| FARS ŞİİRİ TÜRLERİ VE KONULARI Üzerinde durmakta olduğumuz bu dönemde şairler, sadece üslup çe¬şitlili¬ğine önem vermiş değillerdi. Şiirin konu ve mevzularının çeşitliliği de onların ilgi odağındaydı. Bu işin genel sebeplerinden bi¬risi de şu olabilir: Bu dönemin sonla¬rına kadar Farsça şiir söyleyen büyük şairlerin bir bö¬lümü, her biri şiirin bir ko¬nusunda ve bir alanında ün kazanmış ve kesin üstat olarak tanınmıştır. Örne¬ğin Firdevsî, kahra¬manlık şiirleri konu¬sunda; ‘Unsurî ve Ferruhî, övgü şiirlerinde; Senâî, öğüt, hikmet ve irfan konusunda öne çıkmışlardı. Bu üstatlardan sonra ün elde etmek isteyen bir şair, kendisinin de üstat olarak kabul edile¬bilmesi için her bir konuda bu üstatların yaptığını takip etmek ve onlar gibi birkaç dalda maha¬retini göstermek zorundaydı. Halbuki eski fe¬sahat ehli kimseler, genellikle bir dalda uzmanlaşmaya ilgi duymak¬taydılar. Bu yaptıkları da onların bu dalda ke¬mal derecesine çıkmala¬rına ve ünlü olmalarına neden olurdu. Bu dönem şiiri konularından övgü, hiciv, hikaye, destan, kıssa, irfanî, felsefî ve aşk konuları sayılabilir. 1) Medih ve övgü, bildiğimiz gibi Fars edebiyatı başladığından beri şiirde kullanılmaktaydı. Belki de Derî Farsçası şiirinde dikkate değer ko¬nulardan olan en eski konu buydu. Bunun sebebi, Derî Farsçası şiirinin saraylara özgü olması¬dır. Şairler, övgü konusu olabil¬sin ve adları, tarih sayfalarına kalıcı bir şekilde ya¬zılabilsin diye devlet kademelerinden, emirlerden ve ileri gelen insanlardan ma¬kam ve gö-rev almaktaydılar. İşin başında, yani IV/X. ve V/XI. yüzyıllarda övgü konusu çok aşırı derecede değildi. Zira memduhlar, genellikle büyük ailelerden, alim insanlardan ya da adil ve iyi davranışlı padişahlardan veya Mahmûd gibi sa¬vaşçı, yiğit ve mücadeleci kimselerdendi. Bu tür insanların övülmesi için şairler, çeşitli ve değişik tabii mazmunlar kullanmaktaydılar. Fakat ortaya yeni çıkmış köle yaratılışlı veya İslâm memleketleri üzerine vahşice ve saldırganca bir tavır sergileyen saldır-ganların övülmesi söz konusu olunca bu tabii maz¬munların bir¬çoğu ortadan kalkar ve yerini hakikatten uzak mübalağalara bırakırdı. Bu dönemin büyük bir bölümünde şairler, bu tür insanlarla baş başa kal¬dılar. Bu tür insanların övülmesi noktasında sözün nere¬lere kadar va¬rabileceği ortada¬dır. Bir diğer taraftan da IV/X. ve V/XI. yüzyıl şairleri, övgüde tabii maz¬munlar¬dan geriye bir şey bırakma¬mışlardı. Onlardan sonra gelen şairlerin, övgü nokta¬sında, yeni dü¬şüncelerle birlikte olacak şiddetli mübalağalar için yeni mazmun ve anlamlar bulmak için kendi ya¬ratıcı zihinlerine müracaat etmekten başka çare¬leri yoktu. Bununla bir-likte itiraf etmek gerekir ki bu dönem şairleri, özellikle Mu‘izzî, Enverî, Zahîr, Mucîr, Esîr, İmâdî vb. kimse¬ler, medhiye alanında kemal derece¬sine ulaşmış ve bizim edebiyatımız açısından büyük bir değere sa¬hip olan bu tür şiiri, önem açısından yeni bir noktaya getirmişler. 2) Hiciv ve mizah, Arap şiirinde eskiden beri var olan ve Fars şii¬rinde Arap edebiyatını taklit şeklinde kullanılan konulardandır. IV/X. yüzyıl Fars şiirinde elde mevcut olan örneklerden anlaşıldığına göre, hiciv ve mizahın bu dö¬nemde Fars şiirinde yeteri derecede kulla¬nıldığını gös¬termektedir. Genellikle şa¬irler ile onların dostları ve ya¬kınları arasında bir şakalaşma veya şairin kendi muhalifle¬rine saldırı türü mevcuttu ve zanne¬dildiğinin aksine düşünce zayıflılı¬ğından ve söz basitliğinden de uzak de-ğildi. Sonuçta bu zayıflık ve basitliğin son¬raki dö¬nemler derecesine ulaş¬madığına ve hiciv ve mizahın yaygınlaşması¬nın sonraki dönemler derece¬sinde olmadığına da dikkat etmek gerekir. Üzerinde durmakta olduğumuz dönemde medhiyenin içine girdiği aşırılık kadar hiciv de mü¬balağa yoluna girdi. Şairlerin, güçleri yettiği oranda kendi tabiatlarını bunda de¬nemeğe çaba gösterdikleri bir konu oldu. Mizah ve hiciv alanında söylenmiş bu döneme ait olan detaylı kaside¬ler, çeşitli kıtalar ve mesneviler elde mev¬cuttur. Hatta za¬man zaman toplumsal eleştiriler, Hadîkatu’l-Hakîka’da da görüldüğü gibi mizah, çirkin ve kaba sözlerle birlikte kullanılmıştır. Şairle¬rin bir kısmı, hiciv ve mizahda o derece mübalağa edip ilgi duymuşlardır ki sonraki edebî dönemle¬rin tümünde hiciv söyleyen çirkin ağızlı şairler arasında sa¬yılmışlardır. Sûzenî, He¬kîm Celâl, Kuşkekî, Rûhî, Levâlicî, Enverî vb. bu tür şairlerdendir. Bu şairler arasından hem Sûzenî’nin hicivden ve çirkin sözden uzak ka¬side ve şiirlere sahip olduğu hem de Enverî’nin hicivlerinin övgü ve ça¬basına oranla çok daha az olduğu ortadadır. Fakat bu iki üstat şair, hiciv ve mizah nok¬tasında yaptıklarının üstesinden o derece gelmişlerdir ki isimlerini hiciv söyle-yenler ara¬sında anmak gerekir. Bu şairlerin ve bunlar arasında yer alan diğer benzeri kim¬selerin, hicivde kullandıkları güzel mazmunlar ve ince sözleri, onların hiciv ko¬nusun¬daki beyitlerinden çok azının yeni özgün manzum manalardan boş bulu¬nabilecek bir ölçüdedir. Ağızlarını hicve bulaştırmış başka üstat şairler de vardı. Bunlardan şairlik işi rüzgarında geveze olarak göze çarpan bazıları da hiciv konu¬sundaki ka¬sidelere sahip olmak açısından kenarda değiller. Hiciv ve çirkin söz söyleme işi, bu dönemde yavaş yavaş öyle bir nok¬taya geldi ki hatta kimi zaman Sûzenî gibi şairler, övgü söyler¬ken bile çir¬kin ve kötü söz söylemekten uzak kalmadılar. Aynı şekilde öğrenciler ve üstatlar da Ebû’l- ‘Alâ-i Genceî, Hâkânî ve Mucîr’in du¬rumunda gördüğü¬müz gibi birbirlerini hic¬vetmekten geri durmadılar. Bundan daha şaşırtıcı olanı da kimi sultanların, kendi meclislerini ne¬şelendirmek ve gönüllerini eğlendirmek için şairleri başka¬larını hic¬vetmeye teşvik etmeleri yönündeki davranışlarıdır. Sözün özü, İran’ın IV/X. yüzyıldaki, özellikle de bu yüzyıl sonlarındaki uygunsuz ve yakı¬şıksız sosyal durumunun, şairler arasında hiciv ve mizahın yay¬gınlaşması noktasında etkili bir araç olmasıdır. 3) Öğüt ve hikmet de bu dönem şairlerinin gönül eğlendirme, per¬vasız¬lık, hiciv ve mizahı karşısında az değildi. Öğüt ve hikmetin IV/X. yüz¬yıl sonların¬dan itibaren özellikle Kisâî-yi Mervezî’nin şii¬rinde kemal dere¬cesine ulaşmış ol¬du¬ğunu biliyoruz. Fakat onun gerçek kemal noktası, V/XI., VI/XII. ve VII/XIII. yüzyıllarıdır. üzerinde dur¬duğumuz dönemde Senâî, VI/XII. yüzyıl başlarında öğüt ve vaazı kendi şiirinde kemal nokta¬sının en üst derecesine ve en üst mertebe¬sine ulaştıran en büyük şairdir. O, öğüt ve nasihat ile karışık felsefî ve irfanî temaları, kendine özgü eşsiz fasih ibareler, yüce hayaller ve ta-birlerle kul¬lanmıştır. Birçok konularda kendine özgü açık, fasih ve mucizevî beyanlarıyla öylesine etkileyici kıl¬mıştır ki kasidelerini oku¬yup da etkilenmemek mümkün de¬ğildir. Onu kendisinden sonraki şa¬irler arasında meşhur, saygın, etkin ve fasihler ve belagatçıların taklit ettiği biri kılan şey, bu ilahî fesahat ve güzel belagattır. Nitekim Hâkânî, tüm kibir ve gururuna ve söz konusunda sahip olduğu üstün makama ve saygın değere rağmen kendisini bu büyük üstadın de¬vam edicisi ve takip edicisi olarak sayar ve şöyle der: Zaman Senâî’nin zamanını yazarken gök, benim gibi söz dizen birini do¬ğurdu. Gazne’de büyüleyici birisi toprağın altına girerken Şîrvân toprakları daha büyüleyici birini doğurdu. Bir bülbül bu toprak merkezinden geçti, yeni bir papağan bu eski manza¬radan doğdu. Eşsiz bir şair, bir memleketten göçtüyse, bir başka memleketten güçlü bir başkası doğdu. Üçüncü iklimden bir işaret gidince beşinci iklim bir başka işaret do¬ğurdu. Reyhânlar tükenince gül yetişti, gerçek sabah bitince güneş doğdu. Ay, başını batı tarafı cebine sokarken güneş doğu tarafından doğdu. Mahmûd’un ruhu cevher ile açıldıysa Selçuk zamanında güzel bir cevher doğdu. Falan tarihte gördüm ki dünyadan Behmen göçünce İskender doğdu. Doğrular timsali Yûsuf sözden kesilince kaderden Mûsâ Peygamber doğdu. Gecenin evvelinde Ebû Hanîfe vefat etti, Şafi’î gecenin sonunda ana¬dan doğdu. Şayet zaman gece ayetini mahvettiyse gündüz ayeti en büyük yıldız¬dan doğdu. Kutlu olsun ki söz bahçesinde şayet tomurcuk vefat ettiyse yeni ye¬tişmiş meyve doğdu. Hâkânî, Senâî-yi Gaznevî’yi bu şekilde övdü. Vaaz, zühd ve vera gö¬rün¬tüsü konusundaki tüm ısrarı, o eşsiz büyük üstada benze¬mekti. Onun Nizâmî, Cemâleddîn, Kıvâmî ve diğerleri gibi diğer çağ¬daşları da kendi kasidelerinde vaaz ve öğüt dilini kullanmak istedikle¬rinde o eşsiz şaire benzemeye çalışırlardı. Bir başka nokta da VI/XII. yüzyılda ve VII/XIII. yüzyıl başla¬rında öğüt ve hikmetin kasidelerle sınırlı olmaması, çeşitli kıta ve mes¬nevilerde de görülme¬si¬dir. Sosyal ve felsefî konuları kendi kıtalarında son derece açık ve fasih bir şe¬kilde kullanabilen kişi Enverî’dir. Zira onun şiirdeki önemli özelliklerinden birisi, fasih etkileyici kıtalardaki başarısıdır. Mes¬nevilerde öğüt ve tahkik, özellikle Senâî ile başlamış¬tır. O, Seyru’l-‘İbâd, Tarîku’t-Tahkîk, Hadîkatu’l-Hakîka vb. meşhur mesnevilerinde irfanî noktalara dikkat çekmekle birlikte toplumsal öğüt, nasihat ve yol gösteri¬ciliğe de eğilim göstermiştir. Senâî’den sonra onun yolu mesnevilerde ta¬kip edildi. Şairler, onun tarzında mesneviler oluşturmaya çalıştı¬lar. VI/XII. yüzyıl sonlarında bu yolda en büyük başarıyı göstermiş en önemli kişi Nizâmî olup bunu Mahzenu’l-Esrâr adlı meşhur mesnevisinde ortaya koy¬muştur. 4) Aşıkane ve Lirik şiir ise, Fars şiirinde III/IX. yüzyıl ortala¬rından itiba¬ren yani Derî şiirinin ortaya çıkışının ilk zamanlarında başladı. Bun¬ların en eski örneklerini Hanzala-i Badgîsî’den geriye ka-lan beyitlerinde görmekteyiz. Ancak Fars dilinde lirik şiirinin kemal dönemi, IV/X. yüzyıl¬dan itibaren başladı. Şairle¬rin, gazel olarak adlandırılan özel bir şiir tü¬rüyle şiir söylemeye ve kaside teşbiblerinde çekici tegazzüllere yer ver¬meye başladıkları dönem de bu dö¬nem¬dedir. İlk Farsça çe¬kici ve dolgun gazelleri Rûdekî söyledi. Onun bu türdeki şiir¬leri, o de¬rece tabiiydi ki hatta söz üstadı ‘Unsurî bile kendisini bunun benzerini getirmekten aciz görü¬yor ve şöyle diyordu: Gazel, Rûdekî tarzı olursa güzeldir, benim gazellerim Rûdekî tar¬zında de¬ğildir. Her ne kadar çok çalışıp ince düşünsem de bu perdede benim için bir yük yoktur. Rûdekî’nin çağdaşı olan şair Şehîd de güzel ve ince gazellere sahiptir. Nite¬kim IV/X. Yüzyıl ile V/XI. yüzyılın ilk yarısındaki şairleri zikrederken gördü¬ğü¬müz gibi, o dönemden Derî diliyle sade, fasih ga-zellere sahip ol¬mayan çok az şair vardı. Özellikle V/XI. yüzyılın ilk ya¬rısında gazel ve tegazzül Ferruhî’nin şii¬rinde kemal derecesindeydi. Bu şair, lirik manaları gazel ve tegazzülde aynı oranda kullanmaktaydı. Şu nokta da zikredilmeğe değerdir ki İran kaside söyle¬yicileri, VI/XII. yüzyıl sonlarına kadar gazel ve tegazzülü eşit oranda yararlanma ko¬nusu ediyorlardı. Sadece şu farkla, tegazzülde beyitlerin anlamları açık kaside tarzına uygun olarak birbirine bağlıdır. Gazelde ise bu bağlı¬lık, gerekli bir şart değildir. V/XI. yüzyıl sonlarında ve VI/XII. yüzyıl başlarında Senâî ve Mu‘izzî gibi şa¬irlerin Divan’larında çok açık gazellerle karşılaşmakta¬yız. Bu nokta da gazelin yavaş yavaş şiirin özel bir türü olarak değer-lendirilmesine yol açtı. Öyle ki üstat derecesindeki şairler, Divan’larının önemli bir bölü¬münü ona ayırdılar. VI/XII. yüzyılın ikinci yarısında ve VII/XIII. yüzyıl başlarında, yani üze¬rinde durmakta olduğumuz dönemin son devresinde gazel söylemeye yöneliş daha fazla bir yaygınlık buldu. Nitekim hem şairle¬rin gazel sayısı arttı hem de bunların büyük bir bölümü kasideden daha çok gazele yönel¬diler. VI/XII. yüzyıl sonların¬daki büyük şairler¬den gazelin ilerlemesi noktasında pay sahibi olmayan çok az kişi bulu-nur. Özellikle VI/XII. yüz¬yıl sonlarındaki Enverî, Semâyi-i Mervezî vb. şairlerin her biri çok fasih ve açık gazellere sahiptirler. Gazeli bü¬yük bir başarıyla söylemiş olan son kişi Zahîr-i Fâryâbî’dir. Onun ga-zeldeki hayal gücü, sözünün letafeti ve akıcı¬lığı dikkate değerdir. El¬bette bu dönemin sonlarında şiirleri ge¬nellikle ir¬fan tadını da vermek¬te olan Hâkânî, Nizâmî, Cemâleddîn Muhammed b. Abdurrezzak gibi şairler de her biri güzel ve latif gazel¬lere sahiptiler. Gazel konusunda dikkate değer bir başka nokta da şudur: Ta¬savvuf ehli kim¬seler, V/XI. yüzyıl başlarından itibaren hankâhlarında saliklerinin heye¬canlan¬ması ve nefislerini arındırması ya da kendi meclislerindeki dinleyicilerin zihinle¬rine bir haz vermek için şiiri bir araç yapmaya başla¬mışlardı. Bundan dolayı da git gide tasav¬vufçulardan kimileri kendi meş¬replerine uygun olarak gazeller söyle-meye yöneldiler. Bu yolda dikkate değer bir başarı elde edebilen ilk önemli kişilerden birisi Senâî’dir. Kimi yazarların İran’ın en eski sufî meşrepli kişi olarak Râbi‘a’yı tanıtmaya ça¬lışmaları tamamen yanlış ve onun yaşamını zühdü kendine meslek edin¬miş aynı ismi taşıyan bir başka kadınla karıştırmış olmalarının sonu¬cudur. Her halükarda çok hızlı aşıkane sevgi sözlerini içeren Râbi‘a binti Ka’b’ın şiirleri, aslında tasavvufun temel esaslarına pek de yakın değildir. Fakat sulûk ehli kimselerin zevklerini tahrik etmek ve içlerindeki şevk ateşinin keskin¬leşti¬rilmesi için bunlardan yararlanmış olmaları da uzak bir ihtimal değildir. Nitekim bu tür bir yararlanma eskiden beri var olan bir şeydi. Senâî’den sonra irfanî gazeller söylemekle uğraşmak çok yay¬gın bir hal aldı. VII/XIII. yüzyıl başlarında irfanî gazeli kemal derece¬sine ulaştı¬ran ve leta¬fet, gü¬zellik ve fesahatin en üst noktasına yakın bir noktaya ta¬şıyan kişi, Attâr-i Nîşâbûrî olup gazelleri bü¬yük bir Divan’ı oluşturur. Lirik düşünceleri beyan etmek için bu dönemde mesnevi (Aşı¬kane mes¬nevi¬ler), rubai ve dubeyti gibi başka şiir türlerinden de ya¬rarlanıldı¬ğını da zik¬retmek gerekir. Bu dönemde söylenmiş olan aşı¬kane rubailer hayli fazla olup bunların büyük bir kısmı son derece latif ve çekici olup her biri gönül okşayan nice maz¬munlarla doludur. Bu dönem şairlerinin ya¬şamını ele aldığımızda bun¬ların bir çoğunu zikre-deceğiz. 5) bu dönem şiirinde dikkate alınması gereken konulardan bi¬risi de hikaye (destan) konusudur. Hikaye, Derî Farsçası şiiri¬nin başladığı dö¬nemden itibaren dikkate değer konulardan biri ol¬muştur. Bu eğilim, ger¬çek an¬lamda İslâm öncesi İranlıların hikaye yazma ve söylemeye duyduk¬ları eğilim noktasında yaptıkları işin bir devamı niteliğindedir. İslâmî dö¬nemde bu tür hikayeler, özellikle de yazılı ya da şifahî rivayetler nokta¬sında şairlerin yararlanma konusu olmuştur. Rûdekî’nin dağınık şiirle¬rinde ve IV/X. yüzyıl şairlerinin di¬ğer bazılarının şiirle¬rinde uzun mesne¬vilerine ait olan beyitlerinde bu¬nun örneklerini görmekteyiz. Fakat o dö¬nem şairlerinin eserlerinin büyük bir bölümünün orta¬dan kalkmış ol¬ması bizim şu anda konuları hakkında geniş bir bilgiye sahip olmamamıza yol açmıştır. Bununla birlikte örneğin Rûdekî’nin, birkaç büyük hikayeyi içe¬ren Kelîle ve Dimne’yi şiire aktardığını, Ebû’l-Mueyyed-i Belhî, ondan sonra da Irak Buveyhileri saray şairi Bahtiyâri’nin Yû¬suf ile Zuleyhâ hika¬yeyi nazmetmeye ça¬lıştıklarını biliyoruz. V/XI. yüzyıl başında hikaye söyleme daha yaygın bir hal aldı, şairler¬den bir¬kaçı bu işle uğraştılar. Aşıkane hikayeleri nazmetmeye başlayan meşhur şair¬ler¬den birisi ‘Unsurî’dir. ‘Unsurî, yazılı ya da şifahî olan birkaç hikayeyi nazmetti. Eski bir hikaye olan Vâmık u Azrâ gibi, ve Belh’teki Bâmîyân’da iki put konu¬sunda söylenmiş bir hikaye olan Hing-but u Sorh-but gibi. Ebû Reyhân-i Bîrûnî de bunu, Hadîsu Sanamî el-Bâmîyân adıyla Arapçaya tercüme etti. Ayrıca Şâdbihr u ‘Âynu’l-Hayât da bunlar¬dandır. Bunu da Bîrûnî, Hadîsu Kasîmu’s-Surûr ve ‘Âynu’l-Hayât adıyla Arapçaya tercüme etmiştir. Ebû Reyhân-i Bîrûnî, kendi eserlerinin fihris¬tini vermesinin yanında Farsçadan Arapçaya aktarmış ol¬duğu Hadîs-i Urmuzdyâr u Mihryâr ve Hadîs-i Dâzme u Gerâmiduht gibi başka hikaye ve efsanelerin is¬mini de zikretmiştir. Aynı dönemlerde yaşamış şair ‘Ayyûkî’ye ait olan Varaka u Gulşâh adında bir başka hikaye de elde mevcuttur. Bu hikayeyi, Gazneli Sultan Mahmûd’un (ö.421/1030) çağdaşlarından olan bir şair Farsça nazma çe¬virdi. Bu satırların ya¬zarı, bu eserin bir edisyon-kritik baskı¬sını düzenle¬miş olup eser Fransızcaya ter¬cüme edilmiştir. V/XI. yüzyılın ilk yarısının sonunda, yani üzerinde durmakta oldu¬ğumuz dönemin başında İran’ın eski hikayelerinden olan Veys u Râmîn hikayesi Sel¬çuklu Tuğrul Bey döneminin meşhur şairi Fahreddîn Es‘ad-i Gurgânî tarafından İran’ın eski bir geleneğinden ya¬rarlanılarak Fars şii¬rine aktarıldı. O, kendi işinde o kadar başarı ve üstatlık gösterdi ki Siyâvuş eseri hikaye söyleme konusunda özel bir tarzın ortaya çıkmasına kaynaklık etti. Bunun kendinden sonraki eser¬lerdeki en derin etkisini Ni¬zâmî’nin Husrev u Şîrîn’inde görmek mümkündür. V/XI. yüzyıl sonlarındaki meşhur tabii hikayelerinden biri de mütekarib bahrinde söylenmiş olan Yûsuf ile Zuleyhâ hikayesidir. Bunu, yanlışlıkla bazıları üstat Ebû’l-Kâsım-i Firdevsî’ye nisbet etmiş-lerdir. Yû¬suf ile Zuleyhâ manzumesi, mütekarib bahrinde olup sade ve akıcı bir na¬zım ile yer yer konularda da zayıftır. Yazar, Yûsuf hikaye¬sini Kur’ân tef¬sirlerinde anlatıldığı şekilde ve çok tasarrufta bulun¬maksızın şiir halinde aktarmıştır. VI/XII. yüzyıl sonunda Fars dilinde hikayelerin nazım halinde söylen¬mesi, Fars şiiri erkanlarından biri yani Nizâmî-yi Gencevî aracı¬lığıyla ke¬mal de¬recesi¬nin en üst noktasına ulaştı. Nizâmî, kendi zama-nının meşhur birkaç hikayesini nazma çevirmiş olup şunlardan oluşur: Husrev’in Aramiş’in “Sira” adındaki cari¬yesi –ki Nizâmî’nin manzu¬mesinde Şeh¬zade-i Ermen’dir- ile hikayesi, Sîmî kay¬naklı Leylâ u Mecnûn hikayesi, Yunan kaynaklı İskender hikayesi, Behrâmgûr’un olay dolu ve şaşırtıcı yedi hikayesiyle karışmış olan yaşamını konu alan Behrâm-nâme ya da Heft Gunbed hikayesi. Nizâmî’nin hikayeleri ak¬tarma noktasındaki gücü ve kendi sözlerinde kullanmış olduğu vasıf ve dikkat nokta¬sındaki maha¬reti, kendisinden sonra gelen şairlerin onun manzumelerinin tü¬münü tak¬lit etmele¬rine ve yönelişlerine konu ol¬muştur. Nitekim VII/XIII. yüz¬yıldan itibaren onun mesnevilerini tak¬lit edilerek birkaç manzume yazıldı. Bu yolla Fars edebiyatında özel bir üslup ve ekol meydana geldi. 6) Bu dönem şiirlerinde dikkate değer bir başka konu da ha¬masi (kah¬ra¬manlık) hikayelerdir. İran’da kahramanlık hikayeleri söy¬lemenin gerçek dö¬nemi, IV/X. Yüzyıl ile V/XI. yüzyılın ilk yarısıdır. Zira bu dönem, İran asıllı padi¬şahla¬rın hüküm sürdükleri dönemdir. Bu dönemden sonra yani üzerinde durdu-ğumuz dönemin başlarında millî kahramanlık manzumele¬rinde zayıflıklar gö¬rüldü. Bu dönemden itibarendir ki yavaş yavaş eski millî kahramanlık manzu¬melerinin nazmedilmesi terk edildi. Bu yapılan-manın gerçek nedeni, Türk kabilelerinin İran üzerine hakimiyet kurma¬ları, dinî unsur¬ların etkisi, ırksal üstünlüklerin unutulması ve İranlılar ara¬sında millî kahra¬manlık hikayelerinin korunması, ge¬lişmesi ve nazmedilmesi ile çok içli olan mil¬liyetçilik temellerinin zayıflamasıdır. Bununla birlikte IV/X. yüzyılın ve V/XI. yüzyıl başlarının kahramanlık hi¬kayeleri söyleyenlerin işi, bu yüzyıl sonlarına ka¬dar devam etti ve sa¬dece nazma çevril¬memiş birkaç hikaye kaldı ki bunların ba¬zıları VI/XII. yüzyıl¬dan sonra nazmedildi. Millî kahramanlık hikayelerinin dü¬şüşe geçmesi karşısında İran’ın o günkü toplumsal durumuyla uyumluluk göste¬ren iki tür hamase, VI/XII. yüzyıl İran’ında yaygın¬laştı. Bu iki türden birisi, tarihi hamaseler yani tarihi kişilerin yaşa¬mını konu alan hamasi manzumelerdir. Ni¬zâmî’nin İskender-nâme’si, VI/XII. Yüzyıl ile VII/XIII. yüzyıl başlarının şairi Mecdeddîn Muhammed-i Pâyizî’nin Şâhnâme-i Pâyizî adlı eseri bunlardandır. İkinci tür ise, dinî hamaseler yani İslâm dinî kahramanları¬nın ve kişile-rinin kah¬ramanlıklarını konu alan hikayelerdir. Bunlar da daha çok Şiilere özgüdür. İncelediğimiz bu dönemin başlarında, yani V/XI. yüzyılın ikinci yarı¬sında ve VI/XII. yüzyıl başında Fars edebiyatında Firdevsî’nin şiddetli et¬kisi sonucu kimi şairler, geriye kalmış olan millî destanları nazmetmeye başladılar. Bunların başlıcaları şunlardır: 1) İran’ın V/XI. yüzyıldaki büyük şairi Esedî-yi Tûsî’ye ait Gerşâsb-nâme adlı eser. Bu manzume, Firdevsî’nin kendi Şâhnâme’sini nazmederken yarar¬lanmadığı Ebû’l-Mueyyed-i Belhî’nin eserlerinden olan mensur Gerşâsb hikaye¬sine bakılarak düzenlenmiş¬tir. 2) Fars şiiri eski eserlerinden ve V/XI. yüzyıl sonları ya da VI/XII. yüzyıl başlarıyla ilgili olan Behmen-nâme. 520/1126 yılında yazılmış olan Mecma‘u’t-Tevârîh ve’l-Kısas’ta bu manzumeden söz edilmiş olup yazarı Îrânşâh b. Ebi’l-Hayr’dır. Bu söz konusu Behmen-nâme, doku¬zuncu yüzyıl şairlerinden Hekîm-i Âzerî’nin Hind Behmeniler hanedanı sultanlarının yaşamını konu alan Behmen-nâme’sinden farklıdır. Behmen-nâme’yi, He¬kîm Îrânşâh, Mahmûd ve oğlu Muhammed adına düzenlemiştir. Konusu, Behmen’in saltanatı, Rustem’in ölüm hikayesi, Behmen’in kendi haneda¬nından duyduğu kin, Behmen ile Rustem’in ardından kalanlar arasındaki sürekli savaşlar ve Ferâmurz’un oğlu Âzer Berzîn’in hünerini konu al¬maktadır. 3) Bu dönemin hamasî manzumelerinden bir başkası da Ferâmurz-nâme’dir ki Mecma‘u’t-Tevârîh ve’l-Kısas’ta bundan da söz edilmiş olup buna göre, V/XI. yüzyıl sonlarında ya da VI/XII. yüzyıl başlarında nazmedilmiştir. Bu manzume¬nin konusu, Ferâmurz’un hi¬kayesi ve onun özellikle Hind ülkesindeki hünerleri¬dir. 4) Kûş-nâme, bunun da ismi Mecma‘u’t-Tevârîh ve’l-Kısas’ta zikredil¬miş olup konusu, Dahhâk’ın biraderzadesi fil dişli Kûş’un sa¬vaşları olup galiba bu da Hekîm Îrânşâh’ın eserlerindendir. 5) Bânû Guşesb-nâme, pehlevanlık ve çeviklikte erkekler ara¬sında bile ben¬zerine az rastlanan Rustem’in kızı Bânû Guşesb’in haya¬tını konu alır. Bu yiğit kadın konusunda bağımsız bir destan kalmış Guşesb-nâme diye adlandırılmış olup görüldüğü kadarıyla V/XI. yüz¬yıl sonlarına aittir. 6) Berzû-nâme, Sohrâb’ın oğlu Berzû’nun doğumu esnasın¬daki duru¬munun zikri konusunda yazılmış olup bunu, Atâi-yi Râzî ola¬rak bilinen Atâ b. Yakûb’a nisbet etmişlerdir. 7) Şehriyâr-nâme, V/XI. yüzyıl sonlarında yazılmış olan bir başka ha¬masî manzumedir. Bu manzumede, Rustem hanedanına mensup kahra¬manlıkla¬rın, ondan üç yüzyıl sonrasına kadar sürdüğü anlatılır. Bu man¬zumede kendisin¬den söz edilen Şehriyâr, İran millî hamasesinde Gerşâsb hanedanının en son fer¬didir. Rustem oğlu Berzû oğlu Sohrâb oğlu Şehriyâr, kendi babası ve atası gibi kendi nesebinden haberdar olmaksızın akrabalarıyla çatışma içine girmiş, kendisi ile amcası Ferâmurz arasında çok çetin bir savaş çıkmış. Sonunda bir¬bir¬lerini tanı¬dıktan sonra bu ikisi arasında barış ve adalet kurulmuş¬tur. Bu destanın derleyi¬cisi, büyük şair¬lerden Sirâceddîn Osman b. Muhammed Muhtârî-yi Gaznevî’dir (ö.544/1149). 8) Âzer Berzîn-nâme, Ferâmurz’un Keşmir Padişahı Sûr’un kızından olan oğlu Âzer Berzîn’in manzum destanı olup babasının Behmen ile yap¬tığı sa¬vaş es¬nasında Hindistan’da yaşamaktadır. Baba-sının durumunu ha¬ber alınca onun yardımına koşar ve Behmen’in or¬dugahına deniz yoluyla yaklaşır. Behmen’in as¬kerlerini, babası Ferâmurz’un ordusu olarak zanne¬der, dost gibi on¬ların yanına gider ve esir alınır. Behmen, onu kendisiyle birlikte Sistân’dan Belh’e doğru götü¬rür. Ancak yol esnasında o dönemin pehlivanlarından biri olan Rustem-i Tûrgîlî, onun yardımına gelir ve onu tutsaklıktan kurtarır. Âzer Berzîn, Behmen’in tut¬saklığından kurtulduktan sonra onunla sa¬vaşa girer. Onunla Behmen arasında savaş devam eder. Nihayet so¬nunda padişah bir kaleye sığınır ve sonunda Âzer Berzîn ile ba-rışmaya yanaşır. 9) Bîjen-nâme, ünlü İranlı pehlivan Giv’in oğlu Bîjen konu¬sunda yazıl¬mış olan bir başka manzumedir. Bu eser de Berzû-nâme’nin sahibi Atâ b. Yakûb’a aittir. 10) Sûsen-nâme ya da Dâstân-i Sûsen Râmişger, bu da Hâce Atâî’nin Berzû-nâme’sinden bir bölümdür. Şâhnâme’nin ekleri ara¬sında birkaç kez ba¬sılmıştır. 11) Dâstân-i Kuku Kûhzâd, Rustem’in çocukluğu zamanındaki kahra¬man¬lıklarının şerhi konusunda yazılmış manzum bir hikayedir. Bu hikaye, adı bilin¬meyen bir şaire ait olup görüldüğü kadarıyla VI/XI. yüzyılda söy¬lenmiştir. Dâstân-i Kuku Kûhzâd da Şâhnâme’nin ekleri arasında birkaç kez basılmıştır. 12) Dâstân-i Şebreng, Rustem’in Beyaz devin oğlu Şebreng ve tüm Mazenderan devleri ile giriştiği savaş ve onlara üstün gelmesi ko¬nusunda bir manzumedir. |