| FİRDEVSİ İran’ın büyük kahramanlık şairi, eşsiz büyük üstad Hekîm Ebû’l-Kâsım Mansûr b. Hasan Firdevsî-yi Tûsî, dünyanın meşhur şairlerinden, Fars edebiyatı semasının parlak yıldızı ve İran milletinin ünlü iftiharlarındandır. Sahip olduğu bu üstün ve yüce makamdan dolayı onun yaşamı, eski dünyanın diğer büyük şahsiyetleri gibi çeşitli efsane ve rivayetlerle iç içe olmuştur. Doğum yeri, Tus’un Tâberân (ya da Teberan)’ın Karanahiyesinin Baj köyü, şu anda mezarının olduğu yerdir. Bu köyde 329-330/940-941 yılları civarında Dihkanlar sınıfından (çiftçi sınıfı) bir ailede gözlerini dünyaya açtı. Bildiğimiz gibi, “Dihkanlar”, Sâsânîler döneminde (ve İslâm’dan dört beş yüzyıl öncelerde) İran’da yaşamış olan ve çiftçi sınıfı ile birinci derecedeki eşraf sınıfı arasında bulunan sosyal sınıflardan biri olan bir hakimler (aristokrat) sınıfı olup bir tür “Toprak ağalığı”dır. Bu sınıfın yaşamı, kendi arazileri içinde yaptıkları saray ve köşklerde geçmekte, “köylüler”in iş gücünden faydalanmakta, sahip oldukları topraklardan elde ettikleri gelir noktasında da Sâsânî devletiyle ve ondan sonra da İslâm döneminde İslâm devletiyle birlikte hareket ederlerdi. Moğol saldırılarına dek yaşamlarını sürdürdüler. Ondan sonra yavaş yavaş çeşitli fitne, karışıklık ve sıkıştırılmalar sonucu ortadan kalktılar. Bu kesim, ırk ve soylarını, tarihlerini koruma ve millî adet ve geleneklere bağlı olma noktasında taassup ve bağnazlık göstermekteydiler. Bundan dolayıdır ki İslâmî dönemde de her ne zaman bir kimseyi “Dihkan soylu” diye nitelerlerse onun İran soylu olduğu denmek istenir. Yine bundan dolayıdır ki Moğollardan önceki yüzyıllara ait olan Farsça metinlerde “Dihkan” kelimesi, İranlı anlamında, “Türk” ve “Arap” olmayan anlamında da kullanılırdı. Firdevsî, İran’ın bu sosyal sınıfından olup bundan dolayı da İran’ın tarihinden haberdardı. İran’a karşı büyük bir aşk besliyor, millî iftiharları zikretmeye ilgi duyup kendi geçmişlerinin yaşamından haberdardı. Geniş bir arazi, mülk, güç ve kudret sahibi bir aileye mansuptu. Çehâr Makâle’nin sahibi Nizâmî-yi Arûzî’nin deyişiyle, Baj köyünde, “Büyük bir görkeme sahipti ve kendi emsalleri içinde ziraat açısından öndeydi”. Fakat bu yapısı sürekli kalmadı. Zira o, tüm maddi varlığını ve yararını bir kenara bıraktı ve vatanının tarihini ve geçmişteki iftiharlarını yok olma, unutulma tehlikesi altında görünce de kendini geçmişteki tarihini diriltmeye adayıp sahip olduğu mucizevî belagat ve fesahatinden bu yolda yardım aldı ve kaybedeceğini düşünmedi, otuz yıl eziyet çekti. Hiç olma pahasına da olsa, hatta oğlunun ölümünde bile işini sürdürmekten geri durmadı. Nihayet Şâhnâme’yi tüm üstünlüğü, parlaklığı, yüceliyi ve eşsizliği ile ebedî kalmasını istediği İran için ebedî kıldı “ki rahmet o pak türbeye olsun”. Firdevsî, görüldüğü kadarıyla Dakîkî’nin öldürüldüğü dönemlerde (367-369/977-979 civarı) eski İran destanları arasından kişisel destanlarla uğraşmaktaydı. Daha sonraları kendi Şâhnâme’sinde zikretmiş olduğu “Bijen ve Gorazan” destanı gibi. Galiba bu işe, Şâhnâme-i Ebû Mansûrî’nin nazmedildiği esnada bile ya da ondan sonra da devam ediyordu ve Rustem’in haberleri, Rustem ile Sohrâb Hikayesi, Ekvân Dev’in Hikayesi, Behrâm-i Gûr’un yaşamından yapılan hikayeler gibi diğer kişisel hikayelerle de ayrıca ilgilenip nazmetmekle uğraşıyordu. Fakat bu hikayeleri ne zaman kaleme aldığı tarih olarak belli ve kesin değildir. Bunlardan sadece bir kısmı nisbeten kişisel ve açık bir tarihe sahiptir. Örneğin Siyâveş Hikayesi, 387/997 yılı civarlarında yazılmıştır. Rustem’in pehlivanlarla birlikte Efrâsiyâb’ın av yerinde avlanması hikayesini nazmetmeye 389/998’de başlamıştır. Şâhnâme’nin Nazmedilmeye Başlanması: Şâhnâme’nin nazmedilmesine gelince, 346/957 yılında Horâsân komutanı, Ebû Mansûr Muhammed b. Abdurrezzak’ın emriyle toplanmış olan Şâhnâme, Şair Dakîkî’nin aynı konuda yaptığı çalışmanın devamıdır. Bundan önce, Dakîkî’nin, Nûh b. Mansûr-i Sâmânî’nin tahta geçtiği yıl olan 365/975 yılından sonra onun emriyle Şâhnâme-i Ebû Mansûrî’yi nazmetmeye başladığını fakat henüz onun binden fazla beytini yazmamışken bir kölenin eliyle öldürüldüğünü söylemiştik. Dakîkî’nin IV/X. yüzyılın ilk yarısında yapmış olduğu bu işin şöhret bulmasından, yankısının ve bir nüshasının Firdevsî’ye ulaşmasından sonra, Tuslu üstad, Sâmânî sarayının genç şairinin işini tamamlamaya karar verdi. Fakat Dakîkî’nin sahip olduğu kaynaklar elinde yoktu ve onları elde etmek için bir süre araştırma ve inceleme yapmak zorundaydı. Tesadüfen arkadaşlarından birisi, bu konuda ona yardımcı oldu ve Şâhnâme-i Ebû Mansûrî’nin bir nüshasını ona verdi. Firdevsî de o andan itibaren, eski tarih ve destanlardan toplu ve düzenli bir kitap oluşturmak amacıyla Şâhnâme’yi nazmetmeye başladı. Bu olayın, yani Şâhnâme’nin nazmedilmeye başlandığı tarihi kesin olarak belli değildir. Fakat Şâhnâme’den ortaya çıkan ve tarihî olaylara uyumluluğundan anlaşılan çeşitli karinelerden yararlanılınca, Şâhnâme-i Ebû Mansûrî’nin Tuslu üstadın eliyle nazmedilmeye başlanmasının 370-371/980-981 yıllarında olduğu anlaşılabilir. Bu büyük iş, tezkire yazarlarının ve efsane söyleyicilerin ortaya attıklarının tersine, ister Sâmânî ister Gazneli olsun hiçbir sultanın emriyle başlamamıştır. Aksine Tuslu üstad kendi yapısı gereği bu büyük işe el atmış ve işin başında sadece dostlarının yardımından ve Tus şehrindeki İran asıllı mahallî güç sahibi olan ve kim olduğu bilinmeyen bir arkadaşından yardım almıştır. Fakat Firdevsî’nin de dediği gibi, o da fazla sürmedi ve ondan sonra yine Tus şehri yerlilerinden ve ileri gelenlerinden olan “Huyâ” ya da “Huseyn” b. Kuteybe ismindeki bir başka kişi, şairi koruması altına aldı ve maddi konularda hatta yıllık ödemeler halinde ona yardımda bulundu. “Ali-yi Deylemî” adında bir başka kişi de bu tür maddi konularda yardımda bulundu. Fakat bunların tümü de Tus’un ya da Taberân bölgesinin mahallî ileri gelenlerinden olan dostları ve yakınlarındandı ve hiçbirisi ünlü bir padişah veya sultan değildi. Tezkire yazarları, Firdevsî’nin hayatı konusunda, onun Sultan Mahmûd’un teşvikiyle Şâhnâme’yi nazmetmeye başladığını yazmışlar. Bu yanılgının sebebi, Firdevsî’nin Şâhnâme’sinin ikinci nüshası olan mevcut Şâhnâme nüshasında Mahmûd’un adının şairin kendi tarafından seçilmiş olmasıdır. Yeri geldiğinde zikredeceğimiz gibi, Şâhnâme-i Ebû Mansûrî’nin nazmedilmesine özgü olan Şâhnâme’nin ilk nüshası, Sâmânî devletinin yıkılışına henüz 19 yılın olduğu bir zamanda başlamıştı. Şayet Firdevsî, kendi manzumesini gerekli olan padişaha sunmuş olsaydı ister istemez bu tür eserleri zevkle alacak olan Sâmânîler sarayına yönelir ve her halükarda o tarihlerde henüz iş başına gelmemiş olan bir sultanın sarayına koşmazdı. Türk asıllı Gazneli Mahmûd, sadece Tuslu üstadın Şâhnâme’sinin meydana getirilmesinde bir etki sahibi olmamakla kalmamış tek işi, tek günahı, İran ırkını seviyor olmak ve Şiî inancına sahip olmak olan ve başka da bir suçu olmayan bu eserin yazarını öldürmeyi bile düşündü. Şâhnâme’nin İlk Nüshasının Tamamlanması: Firdevsî’nin, Muhammed b. Abdurrezzak-i Tûsî’nin Şâhnâme-i Ebû Mansûrî nüshasını elde etmezden bir süre önce, gençlik döneminde ve kırk yaşından önce bazı kahramanlık hikayelerini nazmetmekle uğraştığını söylemiştik. Nihayet daha önce de zikredildiği gibi, 370-371/980-981 yılları arasında Şâhnâme-i Ebû Mansûrî nüshasını Tuslu arkadaşlarından birinin yardımlarıyla elde edip onu nazmetmeğe başladı ve on üç ya da on dört yıl sonra da 384/994 yılında, yani Gazneli Mahmûd’un sarayıyla tanışmadan on yıl önce onu bitirdi. Söz konusu bu tarih, Şâhnâme’nin eski nüshasının bazı bölümlerinde görülmektedir. Örneğin, Londra’da Britanya müzesinde mevcut bulunan Şâhnâmelerin bir nüshasında onun bitirme tarihi şöyledir: Yezdgird hikayesi şimdi sona erdi, Sefendermüz ayı ve Ered günü. Hicretten üçyüz seksen dört yıl, alemi var eden yüce yaratıcının adıyla. Strazburg (Fransa) şehri kütüphanesinde bulunan bir diğer nüshada da kitabın bitiriliş tarihi şu şekilde zikredilmiştir: Onun üzerinden üç yüz yıl geçti, onun üzerine bir de seksen dördü ekle. Feth Ali Bundârî-yi İsfahânî’nin 620-624/1223-1226 yılları civarında Şâhnâme’den yaptığı tercümede yine Şâhnâme’nin bitirme tarihi 384/994 yılı olarak gösterilmiştir. el-Bundârî tercümesinin kullanılmakta olan Şâhnâme ile mukayese edildiğinde şu noktayı bizlere aydınlatıyor: Eldeki Şâhnâmelerde var olan konuların bir çoğu o tercümede yoktur. Buradan da el-Bundârî’nin yararlanmış olduğu nüshanın daha kısa ve daha özet olduğu ortaya çıkıyor. Nedeni şudur: Firdevsî, Şâhnâme’yi nazmetmeye başladığı ilk defada Şâhnâme-i Ebû Mansûrî’den yararlanmış yani, Firdevsî’nin diğer kaynaklardan elde ettiği eklenen hikayelerden birçoğu onda yer almıyordu. Esas kaynağı Şâhnâme-i Ebû Mansûrî olan Sa’lebî’nin Gureru Ahbâri Mulûki’l-Furs adlı kitabın da böyle olması gibi. Şâhnâme’nin İkinci Nüshasının Tamamlanması: Şâhnâme’nin ikinci nüshası, Firdevsî’nin kendi manzumesi üzerinde yapmış olduğu birkaç yıllık yeniden gözden geçirmesinin ve diğer kaynaklardan özellikle III/IX. yüzyıl sonlarında ve IV/X. yüzyıl başlarında yaşamış olan ünlü “Âzâd Serv”in eseri olan Rustem’in haberlerinden aldığı konuları ona eklemesinin bir ürünüdür. Bu eklentilerin Şâhnâme’nin ilk nüshasında yer almasıyla birlikte şairin Gazneli Mahmûd’un yöneticileriyle ve onun sarayıyla tanışmış olma konusu da söz konusu oldu. Bu tanışma şairin altmış beş ya da altmış altı yaşı civarında olduğu döneme denk gelir. Yani 394/1003 ya da 395/1004 yıllarıdır ki bu da manzum Şâhnâme’nin ilk nüshasının bittiğinin üzerinden on yıl geçmiş demektir. Galiba bu tanışıklık ve ilişki, Mahmûd’un ilk veziri Ebû’l-Abbâs İsferâyinî (401/1010 yılında azledilip zindana atılmıştır) ve sultanın kardeşi Nasr b. Nâsıreddîn Sebuktekîn (ö.412/1021) aracılığıyla olmuştur. Bu tarihe kadar yani 394-395/1003-1004 yıllarına kadar manzum Şâhnâme’nin ilk nüshası büyük bir yankı ve ün elde etmiş ve istek sahipleri bu nüshalardan yararlanmaktaydılar. Bu şaheseri meydana getiren kişinin yaşlanmış olmasına ve yokluk içine düşmüş olmasına rağmen ileri gelenlerden ve büyük kimselerden hiç kimse, bu güzel ve eşsiz manzumeden almış oldukları faydalı bilgilere karşılık olarak kendilerinin yardımına ihtiyaç duyulmasına rağmen bir yardım düşüncesi içine girmediler. Nitekim şair de bu konuda şöyle der: Üzerimden altmış beş yıl geçince, dert, keder ve sıkıntı düşüncelerim arttı. İşte bu esnada Mahmûd’un propagandacıları, Tus’un bu Dihkanlar sınıfındaki büyük insanının ününden yararlanmayı düşündüler ve onu, Mahmûd’un adını ve sanını yaymak için şairlere verdiği hediye ve bağışlarından ümitlendirip o zamana dek hiç kimsenin adına olmayan Şâhnâme’sini kendi adına yazmasına razı ettiler. O da bunu kabul etti. Böylece tarihin asla unutulamayacak zulümlerinden biri de uygulanmış oldu. Firdevsî, yine Şâhnâme’yi yeniden gözden geçirip düzenleyerek son şeklini verdi ve yeni söylenmiş olan hikayeleri ve Gazneli Mahmûd ile ilgili çeşitli övgü bölümlerini de ona ekleyerek Şâhnâme’nin ikinci nüshasını 400-401/1009-1010 yıllarında Mahmûd sarayına sunmaya hazır bir hale getirdi. Firdevsî, bu hatayı işlemekle görmesi gerekeni de gördü. Mahmûd ile İhtilafa Düşmesi ve Gazne’den Kaçış: Şâhnâme bittikten sonra Nizâmî-yi Arûzî’nin söylediğine göre, Ali-yi Deylemî, onu yedi cilt halinde yazdı, Firdevsî de onu Tus’tan Gazne’ye götürüp Mahmûd’a takdim etti. Ancak beklediğinin aksine Gazne padişahının teveccüh ve sevgisini alamadı. Çeşitli rivayetlere göre, Gazne padişahı, her bir beytine karşılık kendisine bir dinar vereceğini taahhüt etmesine rağmen dinar yerine dirhem verdi. Bu davranış da Tuslu asîl dihkanının kızgınlığına yol açtı. Nitekim aynı rivayetlere göre, Mahmûd’un tüm dirhemlerini bir hamamcı ve bir meyhaneciye bağışladı! Firdevsî ile Mahmûd’un ihtilaf sebepleri çoktur. Bunların en önemlisi, her ikisinin siyasal, dinî ve ırk konularındaki görüş ayrılıklarıdır. Firdevsî, dönemin tüm asil İranlıları gibi, daha önce açıklamış olduğumuz ırk siyasetine inanmaktaydı. Buna ilave olarak, Firdevsî Şâhnâme’de defalarca Türklere saldırmış, Mahmûd ise bir Türktü ve onun tüm komutanları, korumaları ve ileri gelenleri Türklerden oluşmaktaydı. O ve evlatları, sadece “Tacikler” ile Farsça konuşuyorlardı. Böyle olunca da tabii olarak Firdevsî’nin onun soy ve ecdadına karşı sövgülerine tahammül etmek kendisi için zordu. Hepsinden önemlisi de Firdevsî Şiî idi ve tüm Şiiler gibi dinî esaslarda Mutezileye yakındı. Onun felsefî meşrebi de Şâhnâme’nin kimi yerlerinde açıkça görülmektedir. Mahmûd’a gelince, o her Şiinin düşmanı, her Mutezilinin ve felsefe meşreblinin katili ve darağacına asıcısı idi. O, mutaassıp bir Sünnî ve katı düşünceli biri idi. O, özgürlerin ve büyüklerin soyundan gelen Firdevsî gibi özgür düşünceli ve bağımsız kimselerle değil sadece kendi etrafında toplanmış olan kimselere ve Horâsân, Rey ve Hindistan’da onun katı kurallarını ve yaptırımlarını onaylayan ve uygulayan katı düşünceli kimselerle uyumluluk içindeydi. Kısacası Firdevsî, bir anda tekfir yaftasıyla ihtam edilip dinden çıktığı suçlamasıyla fillerin ayakları altında ezileceği tehdidiyle karşı karşıya geldi. Ondan sonra ister istemez bela tuzağından kaçarak Gazne’den Herât’a gitti ve Şair Ezrakî’nin babası İsmail-i Verrâk’a sığındı. Mahmûd’un elçileri, Tus’a ulaşıp geri dönünceye dek altı ay kadar bu özgür düşünceli asîl insanın evinde saklandı. Firdevsî, emin olunca Herât’tan Tus’a, oradan da Taberistân’a, o bölgenin Şiî mezhepli padişahı “Sipehbud Şehriyâr”ın yanına gitti ve ona, “Bu Şâhnâme’de tamamıyla senin büyük ve iyi geçmişlerinden söz edilmektedir. İzin ver de bunu senin adına sunayım.” dedi. Ancak Mahmûd’un kılıcının korkusundan titreyen bu adam, bu işin altına girmedi. Firdevsî’den, ricada bulunarak, Şâhnâme’nin başına aldığı ve onda Gazneli “Perestarzade”nin sözünden cayma nedenine işaret ettiği yüz beyitlik Mahmûd Hiciv-nâmesini yüz bin dirhem karşılığında suyla yıkayıp çıkarmasını istedi. Firdevsî de öyle yaptı. Ama o hiciv-nâme, bazılarının zannettiğinin aksine tamamen ortadan kalkmadı. Zira Firdevsî’nin onu Taberistan’a gitmezden önce yayınlamış olması akıldan uzak değildir. Bu olaylardan sonra Firdevsî Taberistan’dan Horâsân’a döndü ve ümitsizlik ve amacına ulaşmamışlık yılları olan son yıllarını, Şâhnâme’de son gözden geçirmeleri yapıp beyitlerine bazı eklemelerde bulunarak geçirdi. Nihayet 411/1020 yılında doğduğu yer olan “Baj”da hayata gözlerini yumdu ve kendi mülkü olan bahçede, mezarının şu an bulunduğu yerde defnedildi. Firdevsî’ye Şâhnâme dışında birkaç beyit, kıta ve bunların benzeri, ayrıca yayınlanmış da olan mutakarib bahrindeki Yûsuf ile Zuleyhâ manzumesi de nisbet edilmiştir. Bu manzume, kesinlikle Firdevsî’ye ait değildir. Bunun kendisine ait olmadığının delilleri, bu kitabın aslında ayrıntılı bir şekilde yer almaktadır. Şu kadarını bilmeliyiz ki söz konusu manzumeyi, Selçuklu Togânşâh b. Alparslan sarayındakilerden birisi, Firdevsî’nin ölümünden birkaç yıl sonra Herât’ta kaleme almış ve bu padişaha takdim etmiştir. Firdevsî’nin Şâhnâme’si İran’ın destan (kahramanlık) tarihini içermektedir. Onun rivayetlerinin temelini Avestâ’dan, özellikle de Yaşatlar ve Yasnalardan başlamış ve Eşkânî ve Sâsânî dönemleri dinî ve tarihî rivayetleriyle bezenerek İslâmî döneme çekilmiş ve daha sonra da III/IX. yüzyılın ikinci yarısından mensur Şâhnâmelerde ve kahramanlık romanlarında düzenlenerek Firdevsî dönemine ulaşmıştır. Firdevsî’nin Şâhnâme’sinde rivayetlerinin sağlamlığını görmek için bu dönemin mensur eserlerine, özellikle de mensur şâhnâmelerden, yazılı kahramanlık ve millî rivayetlerden söz ettiğimiz bölüme bakılmalıdır. Şâhnâme, ister millî eski rivayetlerin korunması açısından ister Derî Farsçasının korunması noktasındaki şiddetli etkisi açısından olsun bizim en büyük millî kültür sermayemizdir. Bundan dolayı da onun Acemlerin Kur’ân’ı olarak nitelenmiş olması boşuna değildir. Bizim geçmişlerimizin düşünceleri, öğütleri ve hikmetli sözleri, onların kendi topraklarını ve sularını savunma ve koruma noktasındaki yol ve davranışları, İran sınırlarını düşmanlardan ve saldırganlardan koruma noktasındaki fedakarlıkları ve kahramanlıkları tümüyle bu eşsiz derecede büyük olan ve adeta mucizevî bir fesahate sahip olacak kadar ilginç olan eserde yer almıştır. Bu sayfaların toplanması onu, dünyadaki araştırmacıların, dünyanın en büyük millî kahramanlık eserleri sıralamasına sokacak bir dereceye ulaştırmıştır. Bu ölümsüz eser hakkında Farsça ve diğer değişik dünya dillerinde birçok inceleme ve araştırmalar yapılmış olup bunların bir kısmı, Arapça ve Türkçeden tutun da diğer Avrupa dillerine kadar birçok dile tercüme edilmiş ve defalarca basılmıştır.. Firdevsî’nin dili, çeşitli düşünceleri beyan etme noktasında sade ve akıcı, aynı zamanda da son derece açık ve sağlamdır. Söylenmesi gerekenlerin ifade edilmesi, Şâhnâme’de gerektiği üzere sade ve lafzî sanatlar dikkate alınmaksızın şekillenir. Zira söyleyicin sahip olduğu yüce tabiat ve üstün maharet, sanat yapmayı, akıcılık ve insicama mağlup edecek bir derecededir. Şayet şair, kimi zaman lafzî sanatlara teveccüh etmiş ise de beyan gücü ve onun fasihlik ve akıcılığı, okuyucuyu o sanatlara yönlendirmez. Firdevsî’nin, sözün akıcılık ve sadeliği ile birlikte aynı zamanda açık ve güzel lafızları seçme noktasında da dikkatli davranması da dikkate değerdir. Bundan dolayı da sözü aynı zamanda hem sadedir hem de seçicidir, hem akıcıdır hem de hesaplanmış ve dakiktir. Hatta ondan daha akıcısını söylemek ve aynı zamanda ondan daha seçicisini getirmek mümkün değildir. Bu esere “Sehl-i mumteni” sıfatının verilmiş olması da bundandır. Kendisi de bir söz üstadı olan Nizâmî-yi Arûzî’nin Tuslu üstad hakkında, “Hakikaten geriye hiçbir şey bırakmadı, sözü illiyin göğüne çıkardı ve lezzet konusunda en üst noktaya ulaştırdı” demiş olması da boşuna değildir. Yine şöyle buyurmuştur: “Ben Acem’de bu fasihlikte başka bir söz göremiyorum, Arap sözlerinin çoğunda da bunu göremiyorum.” Dinlenmesi kolay, söylenmesi çok zor güzel şiir (çev.). |