Pazartesi 21 Mayıs 2012 - 17:50

الإثنين ١ رجب ١٤٣٣

دوشنبه ۱ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۹:۲۰

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

FARSÇA NESIR ÜSLUBU

 

 

Farsça nesir, bu dönemde git gide eski sade yapısından çıktı. Sâmânî dönemi eserlerinde gördüğümüz çekici, beğenilen ve akıcı Farsça, yavaş yavaş Arapça ile çok karışmış, zor anlaşılır bir nesre dönüştü. Bu dönem­deki Farsça nesir üslubu­nun değişikliğinin başlangıcı ve esas sebebi olarak Arap ede­biyatının, ders oku­yan kesim­ler arasında revaç bulmasını görmek gerekir. Bu, İslâm dininin ve ona bağlı olan konuların günden güne artan etkisinin bir sonucu ol­makla birlikte ül­kenin her tarafında dinî medresele­rin yaygınlaşması ve sayıla­rının çoğalmasını da sağlamıştı. Zira eğitim ve öğretim mer­kezlerinin en yaygını olan bu medrese­ler, ilim isteklilerinin Arap ede­biyatını tanıması için de kesin bir araçtı ve o dile İran’da manevî bir etki bağışladı.

Söz konusu bu yoldan Fars dili ve nesrinde değişikliklerin oluşmaya başla­dığı bu durumda icazın terki, yazarların tavsif ve temsillere yönel­mesi de onun değişikliği için bir başka etken olmak­taydı. Bu konu, Gaznelilerin ilk dö­nem sonlarından itibaren Farsça nesrinde görülmekte ve birçok Munşeâtta özel­likle de sonraki ihvânî ve dîvânî risale ve tasavvuf Munşeâtlarında sıkça rastlanır oldu.

Bir diğer taraftan Derî lehçesi sınırları dışında değişik siyasî, edebî ve bilim­sel merkezlerin ortaya çıkması da birçok yeni kelime, kavram ve ter­kibin hatta yeni sarf ve nahiv kurallarının Fars diline girmesine kaynaklık etti.

Nesrin içinde şiirin kullanılması da bu dönemlerden itibaren yazarlar ara­sında yaygın bir hal aldı ve bu davranış, sözün sağlamlaş­ması ve güzel anla­şıl­ması için etkin bir araç oldu, uzun süreler Farsça nesirde yerini ko­rudu.

Nesirdeki konuların dairesinin genişlemesi de bu değişimin etkin se­beple­rinden biri oldu, önceki dönemin sonlarından itibaren dönemin bir­çok fa­zilet ehli kişisi, bilimsel konuları Farsça nesirle yaz­dı. Bu yolla da o güne kadar kulla­nılmamış olan yeni konular, Farsça nesir için bir araya gelmiş oldu. Bu da konu­nun anlatılması için yeni kavram ve tabirlerin ve özel tarzların revaç bul­ması noktasında bir araç oldu.

Bu etkenler göz önünde bulundurulduğunda V/XI. yüzyılın tümünde hatta VI/XII. yüzyılın bazı eserlerinde revaç bulan ve haki­katte IV/X. Yüz­yıl ile V/XI. yüzyılın ilk yarısının nesir üslubunun bir devamı niteliğinde olan kullanı­lan sade mürsel ve lafzî kurallardan uzak olan Farsça nesrin, birçok açıdan o dönemin nesriyle farklılık arz ettiğini söylemek gerekir. Bu farklılık, birinci görüşü derk edecek şiddette değil ise de aralarındaki fark­lılıklar çoktur. Yani, içindeki Arapça kelime ve sözler, Sâmânî dö­nemi ve Gazneliler döneminin başlarındaki nesirden daha çok ve Farsça ve Arapça şiir­lerle ve temsillerle örneklendirme daha yay­gın­dır. Yazarlar, kendi söz­lerini gösterişli tavsifler, gönle hoş gelen şi­irlerle süsle­meye ve sözlerini icaz ve ihtisar dışına çıkarmaya daha fazla istek duymuşlardır.

Tüm bu konuların varlığı şunu ispatlamaktadır: V/XI. yüzyıl ikinci ya­rı­sının ve VI/XII. yüzyılın sade nesri, sözlerin sade oluşuyla birlikte an­lamlardaki ve mazmunlardaki dikkat açısından manevî süslemeler pe­şinde gitmekteydi. Bu manevî süslemelere eğilimin, ya­vaş yavaş lafzî süs­lemelerle de iç içe bir hale gel­diği de açıktır. Nitekim bu dönemde bir ke­sim yazar, hızla bu iki unsuru, yani manevî ve lafzî süslemeleri bir anda kendi eserlerinde kullanmaya başla­dılar.

Söylemiş olduğumuz bu tür mürsel nesir eserlerden Târîh-i Beyhakî, Si­yâ­set-nâme ve Nâsır-i Husrev’in eserleri gibi kitapları bi­rinci sırada saymak müm­kündür.

Üzerinde durduğumuz bu dönemin bu tarz kitaplarının üslu­bunu–ki bu dö­nemin başından sonuna dek çeşitli benzerliklere sahip­tirler–bir yana bıraktı­ğı­mızda bir başka nesir üslubuyla karşılaşırız ki bunu en azın­dan mürsel nesir ile sanatlı nesir arası bir şey olarak say­malı ve “vezinli nesir” olarak adlandırmalıyız. Vezinli nesrin esas özel­liği, içinde sade ve kafiyeye yakın secilerin kullanılması, sözün ve he­celerin sayısı açısından genellikle şiire çok yakın bir şekilde olan eşit ve bir tür vezne sahip bö­lümlere ayrılmasıdır.

Tasavvufçuların elde mevcut kitapları arasından bu üslubun en eski ör­neği, Şeyh Ebû Sa‘îd-i Ebû’l-Hayr’ın eserlerinde görül­mektedir. Esrâru’t-Tevhîd adlı kitabındaki anlattıklarından aktarı­lanların bir kısmı seci’li bendlere sahiptir. Fa­kat bu tür ibareleri nadir olarak görmek müm­kündür. Şu örneklerde olduğu gibi: “Şeyhe sufi nedir? diye sordular. Şeyh; “Başında olanı bırakmandır, avucunda olanı vermen, sana gelenden uzak durmandır” dedi.” Yine şu ibarede görüldüğü gibi: “Şeyh şöyle dedi: Bu konuda bizimle aynı noktada olan kimse onunla ara­mızda merhaleler olsa da bizdendir. Bu olayda ar­kamızda olmayan kimse ise, bi­zimle akraba olsa bile bizden uzaktır. Sen benim ile birlikte ve aramızda menzil­ler var.”

Şeyh Ebû Sa‘îd’den nakledilen bu sözlerden sonra sözünü etti­ğimiz dö­nemin başlarına ait olan Cullâbî-yi Hucvîrî’nin Keşfu’l-Mahcûb adlı ki­tabında da yer yer vezinli ya da secili nesrin etkilerini görmekteyiz.

Bu hareket, Hâce Abdullah-i Ensârî’ye ulaştığında tam bir ke­mal buldu ve birçok konuda kullanılmaya başlandı. Nitekim bu ermi­şin eserle­rini tasavvuf­çu­ların tüm vezinli nesrinin başında tutmak ge­rekir. Hâce Abdullah-i Ensârî’nin ri­salelerinde öyle secili cümleler görmekteyiz ki on­ların secileri, söz kendi sadeli­ğinden hiçbir şey kay­betmeksizin birkaç bendde tekrar edilmektedir. Galiba Hâce, bu tür ibareleri düzenleme ko­nusunda sözlerinin hem daha etkin hem de daha kolay olabilmesi için daha çok kendi sözlerini normal nesir şek­linden çıka­rıp manzum söze ya­kınlaştırmayı göz önünde bulundur­muştur. Örneğin Kenzu’s-Sâlikîn’deki şu ifadeler, vezinden uzak nor­mal nesirden çok manzum bir söze daha ya­kın olup onu hakikatte bir tür “vezinli nesir” olarak saymak mümkündür:

“Aşk dedi: Ben zevk yudumunun divanesiyim, şevke üstün gelmişim* Mu­habbet zülfüne tarağım, sevgi toprağına tohumum* Eyaletimin mer­kezi ubu­di­yettir, celaletimin dayanağı hayrettir* benim varlığımın kulü­besi tahrizdir, ma­a­şımın kesesi tefvizdir* Ey akıl, sen kimsin? Sen yolun müeddebi, ben ise derga­hın yakını!”

Hâce, her yerde bu tarzda olan sözlerinin içinde zaman zaman şiirler­den ör­nekler de getirmektedir. Onun bu sözlerinin, düzenlemiş olduğu meclislerde yaptığı konuşmalar olması ya da kendisinin takrir ettiği ve daha sonraları risale­ler şeklinde ortaya çıkan oturumlardan olması uzak bir ihtimal değildir.

Hâce Abdullah-i Ensârî’den önce adet gereği meclislerde söy­ledikleri ve saliklerin ve müritlerin zihinlerinde tutup ezberledikleri başka tasavvuf şeyhleri­nin sözlerinde de bu türden sözler görülmektedir. Bunlar, Pir-i Herât’ın sözle­riyle olgunluk derecesine ulaştı. Burada tekrar Ebû Sa‘îd’in sözlerinden şu ifadeyi nakledelim: “Bu tasavvuf... kölelikte bir ilahlıktır, açlıktaki bir tokluktur, çıplak­lıktaki bir giyinik­liktir...”

Hâce’den kısa bir süre sonra Ebû’l-Fazl-i Meybûdî’den geriye kalan ve Hâce Abdullah-i Ensârî’nin Kur’ân-ı Kerim üzerine yaptığı tefsire dayanan açık­lamalı ve ayrıntılı tefsirde birçok konusunda bun­dan sonra da üze­rinde durup görece­ğimiz gibi secili bendler kullanıl­mıştır. Burada ondan bir örnek na­kletmemiz ye­terli olacaktır: “Budur değerli hitap ve eşsiz ni­zam, övgü dolu, gönüllere tatlı ge­len söz, ruhlara me­sajdır, gönüllere ünstür, dile ayindir, yüce fermanları ulu Al­lah’tan söyler... ey kullarım, bana kullukta bulunun, beni çağırın ve beni bilin. Zira yaratan benim, ya­pan benim, kullarını affedip bağışlayan benim. Bana iba­det edin, zira benden başka tapılacak yoktur, beni çağırın zira benden başka ica­bet ede­cek yoktur...”

Bu üslubun devamı VI/XII. yüzyıl sonlarına ve ondan sonraki dö­neme kadar sürmüştür. Örneğin, bu dönemin ortalarında Ebû’l-Feth Muhammed b. Abdulkerim-i Şârestânî’nin (Şehristânî) meclislerinden bi­rinden kalmış olan bu üslubun tekamül bulmuş ha­lini görmekteyiz ki Arapça nazım ve nesrinden ör­nekler ve Fars şiirin­den örnekler ile karış­mış bir secili vezinli sözle­rin getirilme­sinden oluşmaktadır.

Tebliğ halkaları kurulurken dile getirilmiş olan minber ehli ya da menkıbe­cilerin sözlerinden olduğu kesin olan Kitâbu’n-Nakz’da da VI/XII. yüzyıl sonla­rına kadar bu söz konusu üslubun devamını görmekte­yiz.

Bu dönemin mensur irfanî eserlerinin en sonuncularından olan Attâr’ın Tezkiretu’l-Evliyâ’sında da bu tür seçili vezinli ifadelere, özellikle de şeyhlerden her birinin yaşamını anlattığı bölümün başında geniş ve açık bir şekilde rastlan­maktadır.

Mürsel nesir ile sanatlı nesir üslubu arasındaki sınır olarak nitelen­dirdi­ğimiz tarz, bu dönemin sonuna kadar hep bir şekil üze­reydi ve onun örnekleri arasında genel bir farklılık, bu dönemin ba­şında ve sonunda gö­rülmemekteydi. Sanatlı nesrin, bu üslubun revaç bulmasından kısa bir süre sonra yaygınlaşması ve VII/XIII. yüzyıl başlarına dek kemal derece­sinin önemli derecelerine ulaşma­sıyla bir­likte söz konusu üslup aynı şe­kilde olduğu gibi kaldı ve tekrarlanan se­ci­ler ve vezinli bendlerde bulunan kusurlar azalmaya başladı. Söyledi­ğimiz gibi kimi za­man Arapça ve Farsça şahit beyitlerin kullanılma­sıyla iç içe bir durumdaydı.

Bu iki üslubu bir yana bırakılırsa üzerinde durduğumuz dönemin en önemli nesir üslubu­ olan bir başka üslupla karşı­laşırız. Bu üslup sanatlı ne­sirdir. Bildi­ğimiz gibi IV/X. yüzyılda ve V/XI. yüzyıl başlarında Arapça sanatlı nesir büyük bir revaç bulmuştu. O dönemde Arapça yazan alim ve edebiyatçılar­dan ortaya çıkmış olan en büyük yazarlar İranlı olup Arap nesrini kemal derece­sinin en üst nok­tasına ulaştıranlar da bunlardı. Bun­dan dolayı da onların Munşeâtları, V/XI. yüzyıldan itibaren Arap edebi­yatı alanında çalışan kimselerin baş kaynağı oldu. Risale yazma ve yazıyı öğretme düşüncesi taşıyan herkesin kendi işinde başarılı olabilmesi için bu eserlerin meşhur ör­neklerini okuması ge­rekiyordu. Nizâmî-yi Aruzî, katiplik mesleğinde başarı elde etmek için saymış ol­duğu şartlardan birisi olarak “Munâzara-i Suhuf-i Halef”i kabul etmektedir. Onun bu sözden amacı, Arapça yazan yazar ve risalecilerinden “sonrakilerin eserlerine bakma”dır. Ni­zamî, bu “Suhuf-i Halef”ten ünlü inşacılardan birkaç ki­şinin eserlerini zikret­mektedir. Zikretmiş olduğu bu yazarların geneli IV/X. yüzyıl­dan sonra yaşamış ve çoğu Arapça sanatlı ve vezinli söze sahiptiler.

Bu tür eserlerde denemeler yapma, bu dönemin büyük yazar­larının özellikle VI/XII. yüzyıldaki Farsça yazan risalecilerin onların etkisi altında kal­masına ve yavaş yavaş onların eserlerinin benzeri olan Farsça eserler ortaya çı­karmalarına neden oldu.

Farsça sanatlı nesir bu şekilde ortaya çıkıp hızla yaygınlaştı. Kısa bir süre içinde saltanat ve divan risalelerinde ve kıssa, destan ve hikaye ki­taplarında ve edebî yönü ağır basan eserlerde kullanıldı.

Bu üslubun yaygınlaştığı dönem, VI/XII. yüzyıldır. İlk Farsça sanatlı eser, VI/XII. yüzyılın ilk yarısının ortalarında ortaya çıktı. Bu eser de 536/1141 yılı dolaylarında yazılmış olan Ebû’l-Me‘alî Nasrullah b. Muhammed’in Kelîle ve Dimne’sidir. Kelîle ve Dimne, göreceğimiz gibi, tam olarak sanatlı nesirle değil­dir. Ancak eşanlamlı sözcüklerin kullanıl­ması, eksik secilerin kullanılması, kita­bın konularının büyük bir bölü­münde vezne uyulması, şiir ve misallere da­yanma, sözün uzatılması ve buna benzer açılardan onu, sanatlı üslubun başlan­gıcı olarak değerlen­dirmek ve VI/XII. yüzyılın ikinci yarısında ve VII/XIII. yüz­yılın başla­rında yani üzerinde durduğumuz dönemin sonlarında Fars edebiya­tında ortaya çıkan gösterişli eserlerin öncülerinden say­mak gerekir. Bu dönemin men­sur eserlerini zikrettiğimizde bunların isim ve özelliklerini tekrar görece­ğiz.

Nesirde sanatlı üsluptan amaç, çeşitli lafzî sanatların ve ma­nevî süsle­mele­rin, tavsif yolundan uzak sözlerin kullanılması ve Arapça ve Farsça çeşitli şiir, misal ve şahitlerin getirilmesi, bilimsel kavram ve benzerlerinin kullanılması üzerine dayanan tarzdır. Bu tarz, yazarın maharetini gös­terme ve şiirsel tahay­yüllerini açıklama fırsa­tına burada imkan bulması açısından gerçekten dikkate değerdir. Zira bu durumda yazar, kendi konu­sunu normal ve kuru bir şekilde açık­lamamakta aksine onu çeşitli tahay­yül ve konularla, gösterişli gü­zel va­sıf­larla, şairane terkiplerle ve zihni ne­şelendireceğine kaynaklık edecek ve zevki ka­bartacak şeylerle karıştırır. Bu üslubun eksiği şura­dadır: Yazar, normal ve sade konuyu kimi zaman ibare, kinaye, misal ve haberlerin örtüsü altında o derece dolandırır ki ko­nunun temel amacı zaman zaman göz önünden kaybolur ve ilk ve temel amaç olan şey, ikinci veya üçüncü derecede ve ayrıntı bir konumda yer alır. Bu üslubun bir diğer eksiği de şuradadır: Yazar, maharet ve üstatlı­ğını göstermek için geniş bir alana sahiptir ve Arapça sözlerden istediği kadarını kendi yazısında kullanma noktasında özgürdür. Buna ilave olarak çeşitli sanatların kullanılması özellikle de cinas, tersi’ ve seci’, Arap dilin­den yardım al­mak dışında mümkün görülmüyor ve başarılı olamıyordu. Yazar, Farsça kelimelerle kendi ihtiyacını gi­deremeyeceğini görünce ister is­temez elini Arap edebiyatının eteğine atıyor ve Arapça kelime ve ter­kip­lerden sınırsız bir şekilde yararlanmakla uğraşıyordu. Bu da kimi yazarla­rın aşırıya kaçmalarına öncülük etmiş oldu. Hatta o derece ki Sa’deddîn, Revâyinî, Ata Melik-i Cuveynî, özellikle de Vassâfu’l-Hadre gibi kim­seler, eserlerini Arapçada unutulmaya yüz tutmuş kimi kelimelerin bir mah­zeni haline getirdiler. Bu yolla da aslında hiç de ihtiyaç duyulmayan birçok Arapça kelimenin Fars diline girmesine yol açılmış oldu. Her ne kadar sa­natlı ne­sir, VI/XII. yüzyıl başlarından iti­baren Fars edebiyatında başla­dıysa da olgunluk de­recesi, VI/XII. yüzyıl sonlarında özellikle de VII/XIII. yüzyıldadır. yani üzerinde du­rup incelemeye çalıştığımız dönemin sonları ve Moğolların İran üze­rinde ege­menlik kurdukları dönemin bir kısmıdır.

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.