Pazartesi 21 Mayıs 2012 - 17:37

الإثنين ١ رجب ١٤٣٣

دوشنبه ۱ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۹:۰۷

Kullanıcı adı:

Åžifre :

Şifremi Hatırla
Åžifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       


El-Mizan Tefsirindeki Kelime Ve Kavramlar 5

     
kuran kerim
     

CİLT 5

BURC-ÅžEYD: "Burûc"  kelimesi, "burc" kelimesinin çoÄŸuludur; kalelerin üzerinde inÅŸa edilen  yapılar anlamına gelir. Bu tür binalar, düşman saldırılarını püskürtmek  için mümkün olduÄŸunca saÄŸlam inÅŸa edilir. Aslında kelimenin etimolojik  kökeninde "açıklık" anlamı vardır. Nitekim süs eÅŸyalarını vb. açığa  vurmaya "teberruc" denilmesi de bundan dolayıdır. "muÅŸeyyede" kelimesi,  yükseklik anlamını ifade eder. Bunun da etimolojik kökeni "eÅŸ-ÅŸeyd",  yani kireçtir. Çünkü kireçle hem bir yapı saÄŸlamlaÅŸtırılır, hem  yükseltilir, hem de süslenir. Buna göre, "el-buruc-ul müşeyyede",  gelmekte olan her türlü düşman saldırısı karşısında insanın sığınmak  durumunda olduÄŸu kaleler üzerinde yükseltilen saÄŸlam binalar demektir.  (4:78)

TEDEBBUR: "Yetedebberûne" kelimesi,  "tedebbur" kökünden, bir ÅŸeyi diÄŸer bir ÅŸeyden sonra almak demektir.  Ayetin atmosferi içinde ise, bir ayeti diÄŸer bir ayetten sonra  düşünmeyi veya ayet üzerinde peÅŸ peÅŸe düşünmeyi ifade eder. (4:82)

İSTİNBAT:  "Yestenbitûne=iÅŸin iç yüzünü anlayanlar" kelimesinin mastarı "istinbat"  kelimesi, sözün kapalılık durumundan çıkarılıp bilgi ve ayırt etme  aÅŸamasına ulaÅŸtırılması demektir.Bu kelimenin kökü "nebet"tir; kuyudan  çıkarılan ilk su anlamına gelir. (4:83)

TEKLİF : "Tükellefu"  sözcüğünün mastarı "et-teklif" kelimesi, meÅŸakkat ifade eden  "el-külfet" kökünden türemiÅŸtir. Teklife de teklif (meÅŸakkat, zorluk)  denilmesi, mükellefe (yükümlüye) zorluÄŸun  

yüklenmesi nedeni iledir. (4:84)

TENKİL: "Tenkil=ceza" sözcüğü, "nekâl" kökünden gelir ve Mecma-ul Beyan tefsirinde vurgulandığı

gibi,  ÅŸu anlamı ifade eder: Benzeri bir azaba uÄŸratılma korkusu ile  insanların bozgunculuk yapmasını engelleyici ceza. Görevini yerine  getirmeyenin bir daha benzeri bir suça yeltenmeyeceÄŸi diÄŸer  mükelleflerin ibret alacağı ÅŸekilde cezalandırılması yani.(4:84)

RAKABE: "Rakabe" ise, boyun demektir. Ancak mecazî olarak köle kimse anlamında kullanılması

yaygınlık kazanmıştır. (4:92)

DİYET: "Diyet" ise cana, bir organa veya başka bir şeye karşılık olarak mal vermek demektir. (4:92)

MİSAK: "Mîsak" kelimesi, mutlak olarak antlaşma demektir. Zimmetten ve her türlü sözleşmeden daha geneldir. (4:92)

TAAMMUD:  "Müteammid" kelimesinin mastarı olan "ta-ammüd" kelimesi, bir fiili  taşıdığı unvanıyla bilinçli bir ÅŸekilde ve kastederek iÅŸlemek anlamına  gelir. İsteÄŸe baÄŸlı olarak iÅŸlenen bir fiil [ihtiyarî bir iÅŸ], taşıdığı  unvanı kastetmeksizin olmaz. Dolayısıyla bir fiilin birden fazla unvanı  olması caizdir. Bu bakımdan bir fiilin bir açıdan kasten, bir diÄŸer  açıdan da yanlışlıkla iÅŸlenmiÅŸ olması mümkündür. ÖrneÄŸin, av hayvanı  olduÄŸunu sanarak bir karartıya ateÅŸ açan kimse, gerçekte bir insan olan  bu karartıyı öldürürse, av açısından taammüden, insan açısından da bu  fiili yanlışlıkla iÅŸlemiÅŸ olur. Aynı ÅŸekilde, bir kimse birine terbiye  etmek amacıyla bastonla vurur ve o kimse ölürse, onu yanlışlıkla  öldürmüş olur. Dolayısıyla bir mümini kasten öldüren kimse, iÅŸlediÄŸi  fiille bir mümini öldürmeyi amaçlayan, onu öldüreceÄŸini ve onun mümin  olduÄŸunu bilen kimsedir. (4:93)

DARAR:  "Darar" kelimesi, cihat ve savaÅŸ yükümlülüğünü engelleyecek ÅŸekilde  vücutta körlük, topallık ve hastalık gibi bir noksanlığın bulunması  demektir.(4:95)

HÃŽLE : "Hîle" kelimesi,  "haylûle" (engel, mani, önlem) kökünden ÅŸekil ve biçim ifade eden  mastar kipi gibidir. Sonra alet anlamında kullanılmıştır. Dolayısıyla  iki ÅŸey arasında bir engel ve önlem bulmaya ulaÅŸtırıcı araç anlamını  ifade eder. Ya da bir ÅŸeyi elde etme veya bir baÅŸka hâle geçme anlamını  ifade eden bir hâl veya bunun dışında bir hâldir. Bu ifade, genelde  gizlice yapılan ve yerilen iÅŸlerle ilgili olarak kullanılır. Her  hâlükârda kelimenin kök anlamında, Ragıb'ın el-Müfredat adlı kitabında  belirttiÄŸi gibi, deÄŸiÅŸim anlamı vardır. (4:98)

REÄžAM:  "Murâğe-men" kelimesinin kökü olan "er-reğâm" ile ilgili olarak Ragıp  el-İsfa-hanî der ki: "er-Reğâm", yumuÅŸak toprak demektir. Araplar,  "RaÄŸime enfu fulanin raÄŸmen=burnu topraÄŸa sürtüldü" derler. "ErÄŸamehu  gayruhu= baÅŸkası onun burnunu yere (topraÄŸa) sürdü" ÅŸeklinde de  kullanılır. Bununla kızgınlığı, öfkeyi ifade ederler. Åžairin ÅŸu beyti  buna örnektir: "O burunlar yere sürtüldüğü zaman onları hoÅŸnut  etmem.Onlardan özür dilemem; aksine kızgınlıklarını arttırırım."  Åžiirde, söz konusu kelimeye karşılık olarak "hoÅŸnut etme" ifadesinin  kullanılması, bu kelimenin kızdırma anlamını içerdiÄŸine dikkatimizi  çekmektedir. Buna dayanarak, "ErÄŸamellahu enfehu ve erÄŸame-hu=Allah  onun burnunu sürttü, ona kızdı", "Râğamehu=iki kiÅŸi birbirini kızdırıp  öfkelendirmeye çalıştılar, her biri karşı tarafın burnunu sürmek için  gayret gösterdi" denilmiÅŸtir. Sonra "murâğeme" kelimesi, istiare  yoluyla çekiÅŸip münakaÅŸa, kavga etmek anlamında kullanılmaya baÅŸladı.  Yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuÅŸtur: "Yeryüzünde gidecek birçok  yer... bulur." "MuraÄŸemen kesîren" yani, öfkelenmesini gerektiren kötü  bir ÅŸey gördüğünde ondan kaçacak bir yer bulur. Bu tıpkı; "Falandan  kızdığım için falana gittim, ona yöneldim" demeye benzer. [Müfredat'tan  alınan alıntı burada sona erdi.] (4:100)

CUNAH: "Cünah" kelimesi, günah anlamına geldiği gibi sıkıntı, sakınca, dönme ve meyletme anlamlarını da ifade eder.(4:101)

KASR:  "Taksurû" kelimesinin kökü olan "kasr" kelimesi de, namazı kısaltma  demektir. Mecma-ul Beyan adlı tefsirde şöyle deniyor: "Namazı kısaltma  anlamında üç deÄŸiÅŸik ifade kullanılır: Birincisi, 'kasart-us salate'.  Kur'ân'da kullanılan ifade budur. İkincisi; [tef'il kalıbına uyarlanmış  ÅŸekilde, ayni] 'kassartuha taksiren'. Üçüncüsü, 'aksartuha iksaren'  [İf'al kalıbına uyarlanmış ÅŸekli yani]." [Mecma-ul Beyan'dan aldığımız  alıntı burada son buldu.](4:101

VAKİT-MEVKUT: "Mevkut"  kelimesi, "vakit" kökünden türemiÅŸtir. Meselâ, "vakkattu keza" yani,  onun için vakit belirledim. Dolayısıyla ifadenin zahirinden ÅŸunu  anlıyoruz: Namaz, vakitleri belirlenmiÅŸ, bölüm bölüm olarak tayin  edilmiÅŸ ve belli vakitlerinde kılınan bir farzdır. Ancak ayetin  zahirinden anlaşıldığı kadarıyla, namazla ilgili "vakit" kelimesinin  kullanılması, sabitliÄŸi ve deÄŸiÅŸmezliÄŸi ifade etmekten kinayedir.  [Yani, ayette namazın, vakti belirlenmiÅŸ bir farz olduÄŸu ifade edilmesi  amaçlanmamıştır. Maksat, namazın sabit ve kesinlikle deÄŸiÅŸmez bir farz  olduÄŸunu açıklamaktır. Dolayısıyla] gerektirilenin, gerektirici  anlamında kullanılması gibi bir durumdur bu. O hâlde namazın "kitaben  mevkuten" oluÅŸundan maksat, sabit ve deÄŸiÅŸmez bir farz oluÅŸudur. Buna  göre, hiçbir ÅŸekilde namazın farzlığı düşmez. Dolayısıyla "mevkut"  sözcüğünü ilk anlamıyla [vakti belirlenmiÅŸ olarak] algılamak,  öncesindeki ifadenin içeriÄŸiyle örtüşmüyor. Çünkü namazın belli  vakitleri olan bir ibadet olduÄŸundan söz etmenin bir gereÄŸi yoktur.  Ayrıca, "Çünkü namaz..." diye baÅŸlayan ifadenin, "...yerleÅŸtiÄŸiniz  zaman artık namazı gereÄŸince kılın." ifadesini gerekçelendirmeye  yönelik olduÄŸunu da unutmamak gerekir. Åžu hâlde namazın "mevkut"  oluÅŸundan maksat, hiçbir ÅŸekilde farzlığı deÄŸiÅŸmeyen sabit oluÅŸudur.  Dolayısıyla namaz, orucun yerine fidye verilmesi gibi bir baÅŸka ÅŸeyle  deÄŸimez.(4:103)

HATA: Râgıp el-İsfahani,  el-Müfredat adlı eserinde şöyle der: "Bir ÅŸeyi kastettiÄŸi hâlde baÅŸka  bir ÅŸeyi elde eden kimse için 'hata etti' denir. EÄŸer elde ettiÄŸi ÅŸey  kastettiÄŸi ÅŸeyse, bu sefer 'isabet etti' denir. HoÅŸ olmayan bir fiili  iÅŸleyen veya yakışık olmayan bir ÅŸeyi isteyen kimse için de 'hata etti'  denir. Bu yüzden, 'hataya isabet etti' ve 'doÄŸruyu bulmada yanıldı',  'doÄŸruya isabet etti' ve 'yanlışlıkta hata etti, yanıldı' denir.  Görüldüğü gibi bu, ortak bir kelimedir; deÄŸiÅŸik anlamlar arasında gidip  gelmektedir. Gerçekleri araÅŸtıran bir kimsenin, üzerinde durup bunları  incelemesi gerekir." Ragıp devamla ÅŸunları söyler: "Hata ve kötülük  anlamlarına gelen 'hatîe' ve 'seyyie' kelimeleri birbirlerine  yakındırlar. Ancak 'hata' genellikle yapılması bizzat kastedilmeyen  ÅŸeyle ilgili olarak kullanılır ve gerçekte insanın bu kastı, böyle bir  fiilin ondan sâdır olmasına sebep olur. Av hayvanını vurayım derken bir  insanı vuran ya da sarhoÅŸ edici bir içki içip sarhoÅŸken bir cinayet  iÅŸleyen kimsenin durumu gibi. Burada iki sebepten söz edebiliriz:  Birini iÅŸlemek sakıncalıdır. SarhoÅŸ edici ÅŸarabı içmek yani.  Dolayısıyla insan, bundan kaynaklanan hatadan sorumludur ve bu hatanın  doÄŸurduÄŸu sonuç ondan asla ayrılmaz. DiÄŸeri ise, sakıncalı deÄŸildir. Av  hayvanını vurmak yani.""Yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor:  'Yanılarak yaptığınızda size bir günah yoktur; fakat kalplerinizin bile  bile yöneldiÄŸinde günah vardır.' (Ahzâb, 5) Nitekim bir baÅŸka ayette de  şöyle buyuruyor: 'Kim bir hata veya günah iÅŸler de...' (Nisâ, 112) Åžu  hâlde burada geçen 'hata' ile, istemeden iÅŸlenen fiil kastediliyor."  (el- Müfredat'tan aldığımız alıntı burada son buldu.) Bana öyle geliyor  ki, "hatîe" kelimesi, kullanım çokluÄŸu dolayısıyla mevsufa gerek  duymayan sıfatlar türündendir. "Musibet", "reziyye=musibet, belâ" ve  "selika=tabiat, yaratılış" gibi. "Feîl" kalıbı (sıfat-ı müşebbehe),  olayın birikmesine ve kalıcılık kazanmasına delâlet eder. Åžu hâlde  "hatîe", hatanın birikip kalıcılık kazandığı fiil demektir. Hata,  insanın kastetmeden iÅŸlediÄŸi fiil demektir. Yanlışlıkla adam öldürmek  gibi. Bu kavramla ilgili asıl anlam budur. Ancak gitgide anlam daha  geniÅŸ tutuldu ve salim bir fıtrata sahip bir insanın kastetmemesi  gereken fiiller anlamında da kullanılır oldu. Dolayısıyla anlamın bu  geniÅŸletilmiÅŸ hâliyle, her günah ve günahın her türlü etkisi, "hata"  kavramının nesnel karşılığının kapsamına girer. "Hatîe=hata", insanın  kastetmediÄŸi amel veya amelin etkisidir (bu durumda günah olarak deÄŸer  kazanmaz) ya da kastedilmemesi gereken bir ÅŸeydir (bu durumda da günah  veya günahın vebalı olarak deÄŸerlendirilir). Fakat yüce Allah, "Kim bir  hata... iÅŸler" ifadesinde, hatayı insanın kazanmasına nispet etmiÅŸtir.  Dolayısıyla burada kastedilen, günah nitelikli hatadır. Bu bakımdan  ayette geçen "hatîe" kelimesi ile, kastedilmemesi gereken bir fiili  bilerek iÅŸlemek durumuna iÅŸaret edilmiÅŸtir. (4:112)

REMY: Kötü  ameli baÅŸkasına nispet etmenin, "ok atma" anlamında kullanılan "remy"  kelimesiyle ifade edilmesinde, aynı ÅŸekilde iftira atmanın vebalini  kabullenmeyle ilgili olarak "ihtimal=yüklenmek

kelimesinin  kullanılmasında, latif bir istiare sanatı örneÄŸi vardır. Sanki iftiracı  kiÅŸi, suçsuz insana bir ok fırlatarak onu öldürüyor ve bu öldürmesi ona  hayatı boyunca her türlü hayırdan alıkoyucu, kendisinden ayrılmayan bir  yük bindiriyor. (4:112)

ÅžAKK: "Yuşâkik"  kelimesi, "ÅŸakk" kö-künden gelir ve bir ÅŸeyden ayrılan parça demektir.  Buna göre, "yuÅŸa-kik" kelimesinin mastarları olan "muşâkka" ve "ÅŸikâk"  kelimeleri, kiÅŸi-nin arkadaşınınkinden ayrı bir parçada, bir şıkta  olması demektir. Bu ise karşı çıkmaktan, muhalefet etmekten kinayedir.  Dolayısıyla, doÄŸru yol belli olduktan sonra Resule karşı çıkmak, ona  muhalefet etmek ve ona itaat etmemek demektir.(4:115)

UNSA: "İnas"  kelimesi, "unsa" nın çoÄŸuludur. Araplar, "Enus-el hadîdu enesen=demir  büküldü, yumuÅŸak oldu" ve "Enus-el mekanu=yer çabuk ve çok bitki  verdi." derler. Dolayısıyla kelimede etkilenme ve edilgenlik anlamı  esas tır. Bu yüzden diÅŸi canlılara "unsa" adı verilmiÅŸtir. Allah'tan  baÅŸka

kulluk sunulan tüm mabutlar ve putlar da "inas" diye  nitelendirilmiÅŸlerdir. Bunun nedeni, onların edilgen, etkilenen ÅŸeyler  olmaları, onlara tapanların beklediÄŸi türden bir etkinlik yapma  gücünden yoksun olmalarıdır. (4:117)

MERİD:  "El-merîd" kelimesi, her türlü hayırdan ari ya da mutlak olarak çıplak  demektir. Beydavî kendi tefsirinde der ki: "el-Merîd" ve "el-mârid"  hiçbir hayırla ilgisi olmayan demektir. Terkibin aslı, düz ve yumuÅŸak  olma anlamına gelir. Yani, yumuÅŸaklık ifade eder. "Sarh-un mumerred"  (yumuÅŸak, düzgün taht) "Gulamun emred" (bıyığı henüz terlemiÅŸ, tüysüz  delikanlı), "Åžeceret-un merdâ" (Yaprakları az ve seyrek aÄŸaç)..."  (Beydavî'den aldığımız alıntı burada son buldu.) (4:117)

DEREK: "ed-Derek"  -bazen de "ed-derk" olarak okunur- kelimesi ile ilgili olarak Ragıp  el-İsfahanî ÅŸunları söyler: "Derek" kelimesi, "derec" kelimesiyle aynı  anlamı ifade eder. Fakat, "derec"de yukarı doÄŸru yükseliÅŸ esas  alınırken, "derek"de aÅŸağıya doÄŸru alçalış esas alınır. "Cennet  dereceleri" ve "Cehennem derekeleri" ifadelerinde, kelimelerin bu  özellikleri esas alınmıştır.(4:145)

ZEBUR:  Bir görüşe göre "Zebur", mektup=yazılmış demektir. Çünkü Araplar  "yazdı" anlamında "zebere" fiilini kullanırlar. Dolayısıyla "Zebur"  kelimesi, "mezbur=yazılmış" demektir. (4:163)

BURHAN: "Kesin delil" olarak anlamlandırdığımız "burhan kelimesiyle ilgili olarak Ragıp el-İsfahanî

der  ki: "Burhan, kanıtlama amaçlı açıklama demektir. 'Ruc-han' ve 'sunyan'  gibi, 'fu'lan' kipinden gelir. Bazılarına göre bu kelime,  'berehe-yebrehu=beyaz oldu' fiilinin mastarıdır." (Rağıptan aldığımız  alıntı burada son buldu.) Dolayısıyla bu kelime, hangi kökten ve hangi  kalıptan olursa olsun mastardır. Kimi durumlarda, özellikle delil ve  kanıt anlamında kullanıldığında fail anlamını ifade eder. (4:174)

CAHİM: Ragıp el-İsfahanî şöyle der: "el-Cahme-tu" ateşin şiddetle alevlenmesi demektir. "Cahîm" kelimesi de bu kökten gelir. (5:10)

İCBAR:  "İcbar" kelimesi, etimolojik yapısı itibariyle bir baÅŸkasını diÄŸer  birini düzeltmeye yöneltmek anlamını ifade eder. Ne var ki, bu ifade  salt zorlama anlamında kullanılmaya baÅŸlanmıştır. Bu yüzdenbiri,  "Ecber-tuhu ala keza" dediÄŸinde, bu "onu zorladım" demektir... Bir  insanı nitelemek anlamında "cabbar" niteliÄŸi kullanıldığı zaman, denmek  isteniyor ki bu insan, hakketmediÄŸi bir üstünlük iddiasında bulunmak  suretiyle bir eksikliÄŸi gideriyor. Dolayısıyla bu nitelik sadece yergi  anlamında kullanılır. Buna ÅŸu ayetleri örnek gösterebiliriz: "Ve her  inatçı zorba periÅŸan oldu." [İbrâhim, 15], "Beni baÅŸ kaldıran bir zorba  yapmadı." [Meryam, 32], "Orada zorba bir millet var." [Mâide, 22] Bir  ÅŸeyin akranlarına, hem cinslerine baskın çıkması, üstün olmasıyla  düşünülebilir olduÄŸundan Araplar, "Nahletun cebbaretun" (iri hurma  aÄŸacı) ve "nâketun cebbaretun" (kocaman deve) derler." Ragıp-'tan  ihtiyaç duyduÄŸumuz kadarıyla yaptığımız alıntı burada son buldu. Bundan  da anlaşılıyor ki, "zorbalar" (cebbarin)dan maksat, halkı kendi  isteklerine göre hareket etmeye zorlayan güç ve iktidar sahipleridir.  (5:22)

NEBE: "en-Nebe" ise, yararlı ve olumlu etkiler bırakan haber demektir. (5:27)

BEVA-NEBVE:  Ragıp el-İsfahanî el-Müfredat adlı eserinde diyor ki: "el-Bevâ  kelimesi, etimolojik olarak, bir ÅŸeyi oluÅŸturan parçaların yer  bakımından eÅŸit oluÅŸunu ifade eder. 'en- Nebve' ise, bunun tam aksini,  yani bir yerin parçalarının uyumsuzluÄŸunu, girintili, çıkıntılı oluÅŸunu  ifade eder. Bir yer, konaklayan kimse açısından uyumsuz, girintili  çıkıntılı deÄŸilse ona, 'Mekanun bevâun' (düz yer) derler. 'Bevve'tu  lehu mekanen' yani, yeri düzelttim. Parçaları uyumlu hâle geldi."(5:29)

VERA’ :  "Yuvârî" fiilinin mastarı olan "elmuvarat" kelimesi, örtmek demektir.  Kendini örtünme anlamında kullanılan "Tevârîi" ise, buradan gelir.  "el-Vera" da bu kabildendir; bir ÅŸeyin ötesi, arkası anlamında  kullanılır. (5:31)

MUHEYMİN: "Müheymin"  kelimesinin mastarı olan "heymene" kelimesi, bir ÅŸeyin bir ÅŸeye egemen  olması demektir. Bu ise, -kelimenin anlam kökünden anlaşıldığı  kadarıyla- bir ÅŸeyin koruma, denetleme ve üzerinde çeÅŸitli  tasarruflarda bulunma açısından baÅŸka bir ÅŸey üzerinde otorite sahibi  olması anlamına gelir. (5:48)

İTTİHAZ:  "Tettehizû" kelimesinin mastarı olan "ittihaz=edinme" ifadesiyle ilgili  olarak Mec-ma-ul Beyan tefsirinde şöyle deniyor: "İttihaz; bir ÅŸeyi bir  iÅŸ için hazırlamak amacıyla ona güvenip dayanmak demektir. Bu kelime,  'ahaze' fiilinin 'iftial' kalıbına uyarlanmış türevidir. Aslı  'i'tihaz'dır. Sonra hemzenin biri 'ta'ya dönüştürülmüş ve bu 'ta' da  öbür 'ta'da idgam edilmiÅŸtir. Tıpkı 'va'd' kökünden türeyen 'ittiad'  gibi. 'Ahz'ın birkaç anlamı vardır. 'Ahaz-el kitabe' dediÄŸin zaman,  kitabı eline almasını kastetmiÅŸ olursun. 'Ahaz-el kurbane' dediÄŸin  zaman, kurbanı kabul etmesini kast-ediyorsun. 'Ahazehu'llahu min  me'menihi' dediÄŸinde ise öldüğünü kast-ediyorsun. Bu kelimenin asıl  anlamı ise, bir ÅŸeyin bir yönden baÅŸka bir yöne geçmesidir." Mecma-ul  Beyan'dan alınan alıntı burada sona erdi. (5:51)

İRTİDAT: "Yertedde"  kelimesinin mazi fiili "irtedde"dir.] "İrtedde an dinihi" ise dininden  döndü, anlamına gelir. Dindarların literatüründe "irtidat" kelimesi,  imandan küfre dönmeyi ifade eder. Bu imanından önce küfrün olması ile  olmaması arasında, bu nitelikle anılma açısından herhangi bir fark  yoktur. Bir kâfirin inanması, ardından tekrar küfre dönmesi gibi.  Önceden kâfirken Müslüman olan, ardından tekrar küfre dönen insanın  irtidadı, "Millî irtidat"; Müslüman bir aileden dünyaya geldiÄŸi için  önceden küfre sapması söz konusu olmayan bir kimsenin dinden dönüşü de  "Fıtrî irtidat" olarak isimlendirilir. [Bu anlamlar, bu kelimenin asıl  anlamları durumuna gelmiÅŸlerdir. Mecazî bir kullanım söz konusu  deÄŸildir. Ancak bu kullanım, ya İslâm'ın getirdiÄŸi bir olgudur  -ha-kikat-ı ÅŸer'iye- veyahut Müslümanlar arasında yaygınlaÅŸan bir  kullanımdır -hakikat-ı müteÅŸerria-.] (5:54)

     

El-Mizan Tefsirindeki Kelime Ve Kavramlar 1

El-Mizan Tefsirindeki Kelime Ve Kavramlar 2

El-Mizan Tefsirindeki Kelime Ve Kavramlar 3

El-Mizan Tefsirindeki Kelime Ve Kavramlar 4



Total Visit: 1275
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.