| FARS DİLİ Fars dili, yani III/IX. yüzyıl ortalarından itibaren İran’ın resmî ve edebî leh¬çesi olan Derî lehçesi, bu dönemde önceki döneme nis¬betle yeni özelliklere sahip olup aşağıda ayrıntılı bir şekilde verilmektedir: 1- Derî Farsça şiir ve nesrinin IV/X. yüzyılda ve V/XI. yüzyıl başla¬rında sahip olduğu sınırlı ortamdan çıkması ve onun Irak, Âzer¬baycan ve diğer bölge¬lerde re¬vaç bulması sonucu, İran’ın diğer mahallî lehçelerinden çeşitli kavram ve terkip¬ler Derî lehçesine girmiş oldu. Bu da Derî Farsçasının gelişmesi için ke¬sin bir araç oldu. V/XI. yüzyıla kadar bir geçmişi olmayan yeni kelime, terkip ve tabirler gir¬miş oldu. Tabii olarak da Derî lehçesinin İran’ın doğu tarafından diğer bölge¬lere intikali sonucu yeni bölgelerde kullanılmayan doğu bölge¬sine özgü bazı ke¬lime ve kav¬ramlar yavaş yavaş unutuldu, bunun da Fars edebiyatı için büyük bir zarar taşıdığı ortadadır. Moğol saldırı¬sında, Mâverâunnehir ve Horâsân’ın yağ¬malanmasından sonra ve İran halkının IV/X. ve V/XI. yüzyıl şairlerinin eserle¬rinden kopması ve doğu bölgelerinin faal olan edebî merkezlerden boşal¬ması bu durumu hızla ortaya çıkardı. 2- Üzerinde durduğumuz dönemin Fars dilinde zikredilmeye değer ikinci konusu, onun Arapça müfredat ve mürekkebatlarla gün¬den güne artan ka¬rışımı¬dır. Bu karışım, tedrici bir şekilde bu dönemin başından so¬nuna kadar de¬vam etti. Bu dönemin başında Arapça ke¬lime ve kavramla¬rın Fars dilindeki et¬kisi, bu dönemin ortalarından daha az, bu dönemin ortalarında ise sonların¬dan yani Mo¬ğol sal¬dırısına yakın zamandan daha azdır. Bu karışımın en önemli sebeplerinden birincisi şudur: Zama¬nın şair ve ya¬zarlarının çoğunun medreselerde öğrenim görmesi neti¬cesinde bun¬ların tümü Arap dili ve edebiyatı ile yakından tanışmış-lardı. Zira daha önce de söylediğimiz gibi bu dönemin medreselerinde iki ilmin öğrenil¬mesi caiz ve serbest idi: Birin¬cisi dinî ilimler, ikin¬cisi de bu ilimlerin baş¬langıcı konumunda sayılan edebî bi¬limlerin öğrenilmesi. Üzerinde durdu¬ğumuz dönemin fakih ve muhaddislerinin çoğunun Arap dili konusunda zamanın ünlü ediplerinden olmaları da bundan ileri gelmektedir. Bunun yanında şairlerin ve ediplerin diğer ilmî ve edebî çalış¬maları da Arapça idi. Bu da başlı başına bu kimsele¬rin Arap diliyle çok yakından tanışmalarına ve bu dilin müfredat, ter¬kip, kelime ve kavramlarından yarar¬lanma konu¬sunda aşırıya varacak şekilde hareket etmelerine yetmekteydi. Fars dilinin Arap diliyle karışmasının ikinci büyük sebebi, ka¬tiplik ve şairli¬ğin büyük şartlarından birisinin daha sonra da görece¬ğimiz üzere, V/XI. ile VI/XII. yüzyılların tümünde şairlerin Arap ede¬biyatı metinlerin¬den bir çoğunu tanıyor olmaları, zaman zaman da bunların bir kısmını ez¬berden biliyor olmala¬rıydı. Bu da kendi başına Arap diliyle tanışmak ve o dilin kelime ve kavramlarına alışmak, bun-ların birçoğunu Farsça eserlerde kullanmakta kendini yetkili ve ye¬terli olarak görmek için bir sebepti. Üçüncü sebep de şiir dilinin şairin kendi düşüncelerini ve mazmunla¬rını be¬yan etme noktasında ve kafiyeleri bulma noktasında daha çok keli¬meye ihti¬yacı olduğu konusudur. Bu da ister istemez kendi kendine birçok Arapça kelime¬nin kullanılmasını zorunlu kıl¬maktaydı. Bu yolla da birçok gereksiz Arapça müf¬redat ve mürekkebat Fars diline girmiş oldu. Dördüncü sebep, bu dönemin yazarlarının ve risalecilerinin Arap dili ri¬sale¬cilerini taklit etmeleri sonucu, kavram ve ibare¬lerinin bir bölümü doğ¬rudan doğ¬ruya Fars diline girmiş oldu ve bera¬berinde birçok Arapça kelimeyi ge¬tirdi. Bu durumun beşinci sebebi de, İran’da İslâm’ın üzerinden za¬man geç¬tikçe onun etkisi ve sonuçta ona bağlı şeylerin etkisi, -ki Arap dili onlardan biri¬dir- İran’da daha fazla oldu. Bu etki, sadece kelime-leri kullanmakla kalınmadı, Arap dilbilgisi kurallarından ya¬rarlanmayı da beraberinde ge¬tirdi. Cem’-i Sâlim ve mükesser-i Arabî gibi vezinlerin Farsça’da kullanıl¬ması gibi. An¬cak bu, Farsça dilbilgisi ku-rallarına aykırıdır. Hala da tüm bu yanlışlıkları kullan¬maktayız. Ya da birçok sıfat ve bunun benzeri kelimele¬rin sonuna getirilen mü¬enneslik işareti gibi. Bu sebepler sonucunda V/XI. ve VI/XII. yüzyıl Fars dilinde Arapça bir¬çok gereksiz kimi zaman da alışılmadık kelime, terkip ve ta¬birler yer almaya baş¬ladı ve yavaş yavaş Fars dilini, IV/X. yüzyılda ve V/XI. yüzyıl başlarındaki şairle¬rin ve yazarların eserlerinde var olan yapıdan çıkardı. Fars dilinde yeni bir lehçe mey¬dana getirdi. Bu lehçe, VI/XII. yüzyılın ikinci yarısındaki şairlerin şiirlerinde ve bu dönemin ve VII/XIII. yüzyıl başlarındaki ve sonraki yüzyıllardaki yazarla¬rının Munşeâtlarında gördü-ğümüz lehçedir. Zira bu lehçe ile IV/X. Yüzyıl ile V/XI. yüzyıl başlarındaki Fars lehçesiyle aralarında çok büyük bir farklılık gö¬rülmekte¬dir. 3- Fars dilinin Türk diliyle karışması. Önceki bölümlerde de gördüğü¬müz gibi, V/XI. ve VI/XII. yüzyıllar Orta Asya’daki sarı ırka mensup Türklerin İran’da egemenlik kurdukları, etki ettikleri ve gir-dikleri dönem¬dir. Bu etki, sarı ırka mensup kabile ve aşiretlerinin toplu olarak İran’ın içlerine göç etmeleri ve çeşitli bölgelere yerleşme¬leri şeklinde olmuştur. V/XI. yüzyıl başlarında Mâverâunnehir’de, Ho¬râsân’ın kuzeyinde, Rey, İsfahân ve Âzerbaycan etra¬fında buralara yerleşmeyi seçmiş olan çeşitli Türkmen boylarının isimleriyle kar¬şıla¬şı¬yoruz. Bu durum, bu Türk boyla¬rının nüfuzunun, buralara gelişle¬rinin ve ege¬menlik kurmalarının ilk dö¬nemleridir. Kaldı ki sarı ırkın Oğuz Karluk, Kara Hıtay ve benzerlerinin toplu olarak göç ettikleri VI/XII. yüzyıl ve sonrasında daha güçlü bir hal aldı. Mâverâunnehir ve İran’ı mesken tuttular. Türk boylarının İran’a egemen olmaları ve burada devlet kurmaları¬nın so¬nuçlarından birisi, onların askerî, toplumsal ve idarî kavramları¬nın yaygınlaş¬ması, Türkçe lehçenin kimi müfredatla¬rının revaç bulması ve Türk isimlerinin bu topraklarda yaygınlık ka¬zanmasıdır. Şayet içinde Türkçe kelimele¬rin kullanıldığı ve bu döne¬min şair ve yazarlarına ait olan beyitleri, cümleleri ve ibareleri aktar¬mak isteyecek olursak söz uzayacak¬tır. Yatak, çapar, çapar anlamındaki elak (=olah, elah), sutur-i ça¬par, as¬ker mu¬hafızları süvarileri anlamındaki Kılavuz, adaş, taş, Hâce taş, büyük hacib an¬la¬mındaki uluğ barbek, (uluğ, büyük anlamında, bar Farsça, bek Türkçe bey an¬la¬mında), hacib anlamındaki barbek gibi ve buna benzer birçok kelime bu döne¬min nesir metinlerinde kulla¬nılmıştır. Bu dönemde Türkçe isimlerin birçoğu, Türk asıllı emirlik elde etmiş kö¬lele¬rin, şahların ve sultanların isimleri olması nedeniyle halk arasında yaygın bir şe¬kilde kullanılmış ve daha önce Arapça veya Farsça olan bu dönemin kimi la¬kap¬ları ve unvanları, Türkçe kelimeler¬den seçilmeye baş¬lanmıştır. Harezmşahlı Muhammed’in oğlu Celâleddîn’in lakabı olan Menkebernî, Sultan Muhammed’in bir diğer oğlu Rukneddîn’in lakabı olan Gûrsâncî ve buna benzer daha birçok terkip ve kelimeler gibi. 4- Bu dönem Fars dili tarihinde dikkate alınması ve göz önünde bulun¬du¬rulması gereken bir başka önemli konu da Derî Farsçasının İran’ın dışındaki böl¬gelerde yaygınlaşmasıdır. Bu, kimi siyasî ve askerî se¬beplerden kaynaklan¬makta¬dır. IV/X. yüzyıl sonlarından ve V/XI. yüzyıl başlarından itibaren batı ta-rafından ülkelerinin sı¬nırlarını genişletmeye güç yetiremeyen, ortaya yeni çıkmış Gazneli devlet büyükleri, doğuda ve onların müstemlekesi durumunda bulu¬nan güney doğu bölgelerinde bu¬lunan geniş ve bereket dolu toprakları ele geçirmeye çalış¬tılar. Bu bayındır topraklar, Sind ırmağı etrafındaki vilayetlerden oluşmaktaydı. Emir Nâsıreddîn Sebuktekîn ve Emir Mahmûd Gaznevî tarafın¬dan bu bölgelere yapılan sayısız saldırılar so¬nucunda birçok Hindû, İslâm’ı kabul etti ya da Fars diliyle konuşan Gazneli devletin egemenliği altına girdi. Gazneli dev¬leti, bu top¬rak¬ları korumak için Horâsânlılardan ve doğu halklarından bü¬yük askerî gruplar kurup fethedilen bölgelere göndermekteydi. Öyle ki İs¬lâm’ın Fars diliyle Sind topraklarına ve oradan da Hindistan’ın diğer böl¬gele¬rine gittiğini söylemek mümkündür. Fars dili, sadece askerî ve siyasî dil olmakla kalmadı, kut¬sal dinî bir dil halini de aldı. Mahmûd’dan sonra da bildiğimiz gibi, Gazneli dev¬leti aynı şe¬kilde fethedilmiş olan Hindistan topraklarında devam etti. Hatta bu sultanlardan bazıları, Hindistan’ın bazı yeni bölgelerini eski Gazneli devletine katmaya ça¬lış¬tılar. V/XI. yüzyıl ortalarından itibaren Sind, Pencab, devletinin önemli bölgele-rinin ve bu¬ralara yakın bölgelerde Fars dilinin revaç bulması ve bu dille şiir söy¬leyen şairlerin bu bölgeden çıkması bundan ileri gelmektedir. Bu bölgeden çık¬mış olan ilk büyük şair, daha sonra da göreceğimiz gibi, Lahor’a göç eden İran asıllı bir aileden dünyaya gelmiş olan Mes‘ûd-i Sa’d-i Lahorî’dir. Gaznelilerden sonra Hindistan’da egemen¬likleri altında bulundur¬duğu top¬raklar, Gûrlu sultanların ve onlar tarafından ta¬yin edilen melikle¬rin eline geçti. Tüm bu hanedan¬lar, Fars dilinin birer koruyu-cusu idiler. Özellikle Kutbeddîn-i Aybek, Şemsiye ve Halaciyye hanedanları gibi Gûrlu meliklerin saltanat saray¬ları, Moğollar karşısından kaçanlar için özel bir sığınaktı. Bu şekilde Fars dili, uzun bir dönem Hindistan’da kök saldı ve VII/XIII. yüzyıl¬dan itibaren Farsça söyleyen büyük bir şair ve yazar ke-simi, bu geniş topraklardan zuhur etmeye başladı. Yeri geldiğinde bunlar üzerinde dura¬cağız. Selçuklular döneminin başlarından itibaren, İranlı olmayan sultanlar¬dan birkaç hanedan, yani Türk asıllı kabileler, Şam civarında ve Ana¬dolu toprakla¬rında boy gösterdi. Bu hanedanların tümü ya merkezî Selçuk devle¬tine doğrudan bağlıydılar ya da bu devlet tarafından yetiştirilmiş ha¬nedanlık¬lardı. Bildiğimiz gibi Selçuklu sara¬yının resmî dili Farsça olduğu için Anadolu’da ve Şam civarla¬rında kendilerine bağlı olan hanedanlar ya da bu bölgede hüküm süren Atabek hükümetleri, hakimiyetleri altında bulundurdukları topraklarda Fars di¬li¬nin ya¬yılmasına aracı oldular. VI/XII. yüzyıl sonlarında ve VII/XIII. yüzyıl başla¬rında Farsça olarak söyleyip yazan birkaç ünlü yazarın bu bölgelerde özellikle de Ana¬dolu vila¬yetlerinde zuhur etmesi de bun¬dan ileri gelmektedir. 5- Fars dilinin İran dışında revaç bulmasına ilave olarak, şu noktayı da göz önünde bulundurmak gerekir: Derî lehçesi ve edebiyatı, İran’ın iç¬lerinde de ya¬vaş yavaş doğu bölgesinden diğer bölgelere doğru yönelmeye başladı. V/XI. yüz¬yıl başlarından itibaren yavaş ya¬vaş Derî dili, İran’ın merkez vilayetlerinde ve di¬ğer bölgelerinde ta¬raftar ve sözcü bulmaya başladı. Derî lehçesinin revaç bul¬duğu ilk bölge Gurgân, Kûmîs ve Rey idi. Gurgân’da Taberî lehçesine yakın bir lehçe, Kûmîs’te Horâsânî ve Gurgânî lehçesi arası bir lehçe ortaya çıkmıştır ki günü¬müzde de bu lehçelerin izine bu bölgelerde rastlamak mümkündür. Bu leh¬çeler ile ilgili olarak bundan önce Târîh-i Ede¬biyat der İran’ın birinci cil-dinde söz et¬miştik. Bu bölge¬den yani Kûmîs’ten çıkmış olan ve Derî diliyle şiir söyleyen ilk üstad dere-cesindeki şair, V/XI. yüzyılın ilk yarısında ya¬şamış olan Menûçihrî-yi Dâmgânî’dir. Rey vilayetinde IV/X. yüzyıl sonlarından ve V/XI. yüzyıl başların¬dan itibaren yavaş yavaş şairlerin Horâsân ve Mâverâunnehir şa¬irlerini taklidi başladı. Bendâr-ı Râzî gibi mahallî şairlerin Râzî leh¬çesiyle şiir söylemekle ilgi¬lendikleri bir durumda Mantıkî ve Gazâyirî gibi başka şairler de Derî lehçesiyle şiir söylemeye başladılar. Üzerinde durmakta olduğumuz bu dönemde özellikle VI/XII. yüzyıl¬dan iti¬baren İran’ın doğu bölgesine mensup olmayan şairlerin doğu böl¬gesi şairlerini taklit etmesi artış gösterdi. Özellikle meşhur bir İran lehçesi olan Âzerî lehçesinin revaçta olduğu Âzerbaycan’da Derî edebiyatı için önemli bir edebî merkez ku¬ruldu. Bu dönemde Horâsân ve Mâverâunnehir şairlerini taklit eden en eski kişi, Âzerbaycan Revvâdî pa¬dişahları sarayında yaşamış olan, Sâmânî dönemi üstatla¬rın üslubunu taklit etmiş, bu üsluba dayanan kendine özgü bir yolun başlatıcısı olmuş ve bu yolda çok güçlü ve önemli bir çaba göstermiş olan Katrân-ı Tebrîzî’dir. Bundan dolayı Rûdekî’nin memduhunun ismi (Nasr) ile Kat¬rân’ın memduhunun (Ebû Nasr) ismi arasında çok küçük bir benzerlik olması nede¬niyle bu ikisinin şiirleri birbirine ka¬rışmış ve çok açık yanılgı¬lara yol açmıştır. Horâsân’ın durumunun Selçukluların saldırısı sonucu karıştığı bu dö¬nemde Horâsân’ın büyük şairlerinden biri olan Esedî-yi Tusî, kendi memleketini terk edip Âzerbaycan’a göç etti ve ölünceye dek bu¬rada ya¬şadı. Esedî-yi Tûsî, daha çok Derî lügatindeki problemlerinden bir kıs¬mına açıklık getirmesi ama¬cıyla yazılmış olan Luğat-i Furs adlı eserini te¬lif etmekle bu lehçenin Âzerbaycan şairleri ara¬sında yaygınlık kazanma¬sına yardım etmiş oldu. Bu kitabın başında şöyle yaz¬mıştır: “...ve bizim bu lügatteki amacımız, fazilet ehli olan fakat Fars di¬lini az bi¬len şairlerde gördüğümüz Farsça’dır”. Burada Fars dilinden amaç Derî lehçesi ya da Pârsî-yi Deri’dir. Nâsır-i Husrev’in Sefer-nâme’sinde Katrân konusunda yaptığı işaret¬ten de anlaşılıyor ki Horâsân ve Mâverâunnehir dışındaki böl¬gelerdeki şairler, işin ba¬şında Derî dilini öğrenmek ve doğu bölgesine ve Derî lehçe¬sine özgü olan, di¬ğer lehçelerde bulunmayan bazı keli¬meleri kavramak için sıkıntıyla karşı karşıya idiler. Sıkıntılarını gi¬dermek için de doğu bölgesi şairlerine ve yazarlarına müra¬caat etmekten başka çareleri yoktu. Nâsır-i Husrev şöyle demektedir: “... Teb¬riz’de Katrân isminde bir şair gördüm, iyi şiir söylüyor fakat Fars dilini iyi bilmi¬yordu. Yanıma geldi, Muncîk’in ve Dakîkî’nin Divan’ını getirdi ve yanımda okudu, kendisine zor gelen her anlamı bana sordu, ona söy¬ledim. O da bunun şerhini yazdı ve kendi şiir¬lerini bana okudu...” V/XI. yüzyıldan sonra Âzerbaycan’ın büyük şairlerinin ortaya çıkma dö¬nemi gelmiş oldu ve Ebû’l-‘Alâ-i Gencevî, Kıvâmî-yi Gencevî, Felekî-yi Şîrvânî, Ha¬kinî-yi Şîrvânî, Nizâmî-yi Gencevî, Mucîreddîn-i Baylekânî gibi üstad şairler or¬taya çıktılar. Bunlardan ikisi yani Hâkânî ve Nizâmî, İran’ın en büyük şairlerin¬den sa¬yılmışlardır. Bu şairler, sözün üslubu ve düşünce tarzı açısından diğer böl¬geler¬deki şa-irlerle büyük bir farklılık arz ederler, kaside ve mesnevi konusunda özel bir üslubun öncüsüdürler. Hâkânî ve Nizâmî gibi kimselerin üs¬lubu uzun süre Fars edebiyatında et¬kili olmuştur. Derî lehçesiyle yeni bir edebî ekolün Âzerbaycan’da yaygınlaş¬tığı bu dö¬nemde İran’ın İsfahân ve Pars gibi diğer bölgelerinde de önemli edebî merkezler kuruluyordu. Bu merkezlerde de Derî lehçesi, şairlik için diğer mahallî lehçelere tercih ediliyordu. Bu şekilde V/XI. ve VI/XII. yüzyıllarda önceleri sadece doğu bölgesine özgü olan Derî lehçesi, diğer bölgelerde de önemli şairleri kazandırdı. Şu nokta da zikredilmeye değerdir ki yeni bölgelerdeki şairler Derî ke¬lime ve terkiplerini kullandıkları zaman kendi mahallî lehçele¬rinin etkisi altında da kalı¬yorlardı. Bu yolla da değişik terkip ve keli¬meler, Derî Farsçası edebî di¬linde yol buldu ve onu bir noktaya kadar ilk halinden uzaklaştırmış oldu. Zikredilmeye değer bir diğer nokta da şudur: Târîh-i Edebiyat der İran’ın birinci cildinde, Hicretten sonraki ilk dört yüzyıldaki İran lehçele¬rinden söz etti¬ğimiz bölümde de gördüğümüz gibi Arap dilinin İran’ın batı bölgesindeki lehçe¬lerdeki etkisi, doğu bölgesindekilerden daha faz¬laydı. Bu da Derî Farsçası dilinin bu böl¬gelere ulaşınca tabii olarak şa¬irlerin ma¬hallî adetlerine uygun olarak daha çok Arap diliyle karışma¬sını berabe¬rinde getirdi. Kendi başına Arap dilinin Fars di¬lindeki etki¬sinin artması için bir sebep oldu. Her halükarda her ne kadar Derî lehçesinin doğudan batıya intikali ve onun yeni bölgelerde revaç bulması bu lehçenin birçok ke¬lime ve terkibi¬nin unutulma¬sına yol açtıysa da Farsça nesir ve naz¬mında yeni kelime ve kavramla¬rın getiril¬mesiyle onun genişlemesine de yol açtı ve Fars diline yeni bir yapı ka-zandırdı. |