Halifelerin humus ve Hz. Resulullah'ın (s.a.a) kızının hakkı konusundaki içtihadlarından maksadın asırlar buyu örtülü bırakıldıktan sonra ne olduğunu anlamak için ilk önce "zekât, fey, safa, enfal, ganimet ve humus" kavramlarını incelemek zorunda kaldık ve bu incelemede şunları gördük: a) İslâm dininde "zekât" genel anlamıyla Allah'ın maldaki hakkıdır. b) "Sadaka"; altın, gümüş, tahıl ve hayvanlardan her biri nisap haddine ulaştığında onlardan ayrılması veya Ramazan Bayramı'nda ödenmesi gereken şeye verilen isimdir. Bunun delillerinden biri, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) mektuplarında humus, sadaka ve safiy sözcüklerinin zekât çeşitlerini beyan etmek için geçmiş olmasıdır. O hâlde sadaka zekât anlamında değil, aksine zekât çeşitlerinden biridir. Ayrıca, zekâtın Kur'ân-ı Kerim'in Mekkî ayetlerinde ve Medine'de sadaka yasanmadan önce geçtiğini göz önünde bulundurarak onun sadaka anlamında olduğu nasıl söylenebilir? Buraya kadar söylediklerimizin ışığında Hz. Resulullah'ın (s.a.a), "Malının zekâtını verince Allah'ın maldaki hakkını vermiş olursun." şeklindeki hadisi şöyle anlamlandırılmaktadır: Malında ödenmesi farz olan şeyi ödeyince, Allah'ın hakkını ödemiş olursun; fakat malın müstehap olarak ödenişi farz değil, "nafile"dir. "Kim bir mal elde ederse üzerinden bir yıl geçmedikçe onda zekât yoktur." hadisi de şu anlamdadır: Üzerinden bir yıl geçmedikçe Allah Teala'nın bir kimsenin malında bir hakkı yoktur. Bunun ben-zerleri de aynı şekildedir. Sadaka da bu söylediğimiz şeyle, yine insanın Allah rızası için kendi malından müstehap veya farz olarak ödediği şey arasında ortaktır ve bu ikisi arasındaki fark şudur: Altın, gümüş, tahıllar ve hayvanlardaki farz hakkı şer'î hakim zor uygulayarak alırsa ona farz zekât ve sadaka denir; insanın sadece Allah rızası için ödediği şey ise farz sadaka değildir. c) "Fey"; savaşmadan düşmandan elde edilen mala denir. Benî Nazire mallarının fey olduğunda ve Hz. Resulullah'ın (s.a.a) kendi malında tasarruf eden bir malik gibi onda tasarruf ettiğinde ittifak vardır. d) "Enfal"; "nefl" sözcüğünün çoğulu olup bağış ve yine haddinden fazlalık anlamındadır. Dolayısıyla, "enfelehu", "Ona daha fazla verdi." anlamındadır. Kur'ân-ı Kerim'de "enfal" kavramı Bedir Savaşı hakkında kullanılmıştır; yüce Allah Müslümanların Bedir Savaşı'nda kâfirlerden elde ettikleri malların sahibi olmadıklarını belirtmiştir. Bu sözcük Ehlibeyt İmamları'nın hadislerinde de geçmiş olup savaşmadan düşman topraklarından elde edilen her şey veya sahiplerinin savaşmadan göç ettikleri topraklar anlamındadır; yine padişahların verdikleri mal ve topraklar, kaleler, surlar, işlenmemiş topraklar vb. şeyler anlamına da gelir. e) Ganimet ve mağnem; Araplar cahiliye döneminde ve İslâm'ın zuhurundan sonra bir şeyi zahmete katlanmadan ve meşakkat görmeden elde etselerdi ona, "ganimet" ve "mağnem" diyorlardı. İğ-tinam, ganimet toplamak için diğerlerinden öne geçmek anlamındadır. Fakat Araplar savaşta kendilerine mağlup düşen kimseden zahmet ve meşakkatle elbise, silah, merkep ve yanındaki diğer şeyleri aldıkları zaman "selebehu=yağmaladı" diyorlardı. Eğer onu tüm mal ve mülkünden mahrum etseydi, bu işe "harabehu" denirdi. Onlarında yanında "nehîbe ve nehba" sözcüğü günümüzde ganimet ve mağnem anlamında kullanılırdı. "Gunm" sözcüğü ilk defa, meşakkat ve zahmeti göz önünde bulundurmaksızın düşmandan alınan mal kazancı anlamında Kur'ân-ı Kerim'de, Bedir Savaşı hakkında kullanılmıştır; Allah Teala ondan kişisel sahiplenme hakkını kaldırıp "enfal" diye adlandırarak tümünü Allah ve Resulü'ne has kılmış ve daha sonra onu ganimet ve kazanç olarak o savaşçılara bırakmıştır. Bu ayette genel olarak ganimet ve kazancın humusunu Allah, Resulü ve o hazretin yakınlarına has kılmıştır; oysa cahiliye döneminde onun dörtte biri sadece reise veriliyordu. Allah Teala genel olarak kazançtan humus alınmasını yasamış ve dörtte biri beşte bire düşürmüş ve onun altı yerde eşit olarak harcanmasını emretmiştir; oysa cahiliye döneminde reisin hissesi sadece kendisine ulaşır ve hiç kimse ona ortak olmazdı. Ayrıca, humusun genel olarak her türlü kazançta farz olduğunun başka bir delili ise Hz. Resulullah'ın (s.a.a) maden, define ve hazine gelirlerinden humus aldığı konusunda bütün Müslümanlar ittifak içerisindedirler; oysa Müslümanlar bu gibi gelirleri savaş yoluyla elde etmemişlerdi. Yine sünnette Resulullah'ın (s.a.a) Abdulkays temsilcilerine kazançlarının humusunu vermelerini emrettiği geçmektedir. O hazret bu emri, İslâm hükümlerini kabilenin diğer fertlerine öğretmeleri için onlara vermiştir. Çünkü onlar "Muzar" kabilesinin korkusundan haram aylar dışında kendi kabilelerinden çıkamıyorlardı; böyle bir kabilenin savaş hâlinde olduğu ve dolayısıyla burada ganimetten, savaş ganimetlerinin kastedildiği düşünülemez. Dolayısıyla, Resulullah (s.a.a) "ganimetler" sözcüğünden maksadı, o kabilenin tüm malî gelir ve kazançları olması gerekiyor. Ve yine Resulullah'ın (s.a.a) Müslüman olan diğer Arap kabilelerine yazdığı mektuplarda da bu konu apaçık bir şekilde görülmektedir. Yine valilerine yazdığı mektuplarda; örneğin Yemen halkı Müslüman olduktan sora Yemen'e gönderdiği valilerine yazmış oldu-ğu genelgede şöyle geçer: Müminlere farz olan sadaka ve kazançlarının humusu onlardan alınsın. Yine Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Sa'd kabilesine yazdığı mektupta humus ve sadakaları kendisinin iki elçisine vermelerini bildirmiştir. Bu kabile savaştan dönmediği için Hz. Resulullah'ın (s.a.a) onlardan savaş ganimetlerinin humusunu istediği düşünülemez; dolayısıyla o hazret onlardan ilgili konularda sadakalarını ve kazançlarının humusunu vermelerini istemişti. Buna binaen, Resu-lullah'ın (s.a.a) Müslüman olan Arap kabilelerine yazdığı diğer mektuplarda geçen "humus" sözcüğünden maksat onların kazançlarının beşte biriydi. Bu söylediklerimizi destekleyen bir nokta da şudur: İslâm dininde savaş hükmü cahiliye döneminde Arapların yaptığı savaşlarla tamamen farklıdır. Cahiliye döneminde her kabile kendisiyle sözleşmesi olmayan kabilelere saldırıp her yolla onların mallarını yağ-malama hakkını kendisine veriyordu; bu durumda saldırgan kabilenin fertleri kabile reisine has olan dörtte bir dışında yağmaladıkları şeylere sahipleniyorlardı; Oysa İslâm dininde böyle değildir; dolayısıyla Hz. Resulullah'ın (s.a.a) reislik hakkı olarak dörtte bir yerine beşte bir aldığı kabul edilemez. Aksine İslâm kuralları dahilinde savaş ilân etme hakkına sadece İslâm'ın en büyük hakimi sahiptir ve Müslümanlar onun emrine itaat ederler ve savaş sonunda o hakimin kendisi veya temsilcisi savaş ganimetlerini alır ve ordudaki savaşçılardan hiçbirinin savaşta kendisinin öldürdüğü kişiden aldığı eşyalar dışında o ganimetlerde bir hakkı yoktur. Aksine her savaşçı bir iğne ve iplik bile olsa elde ettiği şeyi savaş hazinesine teslim etmelidir; aksi durumda ihanet etmiş ve utanç vesilesi ve kötü isim kazanmış olurlar ve kıyamette de aldığı o şey cehennem ateşi olarak kendisine verilir. Dolayısıyla, hakim ve baş kumandan bütün savaş ganimetlerini ele geçirdikten sonra onun humusunu alıp geri kalanını ordudakiler arasında bölüştürür. O hâlde İslâm dininde savaş ilân etme, savaş ganimetlerini teslim alıp humusunu çıktıktan sonra geri kalanını ordudaki askerler arasında bölüştürme hakkına ancak hakim sahiptir ve başka birinin böyle bir şeye hakkı yoktur. İslâm dininde böyle olduğu ve Resulullah'ın (s.a.a) döneminde humus alma o hazretin bu ümmetteki vazifelerinden olduğu için kişilerden humus talep etmesi ve yazdığı çeşitli mektuplarda defalarca bunu vurgulamasının, bu mektupların muhataplarına sadaka gibi mallarının humusunu vermeleri de farz bir amel olduğu ve bunun savaş ganimetlerine has olmadığı dışında bir anlam ifade etmez. Dolayısıyla, Resulullah (s.a.a) Müslüman olanlardan farz sadaka dışında bütün kazançlarının humusunu da vermelerini istiyor-du. O dönemde "ganimet" sözcüğü genel olarak "kazanç" anlamında kullanılıyordu. Fakat Müslümanlar fütuhat yaptıktan, halifeler hu-musta hisse sahiplerine humus vermekten sakındıktan sonra ve Müslümanlar da bu hükmü unutunca humus kavramı Müslümanlar arasında değişti. Ancak humusun harcanması gereken yerlere gelince; ayet-i kerime humusun Allah, Resulü, Peygamber'in yakınları ve o hazretin soyundan olan yetimler, miskinler ve yolda kalmışlara verilmesi gerektiğini apaçık bir şekilde vurgulamaktadır. Dolayısıyla, humus altı eşit hisseye bölünür. Bazı rivayetlerde Allah ve Resulü'nün hissesinin bir hisse sayılışı ise, eğer bu ikisinin bir yönde harcanması gerektiği ve Resulul-lah'ın (s.a.a) onda tasarruf ettiği kastedilmişse; bu doğrudur; aksi durumda ayetin zahirine aykırıdır. Ehlibeyt İmamları'ndan nakledilen mütevatir rivayetlerde yakınların hissesi Hz. Resulullah'ın (s.a.a) döneminde ve o hazretten sonra Ehlibeyt'e ve diğer Ehlibeyt İmamları'na verildiği, Allah, Pey-gamber ve Peygamber'in yakınlarının hisselerine gelince, Allah'ın hissesinin Hz. Resulullah'a (s.a.a) verildiği ve o hazretin onu uygun gördüğü bir şekilde harcadığı ve diğer iki hissenin de o hazretten sonra yerine geçen imama verildiği belirtilmiştir. Dolayısıyla, günümüzde humusun yarısı imamın olması hasebiyle Hz. Mehdi'ye (a.f) ve diğer yarısı ise, Resulullah (s.a.a) ile akrabalıkları nedeniyle ihtiyaçlarını gidermeleri için humus almayı hakkeden o hazretin yakınlarından olan yetimler, miskinler ve yolda kalmışlara verilir. Bun-dan bir şey artarsa valinin kendisine taalluk eder ve az gelecek olursa vali onu telafi eder. Humus alan kişilerden biri ölünce de aldıkları şey kendilerinden sonra mirasçılarına ulaşır. Şu noktayı da unutmamak gerekir ki Ehlibeyt dışında fakir olmaları nedeniyle humusun yarısına hak kazanan Hz. Resulullah'ın (s.a.a) yakınları, yüce Allah'ın sadakayı kendilerine haram ettiği Abdulmuttalib ve Muttalib'in erkek çocuklarıdırlar. Hz. Resulullah (s.a.a) bu yakınlarının hiçbirini ve hatta onların kölelerini bile sadakaları toplayarak ondan bir ücret hakkı almamaları için sadakaları toplamakla görevlendirmemiştir. Nitekim o hazret kendisinin azad ettiği kölesini sadaka memurlarıyla iş birliği yaparak bu yolla bir şey almaması için bu işten alıkoymuştur. Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyti de bu konuda o hazreti izlemişlerdir. İşte buradan İbn Hişam gibi Resulullah'ın (s.a.a), amcası oğlu Ali'yi (a.s) sadaka toplaması için Yemen'e gönderdiğini sanan kimselerin ne kadar yanıldıkları anlaşılmaktadır. Çünkü diğerlerinin de tasrih ettikleri gibi Hz. Resulullah (s.a.a) Ali'yi (a.s) humus alması için oraya göndermiştir. İbn Hişam kendi Sire'sinde Hz. Resulullah (s.a.a) tarafından sadaka toplamak için görevlendirilenler babında şöyle yazıyor: Resulullah (s.a.a) memurlarını sadaka toplamaları için görevlendirdi… Ali b. Ebu Talib'i de onların sadakalarını toplaması ve cizyelerini alması için Necran'a gönderdi. Daha sonra Ali'nin (Allah ondan razı olsun) hacda Resulullah'a (s.a.a) ulaşması babında şöyle diyor: Ali (Allah ondan razı olsun) Yemen'den gelince emir altındaki ashabından birini kendi yerine geçirerek Resulullah (s.a.a) ile görüşmek için yanındakilerden öne geçti. Bu adam ordudaki herkese giymeleri için Ali'nin yanında getirdiği elbiselerden bir tane verdi. Ordu yaklaşınca Ali onları görmek için dışarı çıktığında üzerlerindeki elbiseleri görüp ona, "Eyvahlar olsun sana! Nedir bu hâliniz?!" diye sordu. Adam, "Ben ordunun halkın gözünde güzel görünmesi için böyle yaptım!" dedi. Ali, "Eyvahlar olsun sana! Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna varmadan hepsini çıkar." dedi. O da elbiseleri geri alarak yerlerine bırakınca askerler itiraz ederek Ali'yi Resulullah'a (s.a.a) şikâyet ettiler. Ravi diyor ki: Bu şikâyetten sonra Resulullah (s.a.a) ayağa kalkarak şöyle buyurdu: Ey insanlar, Ali'den şikâyet etmeyiniz. Vallahi Ali, Allah için ve Allah yolunda hiçbir şikâyetten çekinmez. İbn Hişam kitabının başka bir yerinde, "es-Seraya ve'l-Buus" bölümünde Ali b. Ebu Talib'in (a.s) Yemen'deki savaşla ilgili görevi hakkında şöyle yazıyor: Ali orada iki defa savaşmıştır… Resulullah (s.a.a) Ali b. Ebu Talib'i Yemen'e gönderdi, Halid b. Velid'i ise başka bir orduya verdi ve "İki ordu buluşursa baş kumandan Ali'dir." buyurdu… Buna binaen, İmam Ali'nin (a.s) iki defa savaş için ve bir defa da vergileri toplamak üzere Yemen'de toplam üç defa görev aldığı söylenmiştir. Bu görevlerin rivayetleri ulemaya ulaşmamış ve onlar işi karıştırmışlardır. Şimdi gerçeğin anlaşılması için bu rivayetleri aşağıda özetle naklediyoruz: Sahih-i Buharî'de Berâ b. Azib'den şöyle rivayet edilmiştir: Hz. Resulullah (s.a.a) bizi Halid b. Velid'le birlikte Yemen'e gönderdi ve bir müddet sonra onun yerine Ali b. Ebu Talib'i göndererek ona, "Halid'in askerlerine, isteyenlerin se-nin orduna geçmelerini öner." buyurdu. Beyhakî bu rivayeti ayrıntılı bir şekilde Berâ b. Azib'den şöyle rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.a), Halid b. Velid'i halkı İslâm'a davet etmesi için Yemen'e gönderdi. Ben de bu görevde onunla birlikteydim. Biz altı ay kadar orada kalıp halkı İslâm'a davet ettik; fakat hiç kimse kabul etmedi. Bu yüzden Resulullah (s.a.a) bu işe Ali b. Ebu Talib'i görevlendirdi ve ona Halid b. Velid'in geri dönmesini; ancak Halid b. Velid'le olup da kendisiyle kalmak isteyenlerin kalabileceklerini emretti. Berâ diyor ki: Ben de Ali'ye katılanların arasındaydım. Yemen'e yaklaşınca Yemen halkı bizi karşılamak için dışarı çıkmışlardı. Sonra Ali öne geçti; biz de onun arkasında namaza durduk. Daha sonra hepimizi bir sıraya geçirdi. Kendisi de önümüze geçerek Resulullah'ın (s.a.a) mektubunu onlara okudu. Bunun üzerine Hemdan kabilesinin hepsi Müslüman oldu. Ali durumu Resulullah'a (s.a.a) raporlayıp onların Müslüman oldukların bildirdi. Ali'nin mektubu Resulullah'a (s.a.a) ulaşınca onu okuduktan sonra secdeye kapandı. Başını secdeden kaldırınca, "Selâm olsun Hemdan'a, selâm olsun Hem-dan'a." buyurdu. Uyunu'l-Eser ve İmtau'l-Esma kitaplarında bu olayın devamında şöyle geçer (ifade İmtau'l-Esma'ya aittir): Resulullah (s.a.a) "Selâm olsun Hemdan'a." buyurdu ve bu cümleyi üç defa tekrarladı. Daha sonra diğer Yemenliler de Müslüman oldular. Buharî'nin bazı bölümlerini sansür ederek, başkalarının da tamamını naklettiği bu olay, Hz. Ali'nin (a.s) Yemen'deki iki savaşından biridir. Buharî'nin bu rivayeti sansür ederek nakletmesinin ne-deni, bu rivayetin devamında Ali b. Ebu Talib'in makamı karşısında Halid b. Velid gibi meşhur bir sahabenin faziletini düşürecek konuların yer almasıdır. İmamu'l-Muhaddisin Buhârî şiddetli taassubun-dan dolayı ve onlara yakıştıramadığı için kitabında Hulefa sisteminde yüce bir makama sahip olan bir sahabenin makam ve faziletini düşürecek konulara yer vermekten sakınmıştır. İmam Ali'nin (a.s) Vakidî, Mukrizî ve İbn Side'nin söyledikleri şey açısından değil, sadece sayı bakımından Yemen'deki ikinci savaşı ise özetle şöyledir: Resulullah (s.a.a), Ali'yi (a.s) üç yüz kişiyle birlikte Mez-hic'e gönderdi. İmam'ın emrindeki askerler o bölgeye giren ilk askerlerdi. İmam (a.s) askerlerini gruplara ayırarak çeşitli yerlere yerleştirdi ve onlar yağmaladıkları bir miktar mal ve esirlerle geri döndüler. Sonra onların savaşçılarından bir grupla karşılaşıp onları İslâm'a davet ettiler. Fakat onlar kabul etmeyip savaştılar ve İmam'ın ordusunu ok yağmuruna tuttular. Bunun üzerine İmam Ali'nin (a.s) ordusu onlara saldırıp yirmisini öldürünce kaçmaya başladılar. Fakat İma-m'ın ordusu onları takip etmedi. Onları tekrar İslâm'a davet ettiler. Bu defa kabul ettiler ve onların başlarından bir kaçı İslâm adına Ali'ye (a.s) biat ettiler. Daha sonra Hz. Ali (a.s) ganimetlerin humusunu alıp geri kalan beşte dördünü ordusu arasında bölüştürdü. Sonra geri döndüler. İmam Ali (a.s) Ebu Rafi'i ordunun başına geçirip kendisi Resulullah (s.a.a) ile bir an önce görüşmek için önden gitti. İmam Ali (a.s) gittikten sonra askerler Ebu Rafi'den humusun beşte birinden kendilerini giydirmesini istediler. Ebu Rafi' de onlardan her birine iki elbise verdi. İmam Ali (a.s) geri dönüp onları o hâlde görünce bu elbiseleri onlardan aldı. Onlar da Ali'yi (a.s) Resulullah'a (s.a.a) şikâyet ettiler! Bu iki savaşta geçenler özetle bunlardı. Ali'nin (a.s) malî vergileri almak için görevlendirilmesine gelince; Buharî ve İbn Kayyim bu konuda, "Bu memuriyet humus almak içindi." demişlerdir. Fakat İbn Hişam ve onu izleyenler, "Bu memuriyet sadakaları toplamak ve Necran halkından cizye almak içindi." demişlerdir. İmam Ali'nin (a.s) Yemen'e gidişiyle ilgili Sihah, Müsnet ve Sire kitaplarında dağınık bir şekilde nakledilen diğer rivayetler de vardır; fakat bu rivayetlerin hiçbirisinde İmam Ali'nin (a.s) neden Yemen'e gittiği belirtilmemiştir. Örneğin Buharî, Neseî ve Ahmed (ifade Buharî'nindir) "Ali Yemen'de olduğu zaman Resulullah'a (s.a.a) bir miktar altına bulaşmış toprak gönderdi." demişlerdir. Başka bir rivayette ise şöyle geçer: Resulullah'a (s.a.a) temizlenmiş bir deride altını daha ayrılmamış bir miktar toprak gönderdi. Bazı rivayetler Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Ali'yi (a.s) kadı olarak Yemen'e gönderdiğini bildirmiş ve İmam Ali'nin (a.s) bazı hükümle-rini açıklamışlardır. Örneğin Ahmed kendi Müsned'inde ve Ebu Da-vud kendi Sünen'inde "Keyfe'l-Kaza" babında Ali'den (a.s) şöyle rivayet etmişlerdir: Resulullah (s.a.a) beni kadı olarak Yemen'e gönderdi. Ben, "Ya Resulullah! Ben hakimlikle ilgili bir şey bilmediğim hâlde beni aralarında olaylar çıkacak insanlara gönderiyorsun." diye arzettim. Resulullah (s.a.a), "Allah senin kalbini hidayet edecek, dilin haktan sürçmeyecektir." buyurdu. Müsned-i Ahmed'de şöyle geçer: Resulullah (s.a.a) elini göğsüme bırakarak şöyle buyurdu: "Allah seni sabit kılsın ve doğruya yöneltsin. Dava tarafları karşında oturduklarında diğerinin de sözlerini dinlemeden onlar arasında hükmetme; hüküm verme konusunda bu en güzel metottur." İmam Ali (a.s), "Ondan sonra hüküm vermede asla şek ve şüpheye düşmedim." buyuruyor. İmam Ali'nin (a.s) bu yolculukta verdiği bazı eşsiz ve göz alıcı hükümlerini getirmiş, örneğin demişlerdir ki: Yemenli üç kişi ona müracaat ederek her biri babası olduğunu idda ettiği bir çocuk hakkında hüküm vermesini istemişlerdir. Onlar bir kadınla bir temizlenmede münasebette bulunduklarını ve bu çocuğun o ilişkiden meydana geldiğini ileri sürüyorlardı! Ali (a.s) onların ikisinden çocuğu üçüncü kişiye bırakmalarını istedi. Fakat onlar kabul etmediler. Ali (a.s) sonra onların diğer ikisinden aynı şeyi istedi, onlar da kabul etmediler. Üçüncü defasında bu öneriyi onların başka ikisine sundu; onlar da kabul etmeyince Ali (a.s) onlara, "Sizler kötü ahlâklı ortaklarsınız; ben sizin aranızda kur'a çekeceğim; kur'a kimin adına çıkarsa çocuk ona verilecektir. Bu durumda çocuğu alan kişi diğer iki kişiye diyetin üçte birini vermelidir." buyurdu. Sonra onlar arasında kur'a çekti ve kur'a kimin adına çıktıysa çocuğu ona verdi. Bu üç kişiden biri Medine'ye giderek durumu Resulullah'a (s.a.a) bildirdi. Resulullah (s.a.a) Ali'nin (a.s) bu hükmünden memnun kalarak azı dişleri görülecek şekilde güldü. İmam Ali'den (a.s) rivayet edilen diğer bir olay özetle şöyledir: Ali (a.s) şöyle diyor: Resulullah (s.a.a) beni Yemen'e gönderdi. O zaman bir grup, aslan avlamak için hazırlık yaparak bir kuyu kazmış ve kendileri de pusuya yatmışlardı. Onların kazdığı o kuyuya bir aslan düşünce halk aslanı görmek için kuyunun etrafına toplandılar. İzdiham nedeniyle onlardan biri kuyuya düştü. Kuyuya düşen adam kendisini kurtarmak için ikinci kişiden, ikincisi üçüncüsünden ve üçüncüsü de dördüncüsünden tuttu ve her dört kişi kuyuya düştüler ve aslan onları öldürücü bir şekilde yaraladı. Nihayet biri cür'etlenerek aslana bir darbe indirip onu öldürdü. Aslanın yaraladığı o dört kişi de öldüler. Bunun üzerine kan sahipleri gelip kan pahasını isteyince birbirlerine karşı kılıç çektiler. Tam birbirlerini öldürmeye girişecekleri vakit İmam Ali (a.s) gelerek buna bir çözüm bulmaya çalışıp, "Resulullah (s.a.a) hayatta olduğu hâlde sizler birbirinizin canına mı düşmüşsünüz?" buyurdu. Başka bir rivayete göre de, "Dört kişi için iki yüz kişiyi mi öldürmek istiyorsunuz?!" buyurdu ve şöyle ekledi: "Ben sizin aranızda hükmedeceğim; kabul ederseniz ne güzel; aksi durumda hükmetmesi için Resulullah'ın (s.a.a) yanına gidin ve ondan sonra hiç kimsenin kabul etmemeye hakkı yoktur." Daha sonra kuyuyu kazan kabileden bir tane dörtte bir, bir tane üçte bir, bir tane ikide bir ve bir tane de tam diyet almalarını, sonra dörtte bir diyeti birinci adamın kan sahiplerine, üçte birini ikinci kişinin, ikide birini üçüncü kişinin ve tam diyeti ise dördüncü kişinin kan sahiplerine vermelerini emretti. Fakat kan sahipleri bu hükmü kabul etmeyerek Hz. Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna gidip Makam-ı İbrahim'de o hazretle görüşerek olayı kendisine anlattılar. Hz. Resulullah (s.a.a), "Ben sizin aranızda hükmedeceğim." buyurdu ve hüküm vermeye hazırlandı. O sırada onlardan biri, "Aramızda Ali hüküm vermiştir." dedi. Olay Resulullah'a anlatıldı. O da (s.a.a) Ali'nin verdiği hükmü teyit etti. Bunlar Ali'nin (a.s) Yemen'e görevlendirilmesiyle ilgili rivayetlerdir; ulema bu olayları yanlışlıkla birbirine nispet vermişlerdir. Bazıları da bu üç Yemen yolculuğunu bir yerde, bazıları iki yerde nakletmiş, bu yüzden ve benzeri nedenlerle İmam Ali'nin (a.s) Ye-men'deki göreviyle ilgili rivayetler birbirine karışmıştır. Ancak nakledilen olaylara dikkat ederek İmam Ali'nin (a.s) Yemen'deki görevleriyle ilgili gerçeklere aydınlık kazandırmak mümkündür. Örneğin Mezhiclilerle savaş İmam Ali'nin (a.s) Yemen'deki ilk görevi ve Hem-dan'la savaşı ikinci göreviydi; üçüncü görevinde ise vali, hakim ve humusları toplamak için Yemen'e gitmiştir. Bunun delilleri ise şunlardır: 1- Mezhic kabilesiyle savaşı ile ilgili olarak, "Ali'nin (a.s) askerleri Yemen'e giren ilk askerlerdi." söylenmiştir. 2- Mezhiclilerle savaş, Hemdanlılarla yapılan savaştan önce gerçekleşmiştir; onun için onların teslim olup İslâm'ı kabul etmelerinden önce vuku bulmuş olması gerekiyor. Çünkü, "Hemdan kabilesinin tüm elemanları Müslüman oldular." denmiştir ve yine, "Ondan sonra tüm Yemen halkı Müslüman oldu." denmiştir. Dolayısıyla, bu olaydan sonra Yemen'de savaş olmamış ve Hz. Resulullah (s.a.a) sadaka, vergi ve humus memurlarını oraya göndermiştir. Onlar arasında İmam Ali de (a.s) Yemen halkından humus toplamak için memur olmuştur. Ve bu üçüncü görevinde Resu-lullah (s.a.a) onu vali ve kadı olarak ve yine humus alması için Yemen'e göndermiştir. Yine İmam Ali (a.s) son yolculuğunda bu hükümleri vermiştir. Ve yine bu görevinde Hz. Resulullah'a (s.a.a) altın tozu göndermiştir ve bu altın tozu savaş ganimetlerinden değildi. Çünkü o dönemde Yemen halkı Müslüman olmuş ve Resulullah (s.a.a) onlar için vali, kadı ve sadaka memuru tayin edip göndermişti. Diğer taraftan, savaş ganimetlerini, ister humus olsun, ister askerler arasında dağıtılan ganimetlerden geriye kalan mallar olsun, savaşta galip olan ordu onları Medine'ye götürüyordu. Böyle bir durumda, ordu Medine'ye dönmeden oraya mal göndermek anlamsızdır; bu malların Hz. Resulullah'ın (s.a.a) tayin ettiği vali veya görevlendirdiği kişi tarafından gönderilmiş olması gerekir. Ve yine altın tozu, sadaka ve zekâttan değildi; çünkü Hz. Resu-lullah'ın (s.a.a) Ali'yi (a.s) sadaka toplamak için görevlendirmediği ispatlanmıştır. Ehlibeyt fıkhında altın ve gümüşe ancak sikkeli olmaları durumunda zekâtın farz olacağı belirtilmiştir. Yine altın tozu Necran halkının cizye olarak ödemesi gereken şeylerden değildi. Onların cizye olarak her biri dört dirhem değerinde olan iki bin kumaş vermeleri belirtilmişti. O hâlde altın tozu onların muamelelerinin veya kazançlarının humusuydu. Dolayısıyla, Resulullah (s.a.a) bu defasında İmam Ali'yi (a.s) humus görevlisi olarak Yemen'e göndermişti; nitekim Ubey ve An-bese isimlerindeki iki temsilcisini de sadaka ve humus toplamaları için Kuzaa'dan olan Sa'd-ı Huzeym'i ve Cezam'ı göndermişti. Hz. Resulullah'ın (s.a.a) sadaka memurları olarak tanıttıkları bazı kişiler de bu görevleri dışında ilgili yerlerden humusu toplayıp Resulul-lah'a (s.a.a) gönderen humus memurları da olabilirler. Fakat halifeler Hz. Resulullah'tan (s.a.a) sonra humus meselesini bir kenara bırakmış, raviler ve ulema da onu unutmuşlardır. Çünkü esasen hu-mus bütün dönemlerde halifelerin siyasetine ters düşmekteydi. Ayrıca, o dönemde Arap Yarımadası'nda yaşayan insanların ser-vet ve mal varlıklarına da dikkat etmek gerekir; bunu incelediğimizde o bölgenin bütün kabilelerinin mal varlıklarını genellikle hayvanlar ve biraz da çiftçilik oluşturduğunu ve bunların tümünün humus değil, sadaka taalluk eden şeylerden olduklarını görmekteyiz. İslâm'ın başkenti olan Medine şehri çiftçilik bölgesi sayılıyor ve bu bölgenin insanlarının mal varlıklarının genelini çiftçilik mahsulleri ve bağlar oluşturuyordu. Ticaret ve alış veriş Mekke halkına ve Ehlikitap'tan olan bazı zenginlere hastı. Medine Müslümanlarının dikkati daha fazla Kureyş, Yahudiler ve diğer Arap kabilelerine karşı savaşa yoğunlaşmıştı. On yıl içinde sayıları sekseni bulan veya her yıl ortalama sekize varan savaş, gazve ve seriye yapmışlardır. Bütün bunlar o dönemde Hicaz'ın ticaret yollarının savaşçıların savaş ve yağmalama sahnesine dönüşmesine ve ticaret yollarının ka-panmasına neden oluyordu. İşte bu nedenle sadakalar dışında kâr ve kazanç için çok az bir ortam kalıyordu. Saydığımız bütün bu etkenler Resulullah'ın (s.a.a) kazanç ve mu-amelelerden humus aldığıyla ilgili rivayetlerin hadis ve tarih kitaplarında yayınlanmamasına neden oldu. Buna rağmen Resulullah'ın (s.a.a) define ve madenlerden humus aldığı, sadaka görevlileriyle birlikte humus toplamak için de insanları görevlendirdiği yönündeki rivayetleri az da olsa elimizde olan kaynaklardan yukarıda açıkladık. |