| FARS ŞİİRİ TÜRLERİ VE KONUSU Bu dönem şairleri, şiirin değişik görünürdeki türleri noktasında mesnevi, kaside, gazel, musammat, terci-i bend, rubai, dubeyti, kıta ve buna benzer türlerde kendilerini denemişlerdir. Terci-i bend ve musammat gibi bazı türleri, bu dönemin sonlarına doğru görmekteyiz. Musammatı ortaya çıkaran kişi olan Menûçihrî, bu dönemin son şairidir. Bu dönem şiirinin manevî türüne düzen ve¬ren bu şiirlerin konu ve içerikleri, çeşitlilikten uzak da değildi. Nitekim medih, vasf, gazel, hamase, hiciv, hezel, destan, hikaye her zaman bu dönem şiirlerinde olmuştur. Bunların bir kısmı bizlere kadar ulaşmış bir kısmı da ortadan kalkmıştır. 1) En önemli hamasî şiir dönemi bu devirdir. Bu dönemin millî kahramanlıklarının yükselişi öyle bir derecededir ki İran’ın en önemli kahramanlık eserleri ve dünyanın en iyi millî hamaselerinden birisi olan Firdevsî’nin Şâhnâme’si, bu dönemlerde meydana gelmiştir. Bu dönemin başlarında Mes‘ûd-i Mervezî (İran’ın ilk destanî tarihini nazmeden kişi) ve bu dönemin ortalarında Dakîkî, bu dönemin sonlarında da büyük üstad Hekîm Ebû’l-Kâsım-i Firdevsî, hamase konusundaki eserlerini meydana getirdiler ve mensur kahramanlık ve millî destanların nazmını yaygın hale getirdiler. Onlardan sonra da Selçuklular döneminde Firdevsî’yi taklit ederek birkaç hamasî destan daha nazım şeklinde yazıldı. 2) Bu dönemin gazel ve genâî (lirik) şiirleri, III/IX. yüzyıl sonlarında ve IV/X. yüzyıl başlarında gördüklerimizin bir devamıdır. Bu yüzyılın başında sonraki şairlerin kendilerini bu tür şiirde üstad olarak övmüş oldukları iki ünlü gazelciyi görmekteyiz. Bunlardan birisi Rûdekî, diğeri de Şehîd’dir. Rûdekî’nin gazeldeki gücü öyle bir derecede idi ki ‘Unsurî, tüm hayal gücüne rağmen onun gazellerini övmüş, kendisini onlardaki derin ve ince mazmunları getirmekten aciz görmüş ve şöyle demiştir: Gazel, Rûdekî tarzı olursa güzeldir, benim gazellerim Rûdekî tarzında değildir. Her ne kadar çok çalışıp ince düşünsem de bu perdede benim için bir yük yoktur. Şehîd’in sözünün letafeti ve inceliği, duygularının inceliği ve gazellerinin çekiciliği öyle bir derecede idi ki Ferruhî-yi Sistânî, o tatlı açıklamalarıyla onları güzel ve çekici bir mesel olarak saymış ve kendi gönül alan maşukunu şu şekilde vasfetmiştir: Gönlü ve zihni rahatlatma açısında Şehîd’in gazelleri gibi Çekicilik ve güzellik açısından ise Bû Tâlib’in teraneleri gibi. Bu dönem kasidelerinin başında görülen tegazzüller, özellikle Sâmânî dönemi ortalarından itibaren revaçta olan gönülde yer eden genâî (lirik) şiir türlerindendir. Kasidelerin başında tatlı tegazzülleri söyleme üstesin¬den gelebilen, medih ve tegazzül arasındaki bağı ortaya çıkarma nokta-sında maharet ve gücünü gösterebilen ilk şair Dakîkî’dir. Ondan bize kadar ulaşan birkaç gazel de özgün bir letafet ve inceliğe sahiptir. Kaside söyleyenlerin tegazzülleri, şairlerin kendi maşuklarıyla yaptıkları aşk oyunlarının vasfı konusunda geniş bir alan ortaya çıkarmışlar ve her bir şair, bu meydanda bir şekliyle öne geçmiştir. Şayet bu dö¬nemin en üstün ve en tabii tegazzüllerini, Ferruhî-yi Sistânî’nin kasidelerinden gördüğümüzü söylersek aşırı gitmiş olmayız. Zira o, sözün akıcılığını, düşüncenin sadeliğini ve sözünün açıklığını öyle ince duygularla karıştırmış ve öyle bir tatlılık ve güzellikle söylemiştir ki hangi yüzyılda ve zamanda olursa olsun, her okuyucuyu kendine çekmiş ve ona lezzet bağışlamıştır. Üzerinde durmakta olduğumuz dönemin sonunda ‘Unsurî ve Ferruhî gibi birkaç güzel gazel şairi görmekteyiz. IV/X. ve V/XI. yüzyıl diğer şairlerinin eserlerinde de ister gazel ve tegazzül türünden olsun ister şairin duygu ve düşüncelerini açıklayan diğer şiir türünden olsun birçok genâî beyitler görmekteyiz. 3) Övgü şiiri ya da medhiye söyleyicilik, Fars edebiyatının başlangıcından Arap şiirini takip etmekle özdeşti. Bu dönemin tümünde büyük saray şairleri, padişahları ve saraylarındaki insanları övmekle uğraşmaktaydılar. Tabii olarak her medhiye şairinin bir gö¬revi ve bir derecesi vardı ve padişahı, bayramlarda, resmî günlerde, fetihlerde ve benzeri durumlarda övmek ve yüceltmekle görevliydi. Her bir övgüsüne karşılık olarak da yeni bir bağış alırdı. Büyük vezir ve emirlerin bağışları da şairler için yeni yeni kazançlar sağlamaktaydı. Sâmânî padişahları, onlardan sonra da Gazneli sultanları kendi zengin varlıklarıyla medhiyecilerine aşırı derecede hediye ve bağışlarda bulunmaktaydılar. Bunlar arasından özellikle Gazneli Mahmûd, toplamış olduğu hesapsız servetinden şairlere sınırsızca bağışlarda bulunmaktaydı. Şu nokta da dikkate değerdir ki şairlerin övgülerine kar-şılık bağışlanan bu aşırı ve sonsuz mal bağışının sebeplerinden birisi, şahların kendi isimlerinin toplumda ve insanlar arasında kalıcı olmasını istemeleriydi. Hakikatte de medhiyecilerden tebliğ için bir araç olarak fayda sağlamaktaydılar. Tam övgü kasidelerini teşbib, övgü ve dua ile birlikte söyleyen ilk kişi Rûdekî’dir. Diğerleri ise onun takipçileri olarak sayılmışlardır. Rûdekî, bir çok şiir türünde eski şairlerin öncüsü olduğu gibi bu alanda da onların öncüsü sayılmıştır. 4) Öğüt ve hikmetli şiir türü de bu dönemde başlayan ve Selçuklular döneminde tekamül bulan şiir türlerindendir. Farsça şiirlerde öğüt ve nasihatlerin kullanılması, IV/X. yüzyıl başlarından itibaren başlamış, şairler bu konuda küçük ve kısa kıtalar söylemeye başladılar. Fakat gerçekte bu işi başaran ve üstesinden gelen, bu konuda tam ve kamil kasideler söyleyen kişi, Kisâî-yi Mervezî’dir. Onun ortaya çıkardığı tarz ve yol, kendisinden sonra Nâsır-ı Husrev’in taklit etmesine söz konusu oldu. 5) Bu dönem şairlerinin müreffeh ve iyi geçen yaşamı, onları daha çok lehv (gönül eğlendirme) ve onun gerekleri olan fikir ve mazmunları kullanmaya doğru çekmiştir. Bundan dolayı bu dönem şairlerinin şiirlerinde genellikle bu düşünceyi gösteren kıtalar veya teşbihatlarla karşılaşırız. Özellikle de Rûdekî’den arda kalan kimi beyitlerinde, Muncîk ve Ferruhî’nin şiirlerinde bu örnekler sık sık gö-rülmektedir. 6) Destan söyleme, hikayecilik, efsane anlatımı da bu dönem şiirinin özelliklerindendir. Rûdekî’nin bu dönemin ilk hikmetli manzumesi olan ve aynı zamanda kısa hikaye ve destanları içeren Kelîle ve Dimne manzumesi dışında deği¬şik vezinlerde altı manzumesi daha olduğu ve bunlardan ba-zılarının aşıkane destanları içerdiği bilinmektedir. Bu manzumeler dı¬şında, bu yüzyıla ait olan başka manzum aşıkane destanlara da sahibiz ki bunlardan bir kısmından sadece birkaç parça beyit, bir kısmının da sadece isimleri bize ka¬dar ulaşmıştır. Ebû’l-Mueyyed-i Belhî’nin Yûsuf ile Zuleyhâ mesnevisi, Ebû Şekûr-i Belhî’nin Âferîn-nâme mesnevisi ve ona ait olan müseddes-hezec bahrindeki ve hafif bahrindeki başka mesneviler, “Şâdbihr u ‘Âynu’l-Hayât” ve “Sorh-but ve Hing-but” vb. mesneviler bunlardandır. Elimize ulaşan ve şu anda en eski manzum destan eserlerinden olan bu dönemin aşıkane manzum destanlarından birisi de ‘Unsurî’nin Vâmık u Azrâ’sı olup bunun önemli bir bölümü günümüze kadar gelmiştir. Bir diğeri de ‘Ayyûkî’nin Varaka u Gulşâh’ı olup yeri geldiğinde bundan söz edilecektir. |