| ŞERI BİLİMLER Şer‘î bilimler, bundan önce zikredilen çeşitli sebeplerden do¬layı bu dö¬nemde genişliğinin ve doruğunun en üst noktasındaydı. Kıraat ilminin en büyük alimle¬rinden biri olan Ebû’l-Fazl Muhammed Secâvendî-yi Gaznevî (ö.560/1164), bu dönemde ortaya çıktı. Onun kıraat ilmi konu¬sundaki kitap¬ları, her zaman İslâm memleketlerindeki alimlerin ilgi ko¬nusu olmuştur. Tefsir ilmi de bu dönemde ister Ehl-i Sünnet alimleri ara¬sında ister Şiî ilim adamları arasında olsun doruk noktasına ulaştı. Hatta kelâmî, felsefî ve irfanî amaçlar göz önünde bulundurula¬rak yazılan bir çok tefsir de bu döneme aittir. Örneğin İmam Fahr-i Râzî’nin (ö.606/1209) Tefsîr-i Kebîr adlı esri, kelâmî ve felsefî açıdan çeşitli konu-ları ele al¬makta ve bu noktada çok geniş bir tefsir ortaya çıkarmıştır. An¬cak bunun tü¬münü bitirmeye muvaffak ola¬madı. Kendisinden sonra başka alimler bu eseri tamamladılar. Mutezile fırkasının tefsirleri arasından Cârullah Zamahşerî’nin (ö.538/1143) Keşşâf adlı kitabı, bu yüzyılda telif edildi, daha sonra da onun üze¬rine çeşitli şerhler yapıldı. Keşşâf, Kur’ân tefsi¬rinin en önemli kitaplarından sa¬yılmaktadır. Şia tefsirleri arasından Ebû Ali Fazl b. Hasan-i Tabersî’nin (=Tefrişî) (ö.548/1153) kitapları hepsinden daha önemlidir. Onun Şia inançlarına göre üç tefsiri vardır. Bunların da en önemlisi Mecma‘u’l-Beyân’dır ki Şia alimleri ara¬sında sahip olduğu önemden dolayı birkaç kez özet çıkarılmış ve bir defa da XIII/XIX. yüzyılda Âğâ Muhammed adındaki bir alim tara¬fından Farsçaya ter¬cüme edilmiştir. Bu tercüme, Mufassalu’l-Beyân fi İlmi’l-Kur’ân adını taşımak¬tadır. Bu dönemde telif edilmiş olan çeşitli avam tefsirleri arasından Ferrâ-i Bagavî’ye (Merv ve Herât yolu arasındaki Bag ya da Bagşur şehrine men¬sup) ait olan ve bugüne dek birkaç kez basılmış olan Me‘âlimu’t-Tenzîl’i zikretmemiz ge¬rekir. Ferrâ-i Bagavî, büyük Şafi‘î alimlerinden olup 516/1122 yılında vefat et¬miştir. Bu dönemin çok güvenilir birkaç tefsiri Farsça olarak yazılmış olup bunların tümü Fars edebiyatı tarihinde önemli bir dereceye sa¬hiptirler. Bu dö¬neme ait olan bu eserlerin en eskilerinden birisi de Tefsîr-i Surâbâdî (Ebû Bekr Atik b. Muhammed Herevî-yi Surâbâdî) kitabı¬dır. V/XI. yüzyıl ortalarında yaşamış olup basılmış olan kitabı, Fars nesri açısından çok gü¬zel örnekler içermektedir. Bu Farsça tefsirlerden birisi de Ebû’l-Fazl Reşîdeddîn-i Meybûdî’ye ait olan Keşfu’l-Esrâr fi ‘Uddeti’l-Ebrâr adındaki ünlü tef¬sir kitabıdır. Bu¬nun yazıl¬masına 520/1126’da başlandı. Meybûdî, ünlü arif Hâce Abdullah-i Ensârî’nin (ö.481/1088) takipçilerinden ve öğ¬rencilerindendi. Keşfu’l-Esrâr’ı yazarken üs¬tadının yazmış olduğu tef¬siri, kendine örnek aldı. O, Kur’ân ayetlerinden her bi¬rini bir “Mec-lis”te ve her “Meclis”i üç “Nöbet”te tefsir eder. Birinci nöbette, aye¬tin tercümesini anlamını ve amacını açıkla¬yacak türden yapar, ikinci nö¬bette, ayetin meşhur olan anlam ve kıraat özelliklerini, nüzul sebebini, açıklamasını ve bu ayetle ilgili haberleri zik¬reder. Üçüncü nöbette de aynı ayeti irfanî bir tarzda ve tasavvufçuların zevkine uygun bir şekilde şerh ve tefsir eder. Böylece başka ariflerin de kendi tefsirlerinde ya da kendi pirleri için düzenledikleri meclislerde Kur’ân anlamlarına yöne¬lik yapmış oldukları ve kendi zevklerine uygun olarak hikmetli söz¬lerle, şiirlerle ve çeşitli zevksel ve edebî inceliklerle tevil ve açıklama yaptıkları bir hareketi başlatmış oldu. Keşfu’l-Esrâr, özellikle ayetlerin ariflerin zevkine uygun bir şekilde açıklandığı bölümler, Farsçanın en güzel metinlerin¬dendir. Bu büyük kitap, tam olarak Tahran Üniversi¬tesi yayınları arasından ba¬sılmıştır. Aynı dönemde telif edilmiş olan ve Farsçanın güzel eserlerin¬den birisi olan diğer tefsirlerden birisi de VI/XII. yüzyılın ilk yarısın¬daki büyük Şia alimle¬rinden Ebû’l-Futûh-i Râzî’nin (Cemâleddîn Huseyn b. Ali) telif et¬miş olduğu Ravzatu’l-Cinân adlı tefsir çalışması¬dır. Bu tefsir, yirmi bölüm olarak beş cilt halinde ba¬sılmış olup sahip olduğu lügat ve dilbilgisi özel¬likleri ve sade, akıcı bir nesir içermesi açısından öneme haiz bir eserdir. Hadis ve Fıkıh ilmi konusunda da bu dönemde Şia ve Ehl-i Sünnet alim¬leri arasından bir çok alim çıkmıştır. Genel olarak bu dönemde dinî konulara, şe¬riat alimlerine, özellikle de fakihlere ve muhaddislere duyulan özel ilgi¬den dolayı bunların sayısı bu döne¬min tümünde büyük bir artış göstermiştir. Bu dönemde büyük bir fakih kesimini barındırmayan çok az bir yer bulunmaktaydı. Kelam ilmi konusunda ise ister Şiî fırkaları (özellikle İsna Aşariye Şiası ve İsmailiyye Şiası) arasında olsun ister Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâ‘at alimleri arasında olsun büyük alimler çıkmış olup kendilerin¬den geriye çok faydalı eserler bırak¬mışlardır. İsmailiyye mezhebinin bu dönemdeki en büyük kelamcısı Nâsır b. Husrev-i Kubâdiyâni’dir. Onun kelam ve İsmailiyye mezhebinin öğretileri konu¬sundaki Zâdu’l-Musâfirîn, Câmi’u’l-Hikmeteyn ve Vech-i Dîn adlı eserleri çok ünlü¬dür. Kendisi, bizim ünlü yazar ve şairlerimiz arasında olduğu için onunla il¬gili ola¬rak açıklama ya¬pacağız. İsna Aşariye Şiası alimleri arasından kelam il¬miyle ilgili konu¬larda söz söylemiş kişilerden İsbâtu’l-Vâcib ve Telhîsu’ş-Şâfî adlı eserlerin sahibi Şeyhu’t-Taife Ebû Ca’fer-i Tûsî (ö.460/1067), ez-Zeri‘a ile Mekârimi’ş-Şerî‘a’nın sahibi Râgıb-i İsfahânî (502/1108’de vefat eden Ebû’l-Kâ¬sım Huseyn İbn Muhammed) gibi kişileri de saymak mümkün¬dür. VI/XII. yüzyıl ortala¬rında Fars diliyle ve tabii bir nesirle yazılmış olan ve konularının çoğu, Ehl-i Sünnetin Şia inançlarına yönelik görüşlerine reddiye, eleştiri ve bu fırkanın inançlarının temel esaslarının ispatı ile il¬gili olan Şianın en önemli kitaplarından birisi de Abdulcelîl-i Râzî’ye (Şeyh Nâsıreddîn Ebû’r-Reşîd b. Ebû’l-Huseyn) ait olan Kitâbu’n-Nakz’dır. Bu eser basılmış olup İmâmîye mezhebi konusunda en de¬ğerli kitap¬lardan bi¬ridir. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâ‘atin bu dönemdeki büyük kelamcıları arasın¬dan il¬könce bu bilim dalında Kitâb-i İrşâd, Kitâb-i Şâmil vb. gibi birçok kitaba sahip olan Huccetu’l-islâm Gazzâlî’nin hocası İmamu’l-Hare¬meyn’in (478/1085’te ölen Ebû’l-Me‘âlî Ziyâeddîn Abdulmelik b. Abdullah Cuveynî) ismini zikretmek gere¬kir. Onun öğrencisi Huccetu’l-islâm Muhammed b. Muhammed-i Gazzâlî-yi Tûsî (ö.505/1111), üzerinde durduğumuz dönemin en büyük Eş‘arî ke¬lamcısı ve ünlü Şafi’î imamlarındandır. O, Farsçanın en iyi ya-zarlarından birisi olmakla bir¬likte “Kelam”ın çeşitli konularında önemli eserleri de vardır. Zira bunların tü¬münü burada zikretmeyip bunlardan sadece bazı¬larının ismini aktarmakla yeti¬neceğiz: el-İktisâd fi’l-i’tikâd, el-Câmu’l-Avâm min İlmi’l-Kelâm, Esrâru İlmu’d-dîn, el-Arbain fi Usuli’d-dîn vb. gibi. Bu dönemin bir diğer büyük kelamcısı, meşhur el-Milel ve’n-Nihel kita¬bının ve Kitâbu’l-Masârî‘a ve Nihâyetu’l-ikdâm adlı eserlerin sahibi Abdulkerîm-i Şehristânî’dir (ö.548/1153). el-Milel ve’n-Nihel, dokuzuncu yüz¬yılda Farsçaya tercüme edilmiş, daha sonra bir¬kaç kez basılmış olup çeşitli dinler konusunda özellikle de İslâm mez¬hepleri konusunda en gü¬venilir kitaplardandır. Onun Vâcibu’l-Vucûd konusunu ele alan kelam ilmi konusunda bir başka kitabı daha var¬dır ki bunda Meşşâî filozoflarının üs-lubunun aksine, kelam ilmi alimlerinin bakış açısına göre, Vâcibu’l-Vucûd ilminin külliyata dayalı bir ilim değil mutlak bir ilim olduğunu ispata ka¬vuşturmuştur. |