| Edebî Eserlerin Çevrilmesi Avrupa’da eğitim görmüş bir grup genç yazar 1313/1934 yılında birbirleri etrafında toplanarak, “Reb’a” adındaki yenilikçi edebî topluluğu kurdular. Bunlar dolaylı yoldan gelenekçi ve devletçi edebiyatçılara, yani “Seb’a” grubu adındaki piyasa edebiyatını yaratan Takîzâde, Hikmet, Reşîd-i Yasimî, Kazvini, İkbâl-i Âştiyânî, Nefîsî gibi yazarlara cephe almışlardı. Hidâyet ve Alevî, “Mîhen-perest” (Yurtsever) ve “Şîk-pûş” (Şık Giyimli) gibi mizahî öyküleri, bu edebiyatçılarla, polisiye romanları ve Gustave Le Bon’un eserlerini çevirerek siyaset ve kültür adamı sınıfına giren çevirmenler aleyhinde yazılmıştır. Hidâyet, “Vağvağ Sâhâb”daki olayların çoğunu bu dönemdeki kültürel ve edebî yozlaşmanın çeşitli yönlerini eleştirmek üzere yazmıştır. Yenilikçi edebiyatın gelişme imkânı bulunmadığından, klâsik Fars edebiyatı metinleri üzerinde edebî ve tarihî incelemeler yaygınlaşır. Örneğin önceki dönemde yenilikçilerden olan Dihhodâ, klâsik metinleri tashih etmeye ve haşiye yazmaya yönelir. 1313/1934 yılında Firdevsî’nin 1000. yılı kutlamalarının düzenlenmesi, klâsik metin incelemelerine canlılık kazandırır. Yine antik İran’a duyulan aşırı ilgi, Hidâyet, Pûrdâvûd, Bahâr ve başkaları tarafından pek çok Pehlevice metnin çevrilmesine sebep olur. Ahmed-i Kisrevî (1267-1324/1888-1945) Târîh-i Meşrûta (1318/1939)’yı bu eğilimin etkisi altında öz Farsça ile yazar. Hidâyet’in Reb’a topluluğu –Alevî, Minovî, Ferzâd, Nûşîn ve Şîn Pertev gibi yazarlar- üzerindeki kültürel etkisi çok açıktı. Bu topluluğun amacı çağdaş İran edebiyat hayatını, eski kültüre dayandırmak ama ileriye dönük olmak suretiyle yenilemekti. Hidâyet ve Alevî, Hicâzî ve Deştî gibi yazarların gerçekleri tahrif ederek toplumsal durumu düzgün göstermeye çaba gösterdikleri bu kara yıllarda, İran edebiyatını yüceltmeye çalıştılar. Edebî eserlerin çevrilmesi, Hidâyet ve Alevî’nin iyileştirilmesine ve yeniden yapılanmasına dikkat gösterdikleri önemli konulardan birisiydi. Avrupa ve Amerika’daki en yeni edebî eserleri oldukça geniş bir şekilde tanıyan Hidâyet şöyle diyordu: “İran edebiyatının, her şeyden çok eski ve yeni edebî şaheserlerin çevirisine ihtiyacı vardır. Çünkü, bizim uygar ülkelere oranla bugünkü donukluğumuzun, düşünsel ve edebî gelişimimizdeki uygunsuzluğun büyük nedenlerinden birisi, günümüz dünyasının edebî düşünceleri, üslupları ve yöntemleriyle temas halinde olmayışımızdır. Bugün, nasıl ki bilimsel, sanatsal ve teknik bakımdan uygar dünyadan yararlanmak zorundaysak, edebî ve düşünsel bakımdan da aynı şeyi yapmaktan başka bir yolumuz olmayacaktır. Bu amaca ulaşmak için dünyanın edebî eserlerinin dikkatli ve doğru çevirilerine ihtiyacımız var.” Hidâyet, Hâver Yayınları tarafından yayımlanmakta olan Efsâne’nin fasiküllerinde Çehof’u tanıtırken, Alevî de Schiller’in eseri olan Dûşîze-yi Orlean’ı çevirmeye girişti. Birkaç kitap dışında, 1300-1320/1921-1941 yılları arasında çevirilen eserlerin çoğunluğu, Alexandre Dumas, Corci Zeydan ve Michel Zeva-co’nun tarihî romanları, Maurice Leblanc ve Conan Doyle’ın polisiye ro-manları ile Chateaubriand, Lamartine, Hugo ve Rider Haggard gibi yazar-ların romantik aşk ve macera türü romanlarından ibarettir. Nîmâ Yûşîc 1314/1935’te şunları yazar: “Düşüncenin, zevkin, sanatla sanatçının ken-disiyle tanındığı her şeyin çözülmeye yüz tuttuğu, kendi değişim akımını güçlükle sürdürdüğü ve okumaya değer bir şeylerin basılmadığı bir dönemde, Puşkin’in “Dohter-i Kapitan”ını ve benzeri eserlerini (Anatole France’ın eserleri) görmek, müstesna bir şey olmalıdır.” Bu dönemde çevrilmiş eserlerin en ünlüsü Victor Hugo’nun, Huseynkuli Muste’ân (d.1283/1904) tarafından 1307-1312/1928-1933 yılları arasında çevrilen ve romantik İran öykücüleri üzerinde sorgusuz sualsiz bir etki bırakan Bî-nevâyân (Sefiller) adlı eserinin çevirisidir. Özellikle 1302/1923, 1306/1927 ve 1317/1938 yıllarında polisiye romanların basılması çok yaygındır. Nasrullah-i Felsefî, Zebîhullâh-i Mansûrî, Muhammed Ali-yi Golşâiyân ve İnâyetullâh-i Şekîbâpûr gibi çevirmenler bu tür eserleri çevirmeye yöne-lirler. Lucacs, Conan Doyle’ın -Scherlock Holmes’ın yaratıcısı- romanları hakkında şöyle der: “Conan Doyle’ın eserlerinde uygunsuz ve sapkın insanlara yönelmesinin, güvenlik felsefesinde sağlam kökleri vardı; burjuvazi yaşamının kalıcılığını sıkı sıkıya gözetenlerin sınırsız bilginliğini övüyordu.” Bu görüşe göre, polisiye öykü çevirilerinin canlılık kazanmasıyla, kapitalist güvenliğin ve burjuvazinin yerleşmesinin propagandacısı olan tarihî romanların yayımlanmasının aynı zamana denk düşmesi doğal görünmektedir. Bu öykülerin çevrilmesi, o dönemin yaygın düşüncelerinin -bir kurtarıcının zuhur etmesi beklentisi ya da polisiye romanlarda suçsuzları aklamak ve suçluların cezalandırılmasını sağlamak için bir dedektifin çıkagelmesi gibi- kapsamına girer. Öte yandan, halkın beğendiği öykü türlerinin çevrilmesi, o dönemdeki sanatsal çöküşün bir nişanesi olarak yaygınlaşır: Hükümetin edebiyattan ve ilerici sanattan duyduğu korkuyla onun yayılmasını önlemeye çalışması, piyasa edebiyatının gelişmesine yol açar. Halkın beynini uyuşturmaya ve egemen sistemin uygunluğunu izaha kalkışan bu edebiyat, tarihî romanların ve ilk toplumsal romanların bir devamı olarak gelişir. Bu iki tür, heyecanlı aşk ve savaş sahnelerine sahip olmaları sebebiyle, halkın beğendiği ve yazmak için fazla bir edebî yaratıcılık gerektirmeyen gazete tefrikalarına dönüşme yeteneğine sahiptir. Çağdaş edebiyatın en tanınmış yazarlarından birisi olan Bozorg-i Alevî öykülerini böyle bir dönemde yayımlar. Alevî, 1272/1893 yılında tüccar bir ailede dünyaya geldi. On beş yaşında Avrupa’ya giderek eğitimine orada devam etti; Eğitim-Öğretim Bölümü’nden mezun oldu. İran’a geri döndüğünde Şiraz’da öğretmen oldu. 1307/1928’den itibaren Tahran’daki Alman Meslek Lisesi’nde ders vermeye başladı. Sâdık-i Hidâyet ile bu yıllarda tanıştı. 1309-1310/1930-1931 yıllarında Dr. Takî-yi Errânî’yi tanıdı. Aslında Alevî iki çevre ile ilişki içindeydi: Sâdık-i Hidâyet’in edebî çevresi ve Dr. Takî-yi Errânî’nin siyasî çevresi. Bu konuda şunları yazar: “Ben Dunyâ dergisinde Ferîdûn-i Nâhodâ adıyla yazılar yazıyordum. O sıralarda sanat üzerine birkaç makale yazdım. Zweig’in “Golhâ-yi Sefîd” adlı öyküsünü çevirdim.” 1317/1938 yılında siyasî bir mahfile üye oluşu yüzünden tutuklandı. Edebî çalışmalarına, Alman doğubilimcisi Neuldeke’nin Hamâse-yi Millî-yi İrân adlı eserini çevirerek başladı ve onu Şark dergisinde tefrika etti. Antik İran’a duyduğu ilgiyi “Dîv, Dîv” adlı öyküsünde de gösterdi. Enîrân adlı kitapta, Hidâyet ve Şîn Pertev’in öyküleriyle birlikte basılan bu öykü, o yıllardaki öteki tarihî romanlar gibi, aşırı ve geçmişçi bir yurt-severliği yansıtıyordu. Alevî’nin ilk öykü kitabı 1313/1934 yılında Çemedân (Bavul) adıyla yayımlandı. Bu kitap, Hidâyet’in eserlerinin etkisi açıkça görülen altı öyküden oluşmaktadır. Alevî de insanların ruhsal ve içsel hallerine yönelir. Bu öykülerin çoğu başı dönmüş, umutsuz kimseler olan karakterleri, mutsuzlukla sonlanan aşk maceralarına tutulurlar. Bu başarısızlık bazen “Kurbânî” (Kurbanlık) adlı öyküde olduğu gibi bir hastalığın sonucudur; bazen de “Arûs-i Hezâr Dâmâd” (Bin Damadın Gelini) ve “Serbâz-i Sorbi” (Kurşun Asker) gibi öykülerde olduğu gibi Oidipus kompleksine benzer bir ruhsal çöküntü rengi taşır. Alevî de Hidâyet gibi, Freud psikanalizi hakkında bildiklerini kısa öykülerinde kullanarak, aşktaki başarısızlıkları yüzünden ölen ya da cinnet geçiren duyarlı ve yalnız kahramanlar yarattı. Psikanalizden yararlanmaları bakımından Bûf-i Kûr ve Çemedân’ın ortak noktaları vardır: Bûf-i Kûr’un anlatıcısı için tabut neyse, Çemedân’ın anlatıcısı “F” için de “çanta” odur. Bu iki temsilî eşya, her ikisinin de yüreğine, kökü Rıza Şah’ı saltanat yıllarının nefes kesen bunalımlarında ve tarihimize egemen olan ataerkillikte yatan bir ağırlık vermektedir. Aristokrat yetişme tarzı ve Almanya’da onca yıl yaşamak, Alevî’nin öyküleri üzerinde etkisini göstermiştir. Öykülerin çoğunda, artık buraların adetlerine, geleneklerine ve havasına tahammül edemeyen Avrupa görmüş, yenilikçi bir genç vardır. O, Rıza Şah döneminde yurt dışına gönderilen ve geri döndüklerinde ellerini kollarını bağlayan merasimlerden yorgun bir halde, can sıkıcı geleneklere muhalefete kalkışan gençlerin örneğidir. “F”, gramofon dinler, yabancı dil bilir ve Hidâyet’in toplumdan kaçan aydınları gibi halkı ciddî ciddî konuşulmaya lâyık görmez. Müreffeh Avrupalı kadınların varlığı da, öykülerdeki çeviri benzeri nesir gibi, yazarın ülke dışındaki yaşam deneyiminden kaynaklanır. Alevî, Cemâlzâde ve Hidâyet’in aksine, halk dilinin kelimelerini ve deyimlerini kullanmakta ısrar etmez. Onun, Avrupa dillerinin örgüsü üzerindeki etkisini anlamak için çok dikkat gerektirmeyen sade bir nesri vardır. İçerik bakımından da Alman edebiyatının kötümser romantizminin etkisi Alevî’nin eserleri üzerinde o kadar derindir ki onun bu dönemdeki en toplumsal öykülerini bile içine alır. Çemedân’ı okunmaya değer bir öykü kitabı haline dönüştüren, öykü kahramanlarının –umutsuzca bile olsa- klişeleşmiş ve kabul edilmiş geleneklere apaçık karşıt oluşlarıdır. Bu öykülerde baba, baskıcı ataerkil sultasını yeni bir kılıkta sürdüren köhnemiş bir düzenin simgesidir. Böyle bir babaya duyulan nefret, öykülerin gelişimi içinde Freudcu kavramlara eğilim gösterilmesinde etkisiz değildir. 1316/1937 yılında bir grup aydın ve iççiyi, sosyalizm propagandası yapılan bir toplantıya katılmak suçuyla tutukladılar. Bunların değişik değişik inançları vardı; toplumun yoksulluktan ve bunalımdan kurtulmasını düşünüyorlardı. Ancak Dr. Errânî’nin çevresinde kurulmuş olan ve 1312/ 1933’ten beri Dunyâ dergisini çıkaran grubun aslî çekirdeğini oluştu-ranların materyalist eğilimleri vardı. Orta halli ya da müreffeh ailelerden çıkan grubun üyelerinin çoğu, ilerleme düşüncesiyle Avrupa’da eğitim gör-dükleri sırada yurt dışında tanışmışlardı. Errânî’nin grubu hapiste, başka bir konudan tutuklanmış olan öteki siyasî mahkumlarla tanışarak “Gurûh-i Pencâh o Se Nefer” (53 Kişi Grubu)’i kurdular. Hiç kuşkusuz, tutuklular arasında bulunan Alevî’nin Errânî ile yakından tanışması, edebî çizgisini değiştirmesinde yani, bir köşeye çekilmiş yalnız insanlar hakkındaki psikolojik öykülerden ideal insanlar üzerine toplumsal öykülere geçişinde çok etkili oldu. Alevî, Pencâh o Se Nefer (Elli Üç Kişi) ve Varak-parehâ-yi Zindân (Zindan Kağıtları) adlı kitaplarını bu mahkumiyet deneyiminin etkisi altında yazdı ve bunları Rıza Şah’ın düşüşünden sonra yayımlayarak bu ülkede “hapishane edebiyatı”nın temellerini atmış oldu. 1312/1933 yılından itibaren Rıza Şah’ın diktatörlüğü doruğa çıkar. Elli üç kişinin tutuklanmasından sonra, düşünceleri göz altında tutmak, sansürlemek ve yönlendirmek için “Düşünce Eğitimi Kurumu” kurulur. Hü-kümete bağlı aydınlarca yönetilen bu kurum, Rıza Şah’ın olabildiğince bü-yük gösterilmesi için yapılan propagandaların örgütlenmiş bir görüntüsüdür. Yalnızca Mutîu’d-devle-yi Hicâzî gibi bu kurumun kurucuları gazete yayınlama izni alıyorlardı. Hidâyet’in arkadaşlarından, Çemedân’ın yazarı Bozorg-i Alevî hapse düştü. Şair Ferruhî-yi Yezdî ve Takî-yi Errânî, inançları yüzünden hapiste katledildiler. Hidâyet’in öteki düşünce arkadaşları Muctebâ Minovî ve Mes’ûd-i Ferzâd’dan birisi büyük bir hoca olurken öteki Hâfız uzmanı oldu ve ikisi de Londra’ya kaçtılar. Peki öteki yenilikçi yazarlar ne yaptılar? Eski Necef talebesi, o günün papyonlusu, Şafak-i Sorh’un müdürü ve Eyyâm-i Mahbes’in yazarı Ali-yi Deştî, o keskin zevki ve öfkeli iğneleyici kalemiyle sarayın yakınlarından, Rıza Şah’ın edebî sansürünün başkanı ve emir meclislerinin vekili oldu. Aynı zamanda tanıdık mahfillerin fitne yazarıydı. Zîbâ adlı ünlü toplumsal romanın yazarı Mutîu’d-devle-yi Hicâzî, P.T.T. memurluğundan Rıza Şah’ın düşünce eğitimi kurumunun önemli adamları arasına yükseldi. Şanı yüce Kâid’in (Rıza Şah’ın) övgücüsü sıfatıyla gençlere öğüt vermeye başladı ve İrân-i İmrûz adlı devlet dergisinin müdürlüğüne atandı. Yeni edebiyatın piri Cemâlzâde, Cenevre’deki Leman Gölü’nün kıyısında vatanının tozundan toprağından uzakta soğuk sular içiyordu. Ötekiler inançlarını gömlek değiştirir gibi değiştiriyorlar, günün şarkıları ve müziği eşliğinde dans ediyorlardı. İşte böyle bir ortamda Hidâyet, Bûf-i Kûr’u basmak için Hindistan’a gitmeye mecbur kaldı. Genel olarak 1300-1320/1921-1941 yılları arası edebiyatında, meşrutiyet edebiyatının toplumsal eleştirisi yerini, hoşa gitmeyen bireysel ahlâkçılığın eleştirisine bırakır; geçmişçi yurtseverlik de ilerici yurtseverliğin yerini alır. Sansürün baskısı İran öykücülüğünün gelişimini engeller. Romantik ve hüzünlü içe dönüşler, meşrutiyet döneminin öfkeli ve mizahî öykülerindeki anlatımcılığın yerine geçer. Bu zamanda ortaya çıkan eserlerde, kederli bir anlatım, kapalı ve karanlık bir atmosfer vardır. İnsanlar o kadar yalnız ve gariptirler ki onları aşk ve şefkat bile bu darboğazdan kurtaramaz. Hayata karşı duyulan kötümserlik bazen aşırı bir ölüm arzusu şeklinde ortaya çıkacak denli şiddetlenir. Meşrutiyet dönemi yazarı, eserinin toplumun hareketi üzerinde pratik bir etkiye sahip olduğunu görüyordu. Ama her türlü toplumsal katılımdan ve topluma yarar sağlamadan el çektirilmiş olan yirmi yıllık kara diktatörlük dönemi aydını, mevcut gerçeklikten uzaklaşarak onu sorgulamak için kendi içine yönelir. Meşrutiyet dönemi yazarının etki gücünü ve konumunu yitirmiş olan bu dönem yazarı, bir köşeye çekilir; duyarlı ve dışlanmış bir anlatıcı gözüyle otobiyografi yazmaya yönelir. Hiçlik duygusu eserlerine acı ve hüzünlü bir tarz katarak onu özel hayatında ruhsal yitmişliğe ve intihara sürükler. Tiyatro yazarı Rıza Kemâl-i Şehrzâd, Cihângîr-i Celîlî ve Sâdık-i Hidâyet bu dönemde intihara kalkışan ünlü edebî simalardandır. |