Çarsamba 8 Şubat 2012 - 21:15

الأربعاء ١٦ ربيع الأول ١٤٣٣

چهارشنبه ۱۹ بهمن ۱۳۹۰ - ۲۲:۴۵

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Genç Yazarlar: Tepki

 

1337-1338/1958-1959 yıllarından itibaren ihtilalden kaynaklanan ha­fakan du­varları çatlamaya başlar ve halk hareketleri (arazi reformlarının üzerine egemen olan görüntünün içsel çatışmalarından yararlanarak) ye­niden atağa kalkar. 1332-1337/1953-1958 yılları arasında, umutsuzluk ve başı dönmüşlük İran edebiyatını kat eder. Efsanelerden ve mitolojilerden esinlenme yerini halktan ve gerçek­lerden esinlenmeye bırakır. Bıktırıcı, yenilgi ve pişman­lık dolu ideallerin çe­şitli eser­lerde klişe halinde yinele­nişi, bu yılların ede­biyatını şaşırtıcı bir tek­düzeliğe mahkûm eder. Yazar­ların çoğu öylesine derin bir umutsuzluğa ka­pılırlar ki iç­güdüsel arzular karşısında bilinçleri ve sorumlulukları bile ren­gini yitirir. Ölüm düşüncesi ve lezzetçilik yenilgi kuşağı aydınlarının en temel zihinsel uğ­raşı olur ve edebiyat karamsar fel­sefe yapmalardan şehvanî öykü­lere dek dü­şey bir se­yir izlemeye başlar.

 

Ancak çeşitli edebî bakışlar arasındaki mücadele, benzeri her başka dö­nemde olduğu gibi, sessiz ve üstü kapalı bir şekilde devam eder. Görü­nüşteki sessizliğin ardında, yenilikçi sanatçılar yeni yollar aramaya ve geçmiş dene­yimleri incelemeye koyulurlar. Zaman içinde, ortaya çıkma dönemleri gelip çatan yeni edebî türler meydana gelir ve 1340-1350/1961-1971 ara­sında gelişimlerinin zirvesine ulaşırlar.

 

Toplumsal krizin hafiflediği 1337/1958 yılında itibaren, toplumsal güçler bü­yük bir darbenin şaşkınlığından ve geçmiş kâbusun korkusundan kur­tularak yavaş yavaş zamansız inen darbeyi inceleyip tanımaya arayışı içinde, gözleri­nin çev­renin karanlık ve aydınlık noktalarına dikerler. Acı ve büyük bir ger­çek, geç­mişin karanlığı ve belirsizliği arasından başını dı­şarı uzatır.

 

Aylık Sadef dergisi 1337/1958 yılında yeni bir dönemin gelişini haber verir: “Ay­dınların kalbinde ve beyninde şişen eski çıbanın çıkma zamanı gelip çat­mıştır ve biz hassas ve değerli bir anda yer almaktayız.” Endîşe ve Honer dergisi 1339/1960 yılında şunları yazar: “Sessizlik içinde geçen yedi yıl milletin ge­niş bir kesimini umutsuzluğun ve karamsarlığın de­rinliklerinde boğdu... Yeni toplumsal ko­şullar daha fazla etkinlik gös­terme imkânı meydana getirdi.”

 

Toplumsal değişimlerin yatağında, edebiyat alanında yeni bir hare­ketli­lik ve kımıldanış ortaya çıkar. 30/50’li yılların sonları, İran öykücülü­ğünde bir dö­nüm noktası sayılır ve öykücülüğün birkaç yıllık açılım dö­neminin başlan­gıcı olur. 1340-1350/1961-1971 arasındaki onyılda olup bitenler, İran öykücülüğündeki ön­ceki değişimlerin mantıklı bir devamı niteliğindedir. Yayımlanan çeşitli edebî dergilerin, genç yazarların şekil­lenmesinde ve yeni öykü yazımı tek­niklerine ulaşmada önemli bir etkisi vardır. Sohen dergisi alışageldik tarzını devam etti­rir, ancak 1335/1956’dan itibaren Behrâm-i Sâdıkî’nin öykülerinin, 1340/1961’den itiba­ren de Abdurrahîm-i Ahmedî’nin Bertolt Brecht hakkındaki makale­lerinin ya­yımlanmasıyla İranlı okuyu­cular üzerindeki nüfuzunu sağ­lam­laştırır. Peyâm-i Novîn’in ilk sayısı Mihr 1337/1958’de (İran ve Rusya ara­sın­daki ihtilafların gideril­mesinden sonra) ya­yımlanır. Ne var ki bu dergi İranlı şair ve yazarları tanıt­mada daha çok ikinci dereceden çehrelere önem verir. Âreş dergisi 1340/1961 yı­lında Sîrûs-i Tâhbâz’ın gayretiyle ku­rulur, İran’ın en ünlü şairleri ve öykücü­leri onunla işbirliği yaparlar. Âreş, özellikle İran öykücülü­ğüne büyük bir ilgi göstere­rek genç ve yetenekli İranlı yazarları tanıtmaya çalışır. Kitâb-i Hefte de 1340-1342/1961-1963 yılları arasında en ünlü İranlı yazar ve çe­virmenlerden seçkin bir toplu­luğu bir araya getiren ve dünyanın en muteber yazarlarının on­larca ese­rini basarak İran edebiyatı çevresinde sağlıklı bir dü­şünce orta­mının şekil­len­mesine yardımcı olan yayınlardan birisidir. Kitâb-i Hefte, Nabokov ve Salinger gibi edebî çehreleri tanıtarak öykü yazımı üslûp­larına ilgi gös­termişse de İran edebiyatı eleştirisi ve incelemesi alanında bir adım at­mamıştır.

 

Her ne kadar uzun ömürlü olmadıysa da açık ve belirgin bir çizgiye sahip olan aylık Sadef dergisinin bu dönemin en seçkin yayınlarından bi­risi ola­rak anmak mümkündür. Bu derginin yayımı İran edebiyatında bir olaydı ve yeni bir dönemin ortaya çıkışını müjdeliyordu. Sadef, kendi dö­neminin genç sanat­çılarının çabalarını, düşüncelerini ve incelemelerini yansıtıyordu.

 

Bu yılların genç yazarları arasında, bir kısmı bu dönemde ün kazanan ve bir kısmı çalışmalarına sonraki onyılda devam ederek okumaya değer edebî eserler yaratan ve çağdaş İran edebiyatının seçkin çehreleri haline gelen aşa­ğıdaki isimlere işaret edebiliriz: Sîmîn-i Dânişver, Takî-yi Muderrisî, Behrâm-i Sâdıkî, G. Dâvûd, Ali Muhammed-i Efgânî, Nâdir-i İbrâhîmi, Gulâmhuseyn-i Sâ’idî, Ferîdûn-i Tonokâbonî, Ahmed-i Mahmûd, Cemâl-i Mîr Sâdıkî ve Behmen-i Feresî.

 

Yeni kuşak, arayışına sansüre uğramış kısır bir kültürel alanda başlar. Ya­zarlar kitaplarını zorluklar içinde, çoğunlukla masraflarını kendileri kar­şılaya­rak sınırlı tirajlarla basarlar. Ancak hepsini kuşatan coşku ve he­yecan zorluk­ları kolaylaştırır. Yeni kuşak, yeni öykü yazımı tekniklerine dayanan daha akıllıca öyküler ortaya koymaya çalışır. Bu dönemin en iyi öykülerinde dikkati çeken husus, öykü anlatımının biçimi ve niteliği üze­rinde durulması­dır. (Ör­neğin Behrâm-i Sâdıkî her öyküsünü orijinal bir biçimde yeniden ya­ratır). Bi­çimin dikkate alınmayışı, önceki onyılın ide­olojik öyküsünün çare bu­lunmaz yoksulluğunu artırır. Ancak bu onyılı ya­ratıcı öykücüsü, bu il­gisizliği, sağlam ve düzgün yapıda bir öykü yaratmak amacıyla bir dalga gibi geri püs­kürtür. Böylece biçimci (forma­list) edebi­yat da uygun bir gelişim alanı bulmuş olur. Bu cümleden olarak Gulistân, Feresî ve Mes’ûd-i Zevvârzâde’nin eserle­rine işaret etmek müm­kündür. Zevvârzâde’nin öykülerinde (Endîşe ve Honer dergisinde basıl­mıştır) pe­rişan bir anlatıcı, aşktan ve kay­gıdan söz etmekte, kendi zihinsel durumla­rını açıklamaktadır. Öyküler bir daire biçimindedir, yani yazar şimdiki zamanın bir bölümünü seçerek anlatı­cının zihninde geç­mişe doğru bir ge­çit açmakta ve bir kez daha şimdiki za­mana geri dönmekte­dir. Elbette bu teknikler daha önceden Gulistân’ın öy­külerinde kullanılmıştı. Ancak Zevvârzâde’nin öykülerinde yeni olan şey, onun dile sanatkârca yakla­şı­mıdır. Öyküleri, yazım işaretlerinin en alt sevi­yede kullanılmasına dikkat edilmiş olan uzun cümlelerle, şairane bir anlatım ortaya koymak uğruna oku­yucunun başına sözcüklerden oluşan bir yıkıntı döker. Yazar sözcükle­rin an­lamlarını dikkate almak yerine, onların içsel mu­sikisine önem verir. Onun bu nesir yaklaşımı, orta sınıfın bütün tezahürle­rine “karşıt” olmak adına, eski­mişlikleri nedeniyle içlerinde olanı ifade et­meye güç yetireme­diği bahanesiyle dil şekilleriyle de mücadeleye kalkışan ger­çeküstücülerin deneyimlerinden alınmadır. Öykülerin içeriğinde de açıkça saf bir zihin­selcilik görülmektedir. Öyküler, dilsiz, üstü kapalı ve sanal bir zihniyete sahip karakterleri ve mace­ralarıyla bir rüyada geçerler sanki.

 

Zevvârzâde’nin dil konusundaki yaklaşımı, nesneler ve bildik ilişkiler hu­susunda alışılmadık ortamlar yaratması, kırklı yıllarda Şemîm-i Bahâr, Fedâyîniyâ, Garîfî, Sadr ve Pârsîpûr gibi çağdaş yazarların öykülerinde ke­male erer. Gulistân, Feresî ve Zevvârzâde’yi modernist İran öyküsünün yeni bir aşamasının temelini atanlar arasında saymak mümkündür.

 

Çoğu genç yazar da, döneme egemen olan hiçlikten etkilenmiş olsalar da, toplumla yeniden bir bağ kurma hareketini başlatırlar. Bunlar, eserle­rinin hamlığına rağmen, zaman içinde gerçekleri efsaneler yığınının altın­dan kur­tarmayı düşünür, sıradan ve unutulmuş insanlara yönelirler. Yeni kuşak, daha geniş bir dünyayı yazması gerektiğini kavrar; çünkü hassas aydınların ve es­kimiş temsillerin içselliği etrafında dönmek artık okuyucu bulamamak­tadır. Edebî sorumluluğun yeniden ortaya atılmasıyla birlikte –bu kez Sartre ve Brecht’in bakış açısıyla- genç kuşak, “kendisinden” çık­maya çabalar. Dı­şındaki en yakın çevrenin “aile” olduğunu görüp durdu­ğundan, çocukluk dö­nemine ait pek çok öykü yazar. Bu geçiş döneminde, önceden olup bitenlerin tahlili bu­günün anlaşılması için özel bir önem ka­zanır. Yazar, çocukluk dö­neminin olaylarını hafızasının derinliklerinden çekerek onlar hakkında yeni hükümlere ulaşır. Bu tür öykülerin en iyi ör­neği olan Âl-i Ahmed’in “Ceşn-i Ferhunde”sinde yazar, geçmişin izin veril­meyen tarihinin bir kesitini anlat­mak için eline kalem alır.

 

Ancak genç yazar, aile sahasında takılıp kalmaz; daha da ileri giderek yok­sun insanların hayatları hakkında raporlar hazırlar. Bu öyküler, ham ya­pıları ve zulme uğramışları duygusal bir şekilde tasvir etmeleri yüzün­den pek fazla bir çekiciliğe sahip değillerdir. Yaratıcı yazar, okuyucuyu, kendi hayat görü­şünü kabul ettirinceye kadar etkisi altında tutmaya çalı­şır. Aceleci top­lumcu yazarlar, okuyucunun duygularını harekete geçirerek amaçlarına yaklaşırlar. Yani duygusal öğeleri öne sürerek, aşağılanmış in­sanlara karşı bir dert ortak­lığı ve acıma duygusu oluşturmaya çalışırlar.

 

Böylece çağdaş İran edebiyatı, karanlık ve soğuk bir dönem geçirdik­ten sonra, deneyim dolu bir heybeyle, nicelik ve nitelik bakımından çağdaş İran edebiyatının en verimli yılları sayılan 1340-1350/1961-1971’li yılları karşılamaya çıkar.

 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.