‛‛Es’eluke”
‛‛Senden diliyorum”. Dilek eğer insanın yetenek diliyle olursa, reddedilmez ve duası kabul olur. Çünkü isteği yerine getiren fail, kâmil ve kemal üzeridir ve Allah’ın feyzi de kâmil ve kemal üzeredir. Eğer feyiz zahir olmuyorsa ve verilmiyorsa, bu feyzi alma yeteneğinin eksikliğindendir. Feyzi kabul edecek olan, feyzi kabul etmek için hazır olduğunda, feyiz hiç bitmeyen ve sonu olmayan ilahi hazinelerden ve nihayeti ve eksikliği olmayan feyiz madenlerinden akar gelir.
Öyleyse dua edenin elinden geldiğince batınını temizlemesi ve kalbini kirlerden ve habis huylardan arındırması uygundur. Ta ki duası dil makamından hal makamına ve hal makamından yetenek makamına ulaşsın. Ve yine zahirden batına sirayet etsin. Neticede de duası kabul olsun ve maksadına ulaşsın.
Öyleyse kalbine melekût âleminin kapılarının açılması, ceberut âleminin sırları senin batınına yol bulması, akıl gemisinin hayır ve bereket deryasında yüzmesi ve neticede de kurtuluş sahiline ulaşması, helak olma girdaplarından kurtulması ve bu helak olma evinden ve karanlık yurttan iki kanadınla (ilim ve amel) nurlar âlemine uçması için, kalbinin dua eden ve batının dileyen olmasına çaba göster. Sakın yerlerin ve göklerin onlarla ayakta durduğu ve âlemlerin onların nurlarıyla nurlandığı bu güzel isimler ve yüce misalleri, yok olup çürüyüp giden alçak şehvetlere, hayvani hedeflere ve dört ayaklı ve yırtıcı hayvanların kemallerine ulaşmak için vesile karar kılma. Tam tersine sen ilahi kerametleri, akli nurları ve insanın insan olduğundan dolayı sahip olması gereken makamı ve genişliğinin gökler ve yer kadar olduğu cenneti talep etmelisin. Bu, Allah’a giden yolda yürümenin başlangıcıdır. Meğer böyle değil midir ki ‛‛İyilerin iyilikleri, yakınlaştırılmış kulların kötülüklerinden sayılır”. Kamil olan arif, kalbini mahbubu tarafından gelecek olan her sureti kabul edecek şekilde hazır edendir. Ve kendi tarafından hiçbir sureti kabul etmeyendir. Her iki âlemi eliyle itmeli ve geriye atmalıdır. Nasıl ki arif Şirazi şöyle diyor:
Bizim içimize dosttan başkası yerleşmez,
Her iki âlemi düşmana ver ki bize dost yeter.
Ve yine diğer bir yerde şöyle diyor:
Kalbimin levhasında dostun boyunu gösteren elif dışında bir harf yoktur,
Ne yapayım üstadım artık bu harften başka bir harf öğretmedi.
İşte bu rivayet de ona işaret edilen ihlâsın hakikatidir: ‛‛ Kırk gün Allah’a karşı ihlâsla davrananın, hikmet çeşmeleri kalbinden diline akar”.
Ve yine Kâfi kitabında İmam Rıza’dan (a.s) şöyle naklolmuştur: ‘Müminlerin Emiri İmam Ali (a.s) şöyle buyururlardı: İbadetini ve duasını Allah için ihlâsla yapana ne mutlu! Onun gözlerinin gördüğü, kalbini meşgul etmez. Kulaklarının işittiği, ona Allah’ı zikretmeyi unutturmaz. Başkalarına verilenler onun kalbini hüzünlendirmez.’
Öyleyse sadece kulluk iddiasında bulunup da daha sonradan efendisini ve sahibini ruhların göklerinin ve yerlerin eşbahlarının onlarla ayakta durduğu isimler ve sıfatlarla çağıran, ama isteği nefsanî şehvetler, hayvani rezillikler, üst üste gelen karanlıklar, batıl riyasetler, şehirleri ele geçirmek ve Allah’ın kullarına musallat olmak olan kul kahrolsun!
Seni Arş’ın toplantısına çağırıyorlar,
Yazık ki bu tuzağa düşmüşsün.
Rabbine sadece O’nun için ibadet eden ve halis olan kula ne mutlu! O, sadece O’na nazar eder. Ne dünya şehvetlerine ve ne de ahiret makamlarına müşteridir.
Mavi gök kubbenin altında onun kuluyum ki,
İnsanı bağlayıcı rengi olan her şeyden azattır.
‛‛Min behaike” gramer yönünden ‛‛ebhahu”ya mutallaktır. O da ‛‛eseluke”ye mutaallaktır. Yani manası şu şekilde olur: ‛‛Senin en güzel olan güzelliğin hakkı için senden diliyorum”. Ve yine duanın diğer cümleleri de aynıdır.
Bil ki eğer birisi, marifet adımıyla Allah’a doğru yolculuk ederse, son hedefine erişemeyecek, çoğun tekte kaybolduğu makama ulaşamayacak ve rabbini mutlak sıfatıyla müşahede edemeyecektir. Ancak, eğer menziller, dereceler, merhaleler ve miraçları kat ederek yaratılmıştan kayıtlı olan hakkı geride bırakarak yavaş yavaş kaydı yok eder; bir âlemden diğer bir âleme geçer; bir makamdan diğer bir makama ulaşırsa sonunda mutlak olan hakka ulaşır. Nasıl ki ilahi kitapta peygamberlerin şeyhi Hazreti İbrahim’in (a.s) yöntemi anlatılırken yüce Allah’ın şu sözüyle buna işaret edilmiştir: ‛‛Gece karanlık basınca bir yıldız gördü ve "Rabbim budur" dedi… Ben yüzümü, dosdoğru bir şekilde, gökleri ve yeri yoktan var edene yönelttim, ben O'na ortak koşanlardan değilim.” Hazreti İbrahim (a.s) bu şekilde yavaş yavaş tabiat âleminden rububi âleme doğru yükseldi. Başlangıçta nefsin rab oluşu çoban yıldızı olarak tecelli etti. Daha sonra Hazreti İbrahim (a.s) bu merhaleyi geçti ve onun battığını gördü. Sonra bu menzilden kalp menziline geçti. O menzilde kalbin ayı, varlılığının ufkundan doğmuştu. Sonra da onun rab oluşunu gördü. Bu makamdan da geçti ve ay da battı. Bu makamdan daha yüksek makam olan ruhun güneşinin doğuşunun makamına ulaştı. O da hakikat nurunun ve hakikat güneşinin parlamasıyla batınca ruhun rab oluşunu da nefyetti ve ruhun yaratıcısına teveccüh etti. Her isimden, şekilden, varlıktan ve işaretten kurtuldu ve yükünü mutlak rabbin dergâhına indirdi.
Hislerin, hayallerin ve akletmelerin menzillerini geride bırakarak, aldatıcı yurt olan dünyadan son hedef olan yurda geçerek ve sıfatların, şekillerin ve yönlerin hem dış âlemde ve hem de ilmi olarak nefyedilmesi gerçekleştikten sonra sadece şunun gerçekleşmesi mümkündür: Alçak ve yüksek berzahlardan oluşan orta berzah âleminden geçerek ahiret âlemine ulaşır ve oradan da isimler ve sıfatlar âlemine adım atar. Oradan da ihatası az olan isimler ve sıfatlar âleminden ihatası daha çok olan âleme ulaşır. Oradan mutlak ulûhiyet âlemine ve oradan da aynı cem ehadiyyet âlemine ulaşır. Bu âleme ulaşmakla bütün yaratılmışların, isimlerin ve sıfatların tecellileri o âlemde yok olur ve hem dış âlem ve ilmi olarak tüm varlıklar fani olur. Merhale merhale olan bu seyre Mevlana şu şekilde işaret etmektedir:
Cansız varlıklardan öldüm bitki oldum,
Ve bitkiden öldüm hayvan oldum.
Bir hayvandan öldüm insan oldum,
Neden korkayım, ölmekle azaldım mı ki,
Yine insandan ve beşerden ölürüm,
Sonra melekler gibi kanat çıkarırım.
Diğer defa melekleri de geçerim,
Akıllara sığmayan bir şey olurum.
Sonra yok olurum fena gibi yok oluş,
Söylerim inna lillah ve inna ileyhi raciun.
Bu, insanın şu ayeti şerifede zikredilen zalim oluşuna işarettir: ‛‛Şüphesiz insan çok zalim ve cahildir.” Bu makam insanın ulaşabileceği son makamı olan ‛‛ya da daha yakın” ayetinde zikredilen makamıdır. Hatta burada artık ne makam vardır ve ne de makamın sahibi. Bu makam, ‛‛Nun. Kaleme ve onunla yazdıranlara and olsun” ayetinin tefsirinde zikredilen ihtimallerden birisine göre işaret edilen heyeman makamıdır.
Allah’a doğru hareket eden salik, ilahi âleme ulaştığında, basiret gözüyle vahidiyet âlemini müşahede ettiğinde, rabbi ona isimlerin ve sıfatların tecellileriyle tecelli ettiğinde ve bazı isim ve sıfatların ihata eden ve bazılarının ihata edilen, bazılarının üstün ve bazılarının daha üstün olduğuna teveccüh ettiğinde, münasip bir dille kendi âlemi için bir şeyler ister. En iyi ve en güzel sıfatlarla ve en üstün ve en kâmil ayetler vasıtasıyla o âleme layık olan bir duayla dua eder. Sonra bu dua hal dilinden söylem diline, batınından sözlerine sirayet eder ve şöyle der: ‛‛Senin en güzel olan güzelliğin hakkı için senden diliyorum.” Duanın diğer bölümleri de aynıdır.
İlahi âlemden bir şey dilemek, şartlı olan gayıp âleminde bir şey dilemekten farklıdır. Ve o da müşahede âleminde bir şey dilemekten farklıdır. İstenilen şeyler de kendi âlemine göre farklıdır. Nasıl ki bu konu bu duanın ‛‛Allah’ım! Senden istenilmesini en çok sevdiğin şeylerden diliyorum.” bölümünde bu konunun açıklamasına değineceğiz.
Salik, ilahi âlemi geçip ehadiyyet cem âlemine ulaştığında o âlemde bütün âlemler yok olmuş ve bütün dış varlıklar ve çokluklar onda fani olmuşlardır. Mutlak malikiyet, o makamda tecelli etmiştir. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: ‛‛Bugün saltanat kime aittir?” Öyle bir günde ne madde âleminin yaratılışı ve ne madde ötesi âlemin yaratılışı vardır. Ne isim vardır ve ne şekil vardır. Ondan dolayı hadiste yer aldığına göre Hazreti Hak’tan başka cevap verecek olan olmadığı için kendisi şöyle cevap vermektedir: ‛‛Gücü her şeye yeten tek Allah'ındır.”
Böyle olduğu için bu makamda ne istek vardır, ne istenilen şey vardır ve ne de isteyen vardır. Bu durum, mahbubun cemalinin ani müşahedesinden kaynaklanan hayranlığın, dehşetin ve ıstırabın neticesinde elde edilen sarhoşluk ve kendinden geçiş haletidir.
Mahbubunun lütfüyle bu hayranlık ve dehşetten kurtulunca ‛‛mahıvdan sonra sahıv” makamına ulaşınca ayırt etme ve fark koyma gücünü elde eder. Şuhud haleti onda oluştuğundan, istikamet ve istikrar bulduğundan ve beş hazretler âlemini koruduğundan, birinci sahıv makamında gördüğü sıfatların bazılarını güzel, bazılarını daha güzel, bazılarını kâmil ve bazılarını da mükemmel olan ve halis olan tek zatın tecellilerini mücerret ve halis hakiki nur olan cemalin nurlarını müşahede eder. Ama bu makamda daha üstün olma ve daha şerif olma görmez. Hatta her şeyi şerif, güzel, cemal ve nur olarak görür. Neticede şöyle der: ‛‛Senin her güzelliğin güzeldir.” ‛‛Senin her üstünlüğün üstündür.” Ortada üstünlük yoktur. Her şey senin varlık deryanın dalgalarıdır; senin zatının nurunun parıldayışlarıdır ve her şey hep birlikte zat ile birlik içindedir. Neticede üstünlüğü ispatlamak birinci mahıv makamındadır ve üstünlüğü nefyetmek ise mahıvdan sonra sahıv makamındadır. Bu makamda bütün çoklukları O’na döndürür.
Bu dediğimiz, sıfatsal ve isimsel tecellilere bakıldığındadır. Ama eğer bakılan yaratılış tecellileri ve Hazreti Hakk’ın fiili güzel mazharları olursa, bütün fiili varlıkların onda yok olduğu mutlak meşiyet makamına kadar ilerlemek, ancak dış varlıkları peş peşe tedrici olarak geri bırakarak ilerlemekle mümkündür. Neticede tabiat âleminden misal ve melekût âlemine ve yine melekût âleminin mertebelerinden tedrici olarak geçer. Daha sonra da misal ve melekût âleminden mukaddes ruhlar âlemine yükselir. Ve yine o âlemin merhalelerini de geçer. Oradan da bütün has varlıkların ve fiili dış varlıkların onda yok olduğu meşiyet makamına yükselir. Bu makam, yüce Allah’ın şu ayette buyurduğu ‛‛daha yakın olma” makamdır: ‛‛Sonra yaklaştı, derken daha da yaklaştı.”
Öyleyse birisi bu makama ulaştığında ve zatının hakikati yaklaşma olduğunda artık onun için yaklaşma dışında hiçbir yön kalmaz. Daha da yakınlaşma elde etmesi için artık onun için zat bile kalmaz. İşte bu mutlak meşiyet olan, mutlak fakirlik makamıdır. İşte bu makam, ‛‛mukaddes feyiz”, ‛‛geniş rahmet”, ‛‛ismi azam”, ‛‛mutlak Muhammedi vilayet” ve ‛‛alevi makam” diye tabir edilen mutlak meşiyet makamıdır. O Âdem’in ve onun dışında herkesin altında toplandığı bayraktır. Şu rivayette bu makama işaret edilmiştir: ‛‛Ben peygamber iken Âdem çamurla su arasındaydı. Ya da Âdem ruhla ceset arasındaydı.” Yani ne ruhu vardı ve ne cesedi. İşte bu sağlam kulptur ve ulûhiyet göğü ile yaratılmış yerler arasında uzatılmış iptir. Nudbe duasında şöyle yer almaktadır: ‛‛Ondan içeri girilen Allah’ın kapısı nerededir? Evliyaların ona teveccüh ettiği Allah’ın veçhi nerededir? Yerle göğü birbirine bağlayan sebep nerededir?”
Kafi kitabında Mufazzal’dan nakledilen rivayette şöyle yer almıştır: Mufazzal şöyle diyor: İmam Sadık’a (a.s) şöyle arz ettim: Siz Allah’ın rahmet gölgesinde olduğunuzda nasıldınız? İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu: ‛‛Ey Mufazzal! Biz Rabbimizin yanında idik ve bizim dışımızda hiç kimse Allah’ın yanında yoktu. O’nu tespih ediyorduk; O’nu takdis ediyorduk; O’nun ilahımız olduğunu itiraf ediyorduk ve O’nu methediyorduk. Bizim dışımızda ne bir yaklaştırılmış melek vardı ve ne de bir ruhu olan varlık vardı. Ta ki Allah varlıkların yaratılışına başlamak istedi. Sonra, melekler ve diğer varlıklardan istediği her şeyi, istediği şekilde yarattı. Daha sonra bunların ilmini de bize bıraktı.” Ehli Beyt’den (a.s) bu konu hakkında birçok rivayet nakledilmiştir.
Bu makamı görmek ya da elde etmek ancak dış varlıkların merdiveninden yukarı çıkmakla mümkün olur. Salik, bu makama ulaşmadan önce soyut olan akıllar ve muheymin melekleri gibi bazı ilahi isimlerin bazısından daha güzel olduğunu müşahede eder. Neticede daha parlak, daha güzel ve daha kâmil olanı ister. Ama mutlak yakınlık makamına ulaştığında ve geniş rahmeti, mutlak varlığı, yayılmış gölgeyi ve bütün varlıkların onda fani olduğu ve karanlık madde âlemlerinin ve nurlu ruh âlemlerinin onda yok olduğu baki olan veçhi müşahede ettiğinde Allah’ın meşiyetinin bunlara nispet eşit olduğunu görür. Allah’ın meşiyetinin her şeyle birlikte olduğunu görür. Bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor: ‛‛Nereye dönerseniz Allah’ın veçhi oradadır.”‛‛Ve O sizinle birliktedir.” ‛‛Ve biz ona sizden daha yakınız.” ‛‛Ve biz ona şah damarından daha yakınız.” Neticede bu anda birbirinden üstünlüğü nefyeder ve şöyle söyler: ‛‛Senin her güzelliğin güzeldir.” ‛‛Senin her cemalin cemildir.” Bu söylediğimiz iki açıklama duanın diğer cümlelerinde de geçerlidir. Gerçi bazı cümlelerine ilk açıklama daha münasiptir ve bazı cümlelerine ise ikinci açıklama daha layıktır.
Duanın bu cümlesine ait açıklama ise şudur ki duada geçen ‛‛beha” kelimesi güzellik manasındadır. Güzellik ise varlık demektir. Öyleyse hayır, güzellik, güzel ve övgü olan her şey varlığın bereketlerinden ve onun gölgelerindendir. Hatta şöyle demişlerdir: ‛‛Varlığın hayır ve güzellikten ibaret olması” açık bir şeydir. Öyleyse varlık, güzellik, cemal, nur ve aydınlıktır. Varlık her ne kadar güçlü olursa güzelliği daha kâmil ve daha güzel olacaktır. Öyleyse varlık merhalesinin en alt kısmında yer alan ve fiili oluşu eksik olan heyula, vahşet ve karanlık evidir. Kötülüklerin merkezi ve alçaklıkların kaynağıdır. Yergi ve yüzkaralığı onun etrafında dönüp durur.
Heyula, varlığının eksikliği ve nurani oluşunun zayıflığından dolayı çirkinliğinin diğer insanlar için görünmesini istemeyen çirkin yüzlü bir kadın gibidir. Nasıl ki Şeyh (İbni Sina) şöyle buyurmuştur: Dünyaya, varlık âleminin ayak takımının sırasında yer aldığı için ve iniş merhalesinin en alt seviyesinde olduğu için esfelussafilin (alçakların en alçağı) denmektedir. Her ne kadar dünya, dünya ehlinin yanında çok güzel ve çok tatlı olsa bile. Çünkü ‛‛Her gurup kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip böbürlenmektedirler.” Ama ahiretin sultanı zuhur ettiğinde, kalp gözünden hicaplar kenara itildiğinde, hakikat ortaya çıktığında, gözler gaflet uykusundan uyandığında ve canlar cehalet mezarlığından kalkıp dirildiklerinde işte o zaman dünyanın hali, dönüş yeri ve hedefi tanınacaktır.
Allah Resulü’nün (s.a.a) şöyle buyurdukları rivayet edilmiştir: ‛‛İnsanlardan bazıları, maymunların ve domuzların yüzlerinin onlardan daha güzel oldukları bir halde haşır edileceklerdir.” İşte bu hayvani kemal ve dört ayaklı olma hayrıdır. Ve yine yırtıcılık da onun varlığının bereketlerinden ve onun hayırlarından ve onun nuru ve güzelliğidir.
Varlık her ne kadar hiçlikler ve yoklukların şüphelerinde, cehalet ve karanlıkların karışmasından halis olursa, halis olduğu miktarca güzel ve beğenilir olur. İşte bu yüzdendir ki misal âlemi karanlık tabiat âleminden daha güzeldir; soyut varlıklardan oluşan yakınlaştırılmışların ve ruhanilerin âlemi misal ve tabiat âlemlerinden daha güzeldir; rububi âlem ise eksikliklerin karışmasından halis, yoklukların karışmasından temiz, mahiyet ve mahiyetin özelliklerinden münezzeh olduğu için bütün âlemlerden daha güzeldir. Hatta denilebilir ki güzellik anca O’ndandır; güzellik ve parlaklık ancak O’nun yanındadır; bütün güzellik O’dur ve O’nun tamamı güzelliktir.
Seyyid Muhakkik Damad (k.s) nakledildiğine göre Kabasat kitabında şöyle diyor: Yüce Allah, varlığın tümüdür ve O’nun tamamı varlıktır; O güzelliğin ve kemalin tamamıdır ve O’nun tamamı güzellik ve kemaldir. O’nun dışındaki varlıklar mutlak olarak O’nun nurunun parıldayışları, varlığının tecellileri ve zatının gölgeleridirler.
Cemal ve Kemal Olan Her Şey Yüce Allah’a Aittir
Öyleyse yüce Allah, içine zulmetin karışmadığı güzelliğin hakikatidir; eksiklik tozunun yüzüne konmadığı kemaldir ve karanlığın karışmadığı aydınlıktır. Çünkü O yokluk olmayan varlıktır; mahiyeti olmayan vücuttur. Varlık âlemi O’na bağlı ve mensup olarak zulmani şekillere düşmüş ondan bir gölge; heyula olan yere geniş bir rahmet olduğu için; güzellik, nur, parıldayış ve zuhurdur. Bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor: ‛‛De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar.” Nurun gölgesi de nurdur. Bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor: ‛‛Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmüyor musun?” Ama âlem kendisine nispetle (O’na mensup olmadan) yok oluş, karanlık, vahşet ve nefrettir. Bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor: ‛‛O'nun veçhinden başka her şey yokluktadır.” Varlıkların yok oluşundan ve mahiyetlerin fani oluşundan sonra baki kalacak olan vecih, O’nda olan varlığının vacip olma yönüdür. Ama ayakta duruş ve sabit oluşta müstakil değildir ve müstakil olarak hiçbir hükmü yoktur. Öyleyse eşya bu yönüyle O’ndan ibarettir ki peygamber efendimizden (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: ‛‛Eğer yerin aşağısına inseydiniz, şüphesiz Allah’a inmiş olurdunuz.”
Öyleyse O’dur mutlak olan ve O’dur kâmil güzel olan. O’nun dışındakiler için ne bir hüviyet vardır ve ne de bir güzellik. Âlem O’nun dışında bir varlık olması yönüyle ne güzelliği vardır, ne hüviyeti vardır, ne varlığı vardır ve ne de hakikati vardır. Âlem hayaldeki hayaldir. Tabii olan genel bir varlığın da dış âlemde varlığı yoktur. Eğer dış âlemde varlığı olmazsa nasıl güzelliği, nuru, şerefi ve zuhuru olabilir? Ancak o eksiklik, kusur, yok oluş, adsızlık ve nişansızlıktır.