Salı 22 Mayıs 2012 - 13:53

الثلاثاء ٢ رجب ١٤٣٣

سه شنبه ۲ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۵:۲۳

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

HAKANİ

 

 

 

Hassanu’l-Acem Efdaleddîn Bedîl b. Ali b. Osman Hâkânî-yi Hakayik-i Şîrvânî, İran’ın en büyük şairlerinden ve ünlü belagatçıla­rından biridir. Onun ismini, tezkire yazarları İbrahim diye yazmışlar. Fakat o kendisi is­mini, “Bedîl” diye zikretmiş ve bir beyitte şöyle de­miştir:

Dünyada Senâî’ye bedel olarak ben geldim, bundan dolayı babam ismimi Bedîl koydu.

Babası Necîbeddîn Ali, marangoz biriydi. Hâkânî, defalarca kendi şi­irle­rinde onun marangozluğuna işaret etmiştir. Dedesi bir dokumacı, an­nesi de Müslüman olmuş Rumlu aşçı cariyelerdendi. Amcası Kâfîyeddîn Ömer b. Osman, doktor ve filozof bir kişiydi ve Hâkânî, yirmi beş yaşına kadar onun hi­mayesi ve terbiyesi altındaydı. Defalarca onun hakkından söz etmiş ve bu alim ve filozof adamı iyi­likle yad edip övmüştür. Bir süre de amcasının oğlu Vahîdeddîn Os­man’ın terbi­yesi altında yetişmiştir. Am­casının ve amcası oğlunun ya­nında edebî ve felsefî bilimleri almakla bir­likte bir süre de Şîrvânşahlar sarayında yaşa­yan çağdaşı bü­yük şair Ebû’l-‘Alâ’-i Gencevî’nin huzurunda şairlik ilmini kazan­mıştır.

Şiirdeki mahlası başlangıçta Hakâyikî idi. Fakat Ebû’l-‘Alâ’, onu Ha­kan Menûçihr’in huzuruna götürüp tanıştırdıktan sonra kendisne “Hâkânî” lakabını verdi.

Hâkânî, büyük hakan Fahreddîn Menûçihr b. Ferîdûn-i Şîrvânşah’ın hizme­tine girdikten sonra Şîrvânşahlar sarayına bağlandı ve bu padişah­tan çok değerli hediyeler aldı. Bir süre sonra Şîrvânşahların hizmetinden ümidini yitire­rek Ho­râsân üstatlarını ve doğu saraylarını görmek ümidiyle Irak ve Horâsân ar­zusu zihninde yankılanmaya başladı. Bu eğilim, şairin çeşitli işaretlerinde açıkça gö­rülür. Fakat Şîrvânşah, onun kendi arzusuyla o memleketi terketmesine izin vermedi. Bu sıkıntı, şairin üzülmesine ve sıkılmasına yol açtı. Nihayet sonunda Irak’a yöneldi. Rey’e kadar gitti. Fa­kat bu­rada hastalandı ve aynı durumda Oğuzların Horâsân’a saldırdıkları (548/1153), Sencer’in hapsedildiği  ve İmam Muhammed b. Yahyâ’nın öl­dürülmesi haberi kendisine ulaşınca onu yola devam etmekten alı­koyup Şîrvân’a geri dönmek zorunda bıraktı. Ancak onun Şîrvân’da ve Şîrvânşah meclislerinde bulunmasının üzerinden çok zaman geçme­den Hac niyetiyle Irakeyn emirlerini görmek amacıyla yolculuk izni istedi. Mekke ve Me­dine’yi ziyareti esnasında zengin ve derin içerikli kasideler söyledi. Dönüş esna­sında büyük insanlardan birkaç kişiyle bu cümleden olarak Selçuklu Sultan Muhammed b. Mahmûd (548-554/1153-1159) ve Musûl hakimi Kutbeddîn’in ve­ziri Cemâleddîn Muhammed b. Ali ile görüştü ve bu vezi­rin tanıştırmasıyla Ab­bâsî ha­lifesi el-Muktefi li-emrillah’ın hizmetine girdi. 551/1156 ya da 552/1157 yıllarına denk gelen bu dönemde Tuhfetu’l-Irâkeyn adlı eserini yaz­makla uğraştı.

Hâkânî, Bağdat’a yaptığı yolculuğunun ardında Medâyin sara­yını gördü ve o harabeye dönmüş saray hakkındaki güzel ve fasih kasi­desini söyledi. İsfa­hân’a gi­rişinde de İsfahân’ı vasfeden ve Mucîreddîn-i Beylekânî’nin bu şehir hakkında söylediği ve Hâkânî’ye nisbet etmiş ol­duğu hicivden şikayet eden meş­hur kaside­sini söyleyip o şehir halkının Hâkânî’ye karşı besledikleri kırgınlığı se­vince dö­nüş­türdü.

Hâkânî, Şîrvân’a dönüşünde tekrar Şîrvânşah’ın sarayına girdi. Fakat onun ile Şîrvânşah arasında belki de dedikoducuların çe­kiştirmesi sebe­biyle ola­bilecek bilinmeyen bir nedenden dolayı bir kır­gınlık ve kızgınlık oluştu. Nitekim bu iş şairin hapsedilmesiyle sonuç­landı. Yaklaşık bir yıllık bir süreden sonra İzzu’d-devle’nin şefaatiyle kurtuldu. Hâkânî’nin hapse­dilmesi, onun birkaç güzel Hapsiye kasi­desi söylemesine vesile oldu ki bu kasideler Dîvân’ında mevcuttur. Bir süre sonra 569/1173 yılı civarında Hac yolculuğuna çıktı, Şîrvân’a döndükten sonra 571/1175 yılında yaklaşık yirmi yaşında olan oğlu Reşîdeddîn’i kaybetti. Bundan sonra da çeşitli musibetlerle karşı kar­şıya kaldı. Uzlete çekildi ve ömrü­nün sonlarını Teb­riz’de geçirdi, aynı şehirde de vefat etti, Tebriz’deki Makberetu’ş-Şu‘arâ=Şairler Mezar­lığı”ında defnedildi.

Devletşâh, ölüm yılını 582/1186 olarak yazmış, ancak değişik tarihler de ve­rilmiştir. Bunlardan Takiyeddîn-i Kâşânî’nin Hulâsetu’l-Eş‘âr adlı kitabında bu olay, 595/1199 yılı olarak tespit edilmiş olup bu söz doğruya daha yakındır.

Hâkânî, büyük hakan Ebû’l-Heyecâ Fahreddîn Menûçihr b. Ferîdûn-i Şîrvânşah, oğlu büyük hakan Celâleddîn-i Ebû’l-Muzaffer Ahistân b. Menûçihr –ki ikisi de üstada büyük bir tevveccüh ve tam bir bağlılıkla bağlıydılar, onu bol hediye ve makamlarla mükafatlandır­mışlar –ile çağ­daş idi. Hâkânî, Şîrvânşahlar dışında da çevredeki emir­lerle, hatta Harezmşah gibi uzak bölgelerdeki sultan­larla bile ilişki kurmuş ve onları övmüştür. Hâkânî’nin şairliğinin ilk dönemle­rinde övmüş olduğu kişiler arasında Harezmşahlı ‘Alâeddîn Atsız b. Muhammed (521-551/1127-1156), Nusreteddîn İspehbud Ebû’l-Mu­zaffer-i Keyalvaşir; Hâkânî’nin Irak’a yaptığı yolculuk esnasında gö­rüştüğü Giyâseddîn Muhammed b. Melikşâh (548-554/1153-1159); Rukneddîn Arslan b. Tuğrul (555-571/1160-1175); Hâkânî’nin kendi­sine çok ilgi duyduğu ve bağlı olduğu Muzâfereddîn Kızıl Arslan Os­man b. Îldeniz (581-587/1185-1191); Harezmşahlı ‘Alâeddîn Tekiş b. İl Arslan ve Şîrvân çevresinde Şehriyârlardan diğer birkaç kişi yer almaktadır.

Hâkânî, kendi döneminin şairlerinden birkaç kişiyle dostluk veya arka­daşlık kurmuş olup bunların en eskisi Ebû’l-‘Alâ’-i Gencevî’dir. Hâkânî’nin edebiyatta ve şiirde hocasıydı, onu eğittikten sonra da kızını ona verdi ve Şîrvânşah sarayına götürdü. Fakat ilişki­leri kısa bir süre içinde atışma ve hicve dönüştü. Hâkânî’nin Tuhfetu’l-Irâkeyn’de bu üsta­dın hicvedilmesi konusunda beyitleri yer almakta­dır. Ancak Hâkânî, üsta­dına karşı yapmış olduğu bu edepsizliğin kar­şılığını kendi talebesi Mucîreddîn-i Beylekânî’den aldı ve onun çirkin dilinden ge­rektiği şe­kilde incindi.

Hâkânî, çağdaşlarından olan Nizâmî ile aralarında dostluk temelleri komşu oluşlarından dolayı çok sağlamdı ve Hâkânî öldü­ğünde Nizâmî, ona yak­tığı bir ağıtta şöyle demiştir:

Hep Hâkânî’nin bana ağıt yakacağını söylerdim, ne yazık ki ben Hâkânî’ye ağıt söyledim.

Hâkânî döneminin üstat şairi Reşîdeddîn-i Vatvât da bir süre kendisi ile dostluk kurmuş ve bu iki büyük insan birbirlerine övgüde bulunmuş­lardır. Fakat sonunda bunların da işi hicvetmeye dönüştü.

Felekî-yi Şîrvânî de Hâkânî’nin çağdaşlarından ve dostların­dandı. Hâkânî’nin yolunu izleyen Esîr-i Ahsîketî de onun çağdaşların­dan sayıl­maktaydı.

Bunlara ilave olarak Hâkânî, zamanın şair ve ileri gelenlerin­den bir başka grupla da yakın bir ilişki ve yazışma içindeydi. Kendi döneminde ünlülü­ğünün o noktasına gelmiş şairlerden çok az kişi var­dır.

Hâkânî’nin eserlerinden, kaside, kıta, terci, gazel ve rubailerini içeren Dî­vân’ından başka VI/XII. yüzyılın önemli ileri gelenlerinden olan Musûl hakimi Cemâleddîn Ebû Cafer Muhammed b. İsfahânî adına söylemiş ol­duğu Tuhfetu’l-Irâkeyn mesnevisi de vardır. Bu manzumeyi, Hâkânî, Mekke’ye ve Irâkeyn’e yapmış olduğu ilk yolcu­luğunun detaylarını anlat­mak için söylemiştir. Her bir şehri anlatırken oranın ileri gelenlerinden ve ünlülerinden de söz etmiş bunun so­nunda da kendi durumunu açıklayan birkaç beyit de aktarmıştır.

Hâkânî, kaside söyleyen en büyük şairlerden ve Fars şiirinin temel taşla­rın­dandır. Onun sözlerinin terkibi, anlamları ortaya çı­karma, yeni mazmunlar bulma, tavsif ve teşbihte özel bir tarz geliştirme noktasındaki düşünce gücü ve mahareti meşhurdur. Bu yönüyle yeni olmayan hiçbir ka­sidesi, kıtası ve şiiri yoktur. Sorunlu redifleri kullanma noktasında gös­termiş olduğu güç eşsizdir. Hâkânî’nin vasıf noktasındaki mahareti, ka­side söyleyen şairlerin çoğundan daha ön­dedir. Ateş, çöl, sabah, bezm meclisleri, bahar, hazan, güneşin doğuşu vb. gibi çeşitli doğa tavsifleri, Fars dilinin üstün tavsifleri arasında sayıl­maktadır. Genel­likle güzel ha­yallerle birlikte şaşırtıcı istiare ve kina­yelerle süslü olan terkipleri, kendi dönemine dek kullanılmamış olan özel anlamlar içermektedir.

Hâkânî, kendi döneminin çeşitli ilimleri, bilgileri ve hikayele­rinin ço­ğundan haberdar oluşundan ve bu sözlerinde sahip olduğu bu bilgilerin­den ya­rarlanma konusunda sahip olduğu olağanüstü gücün­den dolayı kendinden önce bir çoğu hiç kullanılmamış bilimsel maz­munları şiirde ortaya koymuştur. Onun için Fars şiirinde Arapça keli­melerden yararlan­mak, hatta Farsça konuşanlar için kulla­nılması zor olan kelimelerde bile sınır yoktur. Tüm bunlarla birlikte Hâkânî’nin şiirini sorunlu gösteren ve zor gösteren şey, bu son iki et­ken­dir. Yani aslında bi­limsel düşünce ve bil­gilerden yararlanma ve anlaşılması zor kelimeler kullanmak değildir. Ak­sine bu iki etken, yeni mazmunlar ortaya çıkarma, yeni özel terkipler kul­lanma noktasında onun ince dü­şünceleri ve nazik fikirleri, farklı istiare ve ki­nayeler vb. gibi çeşitli et­kenlerle bir araya geldiğinde bazı be­yitlerinin anlaşılma­sını zor­laştırır. Tüm bunlara rağmen onun lehçe ve sözüne alışı­lırsa bu zor anla­şılırlıkta büyük bir azalma görülür.

Kendi döneminin üstat şairlerinin çoğunluğu gibi zühd ve öğüt nokta­sında Senâî’nin tarzını dikkate alarak onu takip etmiş ve bu noktada onunla eşit ola­bilmek, hikmet içerikli kasidelerinde ve ga­zellerinde bu üstadı izleyebilmek için büyük bir çaba harcamıştır. Onun övgüye değer özelliklerinden birisi de kendi­sini Senâî’nin de­vamı olarak görmesidir:

Felek Senâî’nin etrafında dönerken gök, benim gibi bir söz söyleyi­ciyi do­ğurdu.

Belki de bunun nedenlerinden birisi hayatının sonlarına doğru tasav­vufa karşı hissettiği ve elde ettiği zevk ve ilgi, kendi ifadesiyle, otuz yılda birkaç kırk­lığı yaşamış olmasıdır.

Hâkânî, medhiyeci olmasının yanında hoş tabiatlı, yüce him­metli ve öz­gür bir kişiydi. Önemli saraylara yakın olması, Şîrvânşah ve halife tara­fından di­van işleri sorumluluğuna getirilmesinin düşünül­mesi nedeniyle büyük bir ilgi ka­zanmış olmasıyla birlikte kendisini manevî alemden uzaklaştıracak bu tür uğ­raşlardan her zaman kaçın­mıştır.

Tüm bunlar bir araya geldiğinde bu şair, bilim, edebiyat, yük­sek ma­kam, mertebe ve kendi dalında göstermiş olduğu maharet ve üstatlık açı­sından eşine az rastlanır şairler arasında olup Fars şiirinin temel taşların­dandır. Onun tabii şiir üslupları arasında yer alan üs­lubu, ondan sonra Farsça söyleyen birçok şairin taklit ve takip konusu oldu.

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.