| HAKANİ Hassanu’l-Acem Efdaleddîn Bedîl b. Ali b. Osman Hâkânî-yi Hakayik-i Şîrvânî, İran’ın en büyük şairlerinden ve ünlü belagatçılarından biridir. Onun ismini, tezkire yazarları İbrahim diye yazmışlar. Fakat o kendisi ismini, “Bedîl” diye zikretmiş ve bir beyitte şöyle demiştir: Dünyada Senâî’ye bedel olarak ben geldim, bundan dolayı babam ismimi Bedîl koydu. Babası Necîbeddîn Ali, marangoz biriydi. Hâkânî, defalarca kendi şiirlerinde onun marangozluğuna işaret etmiştir. Dedesi bir dokumacı, annesi de Müslüman olmuş Rumlu aşçı cariyelerdendi. Amcası Kâfîyeddîn Ömer b. Osman, doktor ve filozof bir kişiydi ve Hâkânî, yirmi beş yaşına kadar onun himayesi ve terbiyesi altındaydı. Defalarca onun hakkından söz etmiş ve bu alim ve filozof adamı iyilikle yad edip övmüştür. Bir süre de amcasının oğlu Vahîdeddîn Osman’ın terbiyesi altında yetişmiştir. Amcasının ve amcası oğlunun yanında edebî ve felsefî bilimleri almakla birlikte bir süre de Şîrvânşahlar sarayında yaşayan çağdaşı büyük şair Ebû’l-‘Alâ’-i Gencevî’nin huzurunda şairlik ilmini kazanmıştır. Şiirdeki mahlası başlangıçta Hakâyikî idi. Fakat Ebû’l-‘Alâ’, onu Hakan Menûçihr’in huzuruna götürüp tanıştırdıktan sonra kendisne “Hâkânî” lakabını verdi. Hâkânî, büyük hakan Fahreddîn Menûçihr b. Ferîdûn-i Şîrvânşah’ın hizmetine girdikten sonra Şîrvânşahlar sarayına bağlandı ve bu padişahtan çok değerli hediyeler aldı. Bir süre sonra Şîrvânşahların hizmetinden ümidini yitirerek Horâsân üstatlarını ve doğu saraylarını görmek ümidiyle Irak ve Horâsân arzusu zihninde yankılanmaya başladı. Bu eğilim, şairin çeşitli işaretlerinde açıkça görülür. Fakat Şîrvânşah, onun kendi arzusuyla o memleketi terketmesine izin vermedi. Bu sıkıntı, şairin üzülmesine ve sıkılmasına yol açtı. Nihayet sonunda Irak’a yöneldi. Rey’e kadar gitti. Fakat burada hastalandı ve aynı durumda Oğuzların Horâsân’a saldırdıkları (548/1153), Sencer’in hapsedildiği ve İmam Muhammed b. Yahyâ’nın öldürülmesi haberi kendisine ulaşınca onu yola devam etmekten alıkoyup Şîrvân’a geri dönmek zorunda bıraktı. Ancak onun Şîrvân’da ve Şîrvânşah meclislerinde bulunmasının üzerinden çok zaman geçmeden Hac niyetiyle Irakeyn emirlerini görmek amacıyla yolculuk izni istedi. Mekke ve Medine’yi ziyareti esnasında zengin ve derin içerikli kasideler söyledi. Dönüş esnasında büyük insanlardan birkaç kişiyle bu cümleden olarak Selçuklu Sultan Muhammed b. Mahmûd (548-554/1153-1159) ve Musûl hakimi Kutbeddîn’in veziri Cemâleddîn Muhammed b. Ali ile görüştü ve bu vezirin tanıştırmasıyla Abbâsî halifesi el-Muktefi li-emrillah’ın hizmetine girdi. 551/1156 ya da 552/1157 yıllarına denk gelen bu dönemde Tuhfetu’l-Irâkeyn adlı eserini yazmakla uğraştı. Hâkânî, Bağdat’a yaptığı yolculuğunun ardında Medâyin sarayını gördü ve o harabeye dönmüş saray hakkındaki güzel ve fasih kasidesini söyledi. İsfahân’a girişinde de İsfahân’ı vasfeden ve Mucîreddîn-i Beylekânî’nin bu şehir hakkında söylediği ve Hâkânî’ye nisbet etmiş olduğu hicivden şikayet eden meşhur kasidesini söyleyip o şehir halkının Hâkânî’ye karşı besledikleri kırgınlığı sevince dönüştürdü. Hâkânî, Şîrvân’a dönüşünde tekrar Şîrvânşah’ın sarayına girdi. Fakat onun ile Şîrvânşah arasında belki de dedikoducuların çekiştirmesi sebebiyle olabilecek bilinmeyen bir nedenden dolayı bir kırgınlık ve kızgınlık oluştu. Nitekim bu iş şairin hapsedilmesiyle sonuçlandı. Yaklaşık bir yıllık bir süreden sonra İzzu’d-devle’nin şefaatiyle kurtuldu. Hâkânî’nin hapsedilmesi, onun birkaç güzel Hapsiye kasidesi söylemesine vesile oldu ki bu kasideler Dîvân’ında mevcuttur. Bir süre sonra 569/1173 yılı civarında Hac yolculuğuna çıktı, Şîrvân’a döndükten sonra 571/1175 yılında yaklaşık yirmi yaşında olan oğlu Reşîdeddîn’i kaybetti. Bundan sonra da çeşitli musibetlerle karşı karşıya kaldı. Uzlete çekildi ve ömrünün sonlarını Tebriz’de geçirdi, aynı şehirde de vefat etti, Tebriz’deki Makberetu’ş-Şu‘arâ=Şairler Mezarlığı”ında defnedildi. Devletşâh, ölüm yılını 582/1186 olarak yazmış, ancak değişik tarihler de verilmiştir. Bunlardan Takiyeddîn-i Kâşânî’nin Hulâsetu’l-Eş‘âr adlı kitabında bu olay, 595/1199 yılı olarak tespit edilmiş olup bu söz doğruya daha yakındır. Hâkânî, büyük hakan Ebû’l-Heyecâ Fahreddîn Menûçihr b. Ferîdûn-i Şîrvânşah, oğlu büyük hakan Celâleddîn-i Ebû’l-Muzaffer Ahistân b. Menûçihr –ki ikisi de üstada büyük bir tevveccüh ve tam bir bağlılıkla bağlıydılar, onu bol hediye ve makamlarla mükafatlandırmışlar –ile çağdaş idi. Hâkânî, Şîrvânşahlar dışında da çevredeki emirlerle, hatta Harezmşah gibi uzak bölgelerdeki sultanlarla bile ilişki kurmuş ve onları övmüştür. Hâkânî’nin şairliğinin ilk dönemlerinde övmüş olduğu kişiler arasında Harezmşahlı ‘Alâeddîn Atsız b. Muhammed (521-551/1127-1156), Nusreteddîn İspehbud Ebû’l-Muzaffer-i Keyalvaşir; Hâkânî’nin Irak’a yaptığı yolculuk esnasında görüştüğü Giyâseddîn Muhammed b. Melikşâh (548-554/1153-1159); Rukneddîn Arslan b. Tuğrul (555-571/1160-1175); Hâkânî’nin kendisine çok ilgi duyduğu ve bağlı olduğu Muzâfereddîn Kızıl Arslan Osman b. Îldeniz (581-587/1185-1191); Harezmşahlı ‘Alâeddîn Tekiş b. İl Arslan ve Şîrvân çevresinde Şehriyârlardan diğer birkaç kişi yer almaktadır. Hâkânî, kendi döneminin şairlerinden birkaç kişiyle dostluk veya arkadaşlık kurmuş olup bunların en eskisi Ebû’l-‘Alâ’-i Gencevî’dir. Hâkânî’nin edebiyatta ve şiirde hocasıydı, onu eğittikten sonra da kızını ona verdi ve Şîrvânşah sarayına götürdü. Fakat ilişkileri kısa bir süre içinde atışma ve hicve dönüştü. Hâkânî’nin Tuhfetu’l-Irâkeyn’de bu üstadın hicvedilmesi konusunda beyitleri yer almaktadır. Ancak Hâkânî, üstadına karşı yapmış olduğu bu edepsizliğin karşılığını kendi talebesi Mucîreddîn-i Beylekânî’den aldı ve onun çirkin dilinden gerektiği şekilde incindi. Hâkânî, çağdaşlarından olan Nizâmî ile aralarında dostluk temelleri komşu oluşlarından dolayı çok sağlamdı ve Hâkânî öldüğünde Nizâmî, ona yaktığı bir ağıtta şöyle demiştir: Hep Hâkânî’nin bana ağıt yakacağını söylerdim, ne yazık ki ben Hâkânî’ye ağıt söyledim. Hâkânî döneminin üstat şairi Reşîdeddîn-i Vatvât da bir süre kendisi ile dostluk kurmuş ve bu iki büyük insan birbirlerine övgüde bulunmuşlardır. Fakat sonunda bunların da işi hicvetmeye dönüştü. Felekî-yi Şîrvânî de Hâkânî’nin çağdaşlarından ve dostlarındandı. Hâkânî’nin yolunu izleyen Esîr-i Ahsîketî de onun çağdaşlarından sayılmaktaydı. Bunlara ilave olarak Hâkânî, zamanın şair ve ileri gelenlerinden bir başka grupla da yakın bir ilişki ve yazışma içindeydi. Kendi döneminde ünlülüğünün o noktasına gelmiş şairlerden çok az kişi vardır. Hâkânî’nin eserlerinden, kaside, kıta, terci, gazel ve rubailerini içeren Dîvân’ından başka VI/XII. yüzyılın önemli ileri gelenlerinden olan Musûl hakimi Cemâleddîn Ebû Cafer Muhammed b. İsfahânî adına söylemiş olduğu Tuhfetu’l-Irâkeyn mesnevisi de vardır. Bu manzumeyi, Hâkânî, Mekke’ye ve Irâkeyn’e yapmış olduğu ilk yolculuğunun detaylarını anlatmak için söylemiştir. Her bir şehri anlatırken oranın ileri gelenlerinden ve ünlülerinden de söz etmiş bunun sonunda da kendi durumunu açıklayan birkaç beyit de aktarmıştır. Hâkânî, kaside söyleyen en büyük şairlerden ve Fars şiirinin temel taşlarındandır. Onun sözlerinin terkibi, anlamları ortaya çıkarma, yeni mazmunlar bulma, tavsif ve teşbihte özel bir tarz geliştirme noktasındaki düşünce gücü ve mahareti meşhurdur. Bu yönüyle yeni olmayan hiçbir kasidesi, kıtası ve şiiri yoktur. Sorunlu redifleri kullanma noktasında göstermiş olduğu güç eşsizdir. Hâkânî’nin vasıf noktasındaki mahareti, kaside söyleyen şairlerin çoğundan daha öndedir. Ateş, çöl, sabah, bezm meclisleri, bahar, hazan, güneşin doğuşu vb. gibi çeşitli doğa tavsifleri, Fars dilinin üstün tavsifleri arasında sayılmaktadır. Genellikle güzel hayallerle birlikte şaşırtıcı istiare ve kinayelerle süslü olan terkipleri, kendi dönemine dek kullanılmamış olan özel anlamlar içermektedir. Hâkânî, kendi döneminin çeşitli ilimleri, bilgileri ve hikayelerinin çoğundan haberdar oluşundan ve bu sözlerinde sahip olduğu bu bilgilerinden yararlanma konusunda sahip olduğu olağanüstü gücünden dolayı kendinden önce bir çoğu hiç kullanılmamış bilimsel mazmunları şiirde ortaya koymuştur. Onun için Fars şiirinde Arapça kelimelerden yararlanmak, hatta Farsça konuşanlar için kullanılması zor olan kelimelerde bile sınır yoktur. Tüm bunlarla birlikte Hâkânî’nin şiirini sorunlu gösteren ve zor gösteren şey, bu son iki etkendir. Yani aslında bilimsel düşünce ve bilgilerden yararlanma ve anlaşılması zor kelimeler kullanmak değildir. Aksine bu iki etken, yeni mazmunlar ortaya çıkarma, yeni özel terkipler kullanma noktasında onun ince düşünceleri ve nazik fikirleri, farklı istiare ve kinayeler vb. gibi çeşitli etkenlerle bir araya geldiğinde bazı beyitlerinin anlaşılmasını zorlaştırır. Tüm bunlara rağmen onun lehçe ve sözüne alışılırsa bu zor anlaşılırlıkta büyük bir azalma görülür. Kendi döneminin üstat şairlerinin çoğunluğu gibi zühd ve öğüt noktasında Senâî’nin tarzını dikkate alarak onu takip etmiş ve bu noktada onunla eşit olabilmek, hikmet içerikli kasidelerinde ve gazellerinde bu üstadı izleyebilmek için büyük bir çaba harcamıştır. Onun övgüye değer özelliklerinden birisi de kendisini Senâî’nin devamı olarak görmesidir: Felek Senâî’nin etrafında dönerken gök, benim gibi bir söz söyleyiciyi doğurdu. Belki de bunun nedenlerinden birisi hayatının sonlarına doğru tasavvufa karşı hissettiği ve elde ettiği zevk ve ilgi, kendi ifadesiyle, otuz yılda birkaç kırklığı yaşamış olmasıdır. Hâkânî, medhiyeci olmasının yanında hoş tabiatlı, yüce himmetli ve özgür bir kişiydi. Önemli saraylara yakın olması, Şîrvânşah ve halife tarafından divan işleri sorumluluğuna getirilmesinin düşünülmesi nedeniyle büyük bir ilgi kazanmış olmasıyla birlikte kendisini manevî alemden uzaklaştıracak bu tür uğraşlardan her zaman kaçınmıştır. Tüm bunlar bir araya geldiğinde bu şair, bilim, edebiyat, yüksek makam, mertebe ve kendi dalında göstermiş olduğu maharet ve üstatlık açısından eşine az rastlanır şairler arasında olup Fars şiirinin temel taşlarındandır. Onun tabii şiir üslupları arasında yer alan üslubu, ondan sonra Farsça söyleyen birçok şairin taklit ve takip konusu oldu. |