ESEDİ Hekîm Ebû Nasr Ali b. Ahmed Esedî-yi Tûsî, V/XI. yüzyılın büyük şairlerinden ve İran’ın ünlü hamase söyleyicilerindendir. Onun yaşamı konusunda yeteri bir bilgiye sahip değiliz. Devletşâh-i Semerkandî, Tezkîretu’ş-şu‘arâ’da onun Firdevsî-yi Tûsî’nin hocası olduğunu söylemiştir. Bu iddia doğrultusunda, ona dair bir çocukluk efsanesi nakletmiştir. Buna göre, Esedî, Sultan Mahmûd zamanında Horâsân şairleri fırkasının üstadıydı. Defalarca Şâhnâme’yi nazmetmesi için teklifler yapılmış, o ise bunu kabul etmemiş ve kendi öğrencisi olan Firdevsî’yi bu işe layık görüp Şâhnâme’yi nazmetmeye onu teşvik etmiştir. Firdevsî, Gazne’den kaçıp Mazenderan’a gittikten bir süre sonra da Tus’a döndükten sonra kendi üstadına (yani Esedî!) ölüm hastalığı konusunda Şâhnâme’nin bir bölümünün kaldığını söylemiş Esedî ise, “Ey evlat, üzülme” diyerek Firdevsî’nin yanından ayrılıp ikindi namazına kadar Şâhnâme’nin geriye kalan dört bin beytini (!) nazma geçirmiş ve daha Firdevsî hayattayken o beyitlerin bir kopyasını okumuş!... Bu temelsiz ve kaynaksız efsaneyi Devletşâh’ın nereden getirdiği bilinmemektedir. Fakat işin ilginç tarafı şudur ki Herman Ethé (Fars Edebiyatı Tarihi’nde) ve Edward Browne (İran Edebiyatı Tarihi’nde) gibi kimi doğu bilimciler, buna dayanarak ve Esedî’nin vefat yılını dikkate alarak, buna benzer karinelere dayanarak iki Esedî’nin olduğunu söylemiş, birincisinin “Ebû Nasr Ahmed b. Mansûr”, ikinci Esedî’nin de onun oğlu “Ali” olduğunu sanmışlar. Bu yanılgının nedeni şu olsa gerek: Birileri taassuptan ya da Esedî’nin şiirini Firdevsî’ninkinden daha üstün göstermek için birincisini, şairlik noktasında bir diğerinin üstadı derecesinde görmüş ve Devletşâh’ın naklettiği türdeki bir efsaneyi uydurabilsinler diye efsane söyleyicilerin eline bir bahane vermiştir. Avrupalı araştırmacılar da böyle temelsiz ve esassız bir efsaneyi kendi yaptıkları işlerin sermayesi yapmışlar ve baba ve oğul olmak üzere iki Esedî türetmişler. Her halükarda Devletşâh’tan önce böyle bir sözü hiç kimse söylememiştir. Devletşâh’ın söylediğine dayanmak her yönüyle temelsiz ve ölçüsüz bir yanlışlıktan başka bir şey değildir. Ebû Nasr Ali b. Ahmed-i Esedî, IV/X. yüzyıl sonlarında veya V/XI. yüzyıl başlarında doğmuş olmalıdır. Her halde onun yetişkinlik dönemi, Horâsân inkılabıyla, Selçukluların bu memlekete galebesi ve Gazneliler hükümdarlığının o dönemlerdeki düşüşüyle eş zamanlıdır. Esedî, şairlik için böyle güvensiz bir durumda uygun bir ortam bulmadığı için çaresiz olarak Horâsân’ı terk edip İran’ın doğusundan batısına doğru yöneldi ve yerleşme yükünü, Fars şiir ve edebiyatının aşıkları olan küçük devletlerin henüz yeni kurulmakta olduğu ve bu tarihten itibaren birkaç şairi yetiştirmeyle süslü olan Âzerbaycan’da bıraktı. O, bu topraklarda aşağıda adı geçen sultanlarla çağdaş olmuş ve onlarla ilişki içinde bulunmuştur: 1) Nahcivan padişahı Emir Ebû Dulef. Esedî, bu emirin Ermen padişahı, Arapların büyüğü ve Şeybânî hanedanından olduğunu söylemiş ve şöyle vasfetmiştir: Ermen şahı, İranlıların dayanağı, Arapların büyüğü ve Şeybânîlerin tacı Melik Bû Dulef, zeminin Şehriyârı, temiz din sahibi Errânîlerin Cihândarı. Gökte dahi saçılan büyüklük, İbrahim peygamberin soyundandır. Bu padişahın yaşamı ve onun padişahlığının başlangıcı ve sonu konusunda elimizde yeterli bilgi yoktur. Bu padişah, Esedî’nin Gerşâsb-nâme’yi adına nazmettiği kişidir. 2) Şeddâdî padişahlarından Emir-i Ecel Şucâ’u’d-devle Ebû Şucâ’ Menûçihr b. Şâvûr. Bu padişah galiba 456/1063 yılı civarlarından 503/1109 ya da 504/1110 yılı civarına kadar Ermenistan vilayetlerinden olan Ânî’de hükümdarlık yapmıştır. Esedî’nin yay ve mızrağın Munâzarası konusundaki kasidesi bu padişaha övgüyü konu almaktadır. Esedî, onun hakkında şöyle der: Ünlü melik, üstün ecelli, Menûçihr asıllı melik, şahların tacı, devletin şuca’ı, soyun iftiharı. Esedî’nin bu kasidede anlattığına göre, padişahın hediye ve bağışları ümidiyle bir süre Ânî’de yaşamış, bu esnada yaşlanmış olup saçına beyaz teller düşmüştü. Esedî’nin vefat tarihini, Hidâyet Mecma‘u’l-Fusahâ’da 465/1072 yılı olarak yazmıştır. Bu tarihi reddetme noktasında elimizde herhangi bir delil yoktur. Ancak Şâhid-i Sâdık’ta vefatının 425/1033 yılı olarak yazılmış olması hiç şüphesiz yanlıştır. Esedî’nin eserlerinden birisi, Farsça lügat-nâmelerin en eskilerinden biri olan Lugat-i Furs’tur. IV/X. Yüzyıl ile V/XI. yüzyıl başlarındaki birçok şairin şiirlerini içermesinden dolayı da Fars şiiri tarihinin incelenmesi açısından da dikkate değerdir. Elde mevcut olan manzum eserlerinden birincisi onun Munâzara’sı, ikincisi de Gerşâsb-nâme adlı manzumesidir. 1) Munâzara Kasideleri: Bunların Munâzarât olarak adlandırılması şundan kaynaklanmaktadır: Esedî bu kasidelerin her birinde iki taraf arasında bir Munâzara düşünmüş ve her birinin bir diğerine karşı delillerini kendi tercihine uygun olarak getirmiş, sonunda da birini mücib (cevap veren) diğerini de mücab (cevap verilen) yapmış, ondan sonra da kendi memdunu methetmekle uğraşmıştır. Esedî’nin bu kasidelerdeki işinin yeniliği, onların günümüze kadar gelmesine neden olmuştur. Yoksa Esedî kaside konusunda çok da becerikli değildir, Gerşâsb-nâme adlı manzumesinde işin üstesinden geldiği oranda kasidede beceri gösterememiştir. Hidâyet, Esedî’nin Munâzarât kasidelerinden Âsumân u Zemîn, Muğ u Muselmân, Nîze u Kemân ve Şeb u Rûz olmak üzere dört Munâzarayı nakletmiş, Browne ise bu dört Munâzaraya Munâzara-i Beyn-i Arab ve Pârsî adıyla bir başka kaside de eklemiştir. 2) Gerşâsb-nâme: Bu kitap manzum bir hikayedir. Bunun çeşitli nüshaları 7 ile 10 bin beyit arasında olup mütekarib-müsemmen-maksur ya da mahzuf bahrinde yazılmıştır. Esedî, bu eserini 458/1066 yılında tamamlamış ve şöyle demiştir: Bu büyük hikaye sona erdi, başarı ve iyi bahtlı bir günde. Felek üzerinde hicretin üzerinden dört yüz elli sekiz yıl geçti. Görüldüğü kadarıyla 456/1063 yılı civarında onu nazmetmeye başlamış. Nitekim kendisi bunu söylemektedir (onun yazılmasında üç yıllık bir zaman geçti). 456/1063 yılından 458/1066 yılına kadar üç yıldır. Gerşâsb-nâme, adından da anlaşıldığı üzere Rustem’in büyük dedesi Sistân’ın büyük pehlivanı Gerşâsb’ın hikayesi ile ilgilidir. Esedî, Gerşâsb hikayesini aktarmak için onun nesebinden ve durumunun karışmasından sonra Cemşîd’in Sistân’a firarından, Kûrengşâh’ın evine sığınmasından, onun kızına aşık olması ve evlenmesinden, Cemşîd’den olan Tûr’un doğmasından, ondan sonra da Tûr’dan sonra gelen yani tümü Zabulistan şahları olan Şidespşah, Tevrug, Şem, Esrat’ın adlarından söz etmiştir. Esrat’tan Gerşâsb adında bir çocuk dünyaya gelmiş, bundan sonra da pehlivan Gerşâsb’ın hikayesi başlamış, yaşamı ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Onun Tûrân, Afrika, Hind seferleri ve o bölgelerdeki savaşları ve kahramanlıkları, Gerşâsb’ın Brehmen ile konuşmaları, Hint okyanusunda gördüğü olağanüstülükleri, kendi eliyle yapılmış olan enteresan ve kuraldışı büyük işler anlatılmıştır. Gerşâsb hikayesi, bu pehlivanın olağanüstülükleriyle doludur. Bu cümleden olarak ejderhalarla savaşması, onları öldürmesi, güçlü ve iri yarı kaplanla savaşması, devlerle çatışması ve Gerşâsb’ın Hindistan topraklarında, etrafındaki adalarda gördüğü olağanüstü şeyler anlatılır. Bu hikayenin bir bölümü, Gerşâsb’ın oğlu ve Sâm’ın babası Nerîmân ve onun babasıyla birlikte Tûrân’da yaptığı savaşlarla ilgilidir. Şayet bu hikayedeki olağanüstülükleri göz önünde bulundurmazsak Gerşâsb-nâme, tam bir kahramanlık eseridir. Jules Mohl, Şâhnâme-i Firdevsî tercümesine yazdığı ünlü mukaddimesinde bu manzume ile ilgili olarak şunları söylemiştir: “Bu manzume, tam anlamıyla hamasî olup kahramanlık manzumeleri özelliklerine sahiptir. Onun kaynakları da Firdevsî’nin yararlandığı kaynaklarla aynıdır. Sadece bu eserde bazı garip hikayeler yer almaktadır. Onlar da Gerşâsb’ın Hint okyanusu adalarında görmüş olduğu olağanüstülüklerden ibarettir. Görüldüğü kadarıyla bu efsaneler ve olağanüstülükler Fars körfezi denizcileri aracılığıyla İran hikayelerine nüfuz etmiştir. Gerşâsb-nâme’nin bu bölümlerini okuduğumuzda sanki Sindbâd-nâme’yi okuyormuşuz gibi olmaktadır.” Esedî’nin Gerşâsb-nâme nazmındaki işinin kaynağı hiç şüphesiz Ebû’l-Mueyyed-i Belhî’nin Gerşâsb-nâme’si olup onun büyük Şâhnâme’sinden bir defter sayılmıştır ve özel bir kitap olup Kitâb-i Gerşâsb ya da Ahbâr-i Gerşâsb adıyla şöhret bulmuştur. Târîh-i Sistân kitabının yazarı, bu kitabı görmüş ve ondan yararlanmıştır. Fakat Esedî, Gerşâsb kitabını nazm etmeyi başardıktan sonra onun manzumesi Ebû’l-Mueyyed’in o kahramanın hikayesi konusundaki nesrinin yerini aldı. Ve Mecma‘u’t-Tevârîh sahibinin işinin kaynağı olarak kararlaştırdığı ve tanıtmış olduğu bir hal aldı. Esedî’nin Gerşâsb-nâme’si kesin olarak İran’ın seçkin millî hamase eserlerinden biri olup Fars dilinin meşhur ve güvenilir manzumeleri arasındadır. Esedî’nin, konuları nesirden nazma aktarma ve hikayenin aslını koruma noktasındaki dikkati, Mecma‘u’t-Tevârîh sahibi gibi bir tarihçinin nazarında onun eserinin kaynak olmasına konu olmuştur. Buna ilave olarak Esedî, hikayenin nesirden nazma aktarılması noktasında her yönüyle şairlikteki güç ve başarısını göstermiş olup hikmet, mesel, öğüt ve nasihati vermekten de geri kalmamıştır. Onun tasvifte ve kelimeleri eşitleme, düzenli ve sağlam terkipleri kullanma, çok ince derin içerikli, zarif teşbihleri kullanma noktasındaki gücü ve kudreti Gerşâsb-nâme’nin her yerinde açık bir şekilde görülmektedir. Esedî’nin lügatteki derinliği, Derî Farsçasının terk edilmiş bir çok kelimesini kendi şiirlerinde kullanmasına konu olmuştur. Bu hareket, Derî dilinin yerini Irak ve Âzerbaycan’da yeni Farsça edebî lehçelere bıraktığı bir dönemde büyük bir dikkate ve öneme değerdir. Her ne kadar Esedî, Tuslu üstadın Şâhnâme’si karşısında şiddetli bir şekilde ilgi duyması sonucu zaman zaman sanat ve tekellüfe bulaşmış ise de güzel ve üstün anlam, teşbih ve terkipleri kullanma noktasında büyük bir başarı sağlamış bu da onun kimi beyitlerde görülen kusurlarını görmezden gelmenin kaynağı olmuştur. Esedî, kendi hikayesindeki savaş meydanlarını, tabiat manzaralarını, meclislerini ve kişilerini tasvir etme noktasında her yerde Firdevsî’ye yaklaşır. Tüm bu güzellikler, onun Gerşâsb-nâme’sinin, Şâhnâme’den sonra gelen hamasî manzumeler arasında sayılmasına söz konusu olmuştur. Hatta öyle ki kimileri mübalağa edip onu Firdevsî’den daha üstün ve onun hocası derecesine çıkarmışlar (daha önce zikretmiştik). Merhum Hidâyet, Mecma‘u’l-fusahâ’da bu konuda şöyle demektedir: “Tezkire-i Hulâsatu’l-Eş‘âr ve Zubdetu’l-Efkâr sahibi Mir Muhammed Taki-yi Kâşânî şöyle yazmıştır: Bir kesim, Hekîm Esedî’nin Gerşâsb-nâme’sini Hekîm Firdevsî’nin Şâhnâme’sinden üstün tutmuşlar, kimileri de bunun tersi. Esedî, aslında şairlik noktasında Firdevsî’den daha olgun olabilir. Fakat Firdevsî’nin hikayelerinin anlatımındaki düşünce ve beyan insicamı daha iyi görülmektedir.” Esedî’nin şiirinin Firdevsî’ye tercih edilmesi, bu düşünce sahiplerinin bilgisizliği, zevk yoksunluğu ve akılsızlığından başka bir şey değildir. Hekîm Ebû Nasr Ali b. Ahmed Esedî-yi Tûsî, V/XI. yüzyılın büyük şairlerinden ve İran’ın ünlü hamase söyleyicilerindendir. Onun yaşamı konusunda yeteri bir bilgiye sahip değiliz. Devletşâh-i Semerkandî, Tezkîretu’ş-şu‘arâ’da onun Firdevsî-yi Tûsî’nin hocası olduğunu söylemiştir. Bu iddia doğrultusunda, ona dair bir çocukluk efsanesi nakletmiştir. Buna göre, Esedî, Sultan Mahmûd zamanında Horâsân şairleri fırkasının üstadıydı. Defalarca Şâhnâme’yi nazmetmesi için teklifler yapılmış, o ise bunu kabul etmemiş ve kendi öğrencisi olan Firdevsî’yi bu işe layık görüp Şâhnâme’yi nazmetmeye onu teşvik etmiştir. Firdevsî, Gazne’den kaçıp Mazenderan’a gittikten bir süre sonra da Tus’a döndükten sonra kendi üstadına (yani Esedî!) ölüm hastalığı konusunda Şâhnâme’nin bir bölümünün kaldığını söylemiş Esedî ise, “Ey evlat, üzülme” diyerek Firdevsî’nin yanından ayrılıp ikindi namazına kadar Şâhnâme’nin geriye kalan dört bin beytini (!) nazma geçirmiş ve daha Firdevsî hayattayken o beyitlerin bir kopyasını okumuş!... Bu temelsiz ve kaynaksız efsaneyi Devletşâh’ın nereden getirdiği bilinmemektedir. Fakat işin ilginç tarafı şudur ki Herman Ethé (Fars Edebiyatı Tarihi’nde) ve Edward Browne (İran Edebiyatı Tarihi’nde) gibi kimi doğu bilimciler, buna dayanarak ve Esedî’nin vefat yılını dikkate alarak, buna benzer karinelere dayanarak iki Esedî’nin olduğunu söylemiş, birincisinin “Ebû Nasr Ahmed b. Mansûr”, ikinci Esedî’nin de onun oğlu “Ali” olduğunu sanmışlar. Bu yanılgının nedeni şu olsa gerek: Birileri taassuptan ya da Esedî’nin şiirini Firdevsî’ninkinden daha üstün göstermek için birincisini, şairlik noktasında bir diğerinin üstadı derecesinde görmüş ve Devletşâh’ın naklettiği türdeki bir efsaneyi uydurabilsinler diye efsane söyleyicilerin eline bir bahane vermiştir. Avrupalı araştırmacılar da böyle temelsiz ve esassız bir efsaneyi kendi yaptıkları işlerin sermayesi yapmışlar ve baba ve oğul olmak üzere iki Esedî türetmişler. Her halükarda Devletşâh’tan önce böyle bir sözü hiç kimse söylememiştir. Devletşâh’ın söylediğine dayanmak her yönüyle temelsiz ve ölçüsüz bir yanlışlıktan başka bir şey değildir. Ebû Nasr Ali b. Ahmed-i Esedî, IV/X. yüzyıl sonlarında veya V/XI. yüzyıl başlarında doğmuş olmalıdır. Her halde onun yetişkinlik dönemi, Horâsân inkılabıyla, Selçukluların bu memlekete galebesi ve Gazneliler hükümdarlığının o dönemlerdeki düşüşüyle eş zamanlıdır. Esedî, şairlik için böyle güvensiz bir durumda uygun bir ortam bulmadığı için çaresiz olarak Horâsân’ı terk edip İran’ın doğusundan batısına doğru yöneldi ve yerleşme yükünü, Fars şiir ve edebiyatının aşıkları olan küçük devletlerin henüz yeni kurulmakta olduğu ve bu tarihten itibaren birkaç şairi yetiştirmeyle süslü olan Âzerbaycan’da bıraktı. O, bu topraklarda aşağıda adı geçen sultanlarla çağdaş olmuş ve onlarla ilişki içinde bulunmuştur: 1) Nahcivan padişahı Emir Ebû Dulef. Esedî, bu emirin Ermen padişahı, Arapların büyüğü ve Şeybânî hanedanından olduğunu söylemiş ve şöyle vasfetmiştir: Ermen şahı, İranlıların dayanağı, Arapların büyüğü ve Şeybânîlerin tacı Melik Bû Dulef, zeminin Şehriyârı, temiz din sahibi Errânîlerin Cihândarı. Gökte dahi saçılan büyüklük, İbrahim peygamberin soyundandır. Bu padişahın yaşamı ve onun padişahlığının başlangıcı ve sonu konusunda elimizde yeterli bilgi yoktur. Bu padişah, Esedî’nin Gerşâsb-nâme’yi adına nazmettiği kişidir. 2) Şeddâdî padişahlarından Emir-i Ecel Şucâ’u’d-devle Ebû Şucâ’ Menûçihr b. Şâvûr. Bu padişah galiba 456/1063 yılı civarlarından 503/1109 ya da 504/1110 yılı civarına kadar Ermenistan vilayetlerinden olan Ânî’de hükümdarlık yapmıştır. Esedî’nin yay ve mızrağın Munâzarası konusundaki kasidesi bu padişaha övgüyü konu almaktadır. Esedî, onun hakkında şöyle der: Ünlü melik, üstün ecelli, Menûçihr asıllı melik, şahların tacı, devletin şuca’ı, soyun iftiharı. Esedî’nin bu kasidede anlattığına göre, padişahın hediye ve bağışları ümidiyle bir süre Ânî’de yaşamış, bu esnada yaşlanmış olup saçına beyaz teller düşmüştü. Esedî’nin vefat tarihini, Hidâyet Mecma‘u’l-Fusahâ’da 465/1072 yılı olarak yazmıştır. Bu tarihi reddetme noktasında elimizde herhangi bir delil yoktur. Ancak Şâhid-i Sâdık’ta vefatının 425/1033 yılı olarak yazılmış olması hiç şüphesiz yanlıştır. Esedî’nin eserlerinden birisi, Farsça lügat-nâmelerin en eskilerinden biri olan Lugat-i Furs’tur. IV/X. Yüzyıl ile V/XI. yüzyıl başlarındaki birçok şairin şiirlerini içermesinden dolayı da Fars şiiri tarihinin incelenmesi açısından da dikkate değerdir. Elde mevcut olan manzum eserlerinden birincisi onun Munâzara’sı, ikincisi de Gerşâsb-nâme adlı manzumesidir. 1) Munâzara Kasideleri: Bunların Munâzarât olarak adlandırılması şundan kaynaklanmaktadır: Esedî bu kasidelerin her birinde iki taraf arasında bir Munâzara düşünmüş ve her birinin bir diğerine karşı delillerini kendi tercihine uygun olarak getirmiş, sonunda da birini mücib (cevap veren) diğerini de mücab (cevap verilen) yapmış, ondan sonra da kendi memdunu methetmekle uğraşmıştır. Esedî’nin bu kasidelerdeki işinin yeniliği, onların günümüze kadar gelmesine neden olmuştur. Yoksa Esedî kaside konusunda çok da becerikli değildir, Gerşâsb-nâme adlı manzumesinde işin üstesinden geldiği oranda kasidede beceri gösterememiştir. Hidâyet, Esedî’nin Munâzarât kasidelerinden Âsumân u Zemîn, Muğ u Muselmân, Nîze u Kemân ve Şeb u Rûz olmak üzere dört Munâzarayı nakletmiş, Browne ise bu dört Munâzaraya Munâzara-i Beyn-i Arab ve Pârsî adıyla bir başka kaside de eklemiştir. 2) Gerşâsb-nâme: Bu kitap manzum bir hikayedir. Bunun çeşitli nüshaları 7 ile 10 bin beyit arasında olup mütekarib-müsemmen-maksur ya da mahzuf bahrinde yazılmıştır. Esedî, bu eserini 458/1066 yılında tamamlamış ve şöyle demiştir: Bu büyük hikaye sona erdi, başarı ve iyi bahtlı bir günde. Felek üzerinde hicretin üzerinden dört yüz elli sekiz yıl geçti. Görüldüğü kadarıyla 456/1063 yılı civarında onu nazmetmeye başlamış. Nitekim kendisi bunu söylemektedir (onun yazılmasında üç yıllık bir zaman geçti). 456/1063 yılından 458/1066 yılına kadar üç yıldır. Gerşâsb-nâme, adından da anlaşıldığı üzere Rustem’in büyük dedesi Sistân’ın büyük pehlivanı Gerşâsb’ın hikayesi ile ilgilidir. Esedî, Gerşâsb hikayesini aktarmak için onun nesebinden ve durumunun karışmasından sonra Cemşîd’in Sistân’a firarından, Kûrengşâh’ın evine sığınmasından, onun kızına aşık olması ve evlenmesinden, Cemşîd’den olan Tûr’un doğmasından, ondan sonra da Tûr’dan sonra gelen yani tümü Zabulistan şahları olan Şidespşah, Tevrug, Şem, Esrat’ın adlarından söz etmiştir. Esrat’tan Gerşâsb adında bir çocuk dünyaya gelmiş, bundan sonra da pehlivan Gerşâsb’ın hikayesi başlamış, yaşamı ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Onun Tûrân, Afrika, Hind seferleri ve o bölgelerdeki savaşları ve kahramanlıkları, Gerşâsb’ın Brehmen ile konuşmaları, Hint okyanusunda gördüğü olağanüstülükleri, kendi eliyle yapılmış olan enteresan ve kuraldışı büyük işler anlatılmıştır. Gerşâsb hikayesi, bu pehlivanın olağanüstülükleriyle doludur. Bu cümleden olarak ejderhalarla savaşması, onları öldürmesi, güçlü ve iri yarı kaplanla savaşması, devlerle çatışması ve Gerşâsb’ın Hindistan topraklarında, etrafındaki adalarda gördüğü olağanüstü şeyler anlatılır. Bu hikayenin bir bölümü, Gerşâsb’ın oğlu ve Sâm’ın babası Nerîmân ve onun babasıyla birlikte Tûrân’da yaptığı savaşlarla ilgilidir. Şayet bu hikayedeki olağanüstülükleri göz önünde bulundurmazsak Gerşâsb-nâme, tam bir kahramanlık eseridir. Jules Mohl, Şâhnâme-i Firdevsî tercümesine yazdığı ünlü mukaddimesinde bu manzume ile ilgili olarak şunları söylemiştir: “Bu manzume, tam anlamıyla hamasî olup kahramanlık manzumeleri özelliklerine sahiptir. Onun kaynakları da Firdevsî’nin yararlandığı kaynaklarla aynıdır. Sadece bu eserde bazı garip hikayeler yer almaktadır. Onlar da Gerşâsb’ın Hint okyanusu adalarında görmüş olduğu olağanüstülüklerden ibarettir. Görüldüğü kadarıyla bu efsaneler ve olağanüstülükler Fars körfezi denizcileri aracılığıyla İran hikayelerine nüfuz etmiştir. Gerşâsb-nâme’nin bu bölümlerini okuduğumuzda sanki Sindbâd-nâme’yi okuyormuşuz gibi olmaktadır.” Esedî’nin Gerşâsb-nâme nazmındaki işinin kaynağı hiç şüphesiz Ebû’l-Mueyyed-i Belhî’nin Gerşâsb-nâme’si olup onun büyük Şâhnâme’sinden bir defter sayılmıştır ve özel bir kitap olup Kitâb-i Gerşâsb ya da Ahbâr-i Gerşâsb adıyla şöhret bulmuştur. Târîh-i Sistân kitabının yazarı, bu kitabı görmüş ve ondan yararlanmıştır. Fakat Esedî, Gerşâsb kitabını nazm etmeyi başardıktan sonra onun manzumesi Ebû’l-Mueyyed’in o kahramanın hikayesi konusundaki nesrinin yerini aldı. Ve Mecma‘u’t-Tevârîh sahibinin işinin kaynağı olarak kararlaştırdığı ve tanıtmış olduğu bir hal aldı. Esedî’nin Gerşâsb-nâme’si kesin olarak İran’ın seçkin millî hamase eserlerinden biri olup Fars dilinin meşhur ve güvenilir manzumeleri arasındadır. Esedî’nin, konuları nesirden nazma aktarma ve hikayenin aslını koruma noktasındaki dikkati, Mecma‘u’t-Tevârîh sahibi gibi bir tarihçinin nazarında onun eserinin kaynak olmasına konu olmuştur. Buna ilave olarak Esedî, hikayenin nesirden nazma aktarılması noktasında her yönüyle şairlikteki güç ve başarısını göstermiş olup hikmet, mesel, öğüt ve nasihati vermekten de geri kalmamıştır. Onun tasvifte ve kelimeleri eşitleme, düzenli ve sağlam terkipleri kullanma, çok ince derin içerikli, zarif teşbihleri kullanma noktasındaki gücü ve kudreti Gerşâsb-nâme’nin her yerinde açık bir şekilde görülmektedir. Esedî’nin lügatteki derinliği, Derî Farsçasının terk edilmiş bir çok kelimesini kendi şiirlerinde kullanmasına konu olmuştur. Bu hareket, Derî dilinin yerini Irak ve Âzerbaycan’da yeni Farsça edebî lehçelere bıraktığı bir dönemde büyük bir dikkate ve öneme değerdir. Her ne kadar Esedî, Tuslu üstadın Şâhnâme’si karşısında şiddetli bir şekilde ilgi duyması sonucu zaman zaman sanat ve tekellüfe bulaşmış ise de güzel ve üstün anlam, teşbih ve terkipleri kullanma noktasında büyük bir başarı sağlamış bu da onun kimi beyitlerde görülen kusurlarını görmezden gelmenin kaynağı olmuştur. Esedî, kendi hikayesindeki savaş meydanlarını, tabiat manzaralarını, meclislerini ve kişilerini tasvir etme noktasında her yerde Firdevsî’ye yaklaşır. Tüm bu güzellikler, onun Gerşâsb-nâme’sinin, Şâhnâme’den sonra gelen hamasî manzumeler arasında sayılmasına söz konusu olmuştur. Hatta öyle ki kimileri mübalağa edip onu Firdevsî’den daha üstün ve onun hocası derecesine çıkarmışlar (daha önce zikretmiştik). Merhum Hidâyet, Mecma‘u’l-fusahâ’da bu konuda şöyle demektedir: “Tezkire-i Hulâsatu’l-Eş‘âr ve Zubdetu’l-Efkâr sahibi Mir Muhammed Taki-yi Kâşânî şöyle yazmıştır: Bir kesim, Hekîm Esedî’nin Gerşâsb-nâme’sini Hekîm Firdevsî’nin Şâhnâme’sinden üstün tutmuşlar, kimileri de bunun tersi. Esedî, aslında şairlik noktasında Firdevsî’den daha olgun olabilir. Fakat Firdevsî’nin hikayelerinin anlatımındaki düşünce ve beyan insicamı daha iyi görülmektedir.” Esedî’nin şiirinin Firdevsî’ye tercih edilmesi, bu düşünce sahiplerinin bilgisizliği, zevk yoksunluğu ve akılsızlığından başka bir şey değildir. |