| HAFİZ 31- Hâfız: Hâce Şemsuddîn Muhammed b. Muhammed Hâfız-i Şîrâzî, İran’ın aynı zamanda dünyanın da en güzel söyleyen büyük şairlerinden biridir. Şiirlerinde “Hâfız” mahlasını kullanmıştır. Kaynakların çoğunda babasının adı Bahâuddîn olarak yazılmıştır. Bahâuddîn’in onun lakabı olması da mümkündür. Dîvân-i Hâfız’ın ilk derleyicisi ve onun dost ve ders arkadaşı Muhammed Gulendâm isim ve unvanlarını, “Mevlânâ el-A’zam, el-Merhum eş-Şehid, Mufehhiru’l-ulema, Üstadu Nuharriru’l-udebâ, Şemsu’l-mille ve’d-din, Muhammed el-Hâfız Eş-Şîrâzî” şeklinde zikretmiştir. Tezkire yazarları, atalarının İsfahân’ın Kuhpâye’sinden olduğunu, dedesinin de Salgurlu Atabeklerin hükümdarlığı döneminde buradan Şîrâz’a gelip burayı yurt edindiğini yazmışlardır. Ayrıca babası “Bahâuddîn Muhammed”in ticaretle uğraştığı, annesinin ise Kâzerûnlu olduğu ve evlerinin Şîrâz’daki Kâzerûn Kapısında yer aldığı da yazılmıştır. Hâfız, VIII/XIV. yüzyılın başlarında ve 727/1327 yılı dolaylarında Şîrâz’da doğmuştur. Bahâuddîn’in ölümünden sonra çocukları dağıldı. Ancak henüz küçük olan Şemsuddîn Muhammed annesiyle birlikte Şîrâz’da kaldı. İkisinin de günleri yoksulluk içinde geçiyordu. Bundan dolayı Hâfız, olgun yaşa gelir gelmez mahallenin fırınında hamur yoğurma işine başladı. Nihayet olgunlaşmak için eğitim görme aşkı onu okula çekti. Meyhâne adlı tezkirede yazıldığı ayrıntıya göre, o bir süre zamanını geçimini sağlama ve öğrenim görme arasında geçirdi. Ondan sonra da Hâfız’ın hayatı değişmeye başladı ve ilim talep edenler arasına girdi. Şîrâz’daki zamanın alim ve edebiyatçıların ders meclislerini kavradı ve Zamahşerî’nin Keşşâf’ı, Kadı Beyzâvî’nin Metâli‘u’l-Enzâr’ı, Sekkâkî’nin Miftâhu’l-‘Ulûm’u vb. dinî ve edebî önemli kitaplar üzerinde düşünme ve değerlendirme ile uğraştı. Çağdaşı ve divanının toplayıcısı olan Muhammed Gulendâm, onu birkaç kez “İbnu’l-fakih Necm” diye tanınan kendi zamanının büyük alim ve fakihi Kıvâmuddîn Ebû’l-Bekâ Abdullah b. Mahmûd b. Hasan-i İsfahânî-yi Şîrâzî (ö.772/1370)’nin ders meclisinde görmüş ve gazellerini de aynı ilim ve edebiyat meclisinde duymuştur. Nitekim Muhammed Gulendâm’ın söylediklerinden Hâfız’ın kendi zamanın ilimlerinden iki dalda yani Şer‘î ve edebî ilimler alanında çalıştığı anlaşılır. Üstadı Kıvâmuddîn yedi kıraat ilminde alim olduğu için tabii olarak Hâfız da onun hizmetinde ondört kıraate göre Kur’an’ı ezberlemeye yöneldi. Kendisi de şiirlerinde birkaç kez sürekli Allah’ın kelamıyla uğraştığına işaret etmektedir. Tezkire yazarlarının ifade ettiklerine göre, “Hâfız” mahlasının seçilmesinin de bu uğraşından kaynaklandığı görülmektedir. Hâfız’ın yetiştiği dönemdeki Şîrâz, siyasî durum rahat ve huzura sahip değildiyse de İran’ın ve İslam dünyasının ilmî ve edebî büyük merkezlerinden biri sayılmaktaydı. Bu nimet, Fars Salgurlu Atabeklerinin tedbiriyle Sa’dî ve Hâfız’ın şehri için oluşmuştu. Hâfız, hala büyük alimlerin, ediplerin, ariflerin ve şairlerin toplandığı yer olan böyle bir çevrede ilmî ve edebî eğitimi gördü ve sahip olduğu kişisel zekası, fıtrî yeteneği ve ileri görüşlülüğüyle kendisinden önce Fars’ta oluşmuş ve kendisinden kısa bir süre sonra duraklamaya giren kendine özgü ilmî ve kültürel hareketin mirasını yedi. Hâfız, şiirlerinde döneminin emirlerinden Ebû İshak İncû (758/1357 yılında öldürüldü), Şah Şuca’ (ö.786/1384) ve Şah Mansûr (ö.795/1393) gibi birkaç kişiyi övmüş veya onlarla sohbet etme ve konuşma içinde bulunduğuna işaret eder. Aynı zamanda Bağdat’ta hüküm süren İlekânî (Celâyirliler) padişahlarıyla da ilişki içindeydi. Bunlardan Sultan Ahmed b. Şeyh Uveys (784/1382-813/1410)’i övdü. Şîrâz ileri gelenleri arasından Hacı Kıvâmuddîn Hasan Tamgâcî (ö.754/1353)’den kendi şiirlerinde söz etmiş, bir yerde de 768/1367 yılında Bengal saltanat tahtına oturmuş olan Bengal komutanı Sultan Giyâsuddîn b. Sultan İskender’i anmıştır. Sultan Mahmûd-i Dekenî (780/1378-799/1397) ve veziri Mîr Feyzullah İncû’nun şairleri koruduğu yankısı Fars’a ulaşınca Hâfız, Deken’i görmeye niyet etti. Hint Behmenî padişahı ve vezirini kendisiyle birlikte Deken’e gitme arzusunda olduğunu görünce Şîrâz’dan Hürmüz’e gitti ve Deken’den gelmiş olan Mahmûd Şâhî’nin gemisine bindi. Fakat gemi kalkmazdan önce şiddetli bir fırtına koptu. Şair gemiyi–görünürde Hürmüz sahilindeki bazı arkadaşlarına veda etmek amacıyla, gerçekte ise deniz yolculuğunun tehlikesinin korkusuyla–terk etti ve Mîr Feyzullah İncû’ya aşağıdaki şiiri göndererek Şîrâz’a geri döndü: دمی با غم بسر بردن جهان يکسر نمی ارزد بمی بفروش دلق ما کزين بهتر نمی ارزد... Gamlı bir an geçirmeye dünya baştan başa değmez, postumuzu şarap karşılığı sat, zira bundan iyisine değmez… Hâfız, bir defasında da Şîrâz’dan Muzafferî şehzadelerinin bir kolunun elinde bulunan Yezd’e gitti. Fakat “İskender’in Zindan”ında oturmaktan çok çabuk sıkıldı ve bir gazelde Fars’a dönüşünü şöyle arzu etti: دلم از وحشت زندان سکندر بگرفت رخت بر بندم و تا ملک سليمان بروم Gönlüm İskender’in zindanının vahşetinden daraldı, kuşağımı kuşanıp Süleyman mülküne gideyim. Hâfız’ın vefatı, 792/1390 yılındadır. Evli ve çocukları vardı. “Şah Nebat” adlı bir kıza olan aşkı konusunda söylenmiş çeşitli efsaneler yaygındır. Bu hikayelere göre, Hâfız bu kıza evlenmek üzere akit yaptı. Hâfız’ın şiirlerinde birkaç yerde oğlunun ölümüne işaretlerde bulunduğunu görürüz. Bunlardan birisi şu iki beyittir: دلا ديدی که آن فرزانه فرزند چه ديد اندر خم اين طاق رنگين بجای لوح سيمين در کنارش فلک بر سر نهادش لوح سنگين Ey gönül, o değerli evladın bu renkli çatının kıvrımı arasında neler gördüğünü gördün mü. Yanındaki gümüş levha yerine felek onun başına ağır levhayı (lahid)koydu. Hâfız edip bir kişiydi, edebî ve Şer‘î ilimlere vakıf, felsefî inceliklerden ve irfanî gerçeklerden haberdar bir alimdi. Sahip olduğu doğuştan gelen olağanüstü hazırlığı ona çok ince şairane inceliklerle birlikte uzunca düşünceler imkanı da vermişti. Tüm bu ilahi bağışları sahip olduğu ustaca ince zevklerle ve gönül okşayıcı sözlerle karıştırıp bunların karışımından eşsiz ve benzersiz şaheserlerini yüce gazeller şeklinde ortaya çıkardı. Hâfız, Mevlânâ, Kemâl, Sa’dî, Humâm, Evhadî ve Hâcû’nun en iyi gazellerini veya onların en güzel beyitlerini karşılık veya cevap verme konusu etmiştir. Sözü tüm alanlarda seçici ve özenli, istenilen konuya uygun vezinde, zevkle uyumlu ve her biri çok ince hesaplarla seçilmiş ve olması gereken yere koyulmuş kelimelerle doludur. Hâcû’nun üslubundan, özellikle de Hâcû’nun divanının ikinci bölümünde yer alan “Bedâyi‘u’l-cemâl” gazellerinden Hâfız’ın çokça etkilendiği açıktır. Birçok konuda Hâcû’nun sözcüklerini, mısralarını ve beyitlerini de ödünç almış ve çok az bir değişiklikle gazellerinde kullanmıştır. Bunlar, Hâfız’ın Hâcû’ya karşılık olarak yazdıklarından ayrıdır. Hâfız’ın karşılık verdiği veya kendilerinden etkilendiği şairler arasında Hâcû’dan sonra Selmân’ı saymak gerekir. Bu şiddetli etkinin nedeni, Selmân’ın da Hâcû gibi Hâfız’ın çağdaşlarından ve Şîrâzlı şairin kendine örnek aldığı meşhurlardan olmasıydı. Hâfız’ın Sa’dî, Mevlânâ ve kendinden önceki diğer usta şairlere karşılık veya cevapları da az değildir. Ancak onun divanı yüce beyitler, üstün gazeller ve yeni mazmunlarla öylesine doludur ki bu taklitler ve etkilenmeler onlar arasında kaybolup gitmekte ve hiç derecesinde görülmektedir. Bundan da öte onun felsefî ve irfanî düşüncelerdeki üstün konumu ve açıklama noktasında en açık, fasih ve hoş ahenkli ifadeler kullanma gücü, onu tüm bu etkilenmişliğine rağmen önceki birçok şairin üstüne çıkarmış ve divanını havas ve avamdan herkesin kabul edeceği bir hale getirmiştir. Şu noktayı da unutmamak gerekir ki Hâfız’ın dönemi Fars dilinin ve İslamî İran kültürünün en son değişiklik merhalesiyle eşzamanlıydı. Bu yüzden de onun dil ve düşüncesi kendisinden önceki üstatlarla karşılaştırma noktasında bize daha yakındır ve gönüllerimiz ona daha uyumludur. Hâfız’ı Horasan ve Irak şairlerinden daha çok anlamamız ve sözünü daha fazla beğenmemiz de bundan kaynaklanmaktadır. Hâfız’ın sözünün özelliklerinden birisi şudur: İrfanî ve felsefî ince manalarını ve latif düşüncelerinin ve ince tefekkürlerinin sonucunu en vecizli sözle, en açık ve en doğru şekliyle açıklamıştır. Her beyitte, kimi zaman da her mısrada “mazmun” diye tanımladığımız derin bir incelik vardır. Elbette Hâfız, Fars şiirinde yeni olmayan bu şairlik üslubunun mükemmelleştiricisi ve onu en beğenilen noktaya ve en tabii şekline çıkaran kişidir. Ondan sonra şairler onun üslubunu takip ederek derin “incelikler”i ortaya çıkarmada, ince “mazmunlar”ı söylemede ve onları en veciz ifadelerde yerleştirmede –ki bir beyti, kimi zaman da bir mısraı geçmez –aşırılıklar gösterdiler. Git gide “Hindi” diye bilinen üslubun yaygınlaşmasına yol açan da bu üsluptur. Hâfız’ın şiirinin özelliklerinden bir diğer nokta da onun kendi beyitlerinde lafzî ve manevi çeşitli sanatları kullanmada kendine özgü yeteneğidir. Öyle ki şiirlerinde sanat süslerinden yoksun çok az beyit vardır. Fakat onun lafızları yerleştirme ve sanatları kullanmadaki gücü, “sanat”ının onun sözünün “kolay”lığında bir etki göstermeyecek bir derecededir. Hatta o derece ki okuyucu işin heyecanıyla Hâfız’ın sözünün sanatlı olduğunun farkına bile varmaz. Hâfız, hayatta olduğu dönemde ün kazanan ve hızla İran’ın en uzak şehirlerinde, hatta başka ülkelerdeki Farsça konuşanlar arasında söz bilenlerce kabul gören şairlerdendir. Kendisi de bunun bilincindeydi. Dîvân-i Külliyât-i Hâfız, beş kaside, gazeller, Ahu-yi Vahşi ve Sâkî-nâme adıyla tanınan kısa bir mesneviden, kıta ve rubailerden oluşur. Derlenmiş olan ilk Hâfız Dîvân’ı Muhammed Gulendâm’ın hazırladığıdır. Onun açıklamasına göre, Hâfız’ın kendisi gazellerini toplamaya pek eğilimli değildi. Görünürde Hâfız, hankahta oturan bir sufi değildi. İrfan meşrepli olmasıyla birlikte hakikatte asrının alimleri zümresinden, özellikle de Şer‘î ilimlerin alimleri arasındandı. Hiçbir zaman ders meclisi oluşturmakla uğraşmadı. Aksine divan vazifesi yoluyla rızkını temine çalıştı. Kimi zaman da kaside, gazel ve kıtalarında padişahları övmekle uğraştı. Kazandığı hediye ve ödüllerden de faydalanırdı. Bu aradan Şeyh Ebû İshak İncû (758/1357 yılında öldürüldü) dönemleri Hâfız için en bereketli yıllardı. Bundan dolayı bu padişahın ikbal yıldızının batması şairi çok üzdü. Nitekim birkaç kez onun olayından dolayı üzüntülerini belirtmiş ve tabii olarak Şah Şeyh’e karşı taşıdığı bu ilgiden dolayı onun katiline sevgi gözüyle bakamazdı. Özellikle de o katil yani Emir Mubârizuddîn Muhammed b. Muzaffer, sert yapılı, iki yüzlü ve hesapçı bir adamdı ve özgür kişilikli şairimiz şiirlerinde birkaç yerde onun davranışlarını eleştirmiş veya açıkça onu eleştiri yağmuruna tutmuştur. Dîvân-i Hâfız’ın sahip olduğu ün ve revaçtan dolayı birçok nüshaları elde mevcut olup bunların birçoğu yazanların ve zevksizlerin oyuncağı haline gelmiş, kelime ve beyitleri tasarruf ve değişikliklere uğramıştır. Hâfız’ın beyitlerinin çoğu konusunda ince mazmunları içermesi açısından edebiyat ehli olan kişiler arasında özel tefsirler ve yorumlar yaygındır. Hâfız’ın divanının en meşhur şerhlerinden Türkçe olan Sûdî Şerhi (1000/1592 tarihi dolaylarında vefat etmiş), Surûrî mahlaslı Mustafa b. Şaban (969/1562)’ın şerhi ve Şem‘î (ö.1000/1592)’nin şerhi zikredilebilir. Hâfız’ın Dîvân’ı konusunda özet olarak söylenmeye değer bir şey de onunla fal açma geleneğidir. Hâfız’ın Dîvân’ından “fal açma” yeni bir gelenek değildir. Aksine ilk zamanlardan beri gerek Farsça konuşanlar gerek onlar dışındakiler arasında onun şiiriyle aşina olanlar arasında yaygındı. Hâfız Dîvân’ının her gazelinde tevil ve tevcih için fal açan kişinin haline uygun bir beyti bulmak mümkün olduğundan dolayı divanı söyleyen kişiye “Lisânu’l-gayb” lakabı verildi. Hacı Halife, Keşfu’z-zunun’da X/XVI. ve ondan önceki yüzyıllarda Dîvân-i Hâfız’dan fal bakma konusunda yazılmış birkaç risale ismi zikretmiştir. Şimdi bu özet kitapta adetimiz olduğu üzere ondan birkaç beyit nakletmekle yetinelim: Şarap cana ferah vermekte, rüzgar çiçekleri etrafa saçmaktaysa da çengin nağmesiyle şarap içme zira bekçi kızgındır. Eline bir sürahi bir de bir dost geçerse akıllıca iç zira zaman fitne çıkarıcıdır. Kadehi yamalı hırkanın yeninde sakla, zira zaman tıpkı sürahinin gözü gibi kan dökücüdür. Hırkaları göz yaşında şarabın rengiyle yıkayalım, zira takva mevsimi ve arınma zamanıdır. Felek çıkmış kan saçan bir elektir ki ondan dökülenler Kisra’nın kellesi ve Perviz’in tacıdır. Ters dönen bu feleğin dönüşünden rahat bir dirlik dileme, zira bu küpün içindeki saf bile tam bir tortudur. Ey Hafız, Irak’ı ve Fars’ı güzel şiirinle fethettin, gel de şimdi Bağdat’ın sırası ve Tebriz’in zamanıdır. * * * Benim uzun boylu işveci, hilebaz sevgilim, benim upuzun zahitlik hikayemi kısalttı. Ey gönül gördün mü? Bu yaşlılık, zahitlik ve ilimden sonra sevgiliyle oynayan göz bana neler etti. Riya hırkasıyla aşkımın görüntüsünü gizleyeyim dedim, göz yaşları gammaz idi de sırlarımı açığa çıkardı. Sevgili sarhoştur, aşıkları anmaz, yoksulları koruyan sakime Allah hayırlar versin. Ya rabb, esintisiyle kerem kokusunu bana getirecek, işlerimi düzene sokacak seher rüzgarı ne zaman esecek? Ağlamalarımla suyun üstüne bir işaret çizerim şimdi, bu işaretler bana ne zaman hakikati gösterecek? İmanın harap olmasından korkarım, zira kaşlarının mihrabı namazımın huzurunu bozmakta. Kendi üzerime mum misali gülerek ağlarım, görelim taş yürekli sevgili bu yanıp yakılmam sana neler edecek. Ey zahit, senin namazından da bir şey çıkmadığına göre benim geceleri sarhoşluğum ve yanıp yakılışımdan da bir şey çıkmaz. Hafız ağlamaktan yandı, ey seher yeli, dostları görüp gözeten, düşmanı yakıp yandıran padişahıma halini arz et. * * * İnce keten elbiseler giyinip eteğini çekerek gitti, yüzlerce ay yüzlü güzel kıskançlıktan keten elbiselerinin yakasını parçaladı. Şarabın verdiği hararetle yanağındaki ter taneleri gül yaprağına damlamış çiğ tanelerine benziyordu. Açık ve tatlı bir söz, yüce ve hızlı bir boy, nazik ve güzel bir yüz, hoş ve çekik bir göz. Yakut misali cana can katan dudakları, letafet suyundan doğmuş, güzel ve salına salına yürüyen boyu naz içinde büyümüş. O gönüller çelen dudağını gör, o gönüllere ıstırap veren gülüşe bak, güzel yürüyüşünü gör, o düzenli adımlara bak. O kara gözlü ahu tuzağımızdan çıktı, ey dostlar bu ürküp kaçan gönüle ne çare bulalım. Elinden geldikçe sakın nazar ehlini incitme, ey her iki gözün nuru dünyanın vefası yoktur. Ey seçkin sevgili, o gönül aldatan gözün azarını ne zamana dek çekeyim, ne olur bir gün de göz ucuyla bakıver. Eğer mübarek hatırın Hafız’dan yana incindiyse geri gel zira söylediklerimizden ve duyduklarımızdan tövbe ettik. O olgunlaşmış meyve elime geçerse Hace’nin kulluğunda yine çok şükürler ederim. * * * Bu söz şehrin vaizine hoş gelmez ise de riyakarlık ve yalakalık yaptıkça Müslüman olmaz. Rintlik öğren, kerem sahibi ol zira şarap içmemek o kadar büyük hüner değil, hayvan da şarap içmez ama insan olmaz. Üstünlüğe layık olmak için temiz bir cevher gerek, yoksa her taş ve çamur inci ve mercan olmaz. Ey gönül sen sevin, ism-i A’zam işini yürütür, zira şeytan şeytanlıkla ve hileyle Müslüman olmaz. Aşk besliyorum ve ümit taşıyorum artık, çünkü bu kutsal iş diğer işler gibi kısmetsizlik sebebi olmaz. Dün gece “gönlünün muradını yarın veririm” demişti, ya rabb bir sebep yarat da pişman olmasın. Allah’tan sana güzel huylar vermesini dilerim de artık hatırımız senden perişan olmasın. Hafız, zerrede yüce himmet olmadıkça parlayan güneşin çeşmesini istemek olmaz. * * * Bu gece senin gamından kan içinde uyuyacağım, afiyet yatağından dışarı çıkacağım. İnanmıyorsan hayalini gönder, sensiz nasıl uyuyacağımı bir görsün. * * * Ne o Çegel mumunun hikayesini söylemek mümkün ne de gönlün gönül yakan halini söylemek mümkün. Benim daralmış gönlümdeki gam, kendisine gönül gamını söyleyecek bir dostun olmamasıdır. |