Pazartesi 21 Mayıs 2012 - 17:19

الإثنين ١ رجب ١٤٣٣

دوشنبه ۱ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۸:۴۹

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Edebî Eserlerin Çevrilmesi

 

Avrupa’da eğitim görmüş bir grup genç yazar 1313/1934 yılında bir­bir­leri etrafında toplanarak, “Reb’a” adındaki yenilikçi edebî topluluğu kurdu­lar. Bunlar dolaylı yoldan gelenekçi ve devletçi edebiyatçılara, yani “Seb’a” grubu adındaki piyasa edebiyatını yaratan Takîzâde, Hikmet, Reşîd-i Yasimî, Kazvini, İkbâl-i Âştiyânî, Nefîsî gibi yazarlara cephe al­mışlardı. Hidâyet ve Alevî, “Mîhen-perest” (Yurtsever) ve “Şîk-pûş” (Şık Giyimli) gibi mizahî öykü­leri, bu edebiyatçı­larla, po­li­siye romanları ve Gustave Le Bon’un eserlerini çevirerek siyaset ve kültür adamı sınıfına gi­ren çevirmenler aleyhinde ya­zılmıştır. Hidâyet, “Vağvağ Sâhâb”daki olay­ların çoğunu bu dönemdeki kültürel ve edebî yoz­laşmanın çe­şitli yönlerini eleştirmek üzere yazmıştır.

 

Yenilikçi edebiyatın gelişme imkânı bulunmadığından, klâsik Fars edebi­yatı metinleri üzerinde edebî ve tarihî incelemeler yaygınlaşır. Örne­ğin ön­ceki dönemde yenilikçilerden olan Dihhodâ, klâsik metinleri tashih etmeye ve ha­şiye yazmaya yönelir. 1313/1934 yılında Firdevsî’nin 1000. yılı kutlama­ları­nın düzenlenmesi, klâsik metin incelemelerine canlılık ka­zandı­rır. Yine antik İran’a duyulan aşırı ilgi, Hidâyet, Pûrdâvûd, Bahâr ve başka­ları tarafından pek çok Pehlevice metnin çevrilmesine sebep olur. Ahmed-i Kisrevî (1267-1324/1888-1945) Târîh-i Meşrûta (1318/1939)’yı bu eğilimin etkisi altında öz Farsça ile yazar.

 

Hidâyet’in Reb’a topluluğu –Alevî, Minovî, Ferzâd, Nûşîn ve Şîn Per­tev gibi yazarlar- üzerindeki kültürel etkisi çok açıktı. Bu topluluğun amacı çağ­daş İran edebiyat hayatını, eski kültüre dayandırmak ama ileriye dönük olmak su­retiyle yenilemekti. Hidâyet ve Alevî, Hicâzî ve Deştî gibi yazarların gerçek­leri tahrif ederek toplumsal durumu düzgün göstermeye çaba göster­dikleri bu kara yıllarda, İran edebiyatını yüceltmeye çalıştılar. Edebî eserle­rin çevrilmesi, Hidâyet ve Alevî’nin iyileştirilmesine ve yeni­den yapılanma­sına dikkat göster­dikleri önemli konulardan birisiydi. Av­rupa ve Ame­rika’daki en yeni edebî eserleri oldukça geniş bir şekilde tanı­yan Hidâyet şöyle diyordu: “İran edebi­yatının, her şeyden çok eski ve yeni edebî şaheser­lerin çevirisine ihtiyacı var­dır. Çünkü, bizim uygar ül­kelere oranla bugünkü donukluğumuzun, düşünsel ve edebî gelişimimiz­deki uy­gunsuzluğun büyük nedenlerinden birisi, günü­müz dünyasının edebî dü­şünceleri, üslupları ve yöntemleriyle temas halinde olmayışı­mızdır. Bu­gün, nasıl ki bilimsel, sanat­sal ve teknik bakımdan uygar dünyadan ya­rarlanmak zorundaysak, edebî ve düşünsel bakımdan da aynı şeyi yap­maktan başka bir yolumuz olmayacaktır. Bu amaca ulaş­mak için dünyanın edebî eserlerinin dikkatli ve doğru çevirile­rine ihtiya­cımız var.” Hidâyet, Hâver Yayınları tarafından yayımlanmakta olan Ef­sâne’nin fasikülle­rinde Çehof’u tanıtırken, Alevî de Schiller’in eseri olan Dûşîze-yi Orlean’ı çevir­meye girişti.

 

Birkaç kitap dışında, 1300-1320/1921-1941 yılları  arasında çevirilen eserlerin çoğunluğu, Alexandre Dumas, Corci Zeydan ve Michel Zeva-co’nun tarihî romanları, Maurice Leblanc ve Conan Doyle’ın polisiye ro-manları ile Chateaubriand, Lamartine, Hugo ve Rider Haggard gibi yazar-ların romantik aşk ve ma­cera türü romanlarından ibarettir. Nîmâ Yûşîc 1314/1935’te şunları yazar: “Düşün­cenin, zevkin, sanatla sanatçının ken-disiyle tanındığı her şeyin çö­zül­meye yüz tuttuğu, kendi değişim akımını güçlükle sürdürdüğü ve oku­maya değer bir şeylerin basılmadığı bir dönemde, Puşkin’in “Dohter-i Kapitan”ını ve benzeri eserlerini (Anatole France’ın eserleri) görmek, müstesna bir şey ol­malıdır.” Bu dönemde çevrilmiş eserlerin en ünlüsü Victor Hugo’nun, Huseynkuli Muste’ân (d.1283/1904) tarafından 1307-1312/1928-1933 yılları ara­sında çevrilen ve romantik İran öykücüleri üze­rinde sorgusuz sualsiz bir etki bırakan Bî-nevâyân (Sefiller) adlı eserinin çevi­risidir. Özellikle 1302/1923, 1306/1927 ve 1317/1938 yıllarında poli­siye ro­manla­rın basılması çok yaygındır. Nasrullah-i Felsefî, Zebîhullâh-i Mansûrî, Muhammed Ali-yi Golşâiyân ve İnâyetullâh-i Şekîbâpûr gibi çe­virmenler bu tür eserleri çevirmeye yöne-lirler.

 

Lucacs, Conan Doyle’ın -Scherlock Holmes’ın yaratıcısı- romanları hak­kında şöyle der: “Conan Doyle’ın eserlerinde uygunsuz ve sapkın in­sanlara yönelmesinin, güvenlik felsefesinde sağlam kökleri vardı; burju­vazi yaşamı­nın kalıcılığını sıkı sıkıya gözetenlerin sınırsız bilginliğini övü­yordu.” Bu gö­rüşe göre, polisiye öykü çevirilerinin canlılık kazanma­sıyla, ka­pitalist gü­venliğin ve burjuvazinin yerleşmesinin propagandacısı olan ta­rihî romanların yayımlanmasının aynı zamana denk düşmesi doğal görün­mektedir. Bu öyküle­rin çevrilmesi, o dönemin yaygın düşüncelerinin -bir kurtarıcının zuhur et­mesi beklentisi ya da polisiye romanlarda suç­suzları aklamak ve suçluların ce­zalandırılmasını sağlamak için bir dedek­tifin çıka­gelmesi gibi- kapsamına gi­rer. Öte yandan, halkın beğendiği öykü türlerinin çevrilmesi, o dönemdeki sa­natsal çöküşün bir nişanesi olarak yaygınlaşır: Hükümetin edebiyattan ve ile­rici sanattan duyduğu korkuyla onun yayılma­sını önlemeye çalışması, piyasa edebiyatının gelişmesine yol açar. Halkın beynini uyuşturmaya ve egemen sistemin uygunluğunu izaha kalkışan bu edebiyat, tarihî romanların ve ilk toplumsal romanların bir devamı olarak gelişir. Bu iki tür, heyecanlı aşk ve sa­vaş sahnelerine sahip olmaları sebe­biyle, halkın beğendiği ve yazmak için fazla bir edebî yaratı­cılık gerektirme­yen gazete tefrikalarına dönüşme yeteneğine sahiptir.

 

Çağdaş edebiyatın en tanınmış yazarlarından birisi olan Bozorg-i Alevî öy­külerini böyle bir dönemde yayımlar. Alevî, 1272/1893 yılında tüccar bir ailede dünyaya geldi. On beş yaşında Avrupa’ya giderek eğitimine orada de­vam etti; Eğitim-Öğretim Bölümü’nden mezun oldu. İran’a geri döndü­ğünde Şiraz’da öğretmen oldu. 1307/1928’den itibaren Tahran’daki Alman Meslek Lisesi’nde ders vermeye başladı. Sâdık-i Hidâyet ile bu yıllarda ta­nıştı. 1309-1310/1930-1931 yıllarında Dr. Takî-yi Errânî’yi tanıdı. Aslında Alevî iki çevre ile ilişki içindeydi: Sâdık-i Hidâyet’in edebî çevresi ve Dr. Takî-yi Errânî’nin siyasî çevresi. Bu konuda şunları yazar: “Ben Dunyâ dergisinde Ferîdûn-i Nâhodâ adıyla yazılar yazıyordum. O sıralarda sa­nat üzerine birkaç makale yazdım. Zweig’in “Golhâ-yi Sefîd” adlı öykü­sünü çevirdim.” 1317/1938 yı­lında siyasî bir mahfile üye oluşu yüzün­den tutuklandı.

 

 Edebî çalışmalarına, Alman doğubilimcisi Neuldeke’nin Hamâse-yi Millî-yi İrân adlı eserini çevirerek başladı ve onu Şark dergisinde tefrika etti. Antik İran’a duyduğu ilgiyi “Dîv, Dîv” adlı öyküsünde de gösterdi. Enîrân adlı ki­tapta, Hidâyet ve Şîn Pertev’in öyküleriyle birlikte basılan bu öykü, o yıllar­daki öteki tarihî romanlar gibi, aşırı ve geçmişçi bir yurt-se­verliği yansı­tıyordu.

 

Alevî’nin ilk öykü kitabı 1313/1934 yılında Çemedân (Bavul) adıyla yayım­landı. Bu kitap, Hidâyet’in eserlerinin etkisi açıkça görülen altı öy­küden oluşmakta­dır. Alevî de insanların ruhsal ve içsel hallerine yönelir. Bu öy­külerin çoğu başı dönmüş, umutsuz kimseler olan karakterleri, mut­suz­lukla sonlanan aşk mace­ralarına tutulurlar. Bu başarısızlık bazen “Kurbânî” (Kurbanlık) adlı öyküde olduğu gibi bir hastalığın sonucudur; bazen de “Arûs-i Hezâr Dâmâd” (Bin Damadın Gelini) ve “Serbâz-i Sorbi” (Kurşun Asker) gibi öykülerde olduğu gibi Oidipus kompleksine benzer bir ruhsal çö­küntü rengi taşır. Alevî de Hidâyet gibi, Freud psikanalizi hakkında bildikle­rini kısa öykü­lerinde kullana­rak, aşktaki başarısızlıkları yüzünden ölen ya da cinnet geçiren duyarlı ve yalnız kahramanlar yarattı. Psikanalizden yarar­lanmaları bakımın­dan Bûf-i Kûr ve Çemedân’ın ortak noktaları vardır:  Bûf-i Kûr’un anla­tıcısı için tabut neyse, Çemedân’ın an­latıcısı “F” için de “çanta” odur. Bu iki temsilî eşya, her ikisinin de yüre­ğine, kökü Rıza Şah’ı saltanat yıllarının nefes kesen bunalımlarında ve ta­rihimize egemen olan ataerkillikte yatan bir ağırlık ver­mektedir.

 

Aristokrat yetişme tarzı ve Almanya’da onca yıl yaşamak, Alevî’nin öykü­leri üzerinde etkisini göstermiştir. Öykülerin çoğunda, artık buraların adetle­rine, geleneklerine ve havasına tahammül edemeyen Avrupa gör­müş, yeni­likçi bir genç vardır. O, Rıza Şah döneminde yurt dışına gönde­rilen ve geri dön­düklerinde ellerini kollarını bağlayan merasimlerden yor­gun bir halde, can sı­kıcı geleneklere muhalefete kalkışan gençlerin örne­ğidir. “F”, gramofon dinler, yabancı dil bilir ve Hidâyet’in toplumdan ka­çan aydınları gibi halkı ciddî ciddî konuşulmaya lâyık görmez. Müreffeh Avrupalı kadınların varlığı da, öy­külerdeki çeviri benzeri nesir gibi, yaza­rın ülke dışındaki yaşam dene­yiminden kaynaklanır. Alevî, Cemâlzâde ve Hidâyet’in aksine, halk dilinin kelimelerini ve deyimlerini kullanmakta ıs­rar etmez. Onun, Avrupa dillerinin örgüsü üze­rindeki etkisini anlamak için çok dikkat gerektirmeyen sade bir nesri vardır. İçerik bakımından da Alman edebiyatının kötümser romantiz­minin etkisi Ale­vî’nin eserleri üze­rinde o kadar derindir ki onun bu dönem­deki en toplumsal öykülerini bile içine alır. Çemedân’ı okunmaya değer bir öykü kitabı haline dönüştüren, öykü kah­ramanlarının –umutsuzca bile olsa- klişeleşmiş ve kabul edilmiş gele­neklere apaçık karşıt oluşlarıdır. Bu öykülerde baba, baskıcı ataer­kil sulta­sını yeni bir kılıkta sürdüren köhnemiş bir düzenin simgesidir. Böyle bir babaya duyulan nefret, öykülerin gelişimi içinde Freudcu kavramlara eği­lim gösterilmesinde etkisiz değildir.

 

1316/1937 yılında bir grup aydın ve iççiyi, sosyalizm propagandası ya­pı­lan bir toplantıya katılmak suçuyla tutukladılar. Bunların değişik değişik inançları vardı; toplumun yoksulluktan ve bunalımdan kurtulmasını dü­şü­nüyorlardı. Ancak Dr. Errânî’nin çevresinde kurulmuş olan ve 1312/ 1933’ten beri Dunyâ dergisini çıkaran grubun aslî çekirdeğini oluştu-ranların mater­yalist eğilimleri vardı. Orta halli ya da müreffeh aile­ler­den çıkan grubun üyelerinin çoğu, iler­leme düşüncesiyle Avrupa’da eğitim gör-dükleri sırada yurt dışında tanışmış­lardı. Errânî’nin grubu ha­piste, başka bir konudan tu­tuklanmış olan öteki si­yasî mahkumlarla tanı­şarak “Gurûh-i Pencâh o Se Nefer” (53 Kişi Grubu)’i kurdular. Hiç kuşkusuz, tutuklular arasında bulunan Alevî’nin Errânî ile yakın­dan tanışması, edebî çizgisini değiştirmesinde yani, bir köşeye çekilmiş yalnız in­sanlar hakkın­daki psikolojik öykülerden ideal insanlar üzerine top­lumsal öy­külere geçi­şinde çok etkili oldu. Alevî, Pencâh o Se Nefer (Elli Üç Kişi) ve Va­rak-parehâ-yi Zindân (Zindan Kağıtları) adlı kitaplarını bu mahkumiyet de­neyiminin et­kisi al­tında yazdı ve bunları Rıza Şah’ın düşüşünden sonra yayımlayarak bu ülkede “hapishane edebiyatı”nın temellerini atmış oldu.

 

1312/1933 yılından itibaren Rıza Şah’ın diktatörlüğü doruğa çıkar. Elli üç kişi­nin tutuklanmasından sonra, düşünceleri göz altında tutmak, san­sür­lemek ve yönlendirmek için “Düşünce Eğitimi Kurumu” kurulur. Hü-kü­mete bağlı ay­dınlarca yönetilen bu kurum, Rıza Şah’ın olabildiğince bü-yük gösterilmesi için yapılan propagandaların örgütlenmiş bir görüntü­südür. Yalnızca Mutîu’d-devle-yi Hicâzî gibi bu kurumun kurucuları ga­zete ya­yınlama izni alıyorlardı. Hidâyet’in arkadaşlarından, Çemedân’ın yazarı Bozorg-i Alevî hapse düştü. Şair Ferruhî-yi Yezdî ve Takî-yi Errânî, inançları yüzünden ha­piste katledildi­ler. Hidâyet’in öteki düşünce arka­daşları Muctebâ Minovî ve Mes’ûd-i Ferzâd’dan birisi büyük bir hoca olurken öteki Hâfız uzmanı oldu ve ikisi de Londra’ya kaçtılar. Peki öteki yenilikçi yazarlar ne yaptılar? Eski Necef tale­besi, o günün papyonlusu, Şafak-i Sorh’un müdürü ve Eyyâm-i Mahbes’in ya­zarı Ali-yi Deştî, o kes­kin zevki ve öfkeli iğneleyici kalemiyle sa­rayın yakın­la­rından, Rıza Şah’ın edebî sansürünün başkanı ve emir meclisle­rinin vekili oldu. Aynı zamanda tanıdık mahfillerin fitne yazarıydı. Zîbâ adlı ünlü top­lum­sal romanın ya­zarı Mutîu’d-devle-yi Hicâzî, P.T.T. memurlu­ğundan Rıza Şah’ın düşünce eğitimi kurumunun önemli adamları arasına yükseldi. Şanı yüce Kâid’in (Rıza Şah’ın) övgücüsü sıfatıyla gençlere öğüt vermeye başladı ve İrân-i İmrûz adlı devlet dergisinin müdürlüğüne atandı. Yeni edebiyatın piri Cemâlzâde, Cenevre’deki Leman Gölü’nün kıyısında va­tanının tozundan top­rağından uzakta soğuk sular içiyordu. Ötekiler inançla­rını gömlek de­ğiştirir gibi değiştiriyorlar, günün şarkıları ve müziği eşliğinde dans edi­yorlardı. İşte böyle bir ortamda Hidâyet, Bûf-i Kûr’u basmak için Hin­dis­tan’a gitmeye mecbur kaldı.

 

Genel olarak 1300-1320/1921-1941 yılları arası edebiyatında, meşruti­yet edebi­yatı­nın toplumsal eleştirisi yerini, hoşa gitmeyen bireysel ahlâk­çılığın eleştirisine bı­rakır; geçmişçi yurtseverlik de ilerici yurtseverliğin yerini alır. Sansürün bas­kısı İran öykücülüğünün gelişimini engeller. Ro­mantik ve hüzünlü içe dönüş­ler, meşrutiyet döneminin öfkeli ve mizahî öyküle­rindeki anlatımcılı­ğın yerine geçer. Bu zamanda ortaya çıkan eser­lerde, kederli bir anlatım, ka­palı ve ka­ranlık bir atmosfer vardır. İnsanlar o ka­dar yalnız ve gariptirler ki onları aşk ve şefkat bile bu darboğazdan kurta­ramaz. Hayata karşı duyulan kötümserlik bazen aşırı bir ölüm arzusu şek­linde ortaya çıkacak denli şid­detlenir.

Meşrutiyet dönemi yazarı, eserinin toplumun hareketi üzerinde pratik bir etkiye sahip olduğunu görüyordu. Ama her türlü toplumsal katılımdan ve topluma yarar sağlamadan el çektirilmiş olan yirmi yıllık kara dikta­törlük dö­nemi aydını, mevcut gerçeklikten uzaklaşarak onu sorgulamak için kendi içine yönelir. Meşrutiyet dönemi yazarının etki gücünü ve ko­numunu yitir­miş olan bu dönem yazarı, bir köşeye çekilir; duyarlı ve dış­lanmış bir anlatıcı gözüyle otobiyografi yazmaya yönelir. Hiçlik duygusu eserlerine acı ve hü­zünlü bir tarz katarak onu özel hayatında ruhsal yit­mişliğe ve intihara sü­rükler. Tiyatro ya­zarı Rıza Kemâl-i Şehrzâd, Cihân­gîr-i Celîlî ve Sâdık-i Hidâyet bu dönemde intihara kalkışan ünlü edebî simalardandır. 
 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.