İbn Hacer, "el-İsâbe" adlı eserinin 1. faslının girişinde "sahabe"-yi şöyle tarif eder: Sahabe, iman etmiş olarak Hz. Peygamber'i (s.a.v) gören ve Müslüman olarak da ölen kimseye denir. Hz. Resulul-lah'la (s.a.v) görüşüp konuşması, ister uzun, ister kısa süreli olmuş olsun; Resulullah'tan duyduğu sözü rivayet etsin veya etmesin; Peygamber'in (s.a.v) safında müşriklere karşı savaşsın ya da savaşmasın, bu kişiler sahabe kabul edilir. Hatta Allah'ın Resulü'nü sadece bir kez görüp onun meclisinden hiç faydalanmamış veya körlük vb. sebeplerden dolayı onu gözüyle göremeyip sadece huzuruna varmış olsa bile, o kişi "sahabe" sayılır.[1] İbn Hacer, bir başka yerde, "Pek Çoklarının Sahabe Olarak Tanınmasının Ölçü ve Kıstasları" başlığı altında şöyle yazmaktadır: ...İlk başlarda belli bir gelenek vardı; bu gelenek gereği, savaşlarda ordu komutanları sadece sahabe olanlar arasından seçilirdi... Hicretin onuncu yılına varıldığında ise Mekke ve Taifliler arasında Müslüman olmayan ve Hz. Resulul-lah'la (s.a.v) Vedâ Haccı'na katılmamış bulunan bir tek kişiye rastlamak mümkün değildi. Hz. Resulullah'ın (s.a.v) ömrünün son zamanlarında Medine'de ve Evs'le Hazrec kabileleri arasında Müslüman olmayan hiç kimse kalmamıştı. Pey-gamber hayatta olduğu sürece bu insanlardan hiçbiri alenen İslâm'dan çıkmamış ve açıkça küfrünü göstermemişti.[2] Evet, İbn Hacer'de geçen tarif kısaca böyle. "Yüz Elli Uydurma Sahabe" adlı kitabımıza başvuran okuyucular, "sahabe"ye getirilen bu yetersiz ve tutarsız tanımlama ile bu bakış açısı yüzünden, İslâm'ın, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinin ve hadislerinin başına neler geldiğini açıkça görebilirler.
|