Pazartesi 21 Mayıs 2012 - 16:43

الإثنين ١ رجب ١٤٣٣

دوشنبه ۱ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۸:۱۳

Sayfalar  Sanat  Din  İslam  Dua

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       


Dua Zamanı

     
       
dua
     
     

     Aciz,  fakir, muhtaç ve kendine yetmediğinin şuurunda olan kulun, tazarru,  tezellül ve alçak gönüllülük içinde, Rahmeti Sonsuz’a yönelip, hâlini  O’na arz ederek istediklerini O’ndan istemesinin ayrı bir unvanı  sayılan dua, kulun Rabbi’ne karşı iman, güven, itimat ve tevhid  telâkkisinin bir gereğidir.

     

    Bu mülâhazalar  çerçevesinde, O’na yönelen kul, sımsıkı havf u reca duygularına  kilitlenir; "Başkalarının nazarlarından uzak, gönülden sadece Rabbi’ne  yalvarır ve gizliden gizliye O’na dua eder." Bu mazmuna bağlılık duada  bir esastır ve bu esas ancak Şâri’in açıp genişletmesi ölçüsünde, açıp  genişlettiği yerlerde tecviz, hatta teşvik edilebilir.

     

     Allah bize, "Hem endişe içinde hem de ümitlerle dopdolu olarak yalnız  O’na yalvarın; bilin ki, O’nun rahmeti, kalbleri ihsan şuuruyla çarpan  kimselerle beraberdir." ferman ederek, hem teveccüh edeceğimiz kapıyı  gösterir hem de o kapının önünde durmanın adabını öğretir.

     

     Aslında, her hâlimizde O’na yönelmek, O’na el açmak, dert ve  elemlerimizi O’na şerh etmek hem bir mazhariyet ve ilk mevhibe hem de  Hakk’ın cevabî teveccühleri adına atılmış önemli bir ilk adımdır. O, "Kullarım  Bana isteklerini yöneltirlerse, bilmelidirler ki, Ben yakınlardan  yakınım; Bana dua ile yönelenin duasına icabet ederim." buyurur.  Elverir ki, bu iç dökme ve yakarış "Siz, dua ve niyazlarınızı gönülden,  hâlisane ve Hak rızasına bağlayarak yapınız." medlûlü çizgisinde icra  edilsin. Evet, halk içinde bağırıp çağırarak başkalarına duyurma,  gösterme yerine, duyması ve görmesi mânâlar üstü mânâ ifade eden  Hazreti Allâmü’l-Guyûb’a, hem de tamamen halka kapalı ve O’na açık bir  hâl ve atmosfer içinde, nefeslerimizi gizlilik ve içtenlikle  derinleştirerek arz etmeliyiz ki, O’na iç dökmemiz gizliliğin büyüsünü  taşısın ve sesimizi-soluğumuzu başka mülâhazaların şerareleri  kirletmesin..

     

    Başka her şeye kapanıp, içini sadece  O’na açan, hâlini O’na şikayet eden hep O’na yakın durmanın insiyakları  içinde bulunur ve O’nun dergahından eli boş dönmez. Evet,  insan ihtiyaçlarını, onları karşılayabilecek birine açmalı; belâ-yı  dertten "âh" edecekse derde derman bir hekimin yanında inlemeli.

     

     Kul, efendisine arzuhâlde bulunacaksa, ağyâra bütün bütün kapanarak,  aklıyla, şuuruyla, hissiyle hep O’na açık durmalıdır; durmalı,  sesini-sözünü O’na göre ayarlamalı ve kendine yakınlardan daha yakın  birinin huzurunda iç çektiğini düşünerek nağmelerinden ses  ihtizazlarına, tavırlarından mimiklerine kadar her hâliyle bir temkin  örneği sergilemelidir.

     
       
         
dua
       
     
     

      Kime el açtığının farkında olan bir sadık kul, düşünce ve dualarını  niyeti ve içtenliğiyle sık sık kalibrasyondan geçirir; ifade ve  hislerini her türlü şerareden arı-duru tutmaya çalışır ve duymasını  istediğinden başkalarının duymalarına karşı âdeta dilsiz kesilir. Yer  ve zamana göre kendi sesini ve kendi sözlerini kendinden bile kıskanır.

     

    Bir kulun, dua ve niyazlarını hâlinin saffetine bağlamasının  yanında, nabızlarının "Allah Allah" diye attığı dakika ve saniyeleri  kollaması; mübarek gün ve geceleri ilâhî mevhibelere açık kutlu  vakitler sayarak dolu dolu yaşaması; ve bilhassa, Hak rahmeti  sağanaklarının nüzûl emare ve işaretleri sayılan namaz saatlerini,  iftar zamanlarını, secde ve rüku hâllerini santim zayi etmeden  değerlendirmesi; sonra, arzu ettikleri olmuş-olmamış, şartlar aleyhine  dönmüş veya lehinde cereyan etmiş, ciddi bir vefa hissiyle ara vermeden  yaptıklarını devam ettirmesi hem duanın kabulü için bir esas hem de  sadakat ve samimiyetin gereğidir.

     

    Hakk’a inanan bir insan  için, yaz gününü kar bastırmış, baharı hazan vurmuş, gündüzler kör  kabirler gibi kararmış, her tarafı çeşit çeşit karakura basmış hiçbir  önemi yoktur; Allah, "Siz, muztar kalıp ıztırar diliyle dua  ettiğinizde, sizi kara ve denizlerin karanlıklarından kurtaran kim?!."  diyerek kendini, gücünün her şeyi ihatasını hatırlattıktan sonra ne  önemi var zalâm zalâm üstüne dört bir yanın kararmasının.. ne önemi  var, Kudreti Sonsuz "Çaresiz kalıp da O’na yalvaranın duasını  kabul ederek sıkıntılarını gideren Allah’tan başka kimdir?" deyip  mevcudiyetini vicdanlarımıza duyurduktan sonra!

     

     Kur’ân, varlığın tercümesi; hâdiselerin tercümanı; makro ve mikro  âlemlerin müfessiri; bu dünyada âlem-i gaybın lisanı; insanoğluna ilâhî  iltifatların senedi; İslâmiyet’in özü, esası, nur ve ziyası; uhrevî  âlemlerin haritası ve ona inananların vesile-i saadeti olduğu gibi aynı  zamanda açık-kapalı, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak bir dua  mecmuasıdır.

     

    Kur’ân, Fatiha sûresiyle lâl ü  güherlerini saçmaya başladığı andan itibaren, hamd ü senâ ile bir dua  mukaddimesi vaz’eder ve sırat-ı müstakim talebiyle işe başlar. Bakara sûre-i celîlesi zımnî dua şivelerinin arasında sesini sarahatinin nağmeleriyle yükselterek "Rabbimiz, bize dünyada da ahirette de hasene ihsan eyle!" der ve bizi duaya çağırmanın yanında, Cenâb-ı Hak’tan ne istenileceği konusunda da irşad eder. Birkaç sayfa sonra, "Rabbimiz! Üstümüze sağanak sağanak sabır yağdır, ayaklarımızı sabit kıl, kaydırma ve kâfirler güruhuna karşı bize yardım eyle!" istimdat edâlı beyanıyla, zor şartlar altında müminlere sığınacakları sera ve siperleri gösterir.

     

    Daha bir sürü dua televvünlü beyandan sonra sûrenin Miraç armağanı son ayetinde "Rabbimiz!  Eğer unuttu veya hata ettiysek, bundan dolayı bizi muaheze etme.  Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz!  Güç yetiremeyeceğimiz şeylerle bizi sorumlu tutma. Bizi affet;  kusurlarımızı bağışla; bize merhamet buyur; Sen bizim mevlâmızsın,  kâfirlere karşı bize yardımda bulun." ifadeleriyle daha  şümullü bir çerçevede, her zaman vird ü zebanımız olması gereken bir  dua ve niyazı ihtar eder. Âl-i İmrân sûresinin ilk sayfasında "Rabbimiz,  bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi zeyğe uğratıp kaydırma ve  nezd-i ulûhiyetinden bizlere hususi rahmette bulun." diyerek müminler için en hayatî bir duayı hatırlatır.

     
       
dua
     
     

     Birkaç ayet sonra "Ey Rabbimiz! Bizler Sana inandık, günahlarımızı bağışla; bizi cehennem azabından koru." çığlıklarıyla  el açıp yalvaran müttakilerin niyaz ve teveccühlerini referans  göstererek bizi bir kez daha duaya çağırır. Birkaç makta sonra  havârîlerin, "Ey Rabbimiz! Biz Senin indirdiğin kitaba iman  edip gönderdiğin elçiye tâbi olduk; bizi Hakk’ın şahitleri olarak  kaydet ve tesbit buyur." şeklindeki içinde sorumluluk da  bulunan yakarışlarına dikkatlerimizi çeker. Sonra nebiler çevresinde  saf bağlayıp mücadele veren "ribbiyyûn"un "Ey  Rabb-i Kerimimiz! Günahlarımızı ve bilmeyerek içine düştüğümüz  aşırılıklarımızı affeyle; bizleri doğru yolda sabit kadem kıl ve küfr ü  küfran içindekilere karşı bize yardımcı ol." diyerek bu defa da rabbanilerin dilinden bir dua armağan eder. Sûrenin sonuna doğru açtığı tefekkür faslını "Ey Rabbimiz! Bizler "Rabbinize inanın!" deyip imana çağıran, iz’âna  davet eden münâdîyi işittik ve ona icabet ettik. Artık Sen de bizi  affeyle, kusurlarımızı bağışla, (canımızı alırken de) bizi ebrar  sırasında vefat ettir." fermanıyla içinde hüsn-ü akıbet dileği  de bulunan bir niyazla noktalar. Kendi kendine haksızlık ettiği  mülâhazasıyla ürperen gönüllerin "Rabbimiz nefsimize zulmettik, şayet kusurumuzu bağışlayıp bize merhamet buyurmazsan apaçık maruz-u hüsran oluruz." inkisar içinde sızlanışlarıyla ruhlarımıza ra’şeler salan farklı bir çığlığı hatırlatır. "Rabbimizin  ilmi her şeyi kuşatır. Biz de yalnız Allah’a dayanırız. Ey Rabbimiz!  Bizimle şu "münkir" topluluk arasında artık ver o adil hükmünü; (ver  de) haklı-haksız açığa çıksın." gayretullaha çağrı edalı  beyanla, bütün bütün küstahlaşmış inkârcı bir toplum karşısında, gönlü  itminanla çarpan, dili ihkâk-ı hak mırıldanan bir nebînin teslimiyet  derinlikli yakarışlarıyla ruhlarımıza farklı bir talep üslûbu fısıldar.

     

    Kur’ân, sık sık, biraz da konumlarına göre, nebîlerin yakarışlarından, iç çekişlerinden ve yardım taleplerinden, "Velimiz  Sensin yarlığa bizi.." "Rabbimiz! Bizi o zalimlerin zulmüne maruz  bırakıp işkence etme.." "Sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin;  doğrusu ben kendi kendime zulmettim, affını bekliyorum" ...  dar çerçeveli kareler sunar ve açık-kapalı yüzlerce ayetle bizi  kendimizi sorgulamaya, arzuhâle, olumsuz yanlarımızdan dert yanmaya  çağırır; çağırır ve duanın, konumuna göre belli sorumlulukları olanlara  bir güç kaynağı, günaha girmiş olanlara bir arınma kurnası, darda  kalmışlara bir çare, musibetzedelere bir inayet eli, acz u fakr ve  ihtiyaç içinde kıvrananlara bir hazine anahtarı, derd-mend olanlara bir  tabip, ümidini yitirenlere bir reca esintisi, mazlumlara-mağdurlara da  bir havale çağrısı olduğunu gösterir. Dünya gailelerinden ve ukbâ  endişelerinden kurtulma adına hep dua ve tazarruu nazara verir ve onu  gönlünün gözleriyle süzüp, ruhunun diliyle mırıldananları sürekli  Hakk’a teveccüh ve niyaz koylarında gezdirir.

     
       
dua
     
     

     Kur’ân’ın bu dua televvünlü ufkuna muhazi olarak, dua, tazarru ve niyaz  sultanı Efendimiz’in hayat-ı seniyyeleri de âdeta bir yalvarış ve  yakarış dantelâsı mahiyetindedir; O, sabah kalktıklarında, akşamı idrak  ettiklerinde, geceleri Hak karşısında divan durduklarında, abdeste  yöneldiklerinde, namaza yürüdüklerinde, bu miraç ölçüsündeki ibadeti  eda esnasında, ezanı dinlediklerinde, kametle kıyam ettiklerinde,  Hakk’a kurbet vesilesi sayılan her ibadetin içinde ve sonunda,  yeme-içme, uyuma, yolculuğa çıkma, seferden dönme, düşmanla karşılaşma,  arzî ve semavî belâ ve musibetlere maruz kalma esnasında, sürpriz  vak’alarla karşılaştığında, harika hâdiseleri müşahede anında, hastalık  ve rahatsızlıklara müptelâ olduğunda, keder ve sevinç vesilelerinin  zuhuru hengamında hep el açar, Rabbine yönelir; yerinde şükür ve  senâlarla gerilir, yerinde tazarru ve niyazla iki büklüm olur ve  sürekli O’na yalvarırdı. Bu icmâlin tafsil ve teferruatını dua  mecmualarına havale ederek geçiyorum.

     

    Dua, Hakk’ın  tükenmez hazinelerinin sırlı bir anahtarı; fakir, yoksul ve kalbi  kırıkların istinatgâhı ve ıztırarla kıvranıp duranların da en emin  sığınağıdır. Bu sığınağa adım atan, o sihirli anahtarı elde  etmiş sayılır; onun vesayetine dehalet eden fakir, miskin, âciz ve  muhtaçlar da umduklarını elde etmiş olurlar.

     

    Gök  ehlince elden ele dolaşan dua, bir muztarrın tavır ve davranışlarıyla  sergilediği hâl duasıdır. Sıkışmış, canı gırtlağına gelmiş bir perişan  ve muzdariptir ki, O’na yönelip düşünürken, içini O’na dökerken, ne  deyip ne ettiğinin, nerede durup ne istediğinin farkındadır. Böyle  birinin duasıyla, gözleri kurumuş sema beklenmedik şekilde salar  gözyaşlarını ve ağlamaya durur. Çevreyi tehdit eden hortumlar yol  değiştirir, her şeyi alabora eden dalgalar diner ve selâmet ufku  görünür. Kırılan faylar sürpriz kararlara teslim olur ve faylardan  boşalan gazlar atmosfer içinde eriyip gider. Böyle bir duanın meydana  getirdiği meltemle arz dirilir, feza aydınlanır. Sîneler inşirahla  atmaya başlar; otlar-ağaçlar semâa kalkar; güller-çiçekler etrafa  tebessümler yağdırmaya durur. Dua, sebepler üstü kutsal bir talebin  Yüceler Yücesi’ne arzı ve Hakk’ın gizli-açık her şeye nigehban  bulunmasına iz’anın da bir unvanıdır. İnsanlar, cinler ve melekler  bilhassa iktidar ve ihtiyarlarını aşan bütün konularda -sebepler  dairesinde esbâba riayet mülâhazası mahfuz- ellerini O’na açar..  içlerini O’na döker.. nâçâr kaldıkları yerde "çare" der inler..  dertlerine derman arayanlar da dermanı O’ndan bekler ve her zaman gönül  gözleriyle günebakan çiçekler gibi O’na bakar ve O’nunla muamele içinde  bulunurlar.

     
       
dua
     
     

    Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukut ettiği, içtimaî ahvalin boz-bulanık bir hâl aldığı, her yanda zalimlerin "hay-huy"unun  duyulduğu, yığınların çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp durduğu  şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir  ışık gönder.. sonsuz kudretinle bütün zulüm ve haksızlık ateşlerine bir  su serp.. şeytanın ocaklarını söndür ve iblislerin boyunlarına  çözemeyecekleri tasmalar geçir. Ufuklarımızdaki ilham esintileri bir  yere takıldı, gönüllerimizde heyecanlar söndü, dillerimizde bir  kekemelik var; rahmet ilinden bize dirilten bir meltem gönder..  hakkındaki recâ ve hüsnüzannımızı rahmetinin serhaddine ulaştır ve bizi  o ufkun ümitli dilencileri kabul ederek gönüllerimizi imanî heyecanla  şahlandır ve dillerimizdeki bağları çöz; çöz ki hâlimizi arz ederken  yeni bir günah işlemeyelim.

     

    Mücrimiz, düşkünüz,  derbederiz. Ve yakın tarihimiz itibarıyla hiç bu kadar dağılmamış, bu  kadar zaafa düşmemiş, bu kadar Senden uzak kalmamış; sürekli "Sen Sen"  diyenler dahil asla bu ölçüde Sensizlik yaşamamıştık.

     

     Ey talihsizlerin sığınağı, ey âcizlerin güç kaynağı, ey dertlilerin  tabibi ve ey yolda kalmışların hâdîsi ve yol göstereni! Bir kere daha  Sana dehalet ediyor ve içimizi son bir kez daha Sana döküyoruz. Boş  şeylerin arkasından koşup durduk; olmayacak hülyalara gönül bağladık.  Ümit ettiklerimiz yüzümüze bakmadı ve bel bağladıklarımız asla bizi  umursamadı. Bugüne kadar Senden başka sesimizi duyan, başımızı okşayan  olmadı. Duygularımızla alay edildi; düşüncelerimiz cürüm sayıldı. Her  yanda kundaklamalar yaşandı.. her tarafta fitne ateşleri körüklendi..  yananlar ocaklar gibi yandı ve yapılanlar ismet-i dine dayandı.

     

     Şu  anda duygularımız derbeder, davranışlarımız ahenksiz, ruhlarımız kirli,  ayaklarımız titrek, ellerimiz mefluç, çoğumuz itibarıyla ümitlerimiz  sarsık, havalar boz-bulanık, mağripler hicranla tül tül, maşrıklar  lütfuna kalmış... İşte böyle bir dağınıklık içinde Sana geldik. Böyle gelenlerin ilki değiliz, sonuncusu da olmayacağız. Rahmetin, bu  garip pişmanların ümit kapısı, bizler de bu kapının önündeki liyakatsiz  dilenciler. Şimdiye kadar gelip Senin kapında ihtiyaç izhar edenlerden  boş dönen hiç olmamış; hiçbir kaçkın ve pişman da o kapıdan  kovulmamıştır. O kapı Senin kapın, onun başkalarından farkı da her  gelene affındır. Bizi hilm ü silminle güçlendir. Zalimlere de varlığını  duyur.

     

    Ey her duada bulunana icabet eden ululuk  tahtının Sultanı! Şu anda binler, yüz binler Senin karşında divan  durarak ellerimizi Sana açıyor ve külliyet kesbetmiş niyaz edalı  soluklarımızla, kullarına her zaman açık bulunan, hiç olmazsa aralık  duran rahmet desenli kapının tokmağına inleyerek dokunuyor ve "Biz  geldik" diyoruz. Herkesi ve her şeyi görüp gözettiğine, her  sese ve herkese merhamet ettiğine gönülden inanarak kaçkınlığımızı  muvakkat dahi olsa görmüyor, günahlarımızı af çağlayanların içinde  tasavvur ediyor, karıştırdığımız haltlara değil, Senin afv u safhına  bakıyor ve ümitlerimizi ona bağlıyoruz; bağlıyor ve Sen varsan -ki  aslında kendinden var olan sadece Sensin- bizim terk edilmemiz söz  konusu olamaz. Enîsimiz Sen isen, çevrenin vahşetinden bize ne! Her  yanda şeytan ve avenesi içten içe homurdanıp duruyorlarmış, Sen bizimle  olduktan sonra ne ifade eder ki! Sen her şeyin biricik hâkimisin ve  hükmünü engelleyecek bir güç de yoktur. Sen saltanat dairen içinde en  küçük şeyleri görür, en cılız sesleri işitir, hiçbir şeyi ve hiçbir  kimseyi cevapsız bırakmazsın.

     

    Şimdi biz de, bize verdiğin  isteme duygusu ve istenenleri vereceğin inancıyla rahmetinin vüs’ati  genişliğindeki kapına dayanıyor, son bir kere daha hâlimizi arz etmek  istiyoruz. Hâlimiz Sana ayan, söyleyeceklerimiz bildiklerinin bir  kısmını beyan. Beklediğimiz asırlardan beri bizi kıvrım kıvrım  kıvrandıran dertlerimize derman.. icabet buyur ey Rahîm ü Rahmân!

Sızıntı

Total Visit: 284
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.