| Genç Yazarlar: Tepki 1337-1338/1958-1959 yıllarından itibaren ihtilalden kaynaklanan hafakan duvarları çatlamaya başlar ve halk hareketleri (arazi reformlarının üzerine egemen olan görüntünün içsel çatışmalarından yararlanarak) yeniden atağa kalkar. 1332-1337/1953-1958 yılları arasında, umutsuzluk ve başı dönmüşlük İran edebiyatını kat eder. Efsanelerden ve mitolojilerden esinlenme yerini halktan ve gerçeklerden esinlenmeye bırakır. Bıktırıcı, yenilgi ve pişmanlık dolu ideallerin çeşitli eserlerde klişe halinde yinelenişi, bu yılların edebiyatını şaşırtıcı bir tekdüzeliğe mahkûm eder. Yazarların çoğu öylesine derin bir umutsuzluğa kapılırlar ki içgüdüsel arzular karşısında bilinçleri ve sorumlulukları bile rengini yitirir. Ölüm düşüncesi ve lezzetçilik yenilgi kuşağı aydınlarının en temel zihinsel uğraşı olur ve edebiyat karamsar felsefe yapmalardan şehvanî öykülere dek düşey bir seyir izlemeye başlar. Ancak çeşitli edebî bakışlar arasındaki mücadele, benzeri her başka dönemde olduğu gibi, sessiz ve üstü kapalı bir şekilde devam eder. Görünüşteki sessizliğin ardında, yenilikçi sanatçılar yeni yollar aramaya ve geçmiş deneyimleri incelemeye koyulurlar. Zaman içinde, ortaya çıkma dönemleri gelip çatan yeni edebî türler meydana gelir ve 1340-1350/1961-1971 arasında gelişimlerinin zirvesine ulaşırlar. Toplumsal krizin hafiflediği 1337/1958 yılında itibaren, toplumsal güçler büyük bir darbenin şaşkınlığından ve geçmiş kâbusun korkusundan kurtularak yavaş yavaş zamansız inen darbeyi inceleyip tanımaya arayışı içinde, gözlerinin çevrenin karanlık ve aydınlık noktalarına dikerler. Acı ve büyük bir gerçek, geçmişin karanlığı ve belirsizliği arasından başını dışarı uzatır. Aylık Sadef dergisi 1337/1958 yılında yeni bir dönemin gelişini haber verir: “Aydınların kalbinde ve beyninde şişen eski çıbanın çıkma zamanı gelip çatmıştır ve biz hassas ve değerli bir anda yer almaktayız.” Endîşe ve Honer dergisi 1339/1960 yılında şunları yazar: “Sessizlik içinde geçen yedi yıl milletin geniş bir kesimini umutsuzluğun ve karamsarlığın derinliklerinde boğdu... Yeni toplumsal koşullar daha fazla etkinlik gösterme imkânı meydana getirdi.” Toplumsal değişimlerin yatağında, edebiyat alanında yeni bir hareketlilik ve kımıldanış ortaya çıkar. 30/50’li yılların sonları, İran öykücülüğünde bir dönüm noktası sayılır ve öykücülüğün birkaç yıllık açılım döneminin başlangıcı olur. 1340-1350/1961-1971 arasındaki onyılda olup bitenler, İran öykücülüğündeki önceki değişimlerin mantıklı bir devamı niteliğindedir. Yayımlanan çeşitli edebî dergilerin, genç yazarların şekillenmesinde ve yeni öykü yazımı tekniklerine ulaşmada önemli bir etkisi vardır. Sohen dergisi alışageldik tarzını devam ettirir, ancak 1335/1956’dan itibaren Behrâm-i Sâdıkî’nin öykülerinin, 1340/1961’den itibaren de Abdurrahîm-i Ahmedî’nin Bertolt Brecht hakkındaki makalelerinin yayımlanmasıyla İranlı okuyucular üzerindeki nüfuzunu sağlamlaştırır. Peyâm-i Novîn’in ilk sayısı Mihr 1337/1958’de (İran ve Rusya arasındaki ihtilafların giderilmesinden sonra) yayımlanır. Ne var ki bu dergi İranlı şair ve yazarları tanıtmada daha çok ikinci dereceden çehrelere önem verir. Âreş dergisi 1340/1961 yılında Sîrûs-i Tâhbâz’ın gayretiyle kurulur, İran’ın en ünlü şairleri ve öykücüleri onunla işbirliği yaparlar. Âreş, özellikle İran öykücülüğüne büyük bir ilgi göstererek genç ve yetenekli İranlı yazarları tanıtmaya çalışır. Kitâb-i Hefte de 1340-1342/1961-1963 yılları arasında en ünlü İranlı yazar ve çevirmenlerden seçkin bir topluluğu bir araya getiren ve dünyanın en muteber yazarlarının onlarca eserini basarak İran edebiyatı çevresinde sağlıklı bir düşünce ortamının şekillenmesine yardımcı olan yayınlardan birisidir. Kitâb-i Hefte, Nabokov ve Salinger gibi edebî çehreleri tanıtarak öykü yazımı üslûplarına ilgi göstermişse de İran edebiyatı eleştirisi ve incelemesi alanında bir adım atmamıştır. Her ne kadar uzun ömürlü olmadıysa da açık ve belirgin bir çizgiye sahip olan aylık Sadef dergisinin bu dönemin en seçkin yayınlarından birisi olarak anmak mümkündür. Bu derginin yayımı İran edebiyatında bir olaydı ve yeni bir dönemin ortaya çıkışını müjdeliyordu. Sadef, kendi döneminin genç sanatçılarının çabalarını, düşüncelerini ve incelemelerini yansıtıyordu. Bu yılların genç yazarları arasında, bir kısmı bu dönemde ün kazanan ve bir kısmı çalışmalarına sonraki onyılda devam ederek okumaya değer edebî eserler yaratan ve çağdaş İran edebiyatının seçkin çehreleri haline gelen aşağıdaki isimlere işaret edebiliriz: Sîmîn-i Dânişver, Takî-yi Muderrisî, Behrâm-i Sâdıkî, G. Dâvûd, Ali Muhammed-i Efgânî, Nâdir-i İbrâhîmi, Gulâmhuseyn-i Sâ’idî, Ferîdûn-i Tonokâbonî, Ahmed-i Mahmûd, Cemâl-i Mîr Sâdıkî ve Behmen-i Feresî. Yeni kuşak, arayışına sansüre uğramış kısır bir kültürel alanda başlar. Yazarlar kitaplarını zorluklar içinde, çoğunlukla masraflarını kendileri karşılayarak sınırlı tirajlarla basarlar. Ancak hepsini kuşatan coşku ve heyecan zorlukları kolaylaştırır. Yeni kuşak, yeni öykü yazımı tekniklerine dayanan daha akıllıca öyküler ortaya koymaya çalışır. Bu dönemin en iyi öykülerinde dikkati çeken husus, öykü anlatımının biçimi ve niteliği üzerinde durulmasıdır. (Örneğin Behrâm-i Sâdıkî her öyküsünü orijinal bir biçimde yeniden yaratır). Biçimin dikkate alınmayışı, önceki onyılın ideolojik öyküsünün çare bulunmaz yoksulluğunu artırır. Ancak bu onyılı yaratıcı öykücüsü, bu ilgisizliği, sağlam ve düzgün yapıda bir öykü yaratmak amacıyla bir dalga gibi geri püskürtür. Böylece biçimci (formalist) edebiyat da uygun bir gelişim alanı bulmuş olur. Bu cümleden olarak Gulistân, Feresî ve Mes’ûd-i Zevvârzâde’nin eserlerine işaret etmek mümkündür. Zevvârzâde’nin öykülerinde (Endîşe ve Honer dergisinde basılmıştır) perişan bir anlatıcı, aşktan ve kaygıdan söz etmekte, kendi zihinsel durumlarını açıklamaktadır. Öyküler bir daire biçimindedir, yani yazar şimdiki zamanın bir bölümünü seçerek anlatıcının zihninde geçmişe doğru bir geçit açmakta ve bir kez daha şimdiki zamana geri dönmektedir. Elbette bu teknikler daha önceden Gulistân’ın öykülerinde kullanılmıştı. Ancak Zevvârzâde’nin öykülerinde yeni olan şey, onun dile sanatkârca yaklaşımıdır. Öyküleri, yazım işaretlerinin en alt seviyede kullanılmasına dikkat edilmiş olan uzun cümlelerle, şairane bir anlatım ortaya koymak uğruna okuyucunun başına sözcüklerden oluşan bir yıkıntı döker. Yazar sözcüklerin anlamlarını dikkate almak yerine, onların içsel musikisine önem verir. Onun bu nesir yaklaşımı, orta sınıfın bütün tezahürlerine “karşıt” olmak adına, eskimişlikleri nedeniyle içlerinde olanı ifade etmeye güç yetiremediği bahanesiyle dil şekilleriyle de mücadeleye kalkışan gerçeküstücülerin deneyimlerinden alınmadır. Öykülerin içeriğinde de açıkça saf bir zihinselcilik görülmektedir. Öyküler, dilsiz, üstü kapalı ve sanal bir zihniyete sahip karakterleri ve maceralarıyla bir rüyada geçerler sanki. Zevvârzâde’nin dil konusundaki yaklaşımı, nesneler ve bildik ilişkiler hususunda alışılmadık ortamlar yaratması, kırklı yıllarda Şemîm-i Bahâr, Fedâyîniyâ, Garîfî, Sadr ve Pârsîpûr gibi çağdaş yazarların öykülerinde kemale erer. Gulistân, Feresî ve Zevvârzâde’yi modernist İran öyküsünün yeni bir aşamasının temelini atanlar arasında saymak mümkündür. Çoğu genç yazar da, döneme egemen olan hiçlikten etkilenmiş olsalar da, toplumla yeniden bir bağ kurma hareketini başlatırlar. Bunlar, eserlerinin hamlığına rağmen, zaman içinde gerçekleri efsaneler yığınının altından kurtarmayı düşünür, sıradan ve unutulmuş insanlara yönelirler. Yeni kuşak, daha geniş bir dünyayı yazması gerektiğini kavrar; çünkü hassas aydınların ve eskimiş temsillerin içselliği etrafında dönmek artık okuyucu bulamamaktadır. Edebî sorumluluğun yeniden ortaya atılmasıyla birlikte –bu kez Sartre ve Brecht’in bakış açısıyla- genç kuşak, “kendisinden” çıkmaya çabalar. Dışındaki en yakın çevrenin “aile” olduğunu görüp durduğundan, çocukluk dönemine ait pek çok öykü yazar. Bu geçiş döneminde, önceden olup bitenlerin tahlili bugünün anlaşılması için özel bir önem kazanır. Yazar, çocukluk döneminin olaylarını hafızasının derinliklerinden çekerek onlar hakkında yeni hükümlere ulaşır. Bu tür öykülerin en iyi örneği olan Âl-i Ahmed’in “Ceşn-i Ferhunde”sinde yazar, geçmişin izin verilmeyen tarihinin bir kesitini anlatmak için eline kalem alır. Ancak genç yazar, aile sahasında takılıp kalmaz; daha da ileri giderek yoksun insanların hayatları hakkında raporlar hazırlar. Bu öyküler, ham yapıları ve zulme uğramışları duygusal bir şekilde tasvir etmeleri yüzünden pek fazla bir çekiciliğe sahip değillerdir. Yaratıcı yazar, okuyucuyu, kendi hayat görüşünü kabul ettirinceye kadar etkisi altında tutmaya çalışır. Aceleci toplumcu yazarlar, okuyucunun duygularını harekete geçirerek amaçlarına yaklaşırlar. Yani duygusal öğeleri öne sürerek, aşağılanmış insanlara karşı bir dert ortaklığı ve acıma duygusu oluşturmaya çalışırlar. Böylece çağdaş İran edebiyatı, karanlık ve soğuk bir dönem geçirdikten sonra, deneyim dolu bir heybeyle, nicelik ve nitelik bakımından çağdaş İran edebiyatının en verimli yılları sayılan 1340-1350/1961-1971’li yılları karşılamaya çıkar. |