Çarsamba 8 Şubat 2012 - 21:30

الأربعاء ١٦ ربيع الأول ١٤٣٣

چهارشنبه ۱۹ بهمن ۱۳۹۰ - ۲۳:۰۰

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       
            

Dua  Etmenin Desturu

‛‛Es’eluke”
        ‛‛Senden diliyorum”. Dilek eğer  insanın yetenek diliyle olursa, reddedilmez ve duası kabul olur. Çünkü isteği  yerine getiren fail, kâmil ve kemal üzeridir ve Allah’ın feyzi de kâmil ve  kemal üzeredir. Eğer feyiz zahir olmuyorsa ve verilmiyorsa, bu feyzi alma  yeteneğinin eksikliğindendir. Feyzi kabul edecek olan, feyzi kabul etmek için  hazır olduğunda, feyiz hiç bitmeyen ve sonu olmayan ilahi hazinelerden ve  nihayeti ve eksikliği olmayan feyiz madenlerinden akar gelir.

İhlâsın  Hakikati 

Öyleyse dua edenin elinden geldiğince  batınını temizlemesi ve kalbini kirlerden ve habis huylardan arındırması  uygundur. Ta ki duası dil makamından hal makamına ve hal makamından yetenek  makamına ulaşsın. Ve yine zahirden batına sirayet etsin. Neticede de duası  kabul olsun ve maksadına ulaşsın.
        Öyleyse kalbine melekût âleminin  kapılarının açılması, ceberut âleminin sırları senin batınına yol bulması, akıl  gemisinin hayır ve bereket deryasında yüzmesi ve neticede de kurtuluş sahiline  ulaşması, helak olma girdaplarından kurtulması ve bu helak olma evinden ve  karanlık yurttan iki kanadınla (ilim ve amel) nurlar âlemine uçması için, kalbinin  dua eden ve batının dileyen olmasına çaba göster. Sakın yerlerin ve göklerin  onlarla ayakta durduğu ve âlemlerin onların nurlarıyla nurlandığı bu güzel  isimler ve yüce misalleri, yok olup çürüyüp giden alçak şehvetlere, hayvani  hedeflere ve dört ayaklı ve yırtıcı hayvanların kemallerine ulaşmak için vesile  karar kılma. Tam tersine sen ilahi kerametleri, akli nurları ve insanın insan  olduğundan dolayı sahip olması gereken makamı ve genişliğinin gökler ve yer  kadar olduğu cenneti talep etmelisin. Bu, Allah’a giden yolda yürümenin  başlangıcıdır. Meğer böyle değil midir ki ‛‛İyilerin iyilikleri,  yakınlaştırılmış kulların kötülüklerinden sayılır”. Kamil olan arif, kalbini mahbubu tarafından gelecek  olan her sureti kabul edecek şekilde hazır edendir. Ve kendi tarafından hiçbir  sureti kabul etmeyendir. Her iki âlemi eliyle itmeli ve geriye atmalıdır. Nasıl  ki arif Şirazi şöyle diyor:
        Bizim içimize dosttan başkası  yerleşmez,
        Her iki âlemi düşmana ver ki bize dost  yeter.
        Ve yine diğer bir yerde şöyle diyor:
        Kalbimin levhasında dostun boyunu  gösteren elif dışında bir harf yoktur,
        Ne yapayım üstadım artık bu harften  başka bir harf öğretmedi.
        İşte bu rivayet de ona işaret edilen  ihlâsın hakikatidir: ‛‛ Kırk gün Allah’a karşı ihlâsla davrananın, hikmet  çeşmeleri kalbinden diline akar”.
        Ve yine Kâfi kitabında İmam Rıza’dan  (a.s) şöyle naklolmuştur: ‘Müminlerin Emiri İmam Ali (a.s) şöyle  buyururlardı: İbadetini ve duasını Allah için ihlâsla yapana ne mutlu! Onun  gözlerinin gördüğü, kalbini meşgul etmez. Kulaklarının işittiği, ona Allah’ı  zikretmeyi unutturmaz. Başkalarına verilenler onun kalbini hüzünlendirmez.’
        Öyleyse sadece kulluk iddiasında bulunup  da daha sonradan efendisini ve sahibini ruhların göklerinin ve yerlerin  eşbahlarının onlarla ayakta durduğu isimler ve sıfatlarla çağıran, ama isteği  nefsanî şehvetler, hayvani rezillikler, üst üste gelen karanlıklar, batıl  riyasetler, şehirleri ele geçirmek ve Allah’ın kullarına musallat olmak olan  kul kahrolsun!
        Seni Arş’ın toplantısına çağırıyorlar,
        Yazık ki bu tuzağa düşmüşsün.
        Rabbine sadece O’nun için ibadet eden  ve halis olan kula ne mutlu! O, sadece O’na nazar eder. Ne dünya şehvetlerine  ve ne de ahiret makamlarına müşteridir.
        Mavi gök kubbenin altında onun kuluyum  ki,
        İnsanı bağlayıcı rengi olan her şeyden  azattır.
        ‛‛Min behaike” gramer yönünden ‛‛ebhahu”ya  mutallaktır. O da ‛‛eseluke”ye mutaallaktır. Yani manası şu şekilde olur: ‛‛Senin  en güzel olan güzelliğin hakkı için senden diliyorum”. Ve yine duanın diğer  cümleleri de aynıdır.

Peygamberlerin  Şeyhi Hazreti İbrahim’in (a.s) Yöntemi

 Bil ki eğer birisi, marifet adımıyla  Allah’a doğru yolculuk ederse, son hedefine erişemeyecek, çoğun tekte  kaybolduğu makama ulaşamayacak ve rabbini mutlak sıfatıyla müşahede  edemeyecektir. Ancak, eğer menziller, dereceler, merhaleler ve miraçları kat  ederek yaratılmıştan kayıtlı olan hakkı geride bırakarak yavaş yavaş kaydı yok  eder; bir âlemden diğer bir âleme geçer; bir makamdan diğer bir makama ulaşırsa  sonunda mutlak olan hakka ulaşır. Nasıl ki ilahi kitapta peygamberlerin şeyhi  Hazreti İbrahim’in (a.s) yöntemi anlatılırken yüce Allah’ın şu sözüyle buna  işaret edilmiştir: ‛‛Gece  karanlık basınca bir yıldız gördü ve "Rabbim budur" dedi… Ben yüzümü,  dosdoğru bir şekilde, gökleri ve yeri yoktan var edene yönelttim, ben O'na  ortak koşanlardan değilim.” Hazreti  İbrahim (a.s) bu şekilde yavaş yavaş tabiat âleminden rububi âleme doğru  yükseldi.

        Başlangıçta nefsin rab oluşu çoban yıldızı olarak tecelli etti. Daha  sonra Hazreti İbrahim (a.s) bu merhaleyi geçti ve onun battığını gördü. Sonra  bu menzilden kalp menziline geçti. O menzilde kalbin ayı, varlılığının ufkundan  doğmuştu. Sonra da onun rab oluşunu gördü. Bu makamdan da geçti ve ay da battı.  Bu makamdan daha yüksek makam olan ruhun güneşinin doğuşunun makamına ulaştı. O  da hakikat nurunun ve hakikat güneşinin parlamasıyla batınca ruhun rab oluşunu  da nefyetti ve ruhun yaratıcısına teveccüh etti. Her isimden, şekilden,  varlıktan ve işaretten kurtuldu ve yükünü mutlak rabbin dergâhına indirdi.
        Hislerin, hayallerin ve akletmelerin menzillerini geride bırakarak,  aldatıcı yurt olan dünyadan son hedef olan yurda geçerek ve sıfatların,  şekillerin ve yönlerin hem dış âlemde ve hem de ilmi olarak nefyedilmesi  gerçekleştikten sonra sadece şunun gerçekleşmesi mümkündür: Alçak ve yüksek  berzahlardan oluşan orta berzah âleminden geçerek ahiret âlemine ulaşır ve oradan  da isimler ve sıfatlar âlemine adım atar. Oradan da ihatası az olan isimler ve  sıfatlar âleminden ihatası daha çok olan âleme ulaşır. Oradan mutlak ulûhiyet  âlemine ve oradan da aynı cem ehadiyyet âlemine ulaşır. Bu âleme ulaşmakla  bütün yaratılmışların, isimlerin ve sıfatların tecellileri o âlemde yok olur ve  hem dış âlem ve ilmi olarak tüm varlıklar fani olur. Merhale merhale olan bu  seyre Mevlana şu şekilde işaret etmektedir:
        Cansız varlıklardan öldüm bitki oldum,
        Ve bitkiden öldüm hayvan oldum.

Bir hayvandan öldüm insan oldum,
        Neden korkayım, ölmekle azaldım mı ki,

Yine insandan ve beşerden ölürüm,
        Sonra melekler gibi kanat çıkarırım. 

Diğer defa melekleri de geçerim,
        Akıllara sığmayan bir şey olurum.

Sonra yok olurum fena gibi yok oluş,
        Söylerim inna lillah ve inna ileyhi raciun.
        Bu, insanın şu ayeti şerifede zikredilen zalim oluşuna işarettir: ‛‛Şüphesiz  insan çok zalim ve cahildir.” Bu makam insanın ulaşabileceği son makamı olan ‛‛ya da daha yakın” ayetinde zikredilen makamıdır. Hatta burada artık ne makam vardır ve ne de  makamın sahibi. Bu makam, ‛‛Nun. Kaleme ve onunla yazdıranlara and olsun” ayetinin tefsirinde zikredilen ihtimallerden birisine göre işaret edilen  heyeman makamıdır.

Salikin  Duası Müşahedelerine Bağlıdır

Allah’a doğru hareket eden salik, ilahi âleme ulaştığında, basiret  gözüyle vahidiyet âlemini müşahede ettiğinde, rabbi ona isimlerin ve sıfatların  tecellileriyle tecelli ettiğinde ve bazı isim ve sıfatların ihata eden ve  bazılarının ihata edilen, bazılarının üstün ve bazılarının daha üstün olduğuna  teveccüh ettiğinde, münasip bir dille kendi âlemi için bir şeyler ister. En iyi  ve en güzel sıfatlarla ve en üstün ve en kâmil ayetler vasıtasıyla o âleme  layık olan bir duayla dua eder. Sonra bu dua hal dilinden söylem diline, batınından  sözlerine sirayet eder ve şöyle der: ‛‛Senin en güzel olan  güzelliğin hakkı için senden diliyorum.” Duanın diğer bölümleri de aynıdır.
        İlahi âlemden bir şey dilemek, şartlı  olan gayıp âleminde bir şey dilemekten farklıdır. Ve o da müşahede âleminde bir  şey dilemekten farklıdır. İstenilen şeyler de kendi âlemine göre farklıdır.  Nasıl ki bu konu bu duanın ‛‛Allah’ım!  Senden istenilmesini en çok sevdiğin şeylerden diliyorum.” bölümünde bu  konunun açıklamasına değineceğiz.
 

Salikin  Hazreti Hakkı En Güzel Şekilde Müşahede Etmesinin Niteliği  

Salik, ilahi âlemi geçip ehadiyyet cem âlemine ulaştığında o âlemde  bütün âlemler yok olmuş ve bütün dış varlıklar ve çokluklar onda fani  olmuşlardır. Mutlak malikiyet, o makamda tecelli etmiştir. Nasıl ki yüce Allah  şöyle buyuruyor: ‛‛Bugün saltanat kime aittir?” Öyle bir günde ne madde âleminin yaratılışı ve ne madde ötesi âlemin yaratılışı  vardır. Ne isim vardır ve ne şekil vardır. Ondan dolayı hadiste yer aldığına  göre Hazreti Hak’tan başka cevap verecek olan olmadığı için kendisi şöyle cevap  vermektedir: ‛‛Gücü her şeye yeten tek Allah'ındır.”
        Böyle olduğu  için bu makamda ne istek vardır, ne istenilen şey vardır ve ne de isteyen  vardır. Bu durum, mahbubun cemalinin ani müşahedesinden kaynaklanan  hayranlığın, dehşetin ve ıstırabın neticesinde elde edilen sarhoşluk ve  kendinden geçiş haletidir.
        Mahbubunun  lütfüyle bu hayranlık ve dehşetten kurtulunca ‛‛mahıvdan sonra sahıv” makamına  ulaşınca ayırt etme ve fark koyma gücünü elde eder. Şuhud haleti onda  oluştuğundan, istikamet ve istikrar bulduğundan ve beş hazretler âlemini  koruduğundan, birinci sahıv makamında gördüğü sıfatların bazılarını güzel,  bazılarını daha güzel, bazılarını kâmil ve bazılarını da mükemmel olan ve halis  olan tek zatın tecellilerini mücerret ve halis hakiki nur olan cemalin  nurlarını müşahede eder. Ama bu makamda daha üstün olma ve daha şerif olma  görmez. Hatta her şeyi şerif, güzel, cemal ve nur olarak görür. Neticede şöyle  der: ‛‛Senin her güzelliğin güzeldir.” ‛‛Senin  her üstünlüğün üstündür.” Ortada üstünlük yoktur. Her şey senin varlık  deryanın dalgalarıdır; senin zatının nurunun parıldayışlarıdır ve her şey hep  birlikte zat ile birlik içindedir. Neticede üstünlüğü ispatlamak birinci mahıv  makamındadır ve üstünlüğü nefyetmek ise mahıvdan sonra sahıv makamındadır. Bu  makamda bütün çoklukları O’na döndürür.

Mutlak Meşiyet  Makamına Kadar Salikin Tedrici İlerlemesi

Bu  dediğimiz, sıfatsal ve isimsel tecellilere bakıldığındadır. Ama eğer bakılan  yaratılış tecellileri ve Hazreti Hakk’ın fiili güzel mazharları olursa, bütün  fiili varlıkların onda yok olduğu mutlak meşiyet makamına kadar ilerlemek,  ancak dış varlıkları peş peşe tedrici olarak geri bırakarak ilerlemekle  mümkündür. Neticede tabiat âleminden misal ve melekût âlemine ve yine melekût  âleminin mertebelerinden tedrici olarak geçer. Daha sonra da misal ve melekût  âleminden mukaddes ruhlar âlemine yükselir. Ve yine o âlemin merhalelerini de  geçer. Oradan da bütün has varlıkların ve fiili dış varlıkların onda yok olduğu  meşiyet makamına yükselir. Bu makam, yüce Allah’ın şu ayette buyurduğu ‛‛daha  yakın olma” makamdır: ‛‛Sonra yaklaştı, derken daha da  yaklaştı.”
        Öyleyse birisi bu makama ulaştığında ve  zatının hakikati yaklaşma olduğunda artık onun için yaklaşma dışında hiçbir yön  kalmaz. Daha da yakınlaşma elde etmesi için artık onun için zat bile kalmaz.  İşte bu mutlak meşiyet olan, mutlak fakirlik makamıdır. İşte bu makam, ‛‛mukaddes  feyiz”, ‛‛geniş rahmet”, ‛‛ismi azam”, ‛‛mutlak Muhammedi vilayet” ve ‛‛alevi  makam” diye tabir edilen mutlak meşiyet makamıdır. O Âdem’in ve onun dışında herkesin altında toplandığı bayraktır. Şu  rivayette bu makama işaret edilmiştir: ‛‛Ben peygamber iken Âdem çamurla su arasındaydı. Ya  da Âdem ruhla ceset arasındaydı.” Yani ne ruhu vardı ve ne cesedi. İşte bu sağlam kulptur ve ulûhiyet göğü ile  yaratılmış yerler arasında uzatılmış iptir. Nudbe duasında şöyle yer  almaktadır: ‛‛Ondan içeri girilen Allah’ın kapısı nerededir? Evliyaların ona  teveccüh ettiği Allah’ın veçhi nerededir? Yerle göğü birbirine bağlayan sebep  nerededir?”
        Kafi  kitabında Mufazzal’dan nakledilen rivayette şöyle yer almıştır: Mufazzal şöyle  diyor: İmam Sadık’a (a.s) şöyle arz ettim: Siz Allah’ın rahmet gölgesinde  olduğunuzda nasıldınız? İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu: ‛‛Ey  Mufazzal! Biz Rabbimizin yanında idik ve bizim dışımızda hiç kimse Allah’ın  yanında yoktu. O’nu tespih ediyorduk; O’nu takdis ediyorduk; O’nun ilahımız  olduğunu itiraf ediyorduk ve O’nu methediyorduk. Bizim dışımızda ne bir  yaklaştırılmış melek vardı ve ne de bir ruhu olan varlık vardı. Ta ki Allah  varlıkların yaratılışına başlamak istedi. Sonra, melekler ve diğer varlıklardan  istediği her şeyi, istediği şekilde yarattı. Daha sonra bunların ilmini de bize  bıraktı.” Ehli Beyt’den  (a.s) bu konu hakkında birçok rivayet nakledilmiştir.

Salikin  Tecellilerin Eşit Olduğu Makama Ulaşması

Bu makamı  görmek ya da elde etmek ancak dış varlıkların merdiveninden yukarı çıkmakla  mümkün olur. Salik, bu makama ulaşmadan önce soyut olan akıllar ve muheymin  melekleri gibi bazı ilahi isimlerin bazısından daha güzel olduğunu müşahede  eder. Neticede daha parlak, daha güzel ve daha kâmil olanı ister. Ama mutlak  yakınlık makamına ulaştığında ve geniş rahmeti, mutlak varlığı, yayılmış  gölgeyi ve bütün varlıkların onda fani olduğu ve karanlık madde âlemlerinin ve  nurlu ruh âlemlerinin onda yok olduğu baki olan veçhi müşahede ettiğinde  Allah’ın meşiyetinin bunlara nispet eşit olduğunu görür. Allah’ın meşiyetinin her  şeyle birlikte olduğunu görür. Bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor: ‛‛Nereye  dönerseniz Allah’ın veçhi oradadır.”‛‛Ve O sizinle birliktedir.” ‛‛Ve biz ona sizden daha yakınız.” ‛‛Ve biz ona şah damarından daha  yakınız.” Neticede bu  anda birbirinden üstünlüğü nefyeder ve şöyle söyler: ‛‛Senin  her güzelliğin güzeldir.” ‛‛Senin her cemalin cemildir.” Bu söylediğimiz iki açıklama duanın  diğer cümlelerinde de geçerlidir. Gerçi bazı cümlelerine ilk açıklama daha  münasiptir ve bazı cümlelerine ise ikinci açıklama daha layıktır.

Varlığın  Güzelliği ve Nuru Kuvvetiyle Orantılıdır

Duanın bu cümlesine ait açıklama ise  şudur ki duada geçen ‛‛beha” kelimesi güzellik manasındadır. Güzellik ise  varlık demektir. Öyleyse hayır, güzellik, güzel ve övgü olan her şey varlığın  bereketlerinden ve onun gölgelerindendir. Hatta şöyle demişlerdir: ‛‛Varlığın  hayır ve güzellikten ibaret olması” açık bir şeydir. Öyleyse varlık, güzellik,  cemal, nur ve aydınlıktır. Varlık her ne kadar güçlü olursa güzelliği daha  kâmil ve daha güzel olacaktır. Öyleyse varlık merhalesinin en alt kısmında yer  alan ve fiili oluşu eksik olan heyula, vahşet ve karanlık evidir. Kötülüklerin  merkezi ve alçaklıkların kaynağıdır. Yergi ve yüzkaralığı onun etrafında dönüp durur.
        Heyula, varlığının eksikliği ve nurani  oluşunun zayıflığından dolayı çirkinliğinin diğer insanlar için görünmesini  istemeyen çirkin yüzlü bir kadın gibidir. Nasıl ki Şeyh (İbni Sina) şöyle  buyurmuştur: Dünyaya, varlık âleminin ayak takımının sırasında yer aldığı için  ve iniş merhalesinin en alt seviyesinde olduğu için esfelussafilin (alçakların  en alçağı) denmektedir. Her ne kadar dünya, dünya ehlinin yanında çok güzel ve  çok tatlı olsa bile. Çünkü ‛‛Her gurup  kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip böbürlenmektedirler.” Ama ahiretin  sultanı zuhur ettiğinde, kalp gözünden hicaplar kenara itildiğinde, hakikat  ortaya çıktığında, gözler gaflet uykusundan uyandığında ve canlar cehalet  mezarlığından kalkıp dirildiklerinde işte o zaman dünyanın hali, dönüş yeri ve  hedefi tanınacaktır.
        Allah Resulü’nün (s.a.a) şöyle buyurdukları rivayet edilmiştir: ‛‛İnsanlardan bazıları, maymunların ve domuzların  yüzlerinin onlardan daha güzel oldukları bir halde haşır edileceklerdir.” İşte bu hayvani kemal ve dört ayaklı olma hayrıdır. Ve yine yırtıcılık  da onun varlığının bereketlerinden ve onun hayırlarından ve onun nuru ve  güzelliğidir.

Varlık Ne  Kadar Halis Olursa O Kadar Güzel Olur

Varlık her ne kadar hiçlikler ve  yoklukların şüphelerinde, cehalet ve karanlıkların karışmasından halis olursa,  halis olduğu miktarca güzel ve beğenilir olur. İşte bu yüzdendir ki misal âlemi  karanlık tabiat âleminden daha güzeldir; soyut varlıklardan oluşan  yakınlaştırılmışların ve ruhanilerin âlemi misal ve tabiat âlemlerinden daha  güzeldir; rububi âlem ise eksikliklerin karışmasından halis, yoklukların  karışmasından temiz, mahiyet ve mahiyetin özelliklerinden münezzeh olduğu için  bütün âlemlerden daha güzeldir. Hatta denilebilir ki güzellik anca O’ndandır;  güzellik ve parlaklık ancak O’nun yanındadır; bütün güzellik O’dur ve O’nun  tamamı güzelliktir.
        Seyyid Muhakkik Damad (k.s)  nakledildiğine göre Kabasat kitabında şöyle diyor:  Yüce Allah, varlığın tümüdür ve O’nun tamamı  varlıktır; O güzelliğin ve kemalin tamamıdır ve O’nun tamamı güzellik ve  kemaldir. O’nun dışındaki varlıklar mutlak olarak O’nun nurunun parıldayışları,  varlığının tecellileri ve zatının gölgeleridirler.

Cemal ve  Kemal Olan Her Şey Yüce Allah’a Aittir 

Öyleyse yüce Allah, içine zulmetin  karışmadığı güzelliğin hakikatidir; eksiklik tozunun yüzüne konmadığı kemaldir  ve karanlığın karışmadığı aydınlıktır. Çünkü O yokluk olmayan varlıktır;  mahiyeti olmayan vücuttur. Varlık âlemi O’na bağlı ve mensup olarak zulmani  şekillere düşmüş ondan bir gölge; heyula olan yere geniş bir rahmet olduğu için;   güzellik, nur, parıldayış ve zuhurdur. Bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor: ‛‛De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine  göre iş yapar.” Nurun gölgesi de nurdur. Bu konuda yüce  Allah şöyle buyuruyor: ‛‛Rabbinin  gölgeyi nasıl uzattığını görmüyor musun?” Ama âlem  kendisine nispetle (O’na mensup olmadan) yok oluş, karanlık, vahşet ve  nefrettir. Bu konuda yüce Allah  şöyle buyuruyor: ‛‛O'nun veçhinden başka her şey yokluktadır.” Varlıkların yok oluşundan ve mahiyetlerin fani oluşundan sonra baki kalacak  olan vecih, O’nda olan varlığının vacip olma yönüdür. Ama ayakta duruş ve sabit  oluşta müstakil değildir ve müstakil olarak hiçbir hükmü yoktur. Öyleyse eşya  bu yönüyle O’ndan ibarettir ki peygamber efendimizden (s.a.a) şöyle buyurduğu  rivayet edilmiştir: ‛‛Eğer yerin aşağısına inseydiniz, şüphesiz Allah’a  inmiş olurdunuz.”
        Öyleyse O’dur mutlak olan ve O’dur  kâmil güzel olan. O’nun dışındakiler için ne bir hüviyet vardır ve ne de bir  güzellik. Âlem O’nun dışında bir varlık olması yönüyle ne güzelliği vardır, ne  hüviyeti vardır, ne varlığı vardır ve ne de hakikati vardır. Âlem hayaldeki  hayaldir. Tabii olan genel bir varlığın da dış âlemde varlığı yoktur. Eğer dış âlemde  varlığı olmazsa nasıl güzelliği, nuru, şerefi ve zuhuru olabilir? Ancak o  eksiklik, kusur, yok oluş, adsızlık ve nişansızlıktır.

     
Total Visit: 272
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.