Salı 22 Mayıs 2012 - 13:54

الثلاثاء ٢ رجب ١٤٣٣

سه شنبه ۲ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۵:۲۴

Kullanıcı adı:

Åžifre :

Şifremi Hatırla
Åžifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

HAKLARA SAYGI VE DÜNYAYI KÜÇÜMSEME

KiÅŸilerin birbirleri hakkındaki hıyanet ve haksızlıkları  alanında, adalet ve zulüm alanında, yöneticinin görevleri alanında, yargı ve  yargıcın görevleri alanında, yargıcın görevinin zorluÄŸu alanında, ÅŸahit  alanında… İslâm dininin öngördüğü kurallar bütününden anlaşılmaktadır ki İslâm  dini insanların haklarına çok önem vermiÅŸ ve bu hakların gözetilmesi  gerektiÄŸine vurgu yapmıştır.
        İşte bu baÄŸlamda bir şüphe belirmekte ve bir soru ortaya  çıkmaktadır: İslâm dini haklara saygı gösterilmesi gerektiÄŸine önemle vurgu  yaptığı hâlde nasıl olur da İslâm mantığı dünyayı küçümseme ve dünyaya meta  gözüyle bakma doÄŸrultusunda olur? İnsanların birbirleri üzerindeki hakları, bu  dünya hayatıyla ilintilidir. Mesela kimse bir baÅŸkasının malını haksız yere almamalı  ve zayi etmemelidir. Bir insan açısından bir ÅŸey deÄŸersiz ise onunla ilgili  olan hiçbir ÅŸeyin deÄŸeri olmayacaktır. Öyleyse dünyanın kendisi ve dünya hayatı  İslâm dini açısından deÄŸersiz ise bu deÄŸersiz yaÅŸam ile ilgili olan haklar da  deÄŸersiz olacaktır.

Zatî Değer ve Göreceli Değer

Bu şüphe ve sorunun cevabı şöyledir: Öncelikle dünyanın din  açısından deÄŸersiz oluÅŸunun ne anlama geldiÄŸi aydınlanmalıdır. Bu konuların tam  anlamıyla aydınlanmamış olması, bu türden birçok şüphe ve soruların kaynağı  olacaktır. Bir ÅŸeyin deÄŸerli veya deÄŸersiz olması, eÄŸer o ÅŸeyin kendisi  açısından deÄŸerlendirilecek olsa bilinmelidir ki her ÅŸey deÄŸerlidir. Yani her  ÅŸey kendisi açısından deÄŸerlidir. Çünkü her ÅŸey varlıktan bir parçadır ve her  ÅŸeyin varlığı o ÅŸeyin kendisi açısından deÄŸerdir. Filozofların deyimiyle, varlık  hayırla eÅŸittir. Ama eÄŸer bir ÅŸey kendisi açısından deÄŸil de bir baÅŸka  ÅŸeyle olan iliÅŸkisinden veya baÅŸka bir varlık üzerindeki etkisinden dolayı  deÄŸerlendirilecek olsa iÅŸte bu durumda o ÅŸey bir baÅŸka ÅŸeye oranla deÄŸersiz  olabilir, o ÅŸeyin yarar ve zararında etkisiz olabilir veyahut da iliÅŸkide  olduÄŸu ÅŸeyi olumsuz ya da olumlu yönde etkileyebilir. Olumlu yönde etki  gösterdiÄŸi durumda o ÅŸeyin deÄŸerli olduÄŸunu söyleriz. Göreceli (bir ÅŸeyin baÅŸka  bir ÅŸey için deÄŸeri) türden olan bu deÄŸer de iki kısımdır: Bazen bir ÅŸeyin  deÄŸeri kendi başına göz önünde bulundurulur ve şöyle denir: Para insan için deÄŸerlidir.  Bazen de bir ÅŸeyin bir ÅŸey için deÄŸeri üçüncü bir ÅŸeyle karşılaÅŸtırmada göz  önünde bulundurulur. Mesela paranın insan için deÄŸeri, saÄŸlık veya ilim veya ahlâkın  insan için deÄŸeriyle karşılaÅŸtırılır.
        Åžimdi şöyle diyoruz: Bir insan açısından bir avuç kumun, bir  sivrisineÄŸin, bir sineÄŸin hiçbir deÄŸeri yoktur. Çünkü onun varlık ve yokluÄŸunun  insan üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Haliyle böyle deÄŸersiz bir ÅŸeye taalluk  eden bir hak da deÄŸersiz olacaktır. Ama para, insana fayda ulaÅŸtıracağından ve  sıkıntısını gidereceÄŸinden dolayı insan için deÄŸerlidir. İnsan için deÄŸerli  olan para; saÄŸlık, onur, fazilet ve yücelikle kıyaslandığında tümüyle deÄŸerini  kaybeder ve deÄŸersiz oluverir. Paranın meblağı ne kadar fazla olursa olsun, onurun  bir zerresiyle dahi kıyaslanamaz. Bu nedenle de bir yandan parayı seven ve öte  yandan da üstün kiÅŸiliÄŸi ve erdemli yapısı olan bir kimse, haysiyet ve onuruna  zarar gelmediÄŸi yere kadar para kazanmaya çalışır; onur ve itibarı tehlikede  olduÄŸunda ise paranın azından da, çoÄŸundan da geçer. Bu insan, bütün dünya  karşılığında bile insanî erdem ve yüceliÄŸinden taviz vermez. Bu insan açısından  para ve makam deÄŸerlidir, ancak onur ve haysiyet kaybına razı olacak kadar  deÄŸerli deÄŸildir. İşte bu baÄŸlamda para ve makam ne kadar fazla olursa olsun,  onur ve haysiyetin bir zerresiyle bile mukabele edemez ve tümden deÄŸerini  kaybeder.
        İmam Ali (a.s) kendi ruh hâl ve yapısını şöyle açıklamaktadır:
        Vallahi, karıncanın aÄŸzındaki arpanın kabuÄŸunu alarak Allah'a  karşı günah iÅŸlemem için bana yedi iklim ve göklerin altındakiler verilse gene  de bunu kabul etmem.
        Benim gözümde bütün dünyanın bir karıncaya zulmedecek kadar  deÄŸeri yoktur.
        İmam Ali (a.s) bu buyruÄŸunda dünyanın deÄŸerini ve dünya  saltanatının deÄŸerini küçümsememiÅŸ, hakkın ve adaletin deÄŸerini yüceltmiÅŸtir.  İmam Ali (a.s), "Dünya ve gökyüzünün altında olan her ÅŸey, bir karıncaya  zulmetmek gibi küçük bir ÅŸeye deÄŸmeyecek kadar deÄŸersizdir." demek istemiyor.  İmam Ali (a.s) bizzat ÅŸu gerçeÄŸe dikkat çekmektedir: Zulüm o kadar büyük bir  ÅŸeydir ki bütün dünya saltanatı ve mülkü bile zulmün en küçük -karıncaya  zulmederek aÄŸzındaki saman çöpünü almak- örneÄŸiyle kıyaslanamaz.
        Sa'di bu hususta şöyle demekte:
        Dunya neyerzed anki perîşan konî dilî
        Zinhar bed mekon ki nekerde est âkilî.
        Dünya deÄŸmez buna ki incitesin bir kalbi
        Sakın, kötülük yapma, yapmamıştır hiç bir akıllı.
        Sa'di de, küçücük bir kalbi incitecek kadar dünyanın  deÄŸersiz olduÄŸunu kastetmiyor, bilakis ÅŸunu anlatmaktadır: Bir kalbi incitmek o  kadar büyük ve önemli bir ÅŸeydir ki, bedeli bütünüyle dünya olsa bile bundan  sakınmak gerek. İşte bu, karşılaÅŸtırma baÄŸlamında deÄŸersizlik anlamı ifade  eder.
        Din perspektifinde dünyanın deÄŸersizliÄŸi, karşılaÅŸtırma  baÄŸlamında deÄŸersizlik türündendir. Bunun açılımı ise şöyledir: Dünya; etik ve  sosyal ilkeleri, insanlık ve yücelik kavramını ayak altına alacak, dünyevî ve  maddî çıkarlar uÄŸrunda yalan söyleyecek, ihanet edecek, ahdi bozacak, zulmedecek,  baÅŸkalarının haklarını zayi edecek kadar deÄŸerli deÄŸildir.
        Dünya, çıkar ve menfaatler uÄŸrunda kalpleri incitecek ve  kıracak kadar ve hatta bir karıncanın hakkını zayi edecek kadar deÄŸerli  deÄŸildir.

Yüce İnsanî Mantık

Bu, gerçekten çok iyi ve çok yüce bir mantıktır. "Din  açısından dünya o kadar deÄŸersizdir ki onun uÄŸrunda bir tek yalan bile  söylenmemeli, bir hıyanet bile edilmemeli ve bir zulüm bile iÅŸlenmemelidir",  demek yanlıştır. Bunun doÄŸru yorum ve tefsiri şöyledir: Din ilkelere, haklara,  inanca, imana ve ahlâka deÄŸer vermiÅŸ ve bunların uÄŸrunda dünyanın feda edilmesi  gerektiÄŸini bildirmiÅŸtir.
        Gerçekten de durum böyledir. İnsanı, insanlığı ve manevî  deÄŸerleri tanımış ve anlamış isek bunun dışında bir ÅŸey söylememeliyiz. Bütün  dünya ve hatta materyalistler bile ilke ve hakları önemsemek, inanç, yol ilke  ve haklar karşısında maddi çıkarları küçümsemek zorundadırlar. İşte bu gerçek  -kendine has bir yapısı olan- din dilinde dünyanın deÄŸersizliÄŸi ve önemsizliÄŸi  ÅŸeklinde tabir edilmiÅŸtir.
        Bu mantık ancak dinî dayanaklarla insana öğretilebilir ve  inancın, yolun, ilkenin, hakların çıkarlardan üstün olduÄŸuna inanması  saÄŸlanabilir. EÄŸer din dayanakları insandan alınacak olsa, insanlığın  çıkarlardan üstün olduÄŸu gerçeÄŸi alt yapısız ve dayanaksız kalacaktır. KuÅŸkusuz  ki dünya, uÄŸrunda bir günah iÅŸlemeksizin, bir ilkeye muhalefet edilmeksizin ve  bir hak ayak altına alınmaksızın kendi başına ele alınacak olsa bizim için çok  deÄŸerli olacaktır. Yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) tabiriyle, "Dünya ahiret tarlasıdır."
        Müminler Emiri Ali (a.s) ise bu hususta şöyle buyurmuÅŸtur:
        Dünya Allah dostlarının mescidi, Allah'ın meleklerinin namaz  yurdu, Allah vahyinin iniÅŸ yeri ve Allah velilerinin ticaret yeridir.
        Böyle bir yerin faydasız ve deÄŸersiz olduÄŸu elbette ki  söylenemez.
        Din bu yüce mantığıyla dünyanın sahip olduÄŸu ve herkesin  anladığı deÄŸerini küçümsememiÅŸtir; bilakis insanların daha az ilgilendiÄŸi  maneviyatın, takvanın, faziletin, sosyal hakların deÄŸerini tanıtmış ve  yüceltmiÅŸtir. O hâlde dünyanın deÄŸersizliÄŸi, karşılaÅŸtırma alanındaki  deÄŸersizlik türündendir. KarşılaÅŸtırma eksenli deÄŸersizlik, dünya yaÅŸamı ile hakların  korunması gerektiÄŸi gerçeÄŸiyle çeliÅŸmemekte ve hatta haklara saygının özüdür.
        BelirttiÄŸim gibi İslâm'ın sarsılmaz hukukî yasaları, dünyanın  karşılaÅŸtırma eksenli deÄŸersizliÄŸinin kanıtıdır. Konunun bir boyutu budur

Sosyal Mantı

Konunun bir diÄŸer boyutu ise ÅŸudur: İslâm dini, İslâmî  toplumun kalmasını istemiyor mu? Elbette ki İslâm bunu istiyor. Adalet  ekseninde hareket etmeyen ve bireylerinin hakkının korunmadığı bir toplum  ayakta kalır mı? Yüce İslâm Peygamberi (s.a.a), "Yönetim küfr ile varlığını sürdürür, ama zulüm ile varlığını  sürdüremez." buyurmaktadır.
        Yani adalet üzere hareket eden ve dengeleri gözeten bir  toplum, bireyleri inkârcı ve kâfir olsa da ayakta kalır; ama eÄŸer ayrımcılık,  sınıfsal farklılık, alçaklık, yükseklik, eÅŸitsizliklerin sonucu olarak bir  toplumda zulüm ve haksızlık ortaya çıkacak olsa o toplum, inanç noktasında  bireyleri Müslüman olsa da yok olmaya mahkumdur.
        Kur'an-ı Kerim, zulüm ve haksızlıkları sonucunda yok olan  kavim ve milletlerin öyküleriyle doludur. Bir ayet şöyle buyurmaktadır:
        Rabbin, ahâlisi, birbirini ıslâh edip duran ÅŸehirleri bir  zulümden ötürü helâk etmez.
        Müfessirler bu ayetin tefsirinde şöyle demiÅŸlerdir: Ayette  geçen "zulüm" kavramıyla kastedilen ÅŸey Allah'a ortak koÅŸmaktır.  Çünkü ÅŸirk de zulmün bir dalıdır. Kur'ân-ı Kerim bu hususta şöyle  buyurmaktadır:
        Şüphe yok ki ÅŸirk, elbette pek büyük bir zulümdür.
        Bu iki ayetten elde edilen sonuç ÅŸudur: EÄŸer insanlar sosyal  iliÅŸkiler ve sosyal haklar bakımından adalete uygun davranacak olsalar yüce  Allah, onları küfr ve ÅŸirk sebebiyle helak etmeyecektir.

Manevî Konularda Hakkın ve Sosyal Adaletin Rolü

Konunun bir diÄŸer boyutu şöyle açıklanabilir: Varsayalım ki dünyanın  deÄŸersizliÄŸi göreceli türden deÄŸildir ve dünya da din açısından mutlak  anlamıyla ÅŸerdir.
        Hangi konuda şüphe edersek edelim, peygamberlerin geliÅŸ amaç  ve hedefi hakkında şüphe edemeyiz. Peygamberler bir takım temiz inançları  öğretmek, insanların ruh ve canını arındırmak, insanları iyiliklere ve güzelliklere özendirmek ve kötülüklerden sakındırmak  için gönderilmiÅŸlerdir. Din açısından bazı iÅŸler güzeldir ve peygamberler o güzel  iÅŸlere davet etmek için gelmiÅŸlerdir; bazı iÅŸler kötüdür ve peygamberler o kötü  iÅŸlerle mücadele etmek için gelmiÅŸlerdir.
        Dinî buyruklar üç kısımdır ve bunlar; inanç, ahlâk, amel  alanındaki buyruklardır.
        İnançsal buyruklar şöyle örneklendirilebilir: Allah'a iman,  peygamberlere ve elçilere iman, Allah velilerine iman, ölüm sonrası hayata  iman, sevap ve azabın varlığına iman.
        Ahlâkî buyrukların bazı örnekleri de şöyledir: İffetli ve  namuslu olmak, Allah korkusuyla ve takva üzere hareket etmek, Allah'ın  takdirine razı olarak, şükrederek ve sabrederek yaÅŸamak, affedici olmak, bilgisizlerin  davranışlarına tahammül etmek, sevecen olmak, sevgi ile yaklaÅŸmak, birlik ve  beraberlik içinde yaÅŸamak, ruhu arındırmak, kin ve hasetten sakınmak, cimrilik  etmemek, gözü pek ve korkusuz olmak, zulmetmemek, baÅŸkalarına kötülük etmemek  ve kötüye düşmelerini istememek...
        Dinin amelî buyrukları ise namaz, oruç, hac, cihat, iyiliÄŸi  buyurmak, kötülükten sakındırmak... gibi öngörülen ibadetlerdir veya muaÅŸeret  alanındaki iyilik etmek, rahim baÄŸlarını korumak ve kollamak, yalan konuÅŸmamak,  baÅŸkalarını çekiÅŸtirmemek, içki içmemek, kumar oynamamak, faizli muameleden  sakınmak, riya ve gösteriÅŸten uzak durmak... gibi buyruklardır.
        Sonuç itibariyle hangi konuda şüpheye düşsek ise de bu  konularda şüphe edemeyiz. İslâm'ın iyi olarak kabul ettiÄŸi ÅŸeylerin gerçekleÅŸmesi  gerektiÄŸi ve kötü kabul ettiÄŸi ÅŸeylerin de hiçbir sûrette vuku bulmaması  gerektiÄŸi konusu kesindir.
        Åžimdi konunun özüne dönüp hesabımızı yapalım. Bireylerin  haklarının korunduÄŸu, toplumun adil ve dengeli olduÄŸu; insanlar arasında  ayrımcılık, mahrumiyet, aldatılmışlık hissinin olmadığı bir durumda inançlar  daha temiz kalmaz mı, ahlâk daha temiz olmaz mı, kalpler daha aydın ve nurlu olmaz  mı ve buna paralel olarak günahlara düşme ve sapkın inançların yayılma zemini  daha az olmaz mı?
        Yoksa toplumun dengeli olmadığı, ifrat ve tefritin kol  gezdiÄŸi, haksızlık ve aldatılmışlığın genel kanaat olduÄŸu, eÅŸitsizlik ve  ayrımcılığın yaygınlaÅŸtığı bir durum nefsin arınması ve ruhun nur bulması  yönünde daha mı iyidir?
        Yoksa üçüncü şık olarak, sosyal durumun niteliÄŸi bu  konularda etkisiz midir?
        Akıl nimetinden nasiplenmiÅŸ bir insan, hak ve adalet  bakımından toplumun yoksunluÄŸunun temiz inançlar, nefs tezkiyesi ve salih amel  için daha iyi bir zemin hazırlayacağını iddia edemez. Bu hususta söylenebilecek  ÅŸey, adaletin varlığı veya yokluÄŸu, hakların korunması veya korunmamasının sözü  edilen alanlarda hiçbir etkisinin olmaması olabilir ancak. Dindar  insanlarımızın çoÄŸu belki de böyle düşünmekte ve bu durumu, birbiriyle  baÄŸlantısı olmayan iki farklı olay olarak görmektedir.
        Böyle düşünenlerin hayal âleminde ve gaflette olduÄŸunu  hatırlatmak gerekir. Kesinlikle genel durum ve sosyal adaletin varlığı veya  yokluÄŸu insanların davranış, ahlâk, düşünce ve inancını etkiler; hem düşünce ve  inanç aÅŸamasında, hem nefsanî huy ve yetiler aÅŸamasında ve hem de amel aÅŸamasında  insanları etkiler.

Sosyal Adaletin Düşünce ve İnanç Üzerindeki Etkisi

Düşünce ve inanç aÅŸamasına gelince; dönüp de şöyle bir  edebiyatımıza, edebi eserlerimize ve yüce ÅŸairlerimizin düşüncelerine  baktığımızda ÅŸairlerimizin, gerçekleri kavrayan, bazı hikmetlere ulaÅŸan ve çok  ince düşünen insanlar olduklarını görürüz. Bu deÄŸer ve üstünlükleriyle eÅŸ  zamanlı olarak ÅŸaÅŸkınlık uyandıran bazı fikrî kıvılcımlar da ortaya atmışlardır.  ÖrneÄŸin ÅŸairlerimizin baht ve ÅŸansa çok önem verdiklerini, bu konu üzerinde çok  durduklarını ve "kendin uyu, bahtın uyanık olsun" dediklerini  görmekteyiz. Onların yanında bahtın ve ÅŸansın adı geldiÄŸinde adeta her ÅŸey  deÄŸer kaybetmiÅŸ olur; ilim, akıl, çaba ve gayret, teknik, sanat, bilek gücü...  türünden her ÅŸey bir hiçte kaybolmuÅŸ hiç olur sanki. Onlar, aklın deÄŸil, bahtın  iÅŸe yaradığını şöyle demiÅŸler:
        Û fitade est der cihan bisyar
        Bî temiz ercümend ve akil hâr.
        Niceleri yaÅŸar bu dünyada ki
        Akılsızı deÄŸerli ve akıllısı hordur.
        Veya bahtın iyi olsun, demiÅŸler; sanat, yeterlilik ve  iÅŸbilirliÄŸin hiç önemi yok:
        Eger be her ser-i mûyet do sed honer baÅŸed
        Honer be kar neyayed çû baht bed baÅŸed.
        Saçının her telinde iki yüz sanat olsa da
        Sanatın deÄŸeri yok, bahtın kötü olmuÅŸsa.
        Veya çaba, gayret ve çalışma ile hiç bir yere varılamayacağını  ve iÅŸin temelinin baht olduÄŸunu söylemiÅŸler:
        Dovlet ne be kûşîden est
        Çare kem cûşiden est.
        Çalışmakla devlete konmak olmaz
        Bunun çaresi, yolu, az kaynamaktır.
        Veya ÅŸu beyit:
        Ez în bu'l-acebter hadîsî ÅŸinov
        Ki bî baht, kûşiÅŸ neyerzed do cov.
        Bundan daha ilginç bir söz duy
        Bahtın yoksa çalışmak iki arpa etmez.
        Veya ÅŸu mısralar:
        Çendan ki cehd buved dovîdîm der taleb
        kûşiÅŸ çi sûd çûn nekoned baht yaverî.
        Gücümüz kadarınca koÅŸtuk gaye peÅŸinde
        Çabanın faydası ne, baht yaver deÄŸilse?
        Baht ve ÅŸansın iyi olduÄŸu yerde güç ve bileÄŸin iÅŸlemeyeceÄŸini  şöyle demiÅŸler:
        Çe koned zûrmend-i vârûn baht
        Bâzûy-i baht beh ki bâzûy-i saht.
        Bahtı dönmüş güçlü ne yapsın?
        Baht gücü bilek gücünden üstünse.
        Aynı manayı ÅŸu tabirle de aktarmışlar:
        Be renc borden-i bîhûde genc netevan yâft
        Ki baht rast fazîlet ne zûr-o bâzû ra.
        Zahmet çekmek boÅŸuna, define bulunamaz
        Üstünlük bahttan yana; ne güç, ne bilek sökmez.
        Görüldüğü gibi vurgu yapılan tek ÅŸey bahttır. Åžimdi bu  deÄŸerli düşünürlere, "Baht nedir, tanımlar mısınız? Bahttan bu kadar söz  ettiÄŸinize göre onu mutlaka tanımış veya bir izine rastlamışsınızdır. Bize  anlatır mısınız?" diye soracak olsak, buna verecekleri cevap olmayacaktır.

Baht Düşüncesinin Çıkış kaynağı

Belki de ÅŸairlerimiz bahtın müphem bir niÅŸanesini görmüş,  belirsiz bir izine rastlamış ve oradan da bahta inanır olmuÅŸlardır.
        Onlar, bir ömür boyu çalışan ve koÅŸturanların yokluk ve  yoksunluk içinde yaÅŸadıklarını ve öte yandan da iÅŸsizlerin sebepsiz ve nedensiz  olarak yükseldiklerini ve refah içinde yaÅŸadıklarını görmüşlerdir; akılsızların  deÄŸer kazandıklarını ve akıllıların horlandıklarını bizzat gözlemlemiÅŸlerdir.  Sanat, yeterlilik ve liyakat ile pay, hak ve fayda arasında uyum ve ilinti  bulamamışlardır. Onlar yaÅŸadıkları toplumda hep bunu görmüşlerdir. Onların  sosyal gözlem ve edinimlerinden kaynaklanan bu olgu, zaman içinde adeta  "baht felsefesi" adında bir felsefî yapı kazanmıştır. Bütün bu  düzensizliklerin ve haksızlıkların adına -bilerek veya bilmeyerek-  "baht" demiÅŸler ve bazen de onu kötülemiÅŸ ve telin etmiÅŸlerdir. Baht  düşünce ve felsefesinin sosyal haksızlıklar, eÅŸitsizlikler ve adaletsizlikler  dışında hiçbir nedeni yoktur. Bu ÅŸeytanî düşüncenin esin kaynağı sosyal  haksızlıklar ve adaletsizliklerdir.
        Bizim ancak iki ilham kaynağımız vardır: Bu kaynakların biri  dindir. Åžairler bazen Kur'ân ayetlerinden, yüce Peygamberimizin (s.a.a) ve Ehlibeyti'nin  buyruklarından ilham alırlar. Oysaki ne Kur'ân'da ve ne de Peygamberimizin  (s.a.a) ve Ehlibeyti'nin buyruklarında bahtın ve ÅŸansın adı bile geçmemiÅŸtir.
        İkinci kaynak ise akıl, bilim ve felsefedir. En eski felsefe  kitaplarında bile baht ve tesadüf, vehim ürünü olarak tanımlanmıştır. Durum  böyle iken bahtın harikulâde güç ve yüceliÄŸi hakkındaki düşüncenin kaynağı  nedir? Bahtın akıldan, ilimden, çalışmadan, sanattan, güçten ve her ÅŸeyden daha  üstün olduÄŸu düşüncesi nasıl ortaya çıkmıştır?
        Bu ÅŸeytanî düşüncenin ilham kaynağı düzensizliklerden,  eÅŸitsizliklerden, nedensiz üstünlüklerden ve karşılığını bulmayan  yeterliliklerden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Sosyal adalet sarsıldığında, haklar ve  hak ediÅŸler gözetilmediÄŸinde, ayrıcalıklar ve ayrımcılık etkili olduÄŸunda baht  ve ÅŸans türünden düşünceler güçlenecek ve yaygınlaÅŸacaktır. Çünkü baht, hiçbir  ÅŸeyin hiçbir ÅŸeye ÅŸart ve koÅŸul olmaması anlamınadır.
        Çalışmanın bir sonucu olduÄŸuna inanan ve "Ve gerçekten de insan, ancak çalıştığını elde  eder." ayetinin buyurduÄŸu gerçeÄŸe iman eden insan ile "ÇektiÄŸin zahmetler boÅŸunadır  ve sermayeden yemiÅŸ olursun." düşüncesi olan ve hiçbir ÅŸeyi hiçbir ÅŸeye  koÅŸul görmeyen bir insan arasında çok fark vardır.
  "Şüphe yok ki bir topluluk, kendinde olanı deÄŸiÅŸtirmedikçe  Allah o topluluÄŸu deÄŸiÅŸtirmez." gerçeÄŸine iman eden insan ile bahta inanan insan arasında çok fark vardır.
        Baht ve ÅŸans konusu bu alanda bir örnektir sadece.

     

Feleğe Kötümserlik

     

Edebiyat kitaplarımızda karşılaÅŸtığımız bir diÄŸer örnek ise "felekten  yakınma" baÅŸlığı taşımaktadır. Artık feleÄŸi kötülemek noktasında, tabir  doÄŸruysa, söylenmemiÅŸ söz kalmamıştır; aldatıcılıkla, acımasızlıkla, zalimlikle  suçlanmış ve iyilerin düşmanı olarak tanımlanmıştır.
        Burada sözü edilen felek gökyüzü, yeryüzü, zemin, zaman  deÄŸildir; bunu söyleyen ÅŸahısın sosyal çevre ve özel koÅŸullarıdır. Bütün  bunlar, bunu söyleyen kimsenin özel ruh hallerinin yansımasıdır. Bir ÅŸairin  dile getirdiÄŸi ÅŸey, sadece onun bireysel hal ve duygularını deÄŸil, aynı zamanda  dönem ve toplumunun ortak derdi ve sorunu olduÄŸunu da yansıtır. Bir insan her  yerde zulüm, acımasızlık, haksızlık görüyor ve bunun asıl nedenini teÅŸhis  edemiyor veya teÅŸhis ediyor da dile getiremiyor ise, bütün öfke ve hıncını eÄŸri  dönen ve eÄŸrilik yapan feleÄŸin üstüne boÅŸaltacaktır. İşte bu hal ve durumların  sonucunda yaratılış düzeni hakkında bir tür kötümserlik ortaya çıkacaktır;  feleÄŸin iyilere zulüm ve düşmanlık temeli üzerine kurulu olduÄŸu vehmi  güçlenecektir. Tabiatıyla da insanlar feleÄŸe karşı kötümser olacaktır; yaratılış  ve hatta evreni yaratan hakkında bile kötümserliÄŸe düşecektir. İbn Ravendî'nin  beyitleri tam da bu doÄŸrultudadır.
        Nice akıllı mı akıllılar hayat yollarında aciz düşmüştür
        Nice cahil mi cahilleri nimetler sahibi olarak bulursun
        İşte budur düşünceleri ateÅŸte yakan
        Ve zeki, gerçekçi bilgini dinsize dönüştüren.
        Her durumda sosyal dengenin bozulmasının ve nedensiz  ayrıcalıkların direkt sonuçları vardır. Bunların biri düşünce yapısının  bozulmasından, insanı mutluluÄŸa taşıyan (ilim, akıl, takva, çalışma, amel,  sanat, yeterlilik... gibi) gerçek etkenlere inancın sarsılmasından beslenir ve "baht  felsefesi" adıyla ortaya çıkar. Bunun sonucunu edebiyatımızda açıkça  görmekteyiz.
        Bunun bir diÄŸer örneÄŸi yaratılışa ve kutsal yaratıcıya kötümser  olmak ve kötü zan beslemektir. Bu, adaletsizliklerin ve haksızlıkların inanç ve  düşünce baÄŸlamındaki sonucudur.

Sosyal Adalet ve Bireysel Ahlâk

Sosyal adaletsizliklerin yaygınlaÅŸmasının ahlâkî yozlaÅŸma ve  ruhsal sorunlar alanındaki etkisine gelince; bilinmelidir ki her ÅŸeyde olduÄŸu  gibi iyi ve kötü ahlâkın da ortaya çıkış nedenleri vardır. Bu hususta insanın  yapı ve tıyneti, çevre koÅŸulları ve çevre telkinleri etkilidir. Ahlâkî yozlaÅŸma  ve ruhsal çöküntü alanında etkisi kesin olan hususlardan biri mahrumiyet ve  aldatılmışlık hissidir. Haset, kin, düşmanlık ve ÅŸer severlik gibi olgular iÅŸte  buradan kaynaklanır.

İstisnaî İnsanlar

Bazı insanlar da vardır ki mazlumiyet ve mahrumiyetten  etkilenmezler. Bunları istisnaî konuma yükselten ÅŸey, bu insanların ruhsal  korunmuÅŸluklarıdır; güçlü imana sahip olmaları, birçok etkenlerin ruh  üzerindeki etkisini ortadan kaldırır. Bunlar genel düşünce sınırının ötesinde  olan ve istisnaî konumda bulunan insanlardır. Åžimdi konunun anlaşılması için  bunu örneklendireceÄŸim:
        Baba, anne ve çocuklardan oluÅŸan bir aile düşünün. Baba ve  anne, çocuklarına yemek, meyve, tatlı ve elbise alır ve çocukları arasında  bölüştürürler. Genellikle bu tür durumlarda çocukların düşünce ve yargı tarzı  baba ve anneninkinden farklıdır; aynı düzeyde deÄŸildir.
        Çocukların birbirleri hakkındaki düşüncesi şöyle anlatılabilir:  YemeÄŸinin, meyvesinin, tatlısının az olduÄŸu ve elbisesinin az veya eski veyahut  da kalitesiz olduÄŸunu düşünen çocuk bundan rahatsız olur, küser, aÄŸlar ve  kendisine haksızlık edildiÄŸini düşündüğünden dolayı da intikam alma düşüncesine  kapılır. Bu nedenle çocuklarının mutluluÄŸuna ilgi gösteren, saÄŸlıklı bir ruh  haliyle büyüyüp geliÅŸmesini isteyen anne ve babalar, ayrımcılığın her türünden  özenle sakınmalıdırlar. Ayrımcılık çekiÅŸme, çatışma, çekememezlik ve intikam  tohumu eker ve öte yandan da haksızlığa uÄŸradığını düşünen çocuÄŸun hem  üzülmesine, ruhsal sıkıntı yaÅŸamasına ve hem de el üstünde tutulan diÄŸer çocuk  veya çocukların kendi ayakları üstünde duramamasına, kırılgan bir yapı kazanmasına  ve şımarık büyümesine neden olur. Nedense anne ve babalar, çocuklarının  bedensel hastalıklarına önem verir ve böyle bir durumla karşılaÅŸtıklarında mutlaka  doktora görünürler; ama çocuklarının ruh saÄŸlıklarını pek önemsemezler. Oysaki  ruh saÄŸlığı, birçok yönden beden saÄŸlığından çok daha önemlidir.
        Anlatmak istediÄŸimiz ÅŸudur: Genellikle çocuklar aynı düşünce  yapısında olduklarından dolayı onlardan birinin, haksızlığa uÄŸradığı sonucuna  varması, onu kötü yönde etkileyecektir. Fakat baba ve anneler daha üstün bir  düşünce ve akıl düzeyinde olduklarından dolayı daha farklı düşünür, daha farklı  olarak sevgi besler ve bunu yansıtırlar. Onlar, hatta kendilerine yemek, tatlı  ve meyve kalmamasından dolayı üzülmez, rahatsız olmaz ve hakarete uÄŸradıklarını  düşünmezler.
        Bu durum toplum bazında da tamamen aynıdır; ümmetin babası  konusunda olan istisnaî insanlar, haksızlıklardan ve yoksunluklardan etkilenmez  ve hatta haksızlığa uÄŸramış olmasına raÄŸmen, evlatlarının hayrını düşünen bir  baba gibi ümmetin hayrını düşünürler.
        Yüce Allah Resulü (s.a.a), Uhud Savaşı'nda atılan taÅŸla alnı  yarılmış ve diÅŸi kırılmış bir hâlde ellerini duaya açarak şöyle demiÅŸtir:
        Allah'ım! Milletimi hidayet et; onlar (ne yaptıklarını)  bilmiyorlar.
        İmam Ali (a.s) Fedek arazisi konusunda haksızlığa uÄŸradığında  şöyle demiÅŸti:
        Gökyüzünün gölgelendirdiÄŸi ÅŸu dünya yüzünde elimizde bir Fedek  vardı, ona da toplumun bir kısmı göz dikti, bir kısmı ise cömertlik ederek  ondan el çektiler; Allah ne de güzel hükmedicidir!
        Ben Fedek'i veya baÅŸka yeri ne yapayım. Yarın bu nefsin konağı  mezarıdır. Onun karanlığında iÅŸleri kaybolur, haberi yok olur.
        Åžair şöyle demiÅŸtir:
        An ki rest ez cihan, fedek çe koned
        An ki cest ez cihet, felek çe koned.
        Dünyadan el çeken Fedek'i neyler
        Yönlerden kurtulana felek ne eder.

Ayrımcılıkların Ahlâkî Etkileri

İstisnaî insanlar ayrımcılıklardan hiçbir surette etkilenmezler.  Toplumun diÄŸer fertleri ise ailedeki çocukların konumundadırlar. Ayrıcalık ve  ayrımcılıklar, bir yandan mahrum bırakılan kesimin ruhunu rahatsız ederken,  incitirken, kin ve düşmanlığa iterken öte yandan da nedensiz olarak el üstünde  tutulanların ruhunu azgınlaÅŸtırır, tahammülsüzleÅŸtirir, çabuk incinen ve  savurgan kiÅŸilik kazanmasına neden olur. Bir kesimde çekememezlik, hınç, kin,  nefret, intikam ve düşmanlık ortaya çıkarır; diÄŸer kesimde ise çalışma konusunda  tahammülsüzlük, bıkkınlık, israf ve savurganlık nedeni olur. Haksızlık ve  adaletsizliÄŸin genel halk bazında ne tür hal ve durumlar ortaya çıkardığını  düşünsenize!
        Yüce Allah Resulü'nden (s.a.a) rivayet edilen meÅŸhur bir dua  ÅŸu cümle ile baÅŸlar:
        Allah'ım! Senin korkundan, bizimle sana itaatsizlik arasında  engel olacak kadarını bize nasip eyle.
        Dua zenginliklerimiz, ahlâkî ve manevî öğretileri en iyi  ÅŸekilde öğreten etkenlerden biridir. Birçok önemli ve büyük ruhsal ve sosyal  incelikler dua kalıbında aktarılmıştır.
        Sözünü ettiÄŸim duanın bir cümlesi şöyledir:
        (Allah'ım!) bizim intikamımızı bize zulmedenler hakkında kıl.
        Bu cümlede çok ince bir nokta yatmaktadır. Yüce Allah Resulü  (s.a.a), "Allah'ım! Bizim intikamımızı zalimlerden al." dememiÅŸtir;  bilakis, "Allah'ım! Bizim intikamımızı bize zulmedenler hakkında kıl." ifadesini kullanmakla şöyle demek istemiÅŸtir: Biz insanlara yapılan zulüm  sonucunda tabiatıyla ruhumuz rahatsız olur, incir, intikam güder.
        Bu hal ruhumuzda oluÅŸtuÄŸunda her zaman, her yerde ve  herhangi bir ÅŸekilde etkisini gösterebilecek, bir ateÅŸ gibi alevlenebilecektir.
        Günümüz ruh bilimcilerinin bu hususta vardığı sonuç ÅŸudur:  Ruhta oluÅŸan kin ve düşmanlıklar, geçici olarak ruhun derinliklerine inecek ve  insan, zahir bilincine uygun olarak onları unutabilecektir. Gerçekte bu kin ve  düşmanlıklar gerçek anlamıyla yok olmaz, bilakis ruhun derinliklerinde zahir  bilincinden ve zahir akıldan habersiz olarak dışarıya çıkmanın yolunu bulmaya  çalışırlar.
        Bu açıklama ışığında yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) duasının  açılımı şöyledir: Allah'ım! Ruhumuzda oluÅŸan ve bir gün alevlenecek olan bu  ateÅŸ, bize zulmedenlerden baÅŸkasını yakmasın; bu ateÅŸi oluÅŸturanları yaksın sadece.
        EÄŸer insan, zahir akıl ve bilinciyle intikam almaya giriÅŸirse  ÅŸahsî intikamını ancak kendisine zulmedenden alır. Ama eÄŸer ruhunun  derinliklerindeki kin ve nefretten hareketle intikam almaya kalkarsa, artık bu  noktaları göz önünde bulundurmayacaktır.
        Yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) duasının açılımını bir kez  daha hatırlatmakta yarar görüyorum: Allah'ım! Kin ve intikamımızı, sadece  düşmanı ezecek ÅŸekilde kıl; adaletsizlikler, haksızlıklar ve güçsüzlükler  sonucunda ruhlarımızda oluÅŸan kin ve nefret, ruhumuzu asi ve zalim kılmasın;  insanlara zulmetmekten zevk alacak bir yapı kazanmasın.

Dengeli Toplumda Dengeli Ahlâk

Dengeli ve ölçülü olan ahlâk yüce ahlâktır. Toplumun, sosyal  yapıların, sosyal yasaların ve sosyal hukukun dengeli ve ölçülü olmaması  durumunda kesinlikle ve kesinlikle bireysel ahlâk da dengeli kalmayacaktır.
        Sosyal dengenin olmaması durumunda sadece genel halk  tabakasını oluÅŸturan yoksunlar deÄŸil, bütün nimetleri ve imkânları kendilerine  tahsis eden özel ve üstün tabaka da bundan zarar görecektir. Genel halk kitlesi  baskı altında kalacak ve öfkelenecek; özel ve üstün kitle ise bir iÅŸe yaramayacak,  sanattan mahrum kalacak, tahammül ve direniÅŸ gücünden yoksun, sabırsız, çok  masraflı ve nankör olarak kalacaktır.
        İmam Ali (a.s), Malik-i EÅŸter'e yazmış olduÄŸu meÅŸhur  mektubunda bu üstün tabaka hakkında şöyle buyurmuÅŸtur:
        ...Çünkü genelin öfkesi özelin rızayetini faydasız kılar; oysa  genelin hoÅŸnutluÄŸuyla özelin öfkesi örtülüp giderilir. Zira bu yakınlar hâkime  bollukta en ağır gelen, darlıkta en az yardım eden, haklarında insafla  hükmedilmesini hoÅŸ görmeyen, isteklerinde inatla direnen, verildiÄŸinde az  şükreden, verilmediÄŸinde özrü zor kabul eden, zamanın güçlüklerine karşı en az  direnç gösteren kimselerdir. Dinin direÄŸi olan, İslâm cemaatini oluÅŸturan,  düşmanlara karşı duran, ümmetin çoÄŸunluÄŸu olan halkı daha çok sevmeli ve onlara  daha fazla meyletmelisin.
        İmam Ali (a.s), toplumun nedensiz olarak yükseltilen üstün  tabakasının yapısını ve halini çok güzel tanımlamış ve açıklamıştır.
        Allah Resulü (s.a.a) bir hadisinde şöyle buyurmuÅŸtur:
        Bir düzeyde ve eÅŸit olun (aranızda ayrımcılık ve ayrıcalıklar  olmasın) ki kalpleriniz birbirine yaklaÅŸsın ve eÅŸitlensin.
        Yüce Peygamberimizin (s.a.a) vurgu yaptığı nokta ÅŸudur:  Allah'ın nimetleri hususunda aranızda çatlak ve ayrılık oluÅŸtuÄŸunda ister  istemez kalpleriniz de birbirinden ayrılacaktır. İşte bu durumda gönül ve  düşünce birliÄŸinde olamayacak ve bir safta yer alamayacaksınız; tabiatıyla  saflarınız ayrılacaktır.
        Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:
        Hep birden Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, bölük bölük olmayın  ve anın Allah'ın size verdiÄŸi nimeti, anın o zamanı ki düşmandınız birbirinize,  kalplerinizi uzlaÅŸtırdı, nimetiyle kardeÅŸ oldunuz.
        Bu ayet, içeriÄŸinden de anlaşıldığı gibi birlik ve beraberlik  hakkındadır.

İslâm'ın Başarı Sırrı

Geçen oturumda ÅŸu noktaya deÄŸinmiÅŸtim: İslâm dini sadece ahlâk  boyutlu olsaydı; ahlâkî ekoller gibi tek uÄŸraşı ahlâkî öneri, öğüt ve nasihat  olsaydı; sosyal doku ve yapıyla ilgilenmeseydi, kesinlikle tarihin akışını  deÄŸiÅŸtiren düşünce ve gönül birliÄŸi içinde yeni bir toplumu yaratamayacaktı.
        KuÅŸkusuz kalpleri birbirine yaklaÅŸtıran ÅŸey inanç ve iman  etkenidir. Yüce Allah Resulü (s.a.a), vahdet ve birliÄŸin en büyük etkeni olan  inanç birliÄŸini oluÅŸturdu ve insanları "La ilâhe illellah" bayrağı  altında topladı. Allah Resulü (s.a.a) iman ve inançla yetinmedi; birliÄŸi  engelleyen etkenlerle de yakından ilgilendi. Bu yöndeki engelleri ve sorunları  ortadan kaldırdı; kalplerin uzaklaÅŸma nedenlerini, kin ve hasret nedenlerini,  nefret ve intikam nedenlerini ortadan kaldırdı; yani hukuk alanındaki ayrıcalık  ve ayrımcılık nedenlerini yok etti. Bilinmelidir ki, bir toplumda iman ve inanç  varsa ve ayrımcılıklar ortadan kalkmışsa, birlik ve beraberlik kendiliÄŸinden  ortaya çıkacaktır. Ama eÄŸer vahdeti gerektiren ve engelleyen etkenler birlikte  varlık sürdürürse veya ne neden ve ne de engel yoksa, bu gerçekleÅŸmeyecektir.
        Öyleyse "İslâm, sadece tek inanç biçimi oluÅŸturarak insanları  birleÅŸtirdi." düşüncesi doÄŸru deÄŸildir. Çünkü İslâm tek inanç sistemi  getirmekle birlikte engelleri, ayrıcalıkları, çatlakları ve ayrımcılıkları da  ortadan kaldırdı. İslâm dini insanları birliÄŸe ve beraberliÄŸe çağırdı ve şöyle  buyurdu:
        De ki: "Ey kitap ehli, gelin aramızda eÅŸit olan tek söze:  Ancak Allah'a kulluk edelim, ona hiçbir ÅŸeyi eÅŸ ve ortak etmeyelim."
        Yani İslâm, herkes için aynı oranda iyi olan, herkes için  hayır ve hakikat olan inanç ve imana çağırmakla kalmadı, eÅŸitlik ve beraberliÄŸe  de şöyle vurgu yaptı:
        Allah'ı bırakıp da bazılarımız, bazılarımızı tanrı tanımayalım.
        Yüce İslâm Peygamberi (s.a.a) Veda Haccı'nda şöyle buyurdu:
        Ey insanlar! Şüphesiz Rabbiniz birdir ve babanız bir; hepiniz Âdem'den  geldiniz ve Âdem topraktan. Arab'ın Aceme üstünlüğü yoktur; üstünlüğün tek ölçüsü  takvadır.
        Sonra şöyle devam etti: "Bunu sizlere ulaÅŸtırdım mı?"
        Herkes, "Evet. Ey Allah Resulü, ulaÅŸtırdın." dedi.
        Allah Resulü (s.a.a) tekrar devam ederek buyurdu:
        Öyleyse burada olanlar olmayanlara (bu nesil gelecek nesillere  ve her kuÅŸak bir sonraki kuÅŸaÄŸa) bunu ulaÅŸtırsın.

Kamu Davranışında Adaletin Etkisi

Adaletin varlık ve yokluÄŸunun, halkın davranışında da etkili  olduÄŸu iÅŸte buradan anlaşılabilir. İnanç ve ahlâk alanında etkisini ortaya  koyan adalet, doÄŸal olarak eylem ve davranışları da etkileyecektir. Kur'ân  şöyle buyurmuÅŸtur:
        De ki: "Herkes huylandığı huya göre hareket eder."
        Gerçek ÅŸu ki insan, düşündüğüne ve inandığına uygun olarak  ve ruhuna yerleÅŸmiÅŸ olan hallere göre hareket eder. İnsanın eylemleri, onun  ruhundaki kökene dayanır.
        Sosyal adaletsizlik, ayrıcalık, ayrımcılık, aldatılmışlık ve  mahrumiyet hissi bu sonuçları doÄŸurur. Ayrıca yokluk ve yoksulluÄŸun kendisi  -nedeni ne olursa olsun; adaletsizlik veya baÅŸka bir ÅŸey- günah iÅŸleme  nedenlerinden biridir. İşte bu yoksulluÄŸun, aldatılmışlık ve yoksunluk hissiyle  birleÅŸmesi daha kötü sonuç doÄŸuracaktır; lüks hayat özlemiyle birleÅŸmesi ise daha  korkunç olacaktır. İşte bu durumda söyleyeceÄŸi söz ancak bu olacaktır:
        Sohen dorost be-gûyem nemî tevanem dîd
        Ki mey horend harîfan ve men nezare konem.
        Açık söyleyeyim, görecek gözüm yok
        Düşmanlar mey içsin de, ben seyre durayım.
        İşte bu "görecek gözüm yok" ifadesi; nice  hırsızlıklara, rüşvetlere, yolsuzluklara, kamu malına hıyanetlere, nice günahlara,  aldatmalara... neden olacaktır. İnsanlar, kendilerinden daha refah ve lüks  yaÅŸayan kesime ulaÅŸabilmek için rüşvete el atacak, hırsızlık yapacak, insanları  aldatacaktır...
        İmam Ali (a.s), aziz oÄŸlu Muhammed Hanefiye'ye yokluk ve  yoksulluk hakkında şöyle buyurmaktadır:
        OÄŸlum, fakirliÄŸe düşmenden korkarım. Ondan Allah'a sığın; çünkü  fakirlik, dini noksanlaÅŸtırır, aklı ÅŸaÅŸkınlığa düşürür, aÅŸağılanmaya (düşmanlığa)  sebep olur.
        FakirliÄŸin dini noksanlaÅŸtırması ne anlama gelir? Fakirlik  günah mıdır? Hayır, fakirlik günah deÄŸildir; fakat fakirlik, imanı güçlü  olmayan insanı çok kolay bir ÅŸekilde günaha düşürür. Günahların çoÄŸu ihtiyaç ve  fakirlikten kaynaklanır. Bundan dolayı da yüce İslâm Peygamberi (s.a.a) şöyle buyurmuÅŸtur:
        Fakirlik neredeyse küfre dönüşecektir.
        Fakirlik, ruhu itaatsiz eder ve azmi zayıflatır.
        FakirliÄŸin bir baÅŸka sonucu, aklı ÅŸaÅŸkınlığa düşürmesidir.  Akıl ve düşünce, yokluk ve yoksulluk sonucunda dengesini yitirir. Felaketlerin  ÅŸaÅŸkınlığa neden olduÄŸu gibi, bu durumda olan insan da saÄŸlıklı düşünemez.
        Tedbîr-i sevab ez dil-i hoÅŸ bayed cüst
        Sermayey-i afiyet kefaf est nehost
        Åžemşîr-i gaviy neyayed ez bazûy-i sost
        Yani zi dil-i ÅŸikeste tedbîr-i dorost.
        DoÄŸru düşünce hoÅŸ gönülde aranmalı
        Esenlik sermayesi, öncelikle kifaftır.
        GevÅŸek pazıdan güçlü kılıç inmez
        Yani kırık kalpte saÄŸgörü olmaz.
        FakirliÄŸin üçüncü sonucu, insanlar tarafından hor görülmek  ve aÅŸağılanmaktır. Bu da ruhta aÅŸağılık kompleksine ve insanın sorunlu olmasına  neden olur. Bu ifade şöyle de yorumlanabilir: Fakirlik insanlara karşı düşman  olmana ve zavallılığından insanları sorumlu tutmana neden olur.
        Bu konuÅŸmamı, Müminler Emiri Ali'nin (a.s) büyük ashabından  olan Sa'saa b. Sûhan-i Abdî'nin sözleriyle bitirmek istiyorum. Sa'saa büyük ve  deÄŸerli bir insandı, İmam Ali'yi (a.s) çok severdi, takvalılar önderi Ali'nin  (a.s) özel dostlarından ve aynı zamanda da güçlü bir hatipti.
        Cahiz "el-Beyan ve't-Tebyîn" kitabında, Sa'saa'nın  beyan ve mantık gücünü şöyle anlatır: Sa'saa'nın güçlü bir hatip olduÄŸu  konusundaki en büyük kanıt, Ebutalib OÄŸlu Ali tarafından konuÅŸma yapmaya  çaÄŸrılmasıdır. Ali, bazen Sa'saa'yı konuÅŸma yapmaya davet ederdi ve o da Ali'nin  huzurunda konuÅŸma yapardı.
        Sa'saa, İmam Ali'nin (a.s) halife olduÄŸu gün ve İbn Mülcem  tarafından vurulup yatakta yattığı gün onun hakkında bir söz söylemiÅŸ; onun  topraÄŸa verildiÄŸi gün de uzun bir konuÅŸma yapmıştır.
        Sa'saa, İmam Ali'nin (a.s) halifeliÄŸinin ilk gününde ona  hitaben şöyle dedi:
        Ey Müminler Emiri! Halifelik sana deÄŸil, sen halifeliÄŸe ziynet  ve onur verdin; o seni deÄŸil, sen onu yücelttin; halifelik, senin ona olan  ihtiyacından daha fazla muhtaçtır sana.
        İmam Ali (a.s), Abdurrahman b. Mülcem tarafından vurulmuÅŸ,  yatakta yatıyordu. İmam Ali'nin (a.s) çok yakın dostlarının tümü gibi Sa'saa da  derinden etkilenmiÅŸti. İmam Ali'yi (a.s) ziyaret edebilmek ümidiyle onun evine  gelmiÅŸ, ancak görüşme imkânı bulamamıştı. Sa'saa, İmam'ın yattığı odaya gidip  gelen birine şöyle dedi:
        Efendime selâmımı ilet ve benden taraf ÅŸunları söyle:
        Hayatında da, ölümünde de Allah'ın rahmeti seninle olsun, ey  Müminler Emiri! KuÅŸkusuz ki Allah, senin düşüncende çok yücedir ve sen, Allah'ın  zatını tanıyansın, bilensin.
        Sa'saa'nın mesajı İmam Ali'ye (a.s) ulaÅŸtırılmıştı. İmam  buyurdu ki, benden taraf Sa'saa'ya ÅŸunu söyleyin:
        Allah'ın rahmeti seninle olsun! Sen beklentisi, zahmeti, masrafı  az; çok çalışkan, canla baÅŸla hizmet eden, fedakâr biriydin.
        Sa'saa, İmam Ali'nin (a.s) topraÄŸa verilmesinden sonra  üçüncü sözünü söyledi. İmam Ali (a.s) gece vakti defnedildi. Bazı mülahazalar  dolayısıyla İmam'ın naşının teÅŸyiinden ve defin zamanından sadece çok yakın  bazı insanlar haberdar edilmiÅŸti. Sa'saa da onlardan biriydi. İmam  defnedildikten sonra mezarın yanına geldi. Bir elini kalbinin üstüne koydu ve  diÄŸer eliyle bir avuç toprak alıp başına savurdu ve şöyle dedi:
        Babam, anam sana feda olsun, ey Müminler Emiri!
        Bu saadet, bu makam ve Allah'a kavuÅŸman kutlu olsun!
        Sonra şöyle devam etti:
        Şüphesiz, doÄŸumun tertemiz ve kutlu, sabrın güçlü, cihadın yüce,  ticaretin kârlı oldu ve bu hâlde de Yaratıcının huzuruna vardın... Allah'tan  diliyorum ki, bize minnet koyarak senin yolunu izlemede ve yaÅŸam tarzına amel  etmede bizi baÅŸarılı kılsın... Andolsun ki, hiçbir kimsenin eriÅŸemediÄŸi ve  hiçbir kimsenin ulaÅŸamadığı makama ulaÅŸtın.
        KonuÅŸmasının sonunda tekrar şöyle der:
        Kutlu olsun sana ey Ebu'l-Hasan (a.s)! Allah senin makamını çok  yüce kıldı. Allah, senin aracılığınla ulaÅŸmamız gereken sevaptan mahrum  bırakmasın ve senden sonra bizi dalalete düşürmesin! Andolsun Allah'a ki, senin  hayatın hayırların anahtarları ve kötülüklerin kilitleriydi. EÄŸer insanlar,  senin sözlerini duysa ve seni tanısalardı yukarıdan ve ayaklarının altından  (gökyüzü ve yeryüzünden) nimetler yaÄŸardı ve bunlardan faydalanırlardı; yazık  ki seni tanımadıkları için naçiz dünyayı tercih ettiler.

Sonra da  ÅŸiddetle aÄŸladı ve oradakileri de tümüyle aÄŸlattı.     

Nehcü'l-Belâğa, 224. Hutbe    

Kunuzu'l-Hakaik, Menavi, "D" babı.

Nehcü'l-Belâğa, Hikmetli Sözler, 131. hadis    

Hûd, 117     

Lokman, 13    

Yüce İslâm Peygamberi (s.a.a) şöyle buyurmuÅŸtur: "Ahlâk yüceliklerini tamamına vardırmak için seçildim." (İhyau'l-Ulûm,  c.2, s.249)     

Necm, 39     

Ra'd, 11    

Menakıb, İbn ÅžehraÅŸub, c.1 s.190     

Nehcü'l-Belâğa, 45. Mektup     

Avali'l-Leali, c.1, s.159

Nehcü'l-Belâğa, 53. Mektup      

Âl-i İmrân, 103      

Âl-i İmrân, 64    

Âl-i İmrân, 64    

Tuhefu'l-Ukul, s.34  

İsrâ, 84     

Nehcü'l-Belâğa, Hikmetli Sözler, 319. hadis      

Biharu'l-Envar, c.72, s.29     

Tarih-i Yakubî, c.2, s.179      

Biharu'l-Envar, c.42, s.234     

Biharu'l-Envar, c.42, s.295-296. Bu kaynakta, "Senden sonra bizi dalalete  düşürmesin." yerine, "Senden sonra bizi hor ve hakir kılmasın."  ifadesi yer almıştır.

Total Visit: 405
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.