Perşembe 9 Şubat 2012 - 05:27

الخميس ١٧ ربيع الأول ١٤٣٣

پنجشنبه ۲۰ بهمن ۱۳۹۰ - ۰۶:۵۷

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
     

El-Mizan Tefsirindeki Kelime Ve Kavramlar  3
     
kuran kerim
     

CİLT 3 

TEVİL: Tevil kelimesinin kökü "evl"dir. Bu kökün anlamında belirgin olan unsur  dönme anlamıdır. [Tevil ise döndürme anlamını ifade eder.] Buna göre  müteşabih ayetleri tevil etmek, onları dönük oldukları kaynaklara  döndürmek demektir. Kur'an'ın tevili de, Kur'an öğretilerinin alındığı  asıl kaynaklardır. (3:7) 

REMZ : "Remz;  dudaklarla işaret etmek demektir. Kaş, göz ve elle yapılan  işaretleşmeler anlamında da kullanılır. Ancak genellikle dudak  işaretleşmesi kastedilir." (3:41)  

LEYY : "Yelvune" fiilinin mastarı olan "leyy" kelimesi, ipi bükmek demektir.  Baş ve dil için kul-lanıldığında, başı ve dili sağa sola eğip bükmek  anlamını ifade eder. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "...başlarını yana  çevirirler..." (Müna-fikun, 5), "...dillerini eğip bükerek..." (Nisâ,  46) (3:78)  

HAŞR : 1-"Tuhşerûne" fiilinin mastarı olan "haşr" kelimesi, bir topluluğu  bulundukları yerden, kovmak suretiyle çıkarmak demektir. Bir kişi için  kullanılmaz. (3:12)

     

                 2- "el-Haşr" , insanları  savaş veya göç gibi sosyolojik bir olay için bir araya toplamak,  seferber etmek anlamına gelir.(6:38) (cilt7) 

VECH: 1-"Vech"  kelimesinden bir şeyin insana bakan tarafı veya özel anlamda yüz  kastedilmiştir. Bunun nedeni, duyu organlarının büyük bir kısmını  kapsayan yüzün teslim olmasının, tüm bedenin teslim olması demek  olduğuna dayanır. (3:20)            

AZİZ : "Tuizzu" fiilinin mastarı olan "izz" kelimesi bir şeyin elde  edilmesinin zor olması anlamında kullanılır. Bu yüzden, nadir bulunan  şeyler için "aziz" denir. Yâni zor bulunur. Yine bir toplumda yenilgiye  uğratılması, baskı altına alınması zor olan kimse için de "aziz-ul  kavm" ifadesi kullanılır. Bununla, o kimseye baskı ve galibiyet yoluyla  ulaşılmayacağı anlamı kastedilir. Toplumun içinde, erişilmesi güç bir  makama sahip olmasına, onların sahip oldukları her şeye aksi değil  sahip bulunuyor olmasına işaret edilir. Daha sonra bu ifade, her zorluk  için kullanılır oldu. "Yeizzu aleyye keza" dendi mi "falan şey bana zor  geldi" anlamı kastedilir. Nitekim bir ayette şöyle buyurulu-yor:  "Azizun aleyh=Sıkıntıya düşmeniz onun gücüne gider." (Tevbe, 128) yâni  ona zor gelir. Yine, her galibiyet anlamında kullanılır oldu. Araplar:  "Men azze bezze", "galip gelen soyar (ganimet alır)" derler. Bir ayette  şöyle buyuruluyor: "Ve azzeni fil-hitab=bana konuşmada üstün geldi."  (Sâd, 23) Yâni, "beni yendi." Kelimenin asıl anlamı, yukarıda  belirttiğimiz gibidir. (3:26) 

HAYIR : "Hayır" kelimesinin semantik yapısında "seçme" anlamı vardır. Biz bir  şeyi "hayır" olarak isimlendirirken, öncelikle onu başka bir şeyle  karşılaştırmış ve bu karşılaştırmada ikisinden birini tercih etmeyi  amaçlamışızdır. Neticede birini seçeriz. İşte bu seçtiğimiz "hayır"dır.  Biz onu, istediğimiz ve amaçladığımız şeyi kapsadığı için seçmişizdir.  Şu halde bizim istediğimiz, gerçek anlamda hayırdır. Eğer biz onu,  başka bir şey için isteseydik, istediğimiz o başka şey, gerçek hayır  olurdu. Başkasının hayır oluşu da, onun hayır oluşu açısından söz  konusudur. Şu halde gerçek hayır, kendisi itibarıyla istenen şeydir.  Hayır olarak isimlendirilmesi, başkasıyla karşılaştırıldığında istenen  şeyin o olmasından dolayı dır. Varlıklar içinde birini seçmek  istediğimiz ve bu seçimimizde tereddüde düştüğümüzde, artık o şey  "seçilmiş" niteliğini kazanır.Görüldüğü gibi, bir şey başka bir şeyle  karşılaştırılıp bu şeye göre daha etkili olarak algılandığından dolayı  seçilir, bu yüzden "hayır" adını alır. (3:26) 

TULİCU : "Tûlicu" kelimesinin kökü, "girme" anlamına gelen "vulûc" kelimesidir.  Anlaşıldığı kadarıyla bazı bilginlerin de belirttikleri gibi gecenin  gündüze ve gündüzün geceye girdirilmesinden maksat, bir yıl boyunca  gece ve gündüz süresinde meydana gelen değişikliklerdir. Burada da  yeryüzü boyunca bölge ve mekanların genişliği esastır. Ayrıca güneşin  eğiminde bir takım değişikliklerin olması önemli rol oynar. Bunun  sonunda günler uzamaya, geceler de kısalmaya başlar. Bu gecenin gündüze  girmesidir ki kışın başlangıcından yazın başlangıcına kadar böyle devam  eder. Yaz mevsiminin başlarından kışın başlarına kadar ise, geceler  uzamaya gündüzler kısalmaya başlar. Bu doğal gelişmelerin tümü kuzey  kutbunda yaşanır. Güney kutbunda ise, kutbunda yaşanır. Güney kutbunda  ise, kuzey kutbundaki gelişmelerin tersi istikamette gelişmeler  yaşanır. Dolayısıyla bir kutupta yaşanan uzama, öbür kutupta kısalma  olarak yaşanır. Şu halde yüce Allah sürekli olarak geceyi gündüze,  gündüzü de geceye girdirmektedir. Ekvator çizgisindeki ve kutuplardaki  gece ve gündüzüneşit olma durumuna gelince bu bizim hissimize dayalı  bir şeydir. Gerçekte değişim, sürekli ve kapsamlıdır.(3:27) 

VELİ-VELAYET: "Evliya" kelimesi, "velayet" mastarından gelen "veli"kelimesinin  çoğuludur. Bu kelime, özü itibariyle, bir şeyin yönetim işini üstlenme  yetkisine sahip olmak demektir. Dolayısıyla küçük çocuğun, delinin veya  sefih insanın velisi, onların işlerini ve malla rını  yönetip-yönlendirme yetkisine sahip kimse demektir. Dolayısıyla mallar  onlarındır, ancak mal üzerinde tasarruf yetkisi velilerine aittir.  Sonra bu kelime, gittikçe artan bir oranda sevgi bağlamında kullanılır  oldu. Bunun nedeni de sevişen iki kişinin genellikle birbirlerinin  işlerini yönlendirir, yönetir ve tasarrufta bulunur olmasıdır.  Karşılıklı sevgi, insanı sevilene yaklaştırır, onun üzerinde etkili  olmasını sağlar, diğer duygusal hususlarda belirgin bir etkinliğe  kavuşmasına imkân verir. Sevgi, sevenin sevgilisinin hayatında etkin  bir rol oynamasını, hayatını yönlendirmesini sağlar. (3:28) 

İTTİKA-TAKIYYE: "Tetteku=sakınma" kelimesinin mastarı olan "ittika", aslında korkudan  dolayı sakınma anlamını ifade eder. Daha sonra bizzat korku anlamında  kullanıldığı da görülmüştür. Bu, mü-sebbebin sebep yerine kullanmasına  bir örnektir. Takiyye de burada bu anlamda kullanılmış olabilir.(3:28) 

VİCDAN: "Tecidu=bulur" kelimesi "vicdan" masdarından gelir. "Fikdan=yitirme"nin zıddıdır.(3:30) 

EMED-EBED: Mesafe anlamına aldığımız "emed" kelimesi, zamansal aralığı, uzaklığı  anlatır. Ragıp, el- Müfredat adlı eserinde şöyle der: "Emed" ve "ebed"  kelimeleri,birbirine yakın anlamları ifade ederler. Ancak ebed;  sınırsız ve kayıtsız bir zamansal süre demektir. Dolayısıyla: "Şu kadar  ebed"denmez. Ama emed; mutlak olarak kullanıldığı zaman, sınırı  bilinmeyen bir zaman dilimini ifade eder. Nitekim bu kelime belli bir  süre anlamında kullanılır. Tıpkı "şu kadar zaman" denildiği gibi "şu  kadar emed (vakit)" de denebilir. Zaman ile vakit (emed) arasındaki  fark, emed'de sonun, zamanda ise hem başlangıcın, hem de sonun esas  alınmasıdır. Bu yüzden bazıları: "Emed ve med (uzunluk) birbirine yakın  anlamlar ifade eder." demişlerdir." Ragıb'ın açıklamaları burada sona  erdi.(3:30) 

ÂL-EHL: 1-"Âl" kelimesi, bir şeyin has yakınları anlamında kullanılır. Ragıp,  el-Müfre-dat adlı eserinde şunları söyler: "Bir görüşe göre "âl"  kelimesi, "ehl" kelimesinden dönüşmüştür. Çünkü "âl"ın küçültme ismi  "uheyl" şeklindedir. Ancak bu kelime konuşan canlıların seçkinlerine  izafe edilir, bunların adı-sanı bilinmeyenlerine, zamana ve mekana  izafe dilmez. Sözgelimi: "Falanın âlı" denir de"Adamın âlı" veya "şu  zamanın" yahut "şu konunun âlı" denmez. Örneğin: "Terzinin âlı" denmez.  Tersine bu kelime en üstün ve en şerefli olanlara izafe edilir.  "Allah'ın âlı", "sultanın âlı" denebilir.Ama "ehl" kelimesi her şeye  izafe edilebilir: "Zamanın ehli" ve "Beldenin ehli" denilebildiği gibi  "Allah'ın ehli" ve "Terzinin ehli" de denebilir." Bir görüşe göre; bu  kelime şahıs isimdir ve "uvely" şeklindeküçültülür. Akrabalık veya  kölelik yoluyla insana çok yakın olan kimseler anlamında kullanılır."  el-Müfredat'tan aldığımız alıntı burada sona erdi. Şu halde "İbrahim'in  ve İmrân'ın âli"ndenmaksat, onların ehli içinde kendisine çok yakın  olanlardır.(3:33)

     

             2- "Ehl" kelimesi, Ragıp  el-İsfahanî'nin açıkladığı gibi, kişinin nesepte, evde veya bunlar  dışında dinde, beldede ve sanatta ortak olduğu kimseler anlamına gelir.  Meselâ kişinin eşine ve eşi, çocuğu, hizmetçisi ve başkaları gibi  evinde bulunanlara ve aşireti, soyu gibi kendisine mensup olanlara o  kişinin ehli denir. Bunun yanı sıra bir beldede oturanlara filân  beldenin ehli, bir dinin bağlılarına falân dinin ehli ve bir sanat  dalının sanatkârları ile öğretmenlerine filânca sanatın ehli denir. Bu  terimde müzekkerlik, müenneslik, tekillik, çoğulluk ayırımı gözetilmez.  Bu terimin kullanımı insanlara özgüdür. Yani bir şeyin ehli demek, o  şeye yakın insanlar demektir. (3:121) (cilt 4) 

TAHRİR: 1-Özgür kılma anlamına gelen "muharreren" kelimesinin mastarı "tahrir",  bağları çözüp serbest bırakmayı ifade eder. Köle azat etmek anlamında  kullanılan "tahrir" buradan gelir. Yine kitap yazmak anlamında  kullanılan "tahrir" de buradan gelir, çünkü bununla, sanki zihin ve  düşünce dağarcığında olan anlamlar serbest bırakılır. (3:35)

     

              2- "Tahrîr" kelimesi, köleyi özgür kılmak anlamına gelir. (4:92)(Cilt 5) 

TEKABBEL: "Tekabbel" kelimesinin mastarı "Takabbül", isteyerek ve memnuniyetle  bir şeyi kabul etmek demektir. Hediye kabul etmek ve dua kabul etmek  gibi.(3:35) 

MİHRAB: Mihrap, mescitte veya evde ibadete tahsis edilen mekan demektir. Bu  konuda Rağıb şunları söyler: "Mescidin mihrabı: Bir görüşe göre, bu  şekilde isimlendirilmesinin nedeni, şeytana ve hevaya karşı verilen  savaşın mekanı olmasıdır. Bir diğer görüşe göre ise bu şekilde  isimlendirilmesinin sebebi şudur ki, insana orada dünya ile  meşguliyetten, zihninin dağınık olmasından kendisini soyutlaması  yakışır. Bazıları şöyle demişlerdir: "Evin mihrabı; aslında meclisin  başı demektir. Daha sonra mescitte de kullanılarak baş tarafına mihrap  adı verilmiştir." Bazıları da şöyle demişlerdir: "Mihrap kelimesinin  aslı mescitle ilgilidir. Bu, meclisin başına özgü kılınan bir isimdir.  Dolayısıyla evin başı da mescidin mihrabına benzetilerek Mihrap olarak  isimlendirilmiştir." Bu sonuncu görüş daha doğruymuş gibi görünüyor.  Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ona dilediği şekilde kaleler  (mihraplar) ve heykeller yaparlardı." (Sebe', 13)" Rağıb'ın sözleri  burada sona erdi. Bazılarına göre; bu ayette geçen "mihrap"tan maksat,  Ehl-i Kitabın, tapınaklarının ön kısımlarında kurban kesmek amacıyla  kullandıkları ve birkaç merdivenle çıkılan, etrafı taşla çevrili ve  böylece içeridekilerin mabedde bulunanlar tarafından görülmeleri  engellenen sunaktır.(3:39) 

TEBŞİR: "Yübeşşiru" kelimesinin türemeleri olan "büşra= müjde",  "ibşar=müjdeleme" ve "tebşir=sevindirici bir haber verme" ise, insanı  sevince garkeden haberin verilmesi anlamındadırlar.(3:39) 

AŞİYY-İBKAR: "El-aşiyyu" gündüzün geç vakitlerine, akşam vaktine denir. Öyle  anlaşılıyor ki, kelime, gözde beliren ve onun görüşüne engel olan  alacakaranlık anlamına gelen "el-uşveh" kökünden

     

türemiştir.  Dolayısıyla bu kelimeyi, karanlığa doğru çeken vaktin ismi olarak  almışlardır. "el-İbkar" ise, gündüzün başlangıcı, ilk vakti demektir.  Kelimenin asıl anlamı acele etmektir.(3:41) 

HAVARİ: Bir insanın havarisi, onun insanlar içinde kendine özgü kıldığı, özel  maiyeti demektir. Bazılarına göre, bu kelime çok beyaz anlamına gelen  "hur" kelimesinden türemiştir. Kur'an'da bu kelime, yalnızca Hz.  İsa'nın (a.s) özel maiyeti sayılan arkadaşları için  kullanılmıştır.(3:52) 

VEFAT: "Müteveffike"nin  mastarı olan "et-teveffi" kelimesi, bir şeyi tam olarak almak demektir.  Ölüm anlamında kullanılması da buradan geliyor. Çünkü yüce Allah, ölüm  anında insanın canını bedeninden tamamen ayırır. Bir ayette şöyle  buyuruluyor:"Elçilerimiz onun hayatına son verirler." (En'âm, 61) Yâni  öldürürler, canını alırlar. Bir diğer ayette ise şöyle buyuruluyor:  "Dediler ki: "Biz yerde yok olup gittikten sonra, gerçekten biz mi  yeniden yaratılmış olacağız?…" De ki: "Size vekil kılınan ölüm meleği,  hayatınıza son verecektir." (Secde, 10-11) Başka bir ayette şu  ifadelere yer veriliyor: "Allah, ölecekleri zaman canlarını alır;  ölmeyeni de uykusunda bir tür ölüme sokar. Böylece, kendisi  hakkındaölüm kararı verilmiş olanın ruhunu tutar, öbürüsünü ise  salıverir."(Zümer, 42) Yukarıda sunduğumuz ayetlerin son iki tanesi  üzerinde derinlikliolarak düşünüldüğünde "vefat" kelimesinin Kur'an'da  "ölüm" anlamında kullanılmadığı, tam tersine almak ve muhafaza etmek  anlamında kullanıldığı görülecektir. Diğer bir ifadeyle: Vefat  kelimesi, ölüm anındaki "alma" anlamında kullanılmıştır. Bununla da,  insan nefsinin, canının ölümle birlikte boşa çıkmadığı, yok olmadığı  anlatılmak istenmiştir. Nitekim bilmezler, ölümün yok oluş, fena buluş  olduğunu sanırlar. Tam tersine yüce Allah, insanın canını yeniden  bedene geri dönünceye kadar muhafaza eder. Nitekim yüce Allah bu  anlamın kastedilmediği yerlerde, "vefat" yerine "mevt" kelimesi  kullanır. Örneğin şöyle buyurur: "Muhammed, yalnızca bir elçidir. Ondan  önce nice elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölürse ya da öldürülürse,  siz topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi döneceksiniz?" (Âl-i İmrân,  144) "Onlar için karar verilmez ki böylece ölüversinler." (Fâtır, 36)  (3:55) 

İBTİHAL : "İbtihal" kelimesi, "elbehletu" veya "el-buhletu" mastarının "iftiaal" kalıbına uyarlanmış

     

şeklidir  ve lanet anlamına gelir. Bu, kelimenin asıl anlamıdır. Sonra daha çok  ısrarlı, yakarmalı dua ve dileme anlamında kullanılır oldu. (3:61) 

FAZL : "Fazl"  kelimesi, normal ihtiyaçlardan ziyadesi, fazlası demektir ve yararlı  şeyler için kullanılır. Buna karşın "fuzûl" (fazlalık) faydasız şeyler  için kullanılır. Rağib der ki: "Bağışlayana gerekli olmayan her bağışa,  "fazl" denir. "Allah'tan fazlını isteyin", "İşte bu Al-lah'ın  fazlıdır", "Büyük fazl sahibi" gibi. "De ki: "Allah'ın fazlıyla..." ve  "EğerAllah'ın fazlı olmasaydı..." ifadelerini de bu şekilde anlamak  gerekir. (3:73) 

ZİLLET: "Zillet" kelimesi, "zill" kökünün değişik bir şeklidir. Ragıb'ın  belirttiğine göre, "züll" zorla, baskıyla olan şey demektir. "Zill"  ise, zorlukla ve dayatmayla olan şey anlamına gelir. Genel anlamı ise,  yılgınlık ve eğilmedir. Bunun tam karşıtı izzet ve direnmedir. Yâni  karşı koyup kaçınmadır. (3:112) 

SÜRAT-ACELE : "Müsaraa"  kelimesi, "sürat" kelimesinin Mufaele kalıbına uyarlanmış şeklidir.  Mecma-ul Beyan adlı eserde deniliyor ki: "Sürat ve acele arasındaki  fark şudur: Sürat, öne geçmesi caiz olan bir hususta öne geçme demektir  ve övgüne değerdir. Bunun karşıtı, ağır gitme (ibta)dır. Bu ise,  yerilen bir davranıştır. Acele ise, öne geçmenin caiz olmadığı bir  şeyde öne geçme demektir. Bu, yerilmiştir. Bunun karşıtı teenniyle  hareket etmedir. Bu ise, övülen bir davranıştır. Öyle anlaşılıyor ki,  sürat hareketin, acele ise, hareket edenin niteliğidir." (3:114)



Total Visit: 527
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.