Pazartesi 21 Mayıs 2012 - 18:06

الإثنين ١ رجب ١٤٣٣

دوشنبه ۱ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۹:۳۶

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

FİRDEVSİ

 

 

İran’ın büyük kahramanlık şairi, eşsiz büyük üstad Hekîm Ebû’l-Kâ­sım Mansûr b. Hasan Firdevsî-yi Tûsî, dünyanın meşhur şairlerinden, Fars ede­biyatı semasının parlak yıldızı ve İran milletinin ünlü iftiharların­dandır. Sahip olduğu bu üstün ve yüce makamdan dolayı onun yaşamı, eski dünyanın diğer bü­yük şah­siyetleri gibi çeşitli efsane ve rivayetlerle iç içe olmuştur. Doğum yeri, Tus’un Tâberân (ya da Teberan)’ın Karanahiyesinin Baj köyü, şu anda me­zarının ol­duğu yerdir. Bu köyde  329-330/940-941 yılları civarında Dihkanlar sınıfından (çiftçi sınıfı) bir ailede gözlerini dünyaya açtı.

Bildiğimiz gibi, “Dihkanlar”, Sâsânîler döneminde (ve İs­lâm’dan dört beş yüzyıl öncelerde) İran’da yaşamış olan ve çiftçi sınıfı ile birinci derece­deki eşraf sınıfı arasında bulunan sosyal sınıflardan biri olan bir hakimler (aristokrat) sınıfı olup bir tür “Toprak ağalığı”dır. Bu sınıfın yaşamı, kendi arazileri içinde yaptık­ları saray ve köşklerde geçmekte, “köylüler”in iş gü­cünden faydalanmakta, sahip ol­dukları top­raklardan elde ettikleri gelir noktasında da Sâsânî devletiyle ve on­dan sonra da İslâm döneminde İs­lâm devletiyle birlikte hareket ederlerdi. Moğol sal­dırılarına dek yaşamla­rını sürdürdüler. Ondan sonra yavaş yavaş çeşitli fitne, ka­rışıklık ve sıkış­tırılmalar sonucu ortadan kalktılar. Bu kesim, ırk ve soylarını, ta­rihlerini koruma ve millî adet ve gelenek­lere bağlı olma noktasında taas­sup ve bağ­nazlık göstermek­teydiler. Bundan dolayıdır ki İslâmî dönemde de her ne za­man bir kimseyi “Dihkan soylu” diye nitelerlerse onun İran soylu olduğu denmek istenir. Yine bundan dolayıdır ki Moğollardan önceki yüzyıllara ait olan Farsça metinlerde “Dihkan” kelimesi, İranlı anlamında, “Türk” ve “Arap” olmayan an­lamında da kullanılırdı.

Firdevsî, İran’ın bu sosyal sınıfından olup bundan dolayı da İran’ın tari­hin­den haberdardı. İran’a karşı büyük bir aşk besliyor, millî iftiharları zikret­meye ilgi duyup kendi geçmişlerinin yaşamından haberdardı. Geniş bir arazi, mülk, güç ve kudret sahibi bir aileye mansuptu. Çehâr Ma­kâle’nin sahibi Ni­zâmî-yi Arûzî’nin deyişiyle, Baj köyünde, “Büyük bir görkeme sahipti ve kendi emsalleri içinde ziraat açısından öndeydi”. Fakat bu yapısı sürekli kalmadı. Zira o, tüm maddi varlığını ve yararını bir ke­nara bıraktı ve vatanının tari­hini ve geçmişteki iftiharlarını yok olma, unutulma tehlikesi al­tında gö­rünce de kendini geçmişteki tarihini dirilt­meye adayıp sahip olduğu mucizevî belagat ve fesahatinden bu yolda yar­dım aldı ve kay­bedeceğini düşünmedi, otuz yıl eziyet çekti. Hiç olma paha­sına da olsa, hatta oğlunun ölümünde bile işini sür­dürmekten geri dur­madı. Niha­yet Şâhnâme’yi tüm üstünlüğü, parlaklığı, yüceliyi ve eşsizliği ile ebedî kal­masını istediği İran için ebedî kıldı “ki rahmet o pak tür­beye olsun”.

Firdevsî, görüldüğü kadarıyla Dakîkî’nin öldürüldüğü dö­nemlerde (367-369/977-979 civarı) eski İran destanları arasından ki­şisel destanlarla uğraş­maktaydı. Daha sonraları kendi Şâhnâme’sinde zikretmiş olduğu “Bijen ve Gorazan” destanı gibi. Galiba bu işe, Şâhnâme-i Ebû Mansûrî’nin nazmedildiği esnada bile ya da ondan sonra da devam edi­yordu ve Rustem’in haberleri, Rustem ile Sohrâb Hikayesi, Ekvân Dev’in Hikayesi, Behrâm-i Gûr’un yaşamın­dan yapı­lan hikayeler gibi diğer kişisel hikayelerle de ayrıca ilgilenip nazmetmekle uğraşıyordu. Fakat bu hika­yeleri ne zaman kaleme aldığı tarih ola­rak belli ve kesin değildir. Bunlar­dan sadece bir kısmı nisbe­ten kişisel ve açık bir tarihe sahiptir. Örneğin Siyâveş Hikayesi,  387/997 yılı civarlarında yazılmıştır. Rustem’in pehli­vanlarla birlikte Efrâsiyâb’ın av yerinde avlanması hikayesini nazmetmeye  389/998’de başlamıştır.

 

Şâhnâme’nin Nazmedilmeye Başlanması: Şâhnâme’nin nazmedilmesine gelince, 346/957 yılında Horâsân komutanı, Ebû Mansûr Muhammed b. Abdurrezzak’ın emriyle toplanmış olan Şâhnâme, Şair Dakîkî’nin aynı konuda yaptığı çalışmanın devamıdır. Bundan önce, Dakîkî’nin, Nûh b. Mansûr-i Sâmânî’nin tahta geçtiği yıl olan 365/975 yı­lından sonra onun emriyle Şâhnâme-i Ebû Mansûrî’yi nazmetmeye baş­ladığını fakat henüz onun binden fazla beytini yaz­mamışken bir kölenin eliyle öldürüldüğünü söylemiştik.

Dakîkî’nin IV/X. yüzyılın ilk yarısında yapmış olduğu bu işin şöhret bulma­sından, yankısının ve bir nüshasının Firdevsî’ye ulaşmasından sonra, Tuslu üstad, Sâmânî sarayının genç şairinin işini tamamlamaya ka­rar verdi. Fakat Dakîkî’nin sahip olduğu kaynaklar elinde yoktu ve onları elde etmek için bir süre araştırma ve inceleme yapmak zorundaydı. Tesa­düfen arkadaşların­dan birisi, bu konuda ona yardımcı oldu ve Şâhnâme-i Ebû Mansûrî’nin bir nüsha­sını ona verdi. Firdevsî de o andan itibaren, eski tarih ve destanlardan toplu ve dü­zenli bir kitap oluşturmak amacıyla Şâhnâme’yi nazmetmeye başladı. Bu ola­yın, yani Şâhnâme’nin nazmedilmeye başlandığı tarihi kesin ola­rak belli değildir. Fakat Şâhnâme’den ortaya çıkan ve tarihî olaylara uyumluluğundan anla­şılan çeşitli karinelerden yararlanılınca, Şâhnâme-i Ebû Mansûrî’nin Tuslu üsta­dın eliyle nazmedilmeye baş­lanmasının 370-371/980-981 yıllarında olduğu anla­şılabilir.

Bu büyük iş, tezkire yazarlarının ve efsane söyleyicilerin ortaya attık­ları­nın tersine, ister Sâmânî ister Gazneli olsun hiçbir sultanın emriyle başlamamış­tır. Aksine Tuslu üstad kendi yapısı gereği bu bü­yük işe el at­mış ve işin başında sa­dece dostlarının yardımından ve Tus şehrindeki İran asıllı mahallî güç sahibi olan ve kim olduğu bilin­meyen bir arkadaşından yardım almıştır. Fakat Firdevsî’nin de dediği gibi, o da fazla sürmedi ve ondan sonra yine Tus şehri yer­lilerinden ve ileri gelenlerinden olan “Huyâ” ya da “Huseyn” b. Kuteybe ismin­deki bir başka kişi, şairi koruması altına aldı ve maddi konularda hatta yıl­lık ödemeler halinde ona yardımda bulundu. “Ali-yi Deylemî” adında bir başka kişi de bu tür maddi konularda yardımda bulundu. Fakat bunların tümü de Tus’un ya da Taberân bölge­sinin mahallî ileri ge­lenlerinden olan dostları ve yakınların­dandı ve hiçbi­risi ünlü bir padi­şah veya sultan değildi.

Tezkire yazarları, Firdevsî’nin hayatı konusunda, onun Sultan Mahmûd’un teşvikiyle Şâhnâme’yi nazmetmeye başladığını yazmışlar. Bu yanıl­gının sebebi, Firdevsî’nin Şâhnâme’sinin ikinci nüshası olan mevcut Şâhnâme nüshasında Mahmûd’un adının şairin kendi tarafın­dan seçilmiş olmasıdır. Yeri geldiğinde zikredeceğimiz gibi, Şâhnâme-i Ebû Mansûrî’nin nazmedilmesine özgü olan Şâhnâme’nin ilk nüshası, Sâmânî devletinin yıkılışına henüz 19 yılın olduğu bir zamanda başla­mıştı. Şayet Firdevsî, kendi manzumesini gerekli olan padişaha sun­muş olsaydı ister istemez bu tür eserleri zevkle alacak olan Sâmâ­nîler sara­yına yönelir ve her halükarda o tarihlerde henüz iş başına gelme­miş olan bir sul­tanın sa­rayına koşmazdı. Türk asıllı Gazneli Mahmûd, sadece Tuslu üstadın Şâhnâme’sinin meydana getirilmesinde bir etki sahibi olmamakla kalma­mış tek işi, tek günahı, İran ırkını seviyor olmak ve Şiî inancına sahip ol­mak olan ve başka da bir suçu olmayan bu ese­rin yazarını öldürmeyi bile düşündü.

 

Şâhnâme’nin İlk Nüshasının Tamamlanması: Firdevsî’nin, Muhammed b. Abdurrezzak-i Tûsî’nin Şâhnâme-i Ebû Mansûrî nüshasını elde etmezden bir süre önce, gençlik döneminde ve kırk yaşından önce bazı kahra­manlık hikayelerini nazmetmekle uğraş­tığını söylemiştik. Niha­yet daha önce de zikredildiği gibi, 370-371/980-981 yılları arasında Şâhnâme-i Ebû Mansûrî nüs­hasını Tuslu arkadaşlarından birinin yar­dımlarıyla elde edip onu nazmetmeğe başladı ve on üç ya da on dört yıl sonra da 384/994 yılında, yani Gazneli Mahmûd’un sarayıyla tanışmadan on yıl önce onu bitirdi. Söz konusu bu tarih, Şâhnâme’nin eski nüshasının bazı bölümlerinde gö­rülmektedir. Örneğin, Londra’da Britanya müzesinde mevcut bulunan Şâhnâmelerin bir nüshasında onun bitirme tarihi şöyle­dir:

Yezdgird hikayesi şimdi sona erdi, Sefendermüz ayı ve Ered günü.

Hicretten üçyüz seksen dört yıl, alemi var eden yüce yaratıcının adıyla.

Strazburg (Fransa) şehri kütüphanesinde bulunan bir diğer nüshada da kita­bın bitiriliş tarihi şu şekilde zikredilmiştir:

Onun üzerinden üç yüz yıl geçti, onun üzerine bir de seksen dördü ekle.

Feth Ali Bundârî-yi İsfahânî’nin 620-624/1223-1226 yılları civarında Şâhnâme’den yaptığı tercümede yine Şâhnâme’nin bitirme tarihi 384/994 yılı olarak gösterilmiştir.

el-Bundârî tercümesinin kullanılmakta olan Şâhnâme ile mu­kayese edildi­ğinde şu noktayı bizlere aydınlatıyor: Eldeki Şâhnâmelerde var olan konu­ların bir çoğu o tercümede yoktur. Bura­dan da el-Bundârî’nin yarar­lanmış ol­duğu nüshanın daha kısa ve daha özet olduğu ortaya çıkıyor. Ne­deni şudur: Firdevsî, Şâhnâme’yi nazmetmeye başladığı ilk defada Şâhnâme-i Ebû Mansûrî’den yarar­lanmış yani, Firdevsî’nin diğer kay­naklardan elde ettiği ekle­nen hika­yeler­den birçoğu onda yer almıyordu. Esas kaynağı Şâhnâme-i Ebû Mansûrî olan Sa’lebî’nin Gureru Ahbâri Mulûki’l-Furs adlı kitabın da böyle ol­ması gibi.

Şâhnâme’nin İkinci Nüshasının Tamamlanması: Şâhnâme’nin ikinci nüshası, Firdevsî’nin kendi manzumesi üzerinde yapmış olduğu birkaç yıl­lık ye­niden gözden geçirmesinin ve diğer kay­naklardan özellikle III/IX. yüzyıl sonla­rında ve IV/X. yüzyıl başlarında ya­şamış olan ünlü “Âzâd Serv”in eseri olan Rustem’in haberlerinden aldığı konuları ona eklemesinin bir ürünüdür. Bu ek­lentilerin Şâhnâme’nin ilk nüshasında yer almasıyla birlikte şairin Gazneli Mahmûd’un yöneticile­riyle ve onun sarayıyla tanışmış olma konusu da söz ko­nusu oldu. Bu ta­nışma şairin altmış beş ya da altmış altı yaşı ci­varında olduğu döneme denk gelir. Yani 394/1003 ya da 395/1004 yıllarıdır ki bu da manzum Şâhnâme’nin ilk nüshasının bittiğinin üzerinden on yıl geçmiş demektir. Galiba bu tanışıklık ve ilişki, Mahmûd’un ilk veziri Ebû’l-Abbâs İsferâyinî (401/1010 yı­lında azledilip zindana atılmıştır) ve sulta­nın kardeşi Nasr b. Nâsıreddîn Sebuktekîn (ö.412/1021) aracılığıyla olmuştur. Bu ta­rihe kadar yani 394-395/1003-1004 yıllarına kadar manzum Şâhnâme’nin ilk nüs­hası büyük bir yankı ve ün elde etmiş ve istek sa­hipleri bu nüshalardan ya­rarlanmaktaydılar. Bu şaheseri meydana ge­tiren kişinin yaşlanmış olma­sına ve yokluk içine düşmüş olmasına rağmen ileri gelenlerden ve büyük kimselerden hiç kimse, bu güzel ve eşsiz manzumeden almış oldukları faydalı bilgilere karşılık olarak kendilerinin yardımına ihtiyaç duyulma­sına rağmen bir yardım dü­şüncesi içine girmediler. Nitekim şair de bu ko­nuda şöyle der:

Üzerimden altmış beş yıl geçince, dert, keder ve sıkıntı düşüncelerim arttı.

İşte bu esnada Mahmûd’un propagandacıları, Tus’un bu Dihkanlar sınıfın­daki büyük insanının ününden yararlan­mayı düşündüler ve onu, Mahmûd’un adını ve sanını yaymak için şairlere verdiği hediye ve ba­ğışla­rından ümitlendirip o zamana dek hiç kimsenin adına olmayan Şâhnâme’sini kendi adına yazmasına razı ettiler. O da bunu kabul etti. Böylece tarihin asla unu­tulamayacak zulümle­rinden biri de uygulanmış oldu. Firdevsî, yine Şâhnâme’yi yeniden gözden geçi­rip düzenleyerek son şeklini verdi ve yeni söylenmiş olan hikayeleri ve Gazneli Mahmûd ile ilgili çeşitli övgü bölümlerini de ona ekleyerek Şâhnâme’nin ikinci nüshasını 400-401/1009-1010 yıllarında Mahmûd sarayına sunmaya hazır bir hale getirdi. Firdevsî, bu hatayı işlemekle görmesi gerekeni de gördü.

 

Mahmûd ile İhtilafa Düşmesi ve Gazne’den Kaçış: Şâhnâme bit­tik­ten sonra Nizâmî-yi Arûzî’nin söylediğine göre, Ali-yi Deylemî, onu yedi cilt ha­linde yazdı, Firdevsî de onu Tus’tan Gazne’ye götürüp Mahmûd’a takdim etti. Ancak beklediğinin aksine Gazne pa­dişahının te­veccüh ve sevgisini alamadı. Çe­şitli rivayetlere göre, Gazne padişahı, her bir beytine karşılık kendisine bir dinar verece­ğini taahhüt etmesine rağ­men dinar yerine dirhem verdi. Bu davranış da Tuslu asîl dihkanının kız­gınlığına yol açtı. Nitekim aynı rivayetlere göre, Mahmûd’un tüm dir­hemlerini bir hamamcı ve bir meyhaneciye bağışladı! Firdevsî ile Mahmûd’un ihtilaf sebepleri çoktur. Bunların en önemlisi, her ikisi­nin si­yasal, dinî ve ırk konularındaki görüş ayrı­lıklarıdır. Firdevsî, dönemin tüm asil İranlıları gibi, daha önce açıkla­mış olduğumuz ırk siyasetine inanmak­taydı. Buna ilave olarak, Firdevsî Şâhnâme’de defa­larca Türklere saldır­mış, Mahmûd ise bir Türktü ve onun tüm komu­tanları, korumaları ve ileri gelenleri Türklerden oluşmaktaydı. O ve evlat­ları, sadece “Tacikler” ile Farsça konuşuyorlardı. Böyle olunca da tabii olarak Firdevsî’nin onun soy ve ecdadına karşı sövgülerine ta­hammül etmek kendisi için zordu. Hep­sinden önemlisi de Firdevsî Şiî idi ve tüm Şiiler gibi dinî esaslarda Mute­zileye yakındı. Onun felsefî meşrebi de Şâhnâme’nin kimi yerlerinde açıkça görülmektedir. Mahmûd’a gelince, o her Şiinin düşmanı, her Mutezilinin ve fel­sefe meşreblinin katili ve darağacına asıcısı idi. O, muta­assıp bir Sünnî ve katı düşünceli biri idi. O, özgürlerin ve büyüklerin so­yundan gelen Firdevsî gibi özgür düşünceli ve bağımsız kimselerle değil sadece kendi etrafında toplan­mış olan kimselere ve Horâsân, Rey ve Hin­dis­tan’da onun katı kurallarını ve yaptırımlarını onaylayan ve uygulayan katı düşünceli kimse­lerle uyumluluk için­deydi. Kısacası Firdevsî, bir anda tekfir yaftasıyla ihtam edi­lip dinden çıktığı suçlamasıyla fillerin ayakları altında ezileceği tehdidiyle karşı karşıya geldi. On­dan sonra ister istemez bela tuzağından kaçarak Gazne’den Herât’a gitti ve Şair Ezrakî’nin babası İsmail-i Verrâk’a sığındı. Mahmûd’un elçi­leri, Tus’a ula­şıp geri dönünceye dek altı ay kadar bu özgür düşünceli asîl insanın evinde sak­landı. Firdevsî, emin olunca Herât’tan Tus’a, oradan da Taberistân’a, o bölgenin Şiî mez­hepli padişahı “Sipehbud Şehriyâr”ın yanına gitti ve ona, “Bu Şâhnâme’de tamamıyla senin bü­yük ve iyi geçmişlerinden söz edil­mektedir. İzin ver de bunu senin adına sunayım.” dedi. Ancak Mahmûd’un kılı­cının korkusun­dan titre­yen bu adam, bu işin altına girmedi. Firdevsî’den, ricada buluna­rak, Şâhnâme’nin başına aldığı ve onda Gazneli “Perestarzade”[1]nin sözün­den cayma nedenine işa­ret ettiği yüz beyitlik Mahmûd Hiciv-nâmesini yüz bin dirhem karşılığında suyla yıkayıp çıkarmasını istedi. Firdevsî de öyle yaptı. Ama o hiciv-nâme, bazılarının zannettiğinin aksine ta­mamen orta­dan kalkmadı. Zira Firdevsî’nin onu Taberistan’a gitmez­den önce yayın­lamış olması akıldan uzak değildir.

Bu olaylardan sonra Firdevsî Taberistan’dan Horâsân’a döndü ve ümit­sizlik ve amacına ulaşmamışlık yılları olan son yıllarını, Şâhnâme’de son gözden ge­çirmeleri yapıp beyitlerine bazı eklemelerde bulunarak ge­çirdi. Ni­hayet 411/1020 yılında doğduğu yer olan “Baj”da hayata gözlerini yumdu ve kendi mülkü olan bahçede, mezarının şu an bulunduğu yerde defnedildi.

Firdevsî’ye Şâhnâme dışında birkaç beyit, kıta ve bunların benzeri, ay­rıca yayınlanmış da olan mutakarib bahrindeki Yûsuf ile Zuleyhâ man­zumesi de nisbet edilmiştir. Bu manzume, kesinlikle Firdevsî’ye ait değil­dir. Bunun kendi­sine ait olmadığının delilleri, bu kitabın aslında ayrıntılı bir şekilde yer almakta­dır. Şu kadarını bilme­liyiz ki söz konusu manzu­meyi, Selçuklu Togânşâh b. Al­parslan sara­yındakilerden birisi, Firdevsî’nin ölümünden birkaç yıl sonra Herât’ta kaleme almış ve bu padi­şaha takdim etmiştir.

Firdevsî’nin Şâhnâme’si İran’ın destan (kahramanlık) tarihini içer­mekte­dir. Onun rivayetlerinin temelini Avestâ’dan, özellikle de Yaşatlar ve Yasnalardan başlamış ve Eşkânî ve Sâsânî dönemleri dinî ve tarihî ri­va­yetleriyle bezenerek İslâmî dö­neme çekilmiş ve daha sonra da III/IX. yüz­yılın ikinci yarısından men­sur Şâhnâmelerde ve kahraman­lık romanla­rında düzenlenerek Firdevsî döne­mine ulaşmıştır. Firdevsî’nin Şâhnâme’sinde rivayetlerinin sağlamlığını görmek için bu dönemin men­sur eserlerine, özellikle de mensur şâhnâmelerden, yazılı kah­ramanlık ve millî rivayetlerden söz ettiğimiz bölüme bakılmalıdır.

Şâhnâme, ister millî eski rivayetlerin korunması açısından ister Derî Farsçasının korunması noktasındaki şiddetli etkisi açı­sından olsun bizim en bü­yük millî kültür sermayemizdir. Bundan do­layı da onun Acemlerin Kur’ân’ı ola­rak nitelenmiş olması boşuna de­ğildir. Bizim geçmişlerimizin düşünceleri, öğüt­leri ve hikmetli sözleri, onların kendi topraklarını ve su­larını savunma ve koruma nokta­sındaki yol ve davranışları, İran sınırla­rını düşmanlardan ve sal­dır­ganlar­dan koruma noktasındaki fedakarlıkları ve kahramanlıkları tü­müyle bu eşsiz de­recede büyük olan ve adeta muci­zevî bir fesahate sahip olacak kadar ilginç olan eserde yer almıştır. Bu sayfaların top­lanması onu, dünyadaki araştır­macıların, dünyanın en bü­yük millî kahramanlık eserleri sıralamasına sokacak bir dereceye ulaştır­mış­tır.

Bu ölümsüz eser hakkında Farsça ve diğer değişik dünya dille­rinde bir­çok inceleme ve araştırmalar yapılmış olup bunların bir kısmı, Arapça ve Türkçeden tutun da diğer Avrupa dillerine kadar birçok dile tercüme edilmiş ve defalarca basılmıştır..

Firdevsî’nin dili, çeşitli düşünceleri beyan etme noktasında sade ve akıcı, aynı zamanda da son derece açık ve sağlamdır. Söylen­mesi gere­kenlerin ifade edilmesi, Şâhnâme’de gerektiği üzere sade ve lafzî sanatlar dikkate alınmaksızın şekillenir. Zira söyleyicin sahip ol­duğu yüce tabiat ve üstün maharet, sanat yap­mayı, akıcılık ve insi­cama mağlup edecek bir de­recededir. Şayet şair, kimi zaman lafzî sa­natlara teveccüh etmiş ise de be­yan gücü ve onun fasihlik ve akıcılığı, oku­yucuyu o sanatlara yönlendir­mez. Firdevsî’nin, sözün akıcılık ve sadeliği ile bir­likte aynı zamanda açık ve güzel lafızları seçme nokta­sında da dikkatli davran­ması da dikkate de­ğerdir. Bundan dolayı da sözü aynı zamanda hem sadedir hem de seçici­dir, hem akıcıdır hem de hesaplanmış ve dakiktir. Hatta ondan daha akı­cı­sını söylemek ve aynı zamanda ondan daha seçicisini getirmek mümkün değil­dir. Bu esere “Sehl-i mumteni”[2] sıfatının verilmiş olması da bundan­dır. Kendisi de bir söz üstadı olan Nizâmî-yi Arûzî’nin Tuslu üstad hak­kında, “Hakikaten ge­riye hiçbir şey bırakmadı, sözü illiyin göğüne çıkardı ve lezzet konu­sunda en üst noktaya ulaştırdı” demiş olması da boşuna de­ğildir. Yine şöyle buyurmuştur: “Ben Acem’de bu fasihlikte başka bir söz gö­remiyorum, Arap sözlerinin çoğunda da bunu göremiyorum.”

 

 


 

[1] Perestar köle demektir.

[2] Dinlenmesi kolay, söylenmesi çok zor güzel şiir (çev.).

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.