmekteyiz. Onların yanında bahtın ve şansın adı geldiğinde adeta her şey değer kaybetmiş olur; ilim, akıl, çaba ve gayret, teknik, sanat, bilek gücü... türünden her şey bir hiçte kaybolmuş hiç olur sanki. Onlar, aklın değil, bahtın işe yaradığını şöyle demişler: Û fitade est der cihan bisyar Bî temiz ercümend ve akil hâr. Niceleri yaşar bu dünyada ki Akılsızı değerli ve akıllısı hordur. Veya bahtın iyi olsun, demişler; sanat, yeterlilik ve işbilirliğin hiç önemi yok: Eger be her ser-i mûyet do sed honer başed Honer be kar neyayed çû baht bed başed. Saçının her telinde iki yüz sanat olsa da Sanatın değeri yok, bahtın kötü olmuşsa. Veya çaba, gayret ve çalışma ile hiç bir yere varılamayacağını ve işin temelinin baht olduğunu söylemişler: Dovlet ne be kûşîden est Çare kem cûşiden est. Çalışmakla devlete konmak olmaz Bunun çaresi, yolu, az kaynamaktır. Veya şu beyit: Ez în bu'l-acebter hadîsî şinov Ki bî baht, kûşiş neyerzed do cov. Bundan daha ilginç bir söz duy Bahtın yoksa çalışmak iki arpa etmez. Veya şu mısralar: Çendan ki cehd buved dovîdîm der taleb kûşiş çi sûd çûn nekoned baht yaverî. Gücümüz kadarınca koştuk gaye peşinde Çabanın faydası ne, baht yaver değilse? Baht ve şansın iyi olduğu yerde güç ve bileğin işlemeyeceğini şöyle demişler: Çe koned zûrmend-i vârûn baht Bâzûy-i baht beh ki bâzûy-i saht. Bahtı dönmüş güçlü ne yapsın? Baht gücü bilek gücünden üstünse. Aynı manayı şu tabirle de aktarmışlar: Be renc borden-i bîhûde genc netevan yâft Ki baht rast fazîlet ne zûr-o bâzû ra. Zahmet çekmek boşuna, define bulunamaz Üstünlük bahttan yana; ne güç, ne bilek sökmez. Görüldüğü gibi vurgu yapılan tek şey bahttır. Şimdi bu değerli düşünürlere, "Baht nedir, tanımlar mısınız? Bahttan bu kadar söz ettiğinize göre onu mutlaka tanımış veya bir izine rastlamışsınızdır. Bize anlatır mısınız?" diye soracak olsak, buna verecekleri cevap olmayacaktır. Belki de şairlerimiz bahtın müphem bir nişanesini görmüş, belirsiz bir izine rastlamış ve oradan da bahta inanır olmuşlardır. Onlar, bir ömür boyu çalışan ve koşturanların yokluk ve yoksunluk içinde yaşadıklarını ve öte yandan da işsizlerin sebepsiz ve nedensiz olarak yükseldiklerini ve refah içinde yaşadıklarını görmüşlerdir; akılsızların değer kazandıklarını ve akıllıların horlandıklarını bizzat gözlemlemişlerdir. Sanat, yeterlilik ve liyakat ile pay, hak ve fayda arasında uyum ve ilinti bulamamışlardır. Onlar yaşadıkları toplumda hep bunu görmüşlerdir. Onların sosyal gözlem ve edinimlerinden kaynaklanan bu olgu, zaman içinde adeta "baht felsefesi" adında bir felsefî yapı kazanmıştır. Bütün bu düzensizliklerin ve haksızlıkların adına -bilerek veya bilmeyerek- "baht" demişler ve bazen de onu kötülemiş ve telin etmişlerdir. Baht düşünce ve felsefesinin sosyal haksızlıklar, eşitsizlikler ve adaletsizlikler dışında hiçbir nedeni yoktur. Bu şeytanî düşüncenin esin kaynağı sosyal haksızlıklar ve adaletsizliklerdir. Bizim ancak iki ilham kaynağımız vardır: Bu kaynakların biri dindir. Şairler bazen Kur'ân ayetlerinden, yüce Peygamberimizin (s.a.a) ve Ehlibeyti'nin buyruklarından ilham alırlar. Oysaki ne Kur'ân'da ve ne de Peygamberimizin (s.a.a) ve Ehlibeyti'nin buyruklarında bahtın ve şansın adı bile geçmemiştir. İkinci kaynak ise akıl, bilim ve felsefedir. En eski felsefe kitaplarında bile baht ve tesadüf, vehim ürünü olarak tanımlanmıştır. Durum böyle iken bahtın harikulâde güç ve yüceliği hakkındaki düşüncenin kaynağı nedir? Bahtın akıldan, ilimden, çalışmadan, sanattan, güçten ve her şeyden daha üstün olduğu düşüncesi nasıl ortaya çıkmıştır? Bu şeytanî düşüncenin ilham kaynağı düzensizliklerden, eşitsizliklerden, nedensiz üstünlüklerden ve karşılığını bulmayan yeterliliklerden başka bir şey değildir. Sosyal adalet sarsıldığında, haklar ve hak edişler gözetilmediğinde, ayrıcalıklar ve ayrımcılık etkili olduğunda baht ve şans türünden düşünceler güçlenecek ve yaygınlaşacaktır. Çünkü baht, hiçbir şeyin hiçbir şeye şart ve koşul olmaması anlamınadır. Çalışmanın bir sonucu olduğuna inanan ve "Ve gerçekten de insan, ancak çalıştığını elde eder." ayetinin buyurduğu gerçeğe iman eden insan ile "Çektiğin zahmetler boşunadır ve sermayeden yemiş olursun." düşüncesi olan ve hiçbir şeyi hiçbir şeye koşul görmeyen bir insan arasında çok fark vardır. "Şüphe yok ki bir topluluk, kendinde olanı değiştirmedikçe Allah o topluluğu değiştirmez." gerçeğine iman eden insan ile bahta inanan insan arasında çok fark vardır. Baht ve şans konusu bu alanda bir örnektir sadece. Edebiyat kitaplarımızda karşılaştığımız bir diğer örnek ise "felekten yakınma" başlığı taşımaktadır. Artık feleği kötülemek noktasında, tabir doğruysa, söylenmemiş söz kalmamıştır; aldatıcılıkla, acımasızlıkla, zalimlikle suçlanmış ve iyilerin düşmanı olarak tanımlanmıştır. Burada sözü edilen felek gökyüzü, yeryüzü, zemin, zaman değildir; bunu söyleyen şahısın sosyal çevre ve özel koşullarıdır. Bütün bunlar, bunu söyleyen kimsenin özel ruh hallerinin yansımasıdır. Bir şairin dile getirdiği şey, sadece onun bireysel hal ve duygularını değil, aynı zamanda dönem ve toplumunun ortak derdi ve sorunu olduğunu da yansıtır. Bir insan her yerde zulüm, acımasızlık, haksızlık görüyor ve bunun asıl nedenini teşhis edemiyor veya teşhis ediyor da dile getiremiyor ise, bütün öfke ve hıncını eğri dönen ve eğrilik yapan feleğin üstüne boşaltacaktır. İşte bu hal ve durumların sonucunda yaratılış düzeni hakkında bir tür kötümserlik ortaya çıkacaktır; feleğin iyilere zulüm ve düşmanlık temeli üzerine kurulu olduğu vehmi güçlenecektir. Tabiatıyla da insanlar feleğe karşı kötümser olacaktır; yaratılış ve hatta evreni yaratan hakkında bile kötümserliğe düşecektir. İbn Ravendî'nin beyitleri tam da bu doğrultudadır. Nice akıllı mı akıllılar hayat yollarında aciz düşmüştür Nice cahil mi cahilleri nimetler sahibi olarak bulursun İşte budur düşünceleri ateşte yakan Ve zeki, gerçekçi bilgini dinsize dönüştüren. Her durumda sosyal dengenin bozulmasının ve nedensiz ayrıcalıkların direkt sonuçları vardır. Bunların biri düşünce yapısının bozulmasından, insanı mutluluğa taşıyan (ilim, akıl, takva, çalışma, amel, sanat, yeterlilik... gibi) gerçek etkenlere inancın sarsılmasından beslenir ve "baht felsefesi" adıyla ortaya çıkar. Bunun sonucunu edebiyatımızda açıkça görmekteyiz. Bunun bir diğer örneği yaratılışa ve kutsal yaratıcıya kötümser olmak ve kötü zan beslemektir. Bu, adaletsizliklerin ve haksızlıkların inanç ve düşünce bağlamındaki sonucudur.
Sosyal adaletsizliklerin yaygınlaşmasının ahlâkî yozlaşma ve ruhsal sorunlar alanındaki etkisine gelince; bilinmelidir ki her şeyde olduğu gibi iyi ve kötü ahlâkın da ortaya çıkış nedenleri vardır. Bu hususta insanın yapı ve tıyneti, çevre koşulları ve çevre telkinleri etkilidir. Ahlâkî yozlaşma ve ruhsal çöküntü alanında etkisi kesin olan hususlardan biri mahrumiyet ve aldatılmışlık hissidir. Haset, kin, düşmanlık ve şer severlik gibi olgular işte buradan kaynaklanır. Bazı insanlar da vardır ki mazlumiyet ve mahrumiyetten etkilenmezler. Bunları istisnaî konuma yükselten şey, bu insanların ruhsal korunmuşluklarıdır; güçlü imana sahip olmaları, birçok etkenlerin ruh üzerindeki etkisini ortadan kaldırır. Bunlar genel düşünce sınırının ötesinde olan ve istisnaî konumda bulunan insanlardır. Şimdi konunun anlaşılması için bunu örneklendireceğim: Baba, anne ve çocuklardan oluşan bir aile düşünün. Baba ve anne, çocuklarına yemek, meyve, tatlı ve elbise alır ve çocukları arasında bölüştürürler. Genellikle bu tür durumlarda çocukların düşünce ve yargı tarzı baba ve anneninkinden farklıdır; aynı düzeyde değildir. Çocukların birbirleri hakkındaki düşüncesi şöyle anlatılabilir: Yemeğinin, meyvesinin, tatlısının az olduğu ve elbisesinin az veya eski veyahut da kalitesiz olduğunu düşünen çocuk bundan rahatsız olur, küser, ağlar ve kendisine haksızlık edildiğini düşündüğünden dolayı da intikam alma düşüncesine kapılır. Bu nedenle çocuklarının mutluluğuna ilgi gösteren, sağlıklı bir ruh haliyle büyüyüp gelişmesini isteyen anne ve babalar, ayrımcılığın her türünden özenle sakınmalıdırlar. Ayrımcılık çekişme, çatışma, çekememezlik ve intikam tohumu eker ve öte yandan da haksızlığa uğradığını düşünen çocuğun hem üzülmesine, ruhsal sıkıntı yaşamasına ve hem de el üstünde tutulan diğer çocuk veya çocukların kendi ayakları üstünde duramamasına, kırılgan bir yapı kazanmasına ve şımarık büyümesine neden olur. Nedense anne ve babalar, çocuklarının bedensel hastalıklarına önem verir ve böyle bir durumla karşılaştıklarında mutlaka doktora görünürler; ama çocuklarının ruh sağlıklarını pek önemsemezler. Oysaki ruh sağlığı, birçok yönden beden sağlığından çok daha önemlidir. Anlatmak istediğimiz şudur: Genellikle çocuklar aynı düşünce yapısında olduklarından dolayı onlardan birinin, haksızlığa uğradığı sonucuna varması, onu kötü yönde etkileyecektir. Fakat baba ve anneler daha üstün bir düşünce ve akıl düzeyinde olduklarından dolayı daha farklı düşünür, daha farklı olarak sevgi besler ve bunu yansıtırlar. Onlar, hatta kendilerine yemek, tatlı ve meyve kalmamasından dolayı üzülmez, rahatsız olmaz ve hakarete uğradıklarını düşünmezler. Bu durum toplum bazında da tamamen aynıdır; ümmetin babası konusunda olan istisnaî insanlar, haksızlıklardan ve yoksunluklardan etkilenmez ve hatta haksızlığa uğramış olmasına rağmen, evlatlarının hayrını düşünen bir baba gibi ümmetin hayrını düşünürler. Yüce Allah Resulü (s.a.a), Uhud Savaşı'nda atılan taşla alnı yarılmış ve dişi kırılmış bir hâlde ellerini duaya açarak şöyle demiştir: Allah'ım! Milletimi hidayet et; onlar (ne yaptıklarını) bilmiyorlar. İmam Ali (a.s) Fedek arazisi konusunda haksızlığa uğradığında şöyle demişti: Gökyüzünün gölgelendirdiği şu dünya yüzünde elimizde bir Fedek vardı, ona da toplumun bir kısmı göz dikti, bir kısmı ise cömertlik ederek ondan el çektiler; Allah ne de güzel hükmedicidir! Ben Fedek'i veya başka yeri ne yapayım. Yarın bu nefsin konağı mezarıdır. Onun karanlığında işleri kaybolur, haberi yok olur. Şair şöyle demiştir: An ki rest ez cihan, fedek çe koned An ki cest ez cihet, felek çe koned. Dünyadan el çeken Fedek'i neyler Yönlerden kurtulana felek ne eder. İstisnaî insanlar ayrımcılıklardan hiçbir surette etkilenmezler. Toplumun diğer fertleri ise ailedeki çocukların konumundadırlar. Ayrıcalık ve ayrımcılıklar, bir yandan mahrum bırakılan kesimin ruhunu rahatsız ederken, incitirken, kin ve düşmanlığa iterken öte yandan da nedensiz olarak el üstünde tutulanların ruhunu azgınlaştırır, tahammülsüzleştirir, çabuk incinen ve savurgan kişilik kazanmasına neden olur. Bir kesimde çekememezlik, hınç, kin, nefret, intikam ve düşmanlık ortaya çıkarır; diğer kesimde ise çalışma konusunda tahammülsüzlük, bıkkınlık, israf ve savurganlık nedeni olur. Haksızlık ve adaletsizliğin genel halk bazında ne tür hal ve durumlar ortaya çıkardığını düşünsenize! Yüce Allah Resulü'nden (s.a.a) rivayet edilen meşhur bir dua şu cümle ile başlar: Allah'ım! Senin korkundan, bizimle sana itaatsizlik arasında engel olacak kadarını bize nasip eyle. Dua zenginliklerimiz, ahlâkî ve manevî öğretileri en iyi şekilde öğreten etkenlerden biridir. Birçok önemli ve büyük ruhsal ve sosyal incelikler dua kalıbında aktarılmıştır. Sözünü ettiğim duanın bir cümlesi şöyledir: (Allah'ım!) bizim intikamımızı bize zulmedenler hakkında kıl. Bu cümlede çok ince bir nokta yatmaktadır. Yüce Allah Resulü (s.a.a), "Allah'ım! Bizim intikamımızı zalimlerden al." dememiştir; bilakis, "Allah'ım! Bizim intikamımızı bize zulmedenler hakkında kıl." ifadesini kullanmakla şöyle demek istemiştir: Biz insanlara yapılan zulüm sonucunda tabiatıyla ruhumuz rahatsız olur, incir, intikam güder. Bu hal ruhumuzda oluştuğunda her zaman, her yerde ve herhangi bir şekilde etkisini gösterebilecek, bir ateş gibi alevlenebilecektir. Günümüz ruh bilimcilerinin bu hususta vardığı sonuç şudur: Ruhta oluşan kin ve düşmanlıklar, geçici olarak ruhun derinliklerine inecek ve insan, zahir bilincine uygun olarak onları unutabilecektir. Gerçekte bu kin ve düşmanlıklar gerçek anlamıyla yok olmaz, bilakis ruhun derinliklerinde zahir bilincinden ve zahir akıldan habersiz olarak dışarıya çıkmanın yolunu bulmaya çalışırlar. Bu açıklama ışığında yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) duasının açılımı şöyledir: Allah'ım! Ruhumuzda oluşan ve bir gün alevlenecek olan bu ateş, bize zulmedenlerden başkasını yakmasın; bu ateşi oluşturanları yaksın sadece. Eğer insan, zahir akıl ve bilinciyle intikam almaya girişirse şahsî intikamını ancak kendisine zulmedenden alır. Ama eğer ruhunun derinliklerindeki kin ve nefretten hareketle intikam almaya kalkarsa, artık bu noktaları göz önünde bulundurmayacaktır. Yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) duasının açılımını bir kez daha hatırlatmakta yarar görüyorum: Allah'ım! Kin ve intikamımızı, sadece düşmanı ezecek şekilde kıl; adaletsizlikler, haksızlıklar ve güçsüzlükler sonucunda ruhlarımızda oluşan kin ve nefret, ruhumuzu asi ve zalim kılmasın; insanlara zulmetmekten zevk alacak bir yapı kazanmasın. Dengeli ve ölçülü olan ahlâk yüce ahlâktır. Toplumun, sosyal yapıların, sosyal yasaların ve sosyal hukukun dengeli ve ölçülü olmaması durumunda kesinlikle ve kesinlikle bireysel ahlâk da dengeli kalmayacaktır. Sosyal dengenin olmaması durumunda sadece genel halk tabakasını oluşturan yoksunlar değil, bütün nimetleri ve imkânları kendilerine tahsis eden özel ve üstün tabaka da bundan zarar görecektir. Genel halk kitlesi baskı altında kalacak ve öfkelenecek; özel ve üstün kitle ise bir işe yaramayacak, sanattan mahrum kalacak, tahammül ve direniş gücünden yoksun, sabırsız, çok masraflı ve nankör olarak kalacaktır. İmam Ali (a.s), Malik-i Eşter'e yazmış olduğu meşhur mektubunda bu üstün tabaka hakkında şöyle buyurmuştur: ...Çünkü genelin öfkesi özelin rızayetini faydasız kılar; oysa genelin hoşnutluğuyla özelin öfkesi örtülüp giderilir. Zira bu yakınlar hâkime bollukta en ağır gelen, darlıkta en az yardım eden, haklarında insafla hükmedilmesini hoş görmeyen, isteklerinde inatla direnen, verildiğinde az şükreden, verilmediğinde özrü zor kabul eden, zamanın güçlüklerine karşı en az direnç gösteren kimselerdir. Dinin direği olan, İslâm cemaatini oluşturan, düşmanlara karşı duran, ümmetin çoğunluğu olan halkı daha çok sevmeli ve onlara daha fazla meyletmelisin. İmam Ali (a.s), toplumun nedensiz olarak yükseltilen üstün tabakasının yapısını ve halini çok güzel tanımlamış ve açıklamıştır. Allah Resulü (s.a.a) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: Bir düzeyde ve eşit olun (aranızda ayrımcılık ve ayrıcalıklar olmasın) ki kalpleriniz birbirine yaklaşsın ve eşitlensin. Yüce Peygamberimizin (s.a.a) vurgu yaptığı nokta şudur: Allah'ın nimetleri hususunda aranızda çatlak ve ayrılık oluştuğunda ister istemez kalpleriniz de birbirinden ayrılacaktır. İşte bu durumda gönül ve düşünce birliğinde olamayacak ve bir safta yer alamayacaksınız; tabiatıyla saflarınız ayrılacaktır. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: Hep birden Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, bölük bölük olmayın ve anın Allah'ın size verdiği nimeti, anın o zamanı ki düşmandınız birbirinize, kalplerinizi uzlaştırdı, nimetiyle kardeş oldunuz. Bu ayet, içeriğinden de anlaşıldığı gibi birlik ve beraberlik hakkındadır. Geçen oturumda şu noktaya değinmiştim: İslâm dini sadece ahlâk boyutlu olsaydı; ahlâkî ekoller gibi tek uğraşı ahlâkî öneri, öğüt ve nasihat olsaydı; sosyal doku ve yapıyla ilgilenmeseydi, kesinlikle tarihin akışını değiştiren düşünce ve gönül birliği içinde yeni bir toplumu yaratamayacaktı. Kuşkusuz kalpleri birbirine yaklaştıran şey inanç ve iman etkenidir. Yüce Allah Resulü (s.a.a), vahdet ve birliğin en büyük etkeni olan inanç birliğini oluşturdu ve insanları "La ilâhe illellah" bayrağı altında topladı. Allah Resulü (s.a.a) iman ve inançla yetinmedi; birliği engelleyen etkenlerle de yakından ilgilendi. Bu yöndeki engelleri ve sorunları ortadan kaldırdı; kalplerin uzaklaşma nedenlerini, kin ve hasret nedenlerini, nefret ve intikam nedenlerini ortadan kaldırdı; yani hukuk alanındaki ayrıcalık ve ayrımcılık nedenlerini yok etti. Bilinmelidir ki, bir toplumda iman ve inanç varsa ve ayrımcılıklar ortadan kalkmışsa, birlik ve beraberlik kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Ama eğer vahdeti gerektiren ve engelleyen etkenler birlikte varlık sürdürürse veya ne neden ve ne de engel yoksa, bu gerçekleşmeyecektir. Öyleyse "İslâm, sadece tek inanç biçimi oluşturarak insanları birleştirdi." düşüncesi doğru değildir. Çünkü İslâm tek inanç sistemi getirmekle birlikte engelleri, ayrıcalıkları, çatlakları ve ayrımcılıkları da ortadan kaldırdı. İslâm dini insanları birliğe ve beraberliğe çağırdı ve şöyle buyurdu: De ki: "Ey kitap ehli, gelin aramızda eşit olan tek söze: Ancak Allah'a kulluk edelim, ona hiçbir şeyi eş ve ortak etmeyelim." Yani İslâm, herkes için aynı oranda iyi olan, herkes için hayır ve hakikat olan inanç ve imana çağırmakla kalmadı, eşitlik ve beraberliğe de şöyle vurgu yaptı: Allah'ı bırakıp da bazılarımız, bazılarımızı tanrı tanımayalım. Yüce İslâm Peygamberi (s.a.a) Veda Haccı'nda şöyle buyurdu: Ey insanlar! Şüphesiz Rabbiniz birdir ve babanız bir; hepiniz Âdem'den geldiniz ve Âdem topraktan. Arab'ın Aceme üstünlüğü yoktur; üstünlüğün tek ölçüsü takvadır. Sonra şöyle devam etti: "Bunu sizlere ulaştırdım mı?" Herkes, "Evet. Ey Allah Resulü, ulaştırdın." dedi. Allah Resulü (s.a.a) tekrar devam ederek buyurdu: Öyleyse burada olanlar olmayanlara (bu nesil gelecek nesillere ve her kuşak bir sonraki kuşağa) bunu ulaştırsın. Adaletin varlık ve yokluğunun, halkın davranışında da etkili olduğu işte buradan anlaşılabilir. İnanç ve ahlâk alanında etkisini ortaya koyan adalet, doğal olarak eylem ve davranışları da etkileyecektir. Kur'ân şöyle buyurmuştur: De ki: "Herkes huylandığı huya göre hareket eder." Gerçek şu ki insan, düşündüğüne ve inandığına uygun olarak ve ruhuna yerleşmiş olan hallere göre hareket eder. İnsanın eylemleri, onun ruhundaki kökene dayanır. Sosyal adaletsizlik, ayrıcalık, ayrımcılık, aldatılmışlık ve mahrumiyet hissi bu sonuçları doğurur. Ayrıca yokluk ve yoksulluğun kendisi -nedeni ne olursa olsun; adaletsizlik veya başka bir şey- günah işleme nedenlerinden biridir. İşte bu yoksulluğun, aldatılmışlık ve yoksunluk hissiyle birleşmesi daha kötü sonuç doğuracaktır; lüks hayat özlemiyle birleşmesi ise daha korkunç olacaktır. İşte bu durumda söyleyeceği söz ancak bu olacaktır: Sohen dorost be-gûyem nemî tevanem dîd Ki mey horend harîfan ve men nezare konem. Açık söyleyeyim, görecek gözüm yok Düşmanlar mey içsin de, ben seyre durayım. İşte bu "görecek gözüm yok" ifadesi; nice hırsızlıklara, rüşvetlere, yolsuzluklara, kamu malına hıyanetlere, nice günahlara, aldatmalara... neden olacaktır. İnsanlar, kendilerinden daha refah ve lüks yaşayan kesime ulaşabilmek için rüşvete el atacak, hırsızlık yapacak, insanları aldatacaktır... İmam Ali (a.s), aziz oğlu Muhammed Hanefiye'ye yokluk ve yoksulluk hakkında şöyle buyurmaktadır: Oğlum, fakirliğe düşmenden korkarım. Ondan Allah'a sığın; çünkü fakirlik, dini noksanlaştırır, aklı şaşkınlığa düşürür, aşağılanmaya (düşmanlığa) sebep olur. Fakirliğin dini noksanlaştırması ne anlama gelir? Fakirlik günah mıdır? Hayır, fakirlik günah değildir; fakat fakirlik, imanı güçlü olmayan insanı çok kolay bir şekilde günaha düşürür. Günahların çoğu ihtiyaç ve fakirlikten kaynaklanır. Bundan dolayı da yüce İslâm Peygamberi (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Fakirlik neredeyse küfre dönüşecektir. Fakirlik, ruhu itaatsiz eder ve azmi zayıflatır. Fakirliğin bir başka sonucu, aklı şaşkınlığa düşürmesidir. Akıl ve düşünce, yokluk ve yoksulluk sonucunda dengesini yitirir. Felaketlerin şaşkınlığa neden olduğu gibi, bu durumda olan insan da sağlıklı düşünemez. Tedbîr-i sevab ez dil-i hoş bayed cüst Sermayey-i afiyet kefaf est nehost Şemşîr-i gaviy neyayed ez bazûy-i sost Yani zi dil-i şikeste tedbîr-i dorost. Doğru düşünce hoş gönülde aranmalı Esenlik sermayesi, öncelikle kifaftır. Gevşek pazıdan güçlü kılıç inmez Yani kırık kalpte sağgörü olmaz. Fakirliğin üçüncü sonucu, insanlar tarafından hor görülmek ve aşağılanmaktır. Bu da ruhta aşağılık kompleksine ve insanın sorunlu olmasına neden olur. Bu ifade şöyle de yorumlanabilir: Fakirlik insanlara karşı düşman olmana ve zavallılığından insanları sorumlu tutmana neden olur. Bu konuşmamı, Müminler Emiri Ali'nin (a.s) büyük ashabından olan Sa'saa b. Sûhan-i Abdî'nin sözleriyle bitirmek istiyorum. Sa'saa büyük ve değerli bir insandı, İmam Ali'yi (a.s) çok severdi, takvalılar önderi Ali'nin (a.s) özel dostlarından ve aynı zamanda da güçlü bir hatipti. Cahiz "el-Beyan ve't-Tebyîn" kitabında, Sa'saa'nın beyan ve mantık gücünü şöyle anlatır: Sa'saa'nın güçlü bir hatip olduğu konusundaki en büyük kanıt, Ebutalib Oğlu Ali tarafından konuşma yapmaya çağrılmasıdır. Ali, bazen Sa'saa'yı konuşma yapmaya davet ederdi ve o da Ali'nin huzurunda konuşma yapardı. Sa'saa, İmam Ali'nin (a.s) halife olduğu gün ve İbn Mülcem tarafından vurulup yatakta yattığı gün onun hakkında bir söz söylemiş; onun toprağa verildiği gün de uzun bir konuşma yapmıştır. Sa'saa, İmam Ali'nin (a.s) halifeliğinin ilk gününde ona hitaben şöyle dedi: Ey Müminler Emiri! Halifelik sana değil, sen halifeliğe ziynet ve onur verdin; o seni değil, sen onu yücelttin; halifelik, senin ona olan ihtiyacından daha fazla muhtaçtır sana. İmam Ali (a.s), Abdurrahman b. Mülcem tarafından vurulmuş, yatakta yatıyordu. İmam Ali'nin (a.s) çok yakın dostlarının tümü gibi Sa'saa da derinden etkilenmişti. İmam Ali'yi (a.s) ziyaret edebilmek ümidiyle onun evine gelmiş, ancak görüşme imkânı bulamamıştı. Sa'saa, İmam'ın yattığı odaya gidip gelen birine şöyle dedi: Efendime selâmımı ilet ve benden taraf şunları söyle: Hayatında da, ölümünde de Allah'ın rahmeti seninle olsun, ey Müminler Emiri! Kuşkusuz ki Allah, senin düşüncende çok yücedir ve sen, Allah'ın zatını tanıyansın, bilensin. Sa'saa'nın mesajı İmam Ali'ye (a.s) ulaştırılmıştı. İmam buyurdu ki, benden taraf Sa'saa'ya şunu söyleyin: Allah'ın rahmeti seninle olsun! Sen beklentisi, zahmeti, masrafı az; çok çalışkan, canla başla hizmet eden, fedakâr biriydin. Sa'saa, İmam Ali'nin (a.s) toprağa verilmesinden sonra üçüncü sözünü söyledi. İmam Ali (a.s) gece vakti defnedildi. Bazı mülahazalar dolayısıyla İmam'ın naşının teşyiinden ve defin zamanından sadece çok yakın bazı insanlar haberdar edilmişti. Sa'saa da onlardan biriydi. İmam defnedildikten sonra mezarın yanına geldi. Bir elini kalbinin üstüne koydu ve diğer eliyle bir avuç toprak alıp başına savurdu ve şöyle dedi: Babam, anam sana feda olsun, ey Müminler Emiri! Bu saadet, bu makam ve Allah'a kavuşman kutlu olsun! Sonra şöyle devam etti: Şüphesiz, doğumun tertemiz ve kutlu, sabrın güçlü, cihadın yüce, ticaretin kârlı oldu ve bu hâlde de Yaratıcının huzuruna vardın... Allah'tan diliyorum ki, bize minnet koyarak senin yolunu izlemede ve yaşam tarzına amel etmede bizi başarılı kılsın... Andolsun ki, hiçbir kimsenin erişemediği ve hiçbir kimsenin ulaşamadığı makama ulaştın. Konuşmasının sonunda tekrar şöyle der: Kutlu olsun sana ey Ebu'l-Hasan (a.s)! Allah senin makamını çok yüce kıldı. Allah, senin aracılığınla ulaşmamız gereken sevaptan mahrum bırakmasın ve senden sonra bizi dalalete düşürmesin! Andolsun Allah'a ki, senin hayatın hayırların anahtarları ve kötülüklerin kilitleriydi. Eğer insanlar, senin sözlerini duysa ve seni tanısalardı yukarıdan ve ayaklarının altından (gökyüzü ve yeryüzünden) nimetler yağardı ve bunlardan faydalanırlardı; yazık ki seni tanımadıkları için naçiz dünyayı tercih ettiler. Sonra da şiddetle ağladı ve oradakileri de tümüyle ağlattı.
Nehcü'l-Belâğa, 224. Hutbe Kunuzu'l-Hakaik, Menavi, "D" babı. Nehcü'l-Belâğa, Hikmetli Sözler, 131. hadis Yüce İslâm Peygamberi (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Ahlâk yüceliklerini tamamına vardırmak için seçildim." (İhyau'l-Ulûm, c.2, s.249) Necm, 39 Ra'd, 11 Menakıb, İbn Şehraşub, c.1 s.190 Nehcü'l-Belâğa, 45. Mektup Avali'l-Leali, c.1, s.159 Nehcü'l-Belâğa, 53. Mektup Âl-i İmrân, 103 Âl-i İmrân, 64 Âl-i İmrân, 64 Tuhefu'l-Ukul, s.34 Nehcü'l-Belâğa, Hikmetli Sözler, 319. hadis Biharu'l-Envar, c.72, s.29 Tarih-i Yakubî, c.2, s.179 Biharu'l-Envar, c.42, s.234 Biharu'l-Envar, c.42, s.295-296. Bu kaynakta, "Senden sonra bizi dalalete düşürmesin." yerine, "Senden sonra bizi hor ve hakir kılmasın." ifadesi yer almıştır. |