FARS ŞİİRİNİN ÖZELLİKLERİ Fars şiirinin daha önce söylediklerimiz dışındaki özelliklerinden birisi, kimi şairlerin Arap edebiyatından etkilenmeleri ve onların Arap şairleri mazmunlarına yönelişleridir. Bu işe ilk el atan kişi bundan önceki dönemin sonunda yetişmiş olan Menûçihrî’dir. Ondan sonra Lâmi’î-yi Curcânî, Burhânî, Mu‘izzî gibi kimileri de her biri bir şekilde bir yönüyle Arap şairlerinin özellikle de cahiliye dönemi şairlerinin eserlerine ve düşüncelerine yönelmiş ve onları taklit etmiştir. Bu taklit, Cahiliye dönemi Arap şairlerinin mazmunlarından daha çok çölde oturan insanların yaşamlarının ve yapılarının vasfı konusundadır ki onların şiirlerinden de çeşitli alıntılar kullanılmıştır. Bu dönem Fars şiirinde dikkate değer konulardan birisi de şairlerin şiirde aşırı kötü görüşlülüğüdür. Bu dönemdeki uygunsuz toplumsal durum ve halk için değişik açılardan meydana gelen toplumsal problemler, akıl sahibi kimselerin zamanın durumundan rahatsız olması ve sonuçta onların dünya ve onun içindekilere karşı kötü bakışı, dünya ve dünyalıklardan kopmayla sonuçlandı. Bundan önceki dönem şiirinde, şairin alemden ve alemdekilerden kopma düşüncesi ve onun topluma kötü bakma düşüncesi az rastlanan bir şeydi. Fakat üzerinde durmakta olduğumuz bu dönemde bu düşünceler, sıklıkla ve bir çok şairin şiirinde görülmektedir. Sarı ırka mensup kabilelerin hükümranlığından, avam kimselerin üstünlüğünden, kötü görünüşlerden fesadın, yalanın, zorbalığın, zulmün, katliamın, yağmalamanın, düşmanlığın vb. fiillerin yaygınlaşmasından şikayet etmeyen çok az kimse vardır. Git gide bu şikayetlerin arkası aleme ve onun içinde yer alan her şeye kadar uzandı. Nitekim bunların bir çoğu dünya ve dünyanın içinde olanları en aşağılayıcı bir şekilde vasfetmişlerdir. Cemâleddîn Muhammed b. Abdurrezzak’ın şu kasidesi bunun en açık örneklerindendir: Ey akıllılar, eyvah bu vahşet ortamından eyvah, ey gafiller bu insan devinden firar. Ey bu aldatıcı hevalardan, bu doyumsuz sulardan gönlü daralmayan ve ruhu sıkılmayan kişiler. Gönül açmayan bir ortam, gönlün beğenmediği bir mekan, faydası olmayan bir hap, işe yaramayan bir şerbet. Ölüm onda tek hakim, afet onda padişah, zulüm onda kahraman, fitne onda önder. Güven onda hayal, adalet onda bulunmayan, arzu onda nadir, sıhhat onda kalıcı olmayan. Güne düşman yarasa, muma düşman kelebek, cehalet kılıcın elinde, akıl dikenin ayağında. Zahîreddîn-i Fâryâbî’nin şu beyitleri de bu düşünceye bir başka örnektir: Evveli yokluk, sonu fena olan bu dünya, hakkında sebat ve beka zannı hatadır. Daha zor olanı da eğer zamanın etrafında sana birkaç gün mühlet verilirse sanki o bekadır. Hayır hayır, bu zamana ait değilsin sen, her kime bakarsan bu derde mübteladır. Felek unsurun zıddı, karanlık aydınlığın düşmanı, ateş suyun düşmanı, toprak havanın düşmanı. Taşın ağlayışını gör de sızıntı olduğunu söyleme, dağın inleyişini gör ve onun ses olduğunu sanma *** Kendi hünerlerimin elinden feryat Her birinden dolayı nice mutsuzluğum var. Dünyada faziletten bulduğum nimet, babanın cefasıydı bir de üstadın tokadı... *** Dünya, selin güzergahında harap bir köprüdür, bir avuç çamur ile mamur olacağını sanma. Fena eşiğine gönül bağlama ki başka yerde senin temizliğin için kusur çekmişler. Yoksa sen bu makamda dostların kıskanç olduğu düşmanlarının ise cesur olduğundan haberin yok mu? Bu yolda yokluk kapısından yeniden dirilme mekanına dek kaç düşüş ve yükselişin yolda olduğunu gör. Bu olumsuz düşüncelerin, dönemin sosyal durumunun bozuk ve perişan oluşunun doğrudan sonucu olduğu ortadadır. Belki de bu iş, VI/XII. yüzyılın özellikle de bu yüzyıl sonlarındaki şairlerin genelinin yaşamlarının büyük bir kısmının kenara çekilip inziva içinde bulunmalarına yol açtı. Nitekim bu durumu Senâî, Esîreddîn-i Ahsîketî, Zahîreddîn-i Fâryâbî ve Efdaleddîn-i Hâkânî’nin yaşamında açıkça görmekteyiz. Burada zikredilmeye değer bir diğer nokta da bu dönemde bütün şairlerin saray mensubu ve medhiyeci olmadıklarıdır. Bu dönemin önemli özelliklerinden birisi, şairler arasında saraya mensup olmayan bir grubun da olmasıdır. Bu dönemin başında Nâsır-i Husrev-i Kubâdiyânî, kendi dinî inancını korumak için sultan ve emirlerin saraylarından uzak durdu. Ondan bir süre sonra da Senâî, hayatının başında medhiyecilik ve mizahçılığı meslek edinmiş olmasına rağmen sulûk ve irfan merhalelerine girişi sonucu sultanın bağışlarından gözünü sakındı ve Gazneli Behrâmşâh’ın önerileri karşısında şöyle dedi: Ben, Allah için yapacak ve söyleyeceksem. Kadın, altın ve makam adamı değilim, Fars şiirinde irfanî düşüncenin etkisi ve şiirin hankâhlara girmeye başlaması, bu dönem sultanlarının saraylarından uzak bir grup şairin ortaya çıkması için başlı başına büyük bir sebeptir. Senâî’nin bu kapıyı açmasından sonra tasavvufçular arasından kendi hankâhlarında düşüncelerini açıklamakla uğraşan birkaç büyük şair ortaya çıktı. Bunlar arasından Attâr, Fars şiirinin en meşhurları arasındadır. Hankâhlarda yol aramak, bu dönem şiirinde dikkat edilmesi gereken en önemli konudur. Zira bu iş, Fars şiirinin sınırlı saray alanından çıkıp konularının geniş bir alana yayılmasına, ondaki duygu ve sevgi gücünün ve beyanının sadeliğinin yüz kat artmasına yol açtı. Bundan sonra İran’ın en çetin tarihi günlerinde bile bu topraklarda şiirin en büyük dayanaklarından birisi, bu hankâhlar ve hankâhtakiler olmuştur. Ariflerin güzel düşünce ve inançları, Fars şiirinin cilası olmuş, bu cila parlaklığını ve görkemini artırmıştır. Bu dönemin çeşitli düşünce ve bilgileri arasında şiirde yol bulan irfanî düşünceler yoktur. Hikmet ve çeşitli bilimler, dinî düşünceler ve mezhebî inanç ve fikirler de şiirde apaçık bir etkiye sahipti. Özellikle bu dönemin sonundaki şairler, kendi değişik inanç ve fikirlerini şiirde göstermeğe, açıklamaya ve medreselerde ve hocalarından öğrenmiş oldukları bilgilerden kendi şairane mazmunlarını açıklama noktasında yararlanmaya, bu işten uzak duran bir kimseyi gördüklerinde de onu kalitesiz ve kıt görüşlü olarak saymaya, onun sözlerinde kusur bulmaya çalışmışlardır. Hâkânî’nin şu beyitlerinde gördüğümüz gibi: Benim gibi nazımda ve nesirde öyle büyük ve akıllı biri değildi ‘Unsurî. Nazımda ülker yıldızı, nesirde kuyruklu yıldız gibi, dünyanın güneşi değildi ‘Unsurî. Edip, katip ve müfessir değildi, dili güçlü Sahbân gibi biri de değildi ‘Unsurî... |