Pazartesi 21 Mayıs 2012 - 17:11

الإثنين ١ رجب ١٤٣٣

دوشنبه ۱ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۸:۴۱

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

ESEDİ

 

 

Hekîm Ebû Nasr Ali b. Ahmed Esedî-yi Tûsî, V/XI. yüzyılın büyük şair­lerin­den ve İran’ın ünlü hamase söyleyicilerindendir. Onun yaşamı konusunda yeteri bir bilgiye sahip değiliz. Devletşâh-i Semerkandî, Tezkîretu’ş-şu‘arâ’da onun Firdevsî-yi Tûsî’nin hocası ol­duğunu söyle­miştir. Bu iddia doğrultusunda, ona dair bir çocukluk ef­sanesi nakletmiş­tir. Buna göre, Esedî, Sultan Mahmûd zama­nında Ho­râsân şairleri fırkası­nın üstadıydı. Defalarca Şâhnâme’yi nazmetmesi için teklifler yapılmış, o ise bunu kabul etmemiş ve kendi öğrencisi olan Firdevsî’yi bu işe layık gö­rüp Şâhnâme’yi nazmetmeye onu teşvik et­miştir. Firdevsî, Gazne’den ka­çıp Mazenderan’a gittikten bir süre sonra da Tus’a dön­dükten sonra kendi üstadına (yani Esedî!) ölüm hastalığı konusunda Şâhnâme’nin bir bölü­münün kaldığını söylemiş Esedî ise, “Ey evlat, üzülme” di­yerek Firdevsî’nin yanından ayrılıp ikindi namazına kadar Şâhnâme’nin geriye kalan dört bin beytini (!) nazma geçirmiş ve daha Firdevsî hayattayken o beyitle­rin bir kopya­sını okumuş!...

Bu temelsiz ve kaynaksız efsaneyi Devletşâh’ın nereden getir­diği bilin­me­mektedir. Fakat işin ilginç tarafı şudur ki Herman Ethé (Fars Edebi­yatı Ta­rihi’nde) ve Edward Browne (İran Edebiyatı Tarihi’nde) gibi kimi doğu bilimci­ler, buna dayanarak ve Esedî’nin vefat yılını dikkate alarak, buna benzer karine­lere dayanarak iki Esedî’nin olduğunu söylemiş, birin­cisinin “Ebû Nasr Ahmed b. Mansûr”, ikinci Esedî’nin de onun oğlu “Ali” olduğunu sanmışlar. Bu yanılgının nedeni şu olsa gerek: Birileri taassup­tan ya da Esedî’nin şiirini Firdevsî’ninkinden daha üstün göstermek için birincisini, şairlik nokta­sında bir diğerinin üstadı derecesinde görmüş ve Devletşâh’ın naklet­tiği türdeki bir efsa­neyi uydurabilsinler diye efsane söyleyicilerin eline bir bahane vermiştir. Avru­palı araştırmacılar da böyle temelsiz ve esassız bir efsaneyi kendi yaptıkları işle­rin sermayesi yapmış­lar ve baba ve oğul olmak üzere iki Esedî türetmişler. Her halükarda Devletşâh’tan önce böyle bir sözü hiç kimse söylememiştir. Devletşâh’ın söylediğine dayanmak her yönüyle temelsiz ve ölçüsüz bir yanlış­lıktan başka bir şey değildir.

Ebû Nasr Ali b. Ahmed-i Esedî, IV/X. yüzyıl sonlarında veya V/XI. yüzyıl başlarında doğmuş olmalıdır. Her halde onun yetişkinlik dönemi, Horâsân inkı­labıyla, Selçukluların bu memlekete galebesi ve Gazneliler hükümdarlığının o dönemlerdeki düşüşüyle eş zamanlıdır. Esedî, şairlik için böyle güvensiz bir du­rumda uygun bir ortam bulma­dığı için çaresiz olarak Horâsân’ı terk edip İran’ın doğusundan batı­sına doğru yöneldi ve yerleşme yükünü, Fars şiir ve edebiyatının aşık­ları olan küçük devletlerin henüz yeni kurulmakta olduğu ve bu tarih­ten iti­baren birkaç şairi yetiş­tirmeyle süslü olan Âzerbaycan’da bıraktı.

O, bu topraklarda aşağıda adı geçen sultanlarla çağdaş olmuş ve on­larla ilişki içinde bulunmuştur:

1) Nahcivan padişahı Emir Ebû Dulef. Esedî, bu emirin Ermen padi­şahı, Arapların büyüğü ve Şeybânî hanedanından olduğunu söy­lemiş ve şöyle vasfetmiştir:

Ermen şahı, İranlıların dayanağı, Arapların büyüğü ve Şeybânîlerin tacı

Melik Bû Dulef, zeminin Şehriyârı, temiz din sahibi Errânîlerin Cihândarı.

Gökte dahi saçılan büyüklük, İbrahim peygamberin soyundandır.

Bu padişahın yaşamı ve onun padişahlığının başlangıcı ve sonu konu­sunda elimizde yeterli bilgi yoktur. Bu padişah, Esedî’nin Gerşâsb-nâme’yi adına nazmettiği kişidir.

2) Şeddâdî padişahlarından Emir-i Ecel Şucâ’u’d-devle Ebû Şucâ’ Menûçihr b. Şâvûr. Bu padişah galiba 456/1063 yılı civarların­dan 503/1109 ya da 504/1110 yılı civarına kadar Ermenistan vilayetle­rinden olan Ânî’de hükümdarlık yapmış­tır. Esedî’nin yay ve mızrağın Munâzarası konusundaki kasidesi bu padi­şaha öv­güyü konu almakta­dır. Esedî, onun hakkında şöyle der:

Ünlü melik, üstün ecelli, Menûçihr asıllı melik, şahların tacı, devletin şuca’ı, soyun iftiharı.

Esedî’nin bu kasidede anlattığına göre, padişahın hediye ve bağışları ümi­diyle bir süre Ânî’de yaşamış, bu esnada yaşlanmış olup saçına beyaz teller düş­müştü.

Esedî’nin vefat tarihini, Hidâyet Mecma‘u’l-Fusahâ’da 465/1072 yılı ola­rak yazmıştır. Bu tarihi reddetme noktasında eli­mizde herhangi bir de­lil yoktur. An­cak Şâhid-i Sâdık’ta vefatının 425/1033 yılı olarak yazılmış olması hiç şüphe­siz yanlıştır.

Esedî’nin eserlerinden birisi, Farsça lügat-nâmelerin en eski­lerinden biri olan Lugat-i Furs’tur. IV/X. Yüzyıl ile V/XI. yüzyıl başla­rındaki birçok şairin şi­irlerini içermesinden dolayı da Fars şiiri tarihi­nin incelenmesi açı­sından da dik­kate değerdir.

Elde mevcut olan manzum eserlerinden birincisi onun Munâzara’sı, ikincisi de Gerşâsb-nâme adlı manzumesidir.

1) Munâzara Kasideleri: Bunların Munâzarât olarak adlandı­rılması şundan kaynaklanmaktadır: Esedî bu kasidelerin her birinde iki taraf ara­sında bir Munâzara düşünmüş ve her birinin bir diğerine karşı delillerini kendi terci­hine uygun olarak getirmiş, sonunda da bi­rini mücib (cevap ve­ren) diğerini de mücab (cevap verilen) yapmış, on­dan sonra da kendi memdunu methetmekle uğ­raşmış­tır. Esedî’nin bu kasidelerdeki işinin ye­niliği, onların günümüze kadar gelmesine neden olmuştur. Yoksa Esedî kaside konusunda çok da becerikli de­ğildir, Gerşâsb-nâme adlı manzume­sinde işin üstesinden geldiği oranda ka­si­dede be­ceri gösterememiştir. Hi­dâyet, Esedî’nin Munâzarât kaside­lerinden Âsumân u Zemîn, Muğ u Muselmân, Nîze u Kemân ve Şeb u Rûz olmak üzere dört Munâzarayı nakletmiş, Browne ise bu dört Munâzaraya Munâzara-i Beyn-i Arab ve Pârsî adıyla bir başka kaside de eklemiştir.

2) Gerşâsb-nâme: Bu kitap manzum bir hikayedir. Bunun çe­şitli nüs­haları 7 ile 10 bin beyit arasında olup mütekarib-müsemmen-maksur ya da mahzuf bah­rinde yazılmıştır. Esedî, bu eserini 458/1066 yılında ta­mamlamış ve şöyle de­miştir:

Bu büyük hikaye sona erdi, başarı ve iyi bahtlı bir günde.

Felek üzerinde hicretin üzerinden dört yüz elli sekiz yıl geçti.

Görüldüğü kadarıyla 456/1063 yılı civarında onu nazmetmeye başla­mış. Nitekim kendisi bunu söylemektedir (onun yazılmasında üç yıllık bir zaman geçti). 456/1063 yılından 458/1066 yılına kadar üç yıldır. Gerşâsb-nâme, adın­dan da anlaşıldığı üzere Rustem’in büyük dedesi Sistân’ın bü­yük pehlivanı Gerşâsb’ın hikayesi ile ilgilidir. Esedî, Gerşâsb hikayesini aktarmak için onun ne­sebinden ve durumunun ka­rışmasından sonra Cemşîd’in Sistân’a firarından, Kûrengşâh’ın evine sığınmasından, onun kızına aşık olması ve evlenmesinden, Cemşîd’den olan Tûr’un doğmasın­dan, ondan sonra da Tûr’dan sonra gelen yani tümü Zabulistan şahları olan Şidespşah, Tevrug, Şem, Esrat’ın adlarından söz etmiştir. Esrat’tan Gerşâsb adında bir çocuk dünyaya gelmiş, bundan sonra da pehlivan Gerşâsb’ın hikayesi başla­mış, yaşamı ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Onun Tûrân, Afrika, Hind seferleri ve o bölgelerdeki savaşları ve kahra­manlık­ları, Gerşâsb’ın Brehmen ile konuşmaları, Hint okyanusunda gör­düğü ola­ğa­nüstülükleri, kendi eliyle yapılmış olan enteresan ve kuraldışı büyük işler anla­tılmıştır.

Gerşâsb hikayesi, bu pehlivanın olağanüstülükleriyle doludur. Bu cüm­leden olarak ejderhalarla savaşması, onları öldürmesi, güçlü ve iri yarı kaplanla savaş­ması, devlerle çatışması ve Gerşâsb’ın Hindistan toprakla­rında, etrafındaki ada­larda gördüğü olağanüstü şeyler anlatı­lır. Bu hika­yenin bir bölümü, Gerşâsb’ın oğlu ve Sâm’ın babası Nerî­mân ve onun ba­basıyla birlikte Tûrân’da yaptığı sa­vaşlarla ilgilidir.

Şayet bu hikayedeki olağanüstülükleri göz önünde bulundur­mazsak Gerşâsb-nâme, tam bir kahramanlık eseridir. Jules Mohl, Şâhnâme-i Firdevsî tercümesine yazdığı ünlü mukaddimesinde bu manzume ile ilgili olarak şunları söylemiştir: “Bu manzume, tam an­lamıyla hamasî olup kah­ramanlık manzume­leri özelliklerine sahiptir. Onun kaynakları da Firdevsî’nin yararlandığı kaynak­larla aynıdır. Sa­dece bu eserde bazı garip hikayeler yer almaktadır. Onlar da Gerşâsb’ın Hint okyanusu adalarında görmüş olduğu olağanüstülük­lerden iba­rettir. Görüldüğü kadarıyla bu ef­saneler ve olağanüstülükler Fars körfezi deniz­cileri aracılığıyla İran hika­yelerine nüfuz etmiştir. Gerşâsb-nâme’nin bu bölüm­lerini okuduğumuzda sanki Sindbâd-nâme’yi okuyormuşuz gibi olmaktadır.”

Esedî’nin Gerşâsb-nâme nazmındaki işinin kaynağı hiç şüp­hesiz Ebû’l-Mueyyed-i Belhî’nin Gerşâsb-nâme’si olup onun büyük Şâhnâme’sinden bir defter sayılmıştır ve özel bir kitap olup Kitâb-i Gerşâsb ya da Ahbâr-i Gerşâsb adıyla şöhret bulmuştur. Târîh-i Sistân kitabının yazarı, bu kitabı görmüş ve on­dan yararlanmıştır. Fa­kat Esedî, Gerşâsb kitabını nazm etmeyi başardıktan sonra onun man­zumesi Ebû’l-Mueyyed’in o kahramanın hikayesi konusundaki nesri­nin yerini aldı. Ve Mecma‘u’t-Tevârîh sahibinin işinin kaynağı olarak kararlaş­tırdığı ve ta­nıtmış olduğu bir hal aldı.

Esedî’nin Gerşâsb-nâme’si kesin olarak İran’ın seçkin millî hamase eserle­rinden biri olup Fars dilinin meşhur ve güvenilir man­zumeleri ara­sındadır. Esedî’nin, konuları nesirden nazma aktarma ve hikayenin aslını koruma nokta­sındaki dikkati, Mecma‘u’t-Tevârîh sa­hibi gibi bir tarihçinin nazarında onun ese­rinin kaynak olmasına konu olmuştur.

Buna ilave olarak Esedî, hikayenin nesirden nazma aktarıl­ması nokta­sında her yönüyle şairlikteki güç ve başarısını göstermiş olup hikmet, me­sel, öğüt ve nasihati vermekten de geri kalmamıştır. Onun tasvifte ve ke­limeleri eşitleme, dü­zenli ve sağlam terkipleri kul­lanma, çok ince derin içerikli, zarif teşbihleri kul­lanma noktasındaki gücü ve kudreti Gerşâsb-nâme’nin her yerinde açık bir şe­kilde görül­mektedir. Esedî’nin lügatteki derinliği, Derî Farsçasının terk edilmiş bir çok kelimesini kendi şiirlerinde kullanmasına konu olmuştur. Bu hareket, Derî dilinin yerini Irak ve Âzer­baycan’da  yeni Farsça edebî lehçelere bıraktığı bir dönemde büyük bir dikkate ve öneme değerdir. Her ne kadar Esedî, Tuslu üsta­dın Şâhnâme’si karşısında şiddetli bir şekilde ilgi duyması sonucu zaman zaman sanat ve tekellüfe bulaşmış ise de güzel ve üstün anlam, teşbih ve terkipleri kul­lanma noktasında büyük bir başarı sağlamış bu da onun kimi beyitlerde görülen kusurla­rını görmezden gelmenin kaynağı olmuştur. Esedî, kendi hikayesin­deki savaş meydanlarını, tabiat manzaralarını, meclislerini ve ki­şile­rini tasvir etme noktasında her yerde Firdevsî’ye yaklaşır. Tüm bu gü­zellikler, onun Gerşâsb-nâme’sinin, Şâhnâme’den sonra gelen hamasî manzumeler arasında sayılmasına söz konusu olmuştur. Hatta öyle ki ki­mileri mübalağa edip onu Firdevsî’den daha üstün ve onun hocası derece­sine çıkarmışlar (daha önce zikretmiştik). Mer­hum Hidâyet, Mecma‘u’l-fusahâ’da bu konuda şöyle demektedir: “Tezkire-i Hulâsatu’l-Eş‘âr ve Zubdetu’l-Efkâr sahibi Mir Muhammed Taki-yi Kâşânî şöyle yazmıştır: Bir kesim, Hekîm Esedî’nin Gerşâsb-nâme’sini Hekîm Firdevsî’nin Şâhnâme’sinden üstün tutmuşlar, kimileri de bu­nun tersi. Esedî, aslında şairlik noktasında Firdevsî’den daha olgun olabilir. Fakat Firdevsî’nin hi­kayelerinin anlatımındaki düşünce ve be­yan insicamı daha iyi görülmek­tedir.” Esedî’nin şii­rinin Firdevsî’ye tercih edilmesi, bu düşünce sahipleri­nin bilgisizliği, zevk yok­sunluğu ve akılsızlığından başka bir şey değildir.

Hekîm Ebû Nasr Ali b. Ahmed Esedî-yi Tûsî, V/XI. yüzyılın büyük şair­lerin­den ve İran’ın ünlü hamase söyleyicilerindendir. Onun yaşamı konusunda yeteri bir bilgiye sahip değiliz. Devletşâh-i Semerkandî, Tezkîretu’ş-şu‘arâ’da onun Firdevsî-yi Tûsî’nin hocası ol­duğunu söyle­miştir. Bu iddia doğrultusunda, ona dair bir çocukluk ef­sanesi nakletmiş­tir. Buna göre, Esedî, Sultan Mahmûd zama­nında Ho­râsân şairleri fırkası­nın üstadıydı. Defalarca Şâhnâme’yi nazmetmesi için teklifler yapılmış, o ise bunu kabul etmemiş ve kendi öğrencisi olan Firdevsî’yi bu işe layık gö­rüp Şâhnâme’yi nazmetmeye onu teşvik et­miştir. Firdevsî, Gazne’den ka­çıp Mazenderan’a gittikten bir süre sonra da Tus’a dön­dükten sonra kendi üstadına (yani Esedî!) ölüm hastalığı konusunda Şâhnâme’nin bir bölü­münün kaldığını söylemiş Esedî ise, “Ey evlat, üzülme” di­yerek Firdevsî’nin yanından ayrılıp ikindi namazına kadar Şâhnâme’nin geriye kalan dört bin beytini (!) nazma geçirmiş ve daha Firdevsî hayattayken o beyitle­rin bir kopya­sını okumuş!...

Bu temelsiz ve kaynaksız efsaneyi Devletşâh’ın nereden getir­diği bilin­me­mektedir. Fakat işin ilginç tarafı şudur ki Herman Ethé (Fars Edebi­yatı Ta­rihi’nde) ve Edward Browne (İran Edebiyatı Tarihi’nde) gibi kimi doğu bilimci­ler, buna dayanarak ve Esedî’nin vefat yılını dikkate alarak, buna benzer karine­lere dayanarak iki Esedî’nin olduğunu söylemiş, birin­cisinin “Ebû Nasr Ahmed b. Mansûr”, ikinci Esedî’nin de onun oğlu “Ali” olduğunu sanmışlar. Bu yanılgının nedeni şu olsa gerek: Birileri taassup­tan ya da Esedî’nin şiirini Firdevsî’ninkinden daha üstün göstermek için birincisini, şairlik nokta­sında bir diğerinin üstadı derecesinde görmüş ve Devletşâh’ın naklet­tiği türdeki bir efsa­neyi uydurabilsinler diye efsane söyleyicilerin eline bir bahane vermiştir. Avru­palı araştırmacılar da böyle temelsiz ve esassız bir efsaneyi kendi yaptıkları işle­rin sermayesi yapmış­lar ve baba ve oğul olmak üzere iki Esedî türetmişler. Her halükarda Devletşâh’tan önce böyle bir sözü hiç kimse söylememiştir. Devletşâh’ın söylediğine dayanmak her yönüyle temelsiz ve ölçüsüz bir yanlış­lıktan başka bir şey değildir.

Ebû Nasr Ali b. Ahmed-i Esedî, IV/X. yüzyıl sonlarında veya V/XI. yüzyıl başlarında doğmuş olmalıdır. Her halde onun yetişkinlik dönemi, Horâsân inkı­labıyla, Selçukluların bu memlekete galebesi ve Gazneliler hükümdarlığının o dönemlerdeki düşüşüyle eş zamanlıdır. Esedî, şairlik için böyle güvensiz bir du­rumda uygun bir ortam bulma­dığı için çaresiz olarak Horâsân’ı terk edip İran’ın doğusundan batı­sına doğru yöneldi ve yerleşme yükünü, Fars şiir ve edebiyatının aşık­ları olan küçük devletlerin henüz yeni kurulmakta olduğu ve bu tarih­ten iti­baren birkaç şairi yetiş­tirmeyle süslü olan Âzerbaycan’da bıraktı.

O, bu topraklarda aşağıda adı geçen sultanlarla çağdaş olmuş ve on­larla ilişki içinde bulunmuştur:

1) Nahcivan padişahı Emir Ebû Dulef. Esedî, bu emirin Ermen padi­şahı, Arapların büyüğü ve Şeybânî hanedanından olduğunu söy­lemiş ve şöyle vasfetmiştir:

Ermen şahı, İranlıların dayanağı, Arapların büyüğü ve Şeybânîlerin tacı

Melik Bû Dulef, zeminin Şehriyârı, temiz din sahibi Errânîlerin Cihândarı.

Gökte dahi saçılan büyüklük, İbrahim peygamberin soyundandır.

Bu padişahın yaşamı ve onun padişahlığının başlangıcı ve sonu konu­sunda elimizde yeterli bilgi yoktur. Bu padişah, Esedî’nin Gerşâsb-nâme’yi adına nazmettiği kişidir.

2) Şeddâdî padişahlarından Emir-i Ecel Şucâ’u’d-devle Ebû Şucâ’ Menûçihr b. Şâvûr. Bu padişah galiba 456/1063 yılı civarların­dan 503/1109 ya da 504/1110 yılı civarına kadar Ermenistan vilayetle­rinden olan Ânî’de hükümdarlık yapmış­tır. Esedî’nin yay ve mızrağın Munâzarası konusundaki kasidesi bu padi­şaha öv­güyü konu almakta­dır. Esedî, onun hakkında şöyle der:

Ünlü melik, üstün ecelli, Menûçihr asıllı melik, şahların tacı, devletin şuca’ı, soyun iftiharı.

Esedî’nin bu kasidede anlattığına göre, padişahın hediye ve bağışları ümi­diyle bir süre Ânî’de yaşamış, bu esnada yaşlanmış olup saçına beyaz teller düş­müştü.

Esedî’nin vefat tarihini, Hidâyet Mecma‘u’l-Fusahâ’da 465/1072 yılı ola­rak yazmıştır. Bu tarihi reddetme noktasında eli­mizde herhangi bir de­lil yoktur. An­cak Şâhid-i Sâdık’ta vefatının 425/1033 yılı olarak yazılmış olması hiç şüphe­siz yanlıştır.

Esedî’nin eserlerinden birisi, Farsça lügat-nâmelerin en eski­lerinden biri olan Lugat-i Furs’tur. IV/X. Yüzyıl ile V/XI. yüzyıl başla­rındaki birçok şairin şi­irlerini içermesinden dolayı da Fars şiiri tarihi­nin incelenmesi açı­sından da dik­kate değerdir.

Elde mevcut olan manzum eserlerinden birincisi onun Munâzara’sı, ikincisi de Gerşâsb-nâme adlı manzumesidir.

1) Munâzara Kasideleri: Bunların Munâzarât olarak adlandı­rılması şundan kaynaklanmaktadır: Esedî bu kasidelerin her birinde iki taraf ara­sında bir Munâzara düşünmüş ve her birinin bir diğerine karşı delillerini kendi terci­hine uygun olarak getirmiş, sonunda da bi­rini mücib (cevap ve­ren) diğerini de mücab (cevap verilen) yapmış, on­dan sonra da kendi memdunu methetmekle uğ­raşmış­tır. Esedî’nin bu kasidelerdeki işinin ye­niliği, onların günümüze kadar gelmesine neden olmuştur. Yoksa Esedî kaside konusunda çok da becerikli de­ğildir, Gerşâsb-nâme adlı manzume­sinde işin üstesinden geldiği oranda ka­si­dede be­ceri gösterememiştir. Hi­dâyet, Esedî’nin Munâzarât kaside­lerinden Âsumân u Zemîn, Muğ u Muselmân, Nîze u Kemân ve Şeb u Rûz olmak üzere dört Munâzarayı nakletmiş, Browne ise bu dört Munâzaraya Munâzara-i Beyn-i Arab ve Pârsî adıyla bir başka kaside de eklemiştir.

2) Gerşâsb-nâme: Bu kitap manzum bir hikayedir. Bunun çe­şitli nüs­haları 7 ile 10 bin beyit arasında olup mütekarib-müsemmen-maksur ya da mahzuf bah­rinde yazılmıştır. Esedî, bu eserini 458/1066 yılında ta­mamlamış ve şöyle de­miştir:

Bu büyük hikaye sona erdi, başarı ve iyi bahtlı bir günde.

Felek üzerinde hicretin üzerinden dört yüz elli sekiz yıl geçti.

Görüldüğü kadarıyla 456/1063 yılı civarında onu nazmetmeye başla­mış. Nitekim kendisi bunu söylemektedir (onun yazılmasında üç yıllık bir zaman geçti). 456/1063 yılından 458/1066 yılına kadar üç yıldır. Gerşâsb-nâme, adın­dan da anlaşıldığı üzere Rustem’in büyük dedesi Sistân’ın bü­yük pehlivanı Gerşâsb’ın hikayesi ile ilgilidir. Esedî, Gerşâsb hikayesini aktarmak için onun ne­sebinden ve durumunun ka­rışmasından sonra Cemşîd’in Sistân’a firarından, Kûrengşâh’ın evine sığınmasından, onun kızına aşık olması ve evlenmesinden, Cemşîd’den olan Tûr’un doğmasın­dan, ondan sonra da Tûr’dan sonra gelen yani tümü Zabulistan şahları olan Şidespşah, Tevrug, Şem, Esrat’ın adlarından söz etmiştir. Esrat’tan Gerşâsb adında bir çocuk dünyaya gelmiş, bundan sonra da pehlivan Gerşâsb’ın hikayesi başla­mış, yaşamı ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Onun Tûrân, Afrika, Hind seferleri ve o bölgelerdeki savaşları ve kahra­manlık­ları, Gerşâsb’ın Brehmen ile konuşmaları, Hint okyanusunda gör­düğü ola­ğa­nüstülükleri, kendi eliyle yapılmış olan enteresan ve kuraldışı büyük işler anla­tılmıştır.

Gerşâsb hikayesi, bu pehlivanın olağanüstülükleriyle doludur. Bu cüm­leden olarak ejderhalarla savaşması, onları öldürmesi, güçlü ve iri yarı kaplanla savaş­ması, devlerle çatışması ve Gerşâsb’ın Hindistan toprakla­rında, etrafındaki ada­larda gördüğü olağanüstü şeyler anlatı­lır. Bu hika­yenin bir bölümü, Gerşâsb’ın oğlu ve Sâm’ın babası Nerî­mân ve onun ba­basıyla birlikte Tûrân’da yaptığı sa­vaşlarla ilgilidir.

Şayet bu hikayedeki olağanüstülükleri göz önünde bulundur­mazsak Gerşâsb-nâme, tam bir kahramanlık eseridir. Jules Mohl, Şâhnâme-i Firdevsî tercümesine yazdığı ünlü mukaddimesinde bu manzume ile ilgili olarak şunları söylemiştir: “Bu manzume, tam an­lamıyla hamasî olup kah­ramanlık manzume­leri özelliklerine sahiptir. Onun kaynakları da Firdevsî’nin yararlandığı kaynak­larla aynıdır. Sa­dece bu eserde bazı garip hikayeler yer almaktadır. Onlar da Gerşâsb’ın Hint okyanusu adalarında görmüş olduğu olağanüstülük­lerden iba­rettir. Görüldüğü kadarıyla bu ef­saneler ve olağanüstülükler Fars körfezi deniz­cileri aracılığıyla İran hika­yelerine nüfuz etmiştir. Gerşâsb-nâme’nin bu bölüm­lerini okuduğumuzda sanki Sindbâd-nâme’yi okuyormuşuz gibi olmaktadır.”

Esedî’nin Gerşâsb-nâme nazmındaki işinin kaynağı hiç şüp­hesiz Ebû’l-Mueyyed-i Belhî’nin Gerşâsb-nâme’si olup onun büyük Şâhnâme’sinden bir defter sayılmıştır ve özel bir kitap olup Kitâb-i Gerşâsb ya da Ahbâr-i Gerşâsb adıyla şöhret bulmuştur. Târîh-i Sistân kitabının yazarı, bu kitabı görmüş ve on­dan yararlanmıştır. Fa­kat Esedî, Gerşâsb kitabını nazm etmeyi başardıktan sonra onun man­zumesi Ebû’l-Mueyyed’in o kahramanın hikayesi konusundaki nesri­nin yerini aldı. Ve Mecma‘u’t-Tevârîh sahibinin işinin kaynağı olarak kararlaş­tırdığı ve ta­nıtmış olduğu bir hal aldı.

Esedî’nin Gerşâsb-nâme’si kesin olarak İran’ın seçkin millî hamase eserle­rinden biri olup Fars dilinin meşhur ve güvenilir man­zumeleri ara­sındadır. Esedî’nin, konuları nesirden nazma aktarma ve hikayenin aslını koruma nokta­sındaki dikkati, Mecma‘u’t-Tevârîh sa­hibi gibi bir tarihçinin nazarında onun ese­rinin kaynak olmasına konu olmuştur.

Buna ilave olarak Esedî, hikayenin nesirden nazma aktarıl­ması nokta­sında her yönüyle şairlikteki güç ve başarısını göstermiş olup hikmet, me­sel, öğüt ve nasihati vermekten de geri kalmamıştır. Onun tasvifte ve ke­limeleri eşitleme, dü­zenli ve sağlam terkipleri kul­lanma, çok ince derin içerikli, zarif teşbihleri kul­lanma noktasındaki gücü ve kudreti Gerşâsb-nâme’nin her yerinde açık bir şe­kilde görül­mektedir. Esedî’nin lügatteki derinliği, Derî Farsçasının terk edilmiş bir çok kelimesini kendi şiirlerinde kullanmasına konu olmuştur. Bu hareket, Derî dilinin yerini Irak ve Âzer­baycan’da  yeni Farsça edebî lehçelere bıraktığı bir dönemde büyük bir dikkate ve öneme değerdir. Her ne kadar Esedî, Tuslu üsta­dın Şâhnâme’si karşısında şiddetli bir şekilde ilgi duyması sonucu zaman zaman sanat ve tekellüfe bulaşmış ise de güzel ve üstün anlam, teşbih ve terkipleri kul­lanma noktasında büyük bir başarı sağlamış bu da onun kimi beyitlerde görülen kusurla­rını görmezden gelmenin kaynağı olmuştur. Esedî, kendi hikayesin­deki savaş meydanlarını, tabiat manzaralarını, meclislerini ve ki­şile­rini tasvir etme noktasında her yerde Firdevsî’ye yaklaşır. Tüm bu gü­zellikler, onun Gerşâsb-nâme’sinin, Şâhnâme’den sonra gelen hamasî manzumeler arasında sayılmasına söz konusu olmuştur. Hatta öyle ki ki­mileri mübalağa edip onu Firdevsî’den daha üstün ve onun hocası derece­sine çıkarmışlar (daha önce zikretmiştik). Mer­hum Hidâyet, Mecma‘u’l-fusahâ’da bu konuda şöyle demektedir: “Tezkire-i Hulâsatu’l-Eş‘âr ve Zubdetu’l-Efkâr sahibi Mir Muhammed Taki-yi Kâşânî şöyle yazmıştır: Bir kesim, Hekîm Esedî’nin Gerşâsb-nâme’sini Hekîm Firdevsî’nin Şâhnâme’sinden üstün tutmuşlar, kimileri de bu­nun tersi. Esedî, aslında şairlik noktasında Firdevsî’den daha olgun olabilir. Fakat Firdevsî’nin hi­kayelerinin anlatımındaki düşünce ve be­yan insicamı daha iyi görülmek­tedir.” Esedî’nin şii­rinin Firdevsî’ye tercih edilmesi, bu düşünce sahipleri­nin bilgisizliği, zevk yok­sunluğu ve akılsızlığından başka bir şey değildir.

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.