Pazartesi 21 Mayıs 2012 - 17:58

الإثنين ١ رجب ١٤٣٣

دوشنبه ۱ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۹:۲۸

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

FARS ŞİİRİNİN ÖZELLİKLERİ

 

 

Fars şiirinin daha önce söylediklerimiz dışın­daki özellik­lerinden bi­risi, kimi şairlerin Arap edebiyatından etkilen­meleri ve onların Arap şair­leri mazmunla­rına yönelişleridir. Bu işe ilk el atan kişi bundan önceki dö­ne­min sonunda yetiş­miş olan Menûçihrî’dir. Ondan sonra Lâmi’î-yi Curcânî, Burhânî, Mu‘izzî gibi kimileri de her biri bir şekilde bir yönüyle Arap şairlerinin özellikle de cahiliye dönemi şairlerinin eserlerine ve dü­şüncelerine yönelmiş ve onları taklit etmiştir. Bu taklit, Cahiliye dönemi Arap şairlerinin maz­munların­dan daha çok çölde otu­ran insanların ya­şamlarının ve yapıla­rının vasfı konusun­dadır ki onların şiirle­rinden de çe­şitli alıntılar kul­lanılmıştır.

Bu dönem Fars şiirinde dikkate değer konulardan birisi de şa­irlerin şi­irde aşırı kötü görüşlülüğüdür. Bu dönemdeki uygunsuz top­lumsal du­rum ve halk için değişik açılardan meydana gelen toplumsal problemler, akıl sahibi kimselerin zamanın duru­mundan rahatsız olması ve sonuçta on­ların dünya ve  onun içinde­ki­lere karşı kötü bakışı, dünya ve dünyalık­lardan kopmayla sonuçlandı. Bundan önceki dönem şiirinde, şairin alem­den ve alemde­kilerden kopma düşüncesi ve onun topluma kötü bakma düşüncesi az rastlanan bir şeydi. Fakat üzerinde dur­makta olduğumuz bu dönemde bu dü­şünceler, sık­lıkla ve bir çok şairin şiirinde görülmektedir. Sarı ırka mensup kabilelerin hü­kümranlığından, avam kimselerin üstün­lüğün­den, kötü görünüşlerden fesadın, yalanın, zorbalığın, zulmün, katlia­mın, yağmalamanın, düşmanlığın vb. fiillerin yaygınlaşmasından şika­yet etme­yen çok az kimse vardır. Git gide bu şikayetlerin arkası aleme ve onun içinde yer alan her şeye kadar uzandı. Nitekim bunların bir çoğu dünya ve dünyanın içinde olanları en aşağılayıcı bir şekilde vasfetmişlerdir. Cemâleddîn Muhammed b. Abdurrezzak’ın şu kasi­desi bunun en açık ör­nekle­rindendir:

Ey akıllılar, eyvah bu vahşet ortamından eyvah, ey gafiller bu insan devin­den firar.

Ey bu aldatıcı hevalardan, bu doyumsuz sulardan gönlü daralma­yan ve ruhu sıkılmayan kişiler.

Gönül açmayan bir ortam, gönlün beğenmediği bir mekan, faydası olma­yan bir hap, işe yaramayan bir şerbet.

Ölüm onda tek hakim, afet onda padişah, zulüm onda kahraman, fitne onda önder.

Güven onda hayal, adalet onda bulunmayan, arzu onda nadir, sıh­hat onda kalıcı olmayan.

Güne düşman yarasa, muma düşman kelebek, cehalet kılıcın elinde, akıl di­kenin ayağında.

Zahîreddîn-i Fâryâbî’nin şu beyitleri de bu düşünceye bir başka ör­nek­tir:

Evveli yokluk, sonu fena olan bu dünya, hakkında sebat ve beka zannı ha­tadır.

Daha zor olanı da eğer zamanın etrafında sana birkaç gün mühlet verilirse sanki o bekadır.

Hayır hayır, bu zamana ait değilsin sen, her kime bakarsan bu derde mübteladır.

Felek unsurun zıddı, karanlık aydınlığın düşmanı, ateş suyun düş­manı, toprak havanın düşmanı.

Taşın ağlayışını gör de sızıntı olduğunu söyleme, dağın inleyişini gör ve onun ses olduğunu sanma

***

Kendi hünerlerimin elinden feryat Her birinden dolayı nice mut­suzlu­ğum var.

Dünyada faziletten bulduğum nimet, babanın cefasıydı bir de üsta­dın to­kadı...

***

Dünya, selin güzergahında harap bir köprüdür, bir avuç çamur ile mamur olacağını sanma.

Fena eşiğine gönül bağlama ki başka yerde senin temizliğin için ku­sur çekmişler.

Yoksa sen bu makamda dostların kıskanç olduğu düşmanlarının ise cesur olduğundan haberin yok mu?

Bu yolda yokluk kapısından yeniden dirilme mekanına dek kaç dü­şüş ve yükselişin yolda olduğunu gör.

Bu olumsuz düşüncelerin, dönemin sosyal durumunun bozuk ve peri­şan olu­şunun doğrudan sonucu olduğu ortadadır. Belki de bu iş, VI/XII. yüzyılın özel­likle de bu yüzyıl sonlarındaki şairlerin geneli­nin yaşamları­nın büyük bir kısmı­nın kenara çekilip inziva içinde bu­lunmalarına yol açtı. Nitekim bu durumu Senâî, Esîreddîn-i Ahsîketî, Zahîreddîn-i Fâryâbî ve Efdaleddîn-i Hâkânî’nin ya­şamında açıkça görmekteyiz.

Burada zikredilmeye değer bir diğer nokta da bu dönemde bütün şa­irle­rin saray mensubu ve medhiyeci olmadıklarıdır. Bu dö­nemin önemli özellikle­rinden birisi, şairler arasında saraya mensup olmayan bir grubun da olmasıdır. Bu dö­nemin başında Nâsır-i Husrev-i Kubâdiyânî, kendi dinî inancını korumak için sultan ve emirlerin sa­raylarından uzak durdu. Ondan bir süre sonra da Senâî, hayatının ba­şında medhiyecilik ve mizah­çılığı meslek edinmiş olmasına rağmen sulûk ve irfan merhalelerine girişi sonucu sultanın bağışlarından gö­zünü sakındı ve Gazneli Behrâmşâh’ın önerileri karşısında şöyle dedi:

Ben, Allah için yapacak ve söyleyeceksem. Kadın, altın ve makam adamı değilim,

Fars şiirinde irfanî düşüncenin etkisi ve şiirin hankâhlara girmeye baş­la­ması, bu dönem sultanlarının saraylarından uzak bir grup şairin or­taya çıkması için başlı başına büyük bir sebeptir. Senâî’nin bu kapıyı aç­masından sonra tasav­vufçular arasından kendi hankâhlarında düşüncele­rini açıklamakla uğraşan bir­kaç büyük şair ortaya çıktı. Bunlar arasından Attâr, Fars şiirinin en meşhurları ara­sındadır.

Hankâhlarda yol aramak, bu dönem şiirinde dikkat edilmesi gereken en önemli konudur. Zira bu iş, Fars şiirinin sınırlı saray ala­nından çıkıp konularının geniş bir alana yayılmasına, ondaki duygu ve sevgi gücünün ve beyanının sadeli­ğinin yüz kat artmasına yol açtı. Bundan sonra İran’ın en çetin tarihi günlerinde bile bu topraklarda şiirin en büyük dayanakla­rından birisi, bu hankâhlar ve hankâhtakiler olmuştur. Ariflerin güzel dü­şünce ve inançları, Fars şiirinin cilası ol­muş, bu cila parlaklığını ve gör­kemini artırmıştır.

Bu dönemin çeşitli düşünce ve bilgileri arasında şiirde yol bu­lan irfanî dü­şünceler yoktur. Hikmet ve çeşitli bilimler, dinî düşünce­ler ve mezhebî inanç ve fikirler de şiirde apaçık bir etkiye sahipti. Özellikle bu dönemin sonundaki şa­ir­ler, kendi değişik inanç ve fikirle­rini şiirde göstermeğe, açıklamaya ve medre­se­lerde ve hocalarından öğrenmiş oldukları bilgiler­den kendi şairane mazmunla­rını açıklama noktasında yararlanmaya, bu işten uzak duran bir kimseyi gördükle­rinde de onu kalitesiz ve kıt görüşlü olarak saymaya, onun sözlerinde kusur bulmaya çalışmışlardır. Hâkânî’nin şu beyitlerinde gördüğümüz gibi:

Benim gibi nazımda ve nesirde öyle büyük ve akıllı biri değildi ‘Unsurî.

Nazımda ülker yıldızı, nesirde kuyruklu yıldız gibi, dünyanın güneşi değildi ‘Unsurî.

Edip, katip ve müfessir değildi, dili güçlü Sahbân gibi biri de değildi ‘Unsurî...      

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.