| FARSÇA NESIR ÜSLUBU Farsça nesir, bu dönemde git gide eski sade yapısından çıktı. Sâmânî dönemi eserlerinde gördüğümüz çekici, beğenilen ve akıcı Farsça, yavaş yavaş Arapça ile çok karışmış, zor anlaşılır bir nesre dönüştü. Bu dönemdeki Farsça nesir üslubunun değişikliğinin başlangıcı ve esas sebebi olarak Arap edebiyatının, ders okuyan kesimler arasında revaç bulmasını görmek gerekir. Bu, İslâm dininin ve ona bağlı olan konuların günden güne artan etkisinin bir sonucu olmakla birlikte ülkenin her tarafında dinî medreselerin yaygınlaşması ve sayılarının çoğalmasını da sağlamıştı. Zira eğitim ve öğretim merkezlerinin en yaygını olan bu medreseler, ilim isteklilerinin Arap edebiyatını tanıması için de kesin bir araçtı ve o dile İran’da manevî bir etki bağışladı. Söz konusu bu yoldan Fars dili ve nesrinde değişikliklerin oluşmaya başladığı bu durumda icazın terki, yazarların tavsif ve temsillere yönelmesi de onun değişikliği için bir başka etken olmaktaydı. Bu konu, Gaznelilerin ilk dönem sonlarından itibaren Farsça nesrinde görülmekte ve birçok Munşeâtta özellikle de sonraki ihvânî ve dîvânî risale ve tasavvuf Munşeâtlarında sıkça rastlanır oldu. Bir diğer taraftan Derî lehçesi sınırları dışında değişik siyasî, edebî ve bilimsel merkezlerin ortaya çıkması da birçok yeni kelime, kavram ve terkibin hatta yeni sarf ve nahiv kurallarının Fars diline girmesine kaynaklık etti. Nesrin içinde şiirin kullanılması da bu dönemlerden itibaren yazarlar arasında yaygın bir hal aldı ve bu davranış, sözün sağlamlaşması ve güzel anlaşılması için etkin bir araç oldu, uzun süreler Farsça nesirde yerini korudu. Nesirdeki konuların dairesinin genişlemesi de bu değişimin etkin sebeplerinden biri oldu, önceki dönemin sonlarından itibaren dönemin birçok fazilet ehli kişisi, bilimsel konuları Farsça nesirle yazdı. Bu yolla da o güne kadar kullanılmamış olan yeni konular, Farsça nesir için bir araya gelmiş oldu. Bu da konunun anlatılması için yeni kavram ve tabirlerin ve özel tarzların revaç bulması noktasında bir araç oldu. Bu etkenler göz önünde bulundurulduğunda V/XI. yüzyılın tümünde hatta VI/XII. yüzyılın bazı eserlerinde revaç bulan ve hakikatte IV/X. Yüzyıl ile V/XI. yüzyılın ilk yarısının nesir üslubunun bir devamı niteliğinde olan kullanılan sade mürsel ve lafzî kurallardan uzak olan Farsça nesrin, birçok açıdan o dönemin nesriyle farklılık arz ettiğini söylemek gerekir. Bu farklılık, birinci görüşü derk edecek şiddette değil ise de aralarındaki farklılıklar çoktur. Yani, içindeki Arapça kelime ve sözler, Sâmânî dönemi ve Gazneliler döneminin başlarındaki nesirden daha çok ve Farsça ve Arapça şiirlerle ve temsillerle örneklendirme daha yaygındır. Yazarlar, kendi sözlerini gösterişli tavsifler, gönle hoş gelen şiirlerle süslemeye ve sözlerini icaz ve ihtisar dışına çıkarmaya daha fazla istek duymuşlardır. Tüm bu konuların varlığı şunu ispatlamaktadır: V/XI. yüzyıl ikinci yarısının ve VI/XII. yüzyılın sade nesri, sözlerin sade oluşuyla birlikte anlamlardaki ve mazmunlardaki dikkat açısından manevî süslemeler peşinde gitmekteydi. Bu manevî süslemelere eğilimin, yavaş yavaş lafzî süslemelerle de iç içe bir hale geldiği de açıktır. Nitekim bu dönemde bir kesim yazar, hızla bu iki unsuru, yani manevî ve lafzî süslemeleri bir anda kendi eserlerinde kullanmaya başladılar. Söylemiş olduğumuz bu tür mürsel nesir eserlerden Târîh-i Beyhakî, Siyâset-nâme ve Nâsır-i Husrev’in eserleri gibi kitapları birinci sırada saymak mümkündür. Üzerinde durduğumuz bu dönemin bu tarz kitaplarının üslubunu–ki bu dönemin başından sonuna dek çeşitli benzerliklere sahiptirler–bir yana bıraktığımızda bir başka nesir üslubuyla karşılaşırız ki bunu en azından mürsel nesir ile sanatlı nesir arası bir şey olarak saymalı ve “vezinli nesir” olarak adlandırmalıyız. Vezinli nesrin esas özelliği, içinde sade ve kafiyeye yakın secilerin kullanılması, sözün ve hecelerin sayısı açısından genellikle şiire çok yakın bir şekilde olan eşit ve bir tür vezne sahip bölümlere ayrılmasıdır. Tasavvufçuların elde mevcut kitapları arasından bu üslubun en eski örneği, Şeyh Ebû Sa‘îd-i Ebû’l-Hayr’ın eserlerinde görülmektedir. Esrâru’t-Tevhîd adlı kitabındaki anlattıklarından aktarılanların bir kısmı seci’li bendlere sahiptir. Fakat bu tür ibareleri nadir olarak görmek mümkündür. Şu örneklerde olduğu gibi: “Şeyhe sufi nedir? diye sordular. Şeyh; “Başında olanı bırakmandır, avucunda olanı vermen, sana gelenden uzak durmandır” dedi.” Yine şu ibarede görüldüğü gibi: “Şeyh şöyle dedi: Bu konuda bizimle aynı noktada olan kimse onunla aramızda merhaleler olsa da bizdendir. Bu olayda arkamızda olmayan kimse ise, bizimle akraba olsa bile bizden uzaktır. Sen benim ile birlikte ve aramızda menziller var.” Şeyh Ebû Sa‘îd’den nakledilen bu sözlerden sonra sözünü ettiğimiz dönemin başlarına ait olan Cullâbî-yi Hucvîrî’nin Keşfu’l-Mahcûb adlı kitabında da yer yer vezinli ya da secili nesrin etkilerini görmekteyiz. Bu hareket, Hâce Abdullah-i Ensârî’ye ulaştığında tam bir kemal buldu ve birçok konuda kullanılmaya başlandı. Nitekim bu ermişin eserlerini tasavvufçuların tüm vezinli nesrinin başında tutmak gerekir. Hâce Abdullah-i Ensârî’nin risalelerinde öyle secili cümleler görmekteyiz ki onların secileri, söz kendi sadeliğinden hiçbir şey kaybetmeksizin birkaç bendde tekrar edilmektedir. Galiba Hâce, bu tür ibareleri düzenleme konusunda sözlerinin hem daha etkin hem de daha kolay olabilmesi için daha çok kendi sözlerini normal nesir şeklinden çıkarıp manzum söze yakınlaştırmayı göz önünde bulundurmuştur. Örneğin Kenzu’s-Sâlikîn’deki şu ifadeler, vezinden uzak normal nesirden çok manzum bir söze daha yakın olup onu hakikatte bir tür “vezinli nesir” olarak saymak mümkündür: “Aşk dedi: Ben zevk yudumunun divanesiyim, şevke üstün gelmişim* Muhabbet zülfüne tarağım, sevgi toprağına tohumum* Eyaletimin merkezi ubudiyettir, celaletimin dayanağı hayrettir* benim varlığımın kulübesi tahrizdir, maaşımın kesesi tefvizdir* Ey akıl, sen kimsin? Sen yolun müeddebi, ben ise dergahın yakını!” Hâce, her yerde bu tarzda olan sözlerinin içinde zaman zaman şiirlerden örnekler de getirmektedir. Onun bu sözlerinin, düzenlemiş olduğu meclislerde yaptığı konuşmalar olması ya da kendisinin takrir ettiği ve daha sonraları risaleler şeklinde ortaya çıkan oturumlardan olması uzak bir ihtimal değildir. Hâce Abdullah-i Ensârî’den önce adet gereği meclislerde söyledikleri ve saliklerin ve müritlerin zihinlerinde tutup ezberledikleri başka tasavvuf şeyhlerinin sözlerinde de bu türden sözler görülmektedir. Bunlar, Pir-i Herât’ın sözleriyle olgunluk derecesine ulaştı. Burada tekrar Ebû Sa‘îd’in sözlerinden şu ifadeyi nakledelim: “Bu tasavvuf... kölelikte bir ilahlıktır, açlıktaki bir tokluktur, çıplaklıktaki bir giyinikliktir...” Hâce’den kısa bir süre sonra Ebû’l-Fazl-i Meybûdî’den geriye kalan ve Hâce Abdullah-i Ensârî’nin Kur’ân-ı Kerim üzerine yaptığı tefsire dayanan açıklamalı ve ayrıntılı tefsirde birçok konusunda bundan sonra da üzerinde durup göreceğimiz gibi secili bendler kullanılmıştır. Burada ondan bir örnek nakletmemiz yeterli olacaktır: “Budur değerli hitap ve eşsiz nizam, övgü dolu, gönüllere tatlı gelen söz, ruhlara mesajdır, gönüllere ünstür, dile ayindir, yüce fermanları ulu Allah’tan söyler... ey kullarım, bana kullukta bulunun, beni çağırın ve beni bilin. Zira yaratan benim, yapan benim, kullarını affedip bağışlayan benim. Bana ibadet edin, zira benden başka tapılacak yoktur, beni çağırın zira benden başka icabet edecek yoktur...” Bu üslubun devamı VI/XII. yüzyıl sonlarına ve ondan sonraki döneme kadar sürmüştür. Örneğin, bu dönemin ortalarında Ebû’l-Feth Muhammed b. Abdulkerim-i Şârestânî’nin (Şehristânî) meclislerinden birinden kalmış olan bu üslubun tekamül bulmuş halini görmekteyiz ki Arapça nazım ve nesrinden örnekler ve Fars şiirinden örnekler ile karışmış bir secili vezinli sözlerin getirilmesinden oluşmaktadır. Tebliğ halkaları kurulurken dile getirilmiş olan minber ehli ya da menkıbecilerin sözlerinden olduğu kesin olan Kitâbu’n-Nakz’da da VI/XII. yüzyıl sonlarına kadar bu söz konusu üslubun devamını görmekteyiz. Bu dönemin mensur irfanî eserlerinin en sonuncularından olan Attâr’ın Tezkiretu’l-Evliyâ’sında da bu tür seçili vezinli ifadelere, özellikle de şeyhlerden her birinin yaşamını anlattığı bölümün başında geniş ve açık bir şekilde rastlanmaktadır. Mürsel nesir ile sanatlı nesir üslubu arasındaki sınır olarak nitelendirdiğimiz tarz, bu dönemin sonuna kadar hep bir şekil üzereydi ve onun örnekleri arasında genel bir farklılık, bu dönemin başında ve sonunda görülmemekteydi. Sanatlı nesrin, bu üslubun revaç bulmasından kısa bir süre sonra yaygınlaşması ve VII/XIII. yüzyıl başlarına dek kemal derecesinin önemli derecelerine ulaşmasıyla birlikte söz konusu üslup aynı şekilde olduğu gibi kaldı ve tekrarlanan seciler ve vezinli bendlerde bulunan kusurlar azalmaya başladı. Söylediğimiz gibi kimi zaman Arapça ve Farsça şahit beyitlerin kullanılmasıyla iç içe bir durumdaydı. Bu iki üslubu bir yana bırakılırsa üzerinde durduğumuz dönemin en önemli nesir üslubu olan bir başka üslupla karşılaşırız. Bu üslup sanatlı nesirdir. Bildiğimiz gibi IV/X. yüzyılda ve V/XI. yüzyıl başlarında Arapça sanatlı nesir büyük bir revaç bulmuştu. O dönemde Arapça yazan alim ve edebiyatçılardan ortaya çıkmış olan en büyük yazarlar İranlı olup Arap nesrini kemal derecesinin en üst noktasına ulaştıranlar da bunlardı. Bundan dolayı da onların Munşeâtları, V/XI. yüzyıldan itibaren Arap edebiyatı alanında çalışan kimselerin baş kaynağı oldu. Risale yazma ve yazıyı öğretme düşüncesi taşıyan herkesin kendi işinde başarılı olabilmesi için bu eserlerin meşhur örneklerini okuması gerekiyordu. Nizâmî-yi Aruzî, katiplik mesleğinde başarı elde etmek için saymış olduğu şartlardan birisi olarak “Munâzara-i Suhuf-i Halef”i kabul etmektedir. Onun bu sözden amacı, Arapça yazan yazar ve risalecilerinden “sonrakilerin eserlerine bakma”dır. Nizamî, bu “Suhuf-i Halef”ten ünlü inşacılardan birkaç kişinin eserlerini zikretmektedir. Zikretmiş olduğu bu yazarların geneli IV/X. yüzyıldan sonra yaşamış ve çoğu Arapça sanatlı ve vezinli söze sahiptiler. Bu tür eserlerde denemeler yapma, bu dönemin büyük yazarlarının özellikle VI/XII. yüzyıldaki Farsça yazan risalecilerin onların etkisi altında kalmasına ve yavaş yavaş onların eserlerinin benzeri olan Farsça eserler ortaya çıkarmalarına neden oldu. Farsça sanatlı nesir bu şekilde ortaya çıkıp hızla yaygınlaştı. Kısa bir süre içinde saltanat ve divan risalelerinde ve kıssa, destan ve hikaye kitaplarında ve edebî yönü ağır basan eserlerde kullanıldı. Bu üslubun yaygınlaştığı dönem, VI/XII. yüzyıldır. İlk Farsça sanatlı eser, VI/XII. yüzyılın ilk yarısının ortalarında ortaya çıktı. Bu eser de 536/1141 yılı dolaylarında yazılmış olan Ebû’l-Me‘alî Nasrullah b. Muhammed’in Kelîle ve Dimne’sidir. Kelîle ve Dimne, göreceğimiz gibi, tam olarak sanatlı nesirle değildir. Ancak eşanlamlı sözcüklerin kullanılması, eksik secilerin kullanılması, kitabın konularının büyük bir bölümünde vezne uyulması, şiir ve misallere dayanma, sözün uzatılması ve buna benzer açılardan onu, sanatlı üslubun başlangıcı olarak değerlendirmek ve VI/XII. yüzyılın ikinci yarısında ve VII/XIII. yüzyılın başlarında yani üzerinde durduğumuz dönemin sonlarında Fars edebiyatında ortaya çıkan gösterişli eserlerin öncülerinden saymak gerekir. Bu dönemin mensur eserlerini zikrettiğimizde bunların isim ve özelliklerini tekrar göreceğiz. Nesirde sanatlı üsluptan amaç, çeşitli lafzî sanatların ve manevî süslemelerin, tavsif yolundan uzak sözlerin kullanılması ve Arapça ve Farsça çeşitli şiir, misal ve şahitlerin getirilmesi, bilimsel kavram ve benzerlerinin kullanılması üzerine dayanan tarzdır. Bu tarz, yazarın maharetini gösterme ve şiirsel tahayyüllerini açıklama fırsatına burada imkan bulması açısından gerçekten dikkate değerdir. Zira bu durumda yazar, kendi konusunu normal ve kuru bir şekilde açıklamamakta aksine onu çeşitli tahayyül ve konularla, gösterişli güzel vasıflarla, şairane terkiplerle ve zihni neşelendireceğine kaynaklık edecek ve zevki kabartacak şeylerle karıştırır. Bu üslubun eksiği şuradadır: Yazar, normal ve sade konuyu kimi zaman ibare, kinaye, misal ve haberlerin örtüsü altında o derece dolandırır ki konunun temel amacı zaman zaman göz önünden kaybolur ve ilk ve temel amaç olan şey, ikinci veya üçüncü derecede ve ayrıntı bir konumda yer alır. Bu üslubun bir diğer eksiği de şuradadır: Yazar, maharet ve üstatlığını göstermek için geniş bir alana sahiptir ve Arapça sözlerden istediği kadarını kendi yazısında kullanma noktasında özgürdür. Buna ilave olarak çeşitli sanatların kullanılması özellikle de cinas, tersi’ ve seci’, Arap dilinden yardım almak dışında mümkün görülmüyor ve başarılı olamıyordu. Yazar, Farsça kelimelerle kendi ihtiyacını gideremeyeceğini görünce ister istemez elini Arap edebiyatının eteğine atıyor ve Arapça kelime ve terkiplerden sınırsız bir şekilde yararlanmakla uğraşıyordu. Bu da kimi yazarların aşırıya kaçmalarına öncülük etmiş oldu. Hatta o derece ki Sa’deddîn, Revâyinî, Ata Melik-i Cuveynî, özellikle de Vassâfu’l-Hadre gibi kimseler, eserlerini Arapçada unutulmaya yüz tutmuş kimi kelimelerin bir mahzeni haline getirdiler. Bu yolla da aslında hiç de ihtiyaç duyulmayan birçok Arapça kelimenin Fars diline girmesine yol açılmış oldu. Her ne kadar sanatlı nesir, VI/XII. yüzyıl başlarından itibaren Fars edebiyatında başladıysa da olgunluk derecesi, VI/XII. yüzyıl sonlarında özellikle de VII/XIII. yüzyıldadır. yani üzerinde durup incelemeye çalıştığımız dönemin sonları ve Moğolların İran üzerinde egemenlik kurdukları dönemin bir kısmıdır. |