Pazartesi 21 Mayıs 2012 - 16:40

الإثنين ١ رجب ١٤٣٣

دوشنبه ۱ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۸:۱۰

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Dördüncü Hadis: Kibir

بالسند المتّصل الي محمّد بن يعقوب عن عليّ بن ابراهيم عن محمّد بن عيسي، عن يونس، عن أبان، عن حكيم، قال:

 سألت أَبا عبدالله- عليه السّلام- عن أَدني ألإلحادِ، فقالَ: الكِبْرُ أَدْناهُ.

Hekim şöyle diyor: “İmam-ı Sadık’a (a.s) “İlhadın en alçak derecesi nedir?” Diye sordum. Şöyle buyurdu: “İlhadın en aşağı ve alçak derecesi kibirdir.”

 

Şerh

 

Kibir öyle bir nefsani halettir ki, insanı kendisinin büyük ve yüce olduğuna inandırmakta ve dolayısıyla da diğer insanlara karşı büyüklük taslamaya teşvik etmektedir. Kibrin eseri ise insandan ortaya çıkan ve dış alemde zuhur eden ve de adına kibir denen belirtileridir. Bu sıfat, ucbdan başka bir şeydir. Belki önceden de zikredildiği gibi bu çirkin sıfat, habis ve rezil haslet ucbun semere ve ürünü konumundadır. Zira ucb kendini beğenmişliktir. Kibir ise başkalarına büyüklük ve üstünlük taslamaktır. İnsan kendisinde bir kemal (perfection) ve üstünlük görünce öyle bir naz ve işve içine girer ki, buna ucb derler. Aynı şekilde diğerlerinin bu kemalden yoksun olduğunu zannedince de onlardan üstün ve öncelikli olduğunu zanneder. İşte bu zandan diğerlerine karşı büyüklük ve üstünlük taslama haleti ortaya çıkar ki buna da “kibir” derler. Bunların hepsi de insanın kalbinde ve batınında ortaya çıkmaktadır. Ama eser ve belirtileri dışarıya yansımaktadır. Bu ister beden, ister fiiller ve isterse de sözlerde olsun fark etmez, hepsi de kibirdir.

 

Neticede insan bencil olur, bencillikte aşırı gidince de kendini beğenmeye başlar ve kendini beğenmişlikte de ifrata varınca başkalarına karşı üstünlük taslamaya kalkışır.

 

Bil ki nefsani sıfatlar, ister noksanlık ve rezaletler ve isterse de kemal ve faziletler boyutunda olsun, oldukça dakik ve karmaşık bir şeydir. Dolayısıyla da aralarında belirli bir fark ve ayrıcalık tespit edebilmek oldukça zordur. Çoğu kez büyük alimler arasında bu nefsani sıfatların sınırlandırılması hususunda oldukça şiddetli ihtilaflar bile baş göstermiştir. Belki de vicdani sıfatları noksansız bir şekilde tarif edebilmek mümkün değildir. Dolayısıyla da bu işleri vicdanın bizzat kendisine havale edelim, kendimizi kavramlar üretmekten kurtaralım ve maksadımızdan uzaklaşmayalım.

 

O halde bilmek gerekir ki kibrin de, ucb için zikrettiğimiz derecelere benzer birtakım derece ve mertebeleri vardır. Ucb’da da bir benzerinin olduğu ve orada sırf önemli olmadığından zikretmediğimiz bazı dereceleri, buradaki önemine binaen zikredeceğiz. Ama ucbda benzerlerinin zikredildiği dereceler altı tanedir:

 

Kibrin derecelerinden biri insanın iman ve hakk inançları sebebiyle tekebbür etmesidir ki, onun da karşısında küfür ve batıl inançları sebebiyle insanın tekebbür etmesi yer almaktadır.

 

Kibrin diğer bir derecesi de insanın üstün melekeler ve övülmüş sıfatları sebebiyle tekebbür etmesidir ki, karşısında insanın ahlakî rezillikler ve uygunsuz melekeleri sebebiyle tekebbür etmesi yer almaktadır.

 

Kibrin bir diğer derecesi de insanın kendi menasik, ibadetler ve salih amelleriyle tekebbür etmesidir ki, karşısında insanın günahlar ve kötü amelleriyle tekebbür etmesi yer almaktadır.

 

Bunlardan her biri nefiste var olan ucb derecesinden kaynaklanmış olabileceği gibi, sonradan işaret edilecek olan başka birtakım sebepleri de olabilir. Ama burada özellikle üzerinde durmak istediğimiz insanın haseb, neseb, mal, evlad, siyadet, riyaset vb. Birtakım harici şeyler sebebiyle tekebbüre kalkışmasıdır. Aynı şekilde Allah’ın izniyle bir kaç bölüm halinde kibrin rezil fesatları ile gücümüz yettiği bu fesatların ilacına da işaret etmeye çalışacağız. Allah-u Teala’dan kendime ve okuyuculara tesir etmesini taleb ediyorum.

1. Bölüm: Kibrin Dereceleri

 

Bil ki, kibrin ayrı bakış açısıyla başka bir takım dereceleri daha vardır.

 

Birincisi: Allah-u Teala karşısında kibirlenmek.

 

İkincisi: Enbiya, resuller ve evliya (a.s) karşısında kibirlenmek.

 

Üçüncüsü: Allah-u Teala’nın emirleri karşısında kibirlenmek ki bu da Allah’a karşı kibirlenmeye dönmektedir.

 

Dördüncüsü: Allah’ın kullarına kibirlenmek ki, bu da marifet ehli indinde Allah’a karşı kibirlenmeye dönmektedir.

 

Ama hepsinden daha çirkini, helak edicisi ve üstün derecesi olan Allah-u Teala’ya karşı kibirlenmektir, küfür ve fücur ehli ile uluhiyet iddiasında bulunan kimselerde görülmektedir. Bazen bunun kimi örnekleri diyanet ehli kimselerde görülmektedir, ancak zikri münasip değildir. Bu, cehaletin, bilgisizliğin, “mümkün” varlığın kendi haddini ve “vacibu’l vücud” un makamını bilmemesinin sonucudur.

 

Ama enbiya ve evliyaya karşı kibirlenmek, bizzat nebiler zamanında oldukça fazla görülmüştür. Allah-u Teala onların şöyle dediğini haber veriyor: “Biz, bizim gibi iki insana mı iman edeceğiz?”

 

 Bu dininin ehli olanlara şöyle diyorlardı: “ bu Kur’an dediler, iki şehirden birinin en büyük, en ileri gelen adamına inseydi ne olurdu?”

 

Sadr-ı İslam’da Allah’ın evliya kullarına karşı kibirlenmek oldukça fazlaydı. Günümüzde de İslam iddiasında bulunan bazı kimselerde örnekleri mevcuttur.

 

Ama Allah’ın emirleri karşısında kibirlenmek bazı günahkar kimselerde görülmektedir. Bu tür bir insan, mesela ihram elbisesi ve benzeri amellerini kendine yakıştıramadığı için haccı bile terk etmektedir. Secde etmeyi gururuna yediremediği için namazı terk etmektedir. Bazen menasik, ibadetler, ilim ve diyanet ehli kimselerde de bu durum görülmektedir. Mesela tekebbüre kapıldığından ezanı terk eder ve kendisi gibi veya kendisinden aşağı olan kimselerden hak bir söz bile işitmeyi asla kabullenmez.

 

Bazen görüldüğü gibi insan herhangi bir meseleyi kendi dost veya arkadaşlarından duyunca büyük bir şiddetle reddeder, bu sözün sahibini kınar ve şiddetle eleştirir. Ama aynı meseleyi bir din veya dünya büyüğünden işitince hemen kabullenir. Hatta birincisinde ciddi bir şekilde reddedip ikincisinde ciddi bir şekilde kabul etmesi de mümkündür. Bu şahıs, hakkın talibi değildir. Sahip olduğu tekebbür, hakkın üzerine perde örtmektedir. Büyüklere yaltaklanmak -ki övülmüş tevazu sıfatından başka bir şeydir- onu sağır ve kör kılmıştır. İşte bu tekebbür yüzünden; kendi makamına yakıştıramadığı bazı ilim ve kitapları okutmayı, zahiren hiç bir unvanı olmayan kimselere veya sayısı az olan bir cemaate ders vermeyi, küçük mescidlerde cemaate katılmayı ve Allah’ın rızasının onda olduğunu bilse bile az bir topluluk ve cemaatle kanaat etmeyi dahi terk etmekte, şiddetle reddetmektedir. Hatta bazen bu mesele, bu sıfat sahibinin bile amelinin kibir üzerine olduğunu anlayamayacağı kadar dakik ve zariftir. Elbette kendi nefsini ıslah etmeyi ister ve nefsin hile ve desiseleri hususunda oldukça dakik ve dikkatli davranmış olursa durumu değişir.

 

Ama Allah’ın kullarına, daha da kötüsü ilahî alim ve bilginlere tekebbür etmenin fesadı, hepsinden daha çok ve zararı hepsinden daha fazladır. Fakirlerle oturmaktan çekinmek, meclis ve mahfillerde amel ve davranışlarda daima önde bulunmayı istemek işte bu kibirden kaynaklanmaktadır. Bu kibir ayan ve eşref takımından tut, alimlere ve muhaddislere, zenginlerden tut fakirlere kadar -Allah’ın hıfzettiği kimse hariç- birçok insan arasında yaygın ve revaç halindedir. Bazen tevazu, yaltakçılık ve tekebbürü birbirinden ayrılabilmek oldukça zordur. İnsan kendisine hidayet yolunu göstermesi için Allah-u Teala’ya sığınmalıdır. İnsan kendisini ıslah etmek isterse ve maksuda doğru hareket edecek olursa Hakk Teala’nın mukaddes zatı kendi geniş rahmetiyle ona hidayet ve kılavuzluk eder ve bu seyr-u sülûku onun için oldukça kolay ve rahat bir hale getirir.

2. Bölüm: Tekebbürün Asıl Sebebi

 

Kibrin birçok sebebi vardır ve bu sebeplerin hepsi de aslında bir şeye dönmektedir. İnsan, kendisinde bir kemalin bulunduğunu zannedince ucba kapılır, bu, nefs sevgisiyle de karışınca başkalarının kemalini görmesine engel teşkil eder ve dolayısıyla da onların kendisinden çok geride ve eksik olduklarını zanneder. Bu da neticede kalbi veya zahirî büyüklenmeye sebep olmaktadır. Mesela bazen irfan alimlerinden bir kimse kendini marifetler ve şuhud ehli kabul eder, kalb ehli ve geçmişi güzel kimselerden olduğunu zanneder. Başkalarına büyüklük ve üstünlük taslar. Filozof ve hükemayı kışri (kabukçu/yüzeysel), fakih ve muhaddisleri zahirci ve halkı da hayvan gibi görür. Allah’ın tüm kullarına hakaret ve tahkir gözüyle bakar. Bu zavallı, “fena fillah” ve “beka billah” lafını edip hakikate eriş davulunu çaldığı halde böyle düşünür. Halbuki ilahî marifetler, insanın Allah’ın kullarına güzel bir gözle bakmasını gerektirmektedir. Eğer marifetullahın kokusunu dahi almış olsaydı, hakkın cemal ve celalinin mazharlarına tekebbürde bulunmazdı. Nitekim beyan ve ilim makamında, kendisi de kendi haletinin aksini açıkça ifade etmektedir. Bütün bunlar aslında kalbine marifetlerin girmemiş olmasından ve bu zavallının daha iman makamına dahi ermeden irfan makamından dem vurmasından ve irfandan hiç bir nasibi olmadığı halde hakikate eriştiğini söylemesinden kaynaklanmaktadır.

 

Bazen filozoflar arasında da bazı şahıslar ortaya çıkarak kendilerini kanıt ve hakikatlerin alimi bildiklerinden ve Allah’a, melaikeye, resullere ve kitaplara yakin eden kimselerden olduklarını düşündüklerinden dolayı diğer insanlara hakaret gözüyle bakmakta ve diğer ilimleri ilim olarak bile kabul etmemektedirler. Bunlar Allah’ın tüm kullarının ilim ve iman açısından nâkıs olduğunu düşünürler. Bu yüzden de kalplerinde onlara karşı kibirlenir ve zahirde de onlara karşı tekebbür ile muamelede bulunurlar. Halbuki Rububiyyet makamı ve “mümkün” ün fakirliği hususunda ilim sahibi olmak bunun tersini gerektirmektedir. Aslında filozof, mebde ve mead (yaratılış ve kıyamet) hakkındaki var olan ilmî vasıtasıyla tevazu melekesine sahip olan kimse demektir. Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’inde apaçık bildirdiği üzere Lokman’a hikmet verdi. Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de o büyük zatın kendi oğluna şöyle nasihatta bulunduğunu haber vermektedir: “Ululanıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde kendini beğenerek kibirle yürüme, şüphe yok ki, Allah ululanıp övünenlerin hiç birini sevmez.”

 

İrşad, tasavvuf ve nefis tezkiyesi iddiasında bulunan kimseler arasında da halka karşı kibirlenen, tekebbür eden, alimlere, fakihlere ve onlara tabi olan kimselere karşı kötümser olan kimseler ortaya çıkmaktadır. Alim ve filozoflara dil uzatır, kendilerinin ve kendilerine bağlı olan kimselerin dışındakilerin helak ehli olduklarına inanırlar. Eli ilimden boş olduğu için de ilimleri yol dikeni sayar ve ilim ehlini de sâlik yolunun şeytanı olarak kabullenirler. Halbuki kendi makamlarını iddia ederken bütün bu sözlerin aksini söylemektedirler. İnsanların hidayetçisi ve sapıkların mürşidi olan kimselerin, insanı helak eden şeylerden arınmış olması gerekir. Dünyadan el çekerek Hakk’ın cemalinde fani olması, Allah’ın kullarına tekebbür etmemesi ve onlara karşı kötümser olmaması gerekir.

 

Fakihler, fıkıh ve hadis alimleri ve talebeleri arasında da bazen diğer insanlara tahkir gözüyle bakan, onlara karşı üstünlük taslayan ve kendisini bütün ikram ve büyüklüklere müstahak bir kimse olarak kabullenen kimseler ortaya çıkmaktadır. Bu kimse de tüm halkın kendisine itaat etmesi gerektiğini ve dediği her şeyin harfi harfine yerine getirilmesi lazım geldiğini düşünür. Kendisini, “O yaptıklarından sorulmaz, fakat onlardır sorumlu olanlar” ayetinin bir örneği kabul eder. Kendisi ve kendisi gibi olan bir kaç kişi dışında hiç kimsenin cennete giremeyeceğine inanır. Çeşitli ilimlerin mensuplarından söz edilince onlara hemen dil uzatır, yeterli ölçüde nasiplenmediği kendi ilminin dışındaki tüm ilimleri görmeden, ölçüp biçmeden dışlamaya kalkışır ve insanın helak sebepleri olduğunu söyler. Ulema ve sair ilimleri cehalet ve bilgisizliği yüzünden dışlar ve onları böylesine tahkir edip aşağılamayı da dini bir vecibeymiş gibi gösterir. Halbuki ilim ve diyanet, böylesi davranış ve ahlaktan münezzehtir. Herhangi bir hususta ilmî olmadan görüş izharında bulunmayı temiz şeriatımız haram kılmış ve müslümana karşı saygılı olmayı farz kılmıştır. Bu zavallı din ve ilimden habersiz Allah ve Resulü’nün sözünün zıddına davranmış, ama buna dini bir şekil vermeye çalışmıştır. Halbuki halef ve selef alimlerinin siyer ve adeti asla bu olmamıştır.

 

Şer’î ilimlerin hepsi de alimlerin tevazu sahibi olmaları gerektiğini ve tekebbürü kalplerinden söküp atmaları lazım geldiğini söylemektedir. Aslında hiç bir ilim tekebbüre sebep olmaz ve tevazuya aykırı değildir. Bundan sonra da bu şahısların ilminin amellerine aykırı olmasının sebebini beyan etmeye çalışacağım. Tıp, matematik ve tabii ilimleri ile elektrik ve mekanik gibi dakik ve kompleks ilimlerin sahibi kimselerde de büyüklük taslama hastalığına bazen rastlanmaktadır. Bunlar da diğer alimleri değersiz kabul etmekte ve ehline küçümseme gözüyle bakmaktadırlar. Bunlardan her biri asıl ilmin, kendi yanlarında bulunan ilim olduğunu düşünürler. Zahirde ve kalplerinde insanlara üstünlük taslamaya kalkışırlar. Halbuki ilimleri bunu gerektirmemektedir.

 

İlim ehli olmayan, bazı menasik ve ibadetler ehli de insanlara karşı tekebbür eder, onları hakir görür ve tahkir ederler. Diğer insanları ve hatta alimleri dahi necat ehli olarak kabullenmezler. İlimden bahsedilince, “Amelsiz ilmin ne faydası var? Asıl olan ameldir” derler. Özellikle de kendi meşgul oldukları amele oldukça ehemmiyet verirler ve tüm insanlara kibir ve ucb nazarıyla bakarlar. Halbuki hakiki ibadet ve ihlas ehli olmuş olsalardı, amellerini kendilerini ıslah etmiş olması gerekirdi. Namaz, insanı fesad ve münkerden alıkoymakta ve mü’minin miracı konumunda bulunmaktadır. Bu elli yıllık namaz kılan, farz ve müstehab amellerini yerine getiren zavallı, ilhad olan kibre ve diğer fesatlardan daha büyük olan ucba düçar olmuş ve şeytana ve şeytanın ahlakına daha da bir yakınlaşmıştır. İnsanı kötülükten nehyetmeyen ve kalbi korumayan, hatta kesret ve çokluğu sebebiyle kalbi zayi bile edebilen namaz, namaz değildir. Oldukça ehemmiyet ve önemle kıldığın halde seni şeytana ve kibirden ibaret olan şeytani sıfata yakınlaştıran namaz, aslında namaz değildir. Namaz asla bu gibi şeyleri gerektirmemektedir. Bunlar ilim ve amelden hasıl olan kibirdir.

 

Bunlar dışında hasıl olan benzer şeyler de aslında insanın kendisinde bir kemal görmesi ve başkalarının bu kemalden yoksun olduğunu düşünmesi neticesinde vücuda gelmektedir. Mesela haseb ve neseb sahibi bir kimse böyle olmayan kimseye karşı tekebbür etmekte veya cemal ve güzellik sahibi kimse de böyle olmayan veya böyle olmak isteyen kimseye karşı kibirlenir, tekebbürde bulunur. Veya tabiileri, taraftarları, dostları, kabilesi, talebeleri ve benzeri şeyleri olan kimse de bundan yoksun olan bir kimseye karşı tekebbürde bulunur. O halde genel olarak kibrin sebebi, insanın kendisinde hayali bir kemal görmesi, bu sebeple ucba kapılması ve başkalarını bu sıfattan ve kemalden yoksun bilmesidir. Hatta bazen fasid ahlak ve çirkin ameller sahibi kimseler de başkalarına karşı tekebbürde bulunur. Zira kendinde var olanı kemal olarak değerlendirmektedir de ondan.

 

Bil ki kibir sıfatına sahip olan kimse bazı cihetlerden ötürü kibir izharında bulunmaktan sakınır, el çeker. Bunu hiç kimseye belli ettirmez. Ama bu habis ve alçak ağaç, kalbinde kök salmıştır. Bu yüzden de kişi doğal halini kaybedince hemen ortaya çıkar. Mesela kızdığında ve öfkelendiğinde hemen kibriya ve azamet izharında bulunur ve ilim, amel veya sahib bulunduğu diğer şeylerini başkalarının yüzüne vurur ve onunla iftihar eder.

 

Bazen de kibrini açığa vurur ve dış etkenlerin hiç birine itina göstermez. Kibrinin şiddeti, onu ipini koparmışa döndürür. Velhasıl bazen kibir, ameller, hareketler ve duruşlarda da zuhur eder. Mesela meclislerde daima baş köşede olmaya, giriş çıkışta diğerlerinden önde bulunmaya çalışır. Fakirleri kendi meclisine koymaz, onlarla oturmaktan, meclis kurmaktan şiddetle kaçınır. Kendisi için bir dokunmazlığa kail olur. Yol yürümek, bakmak, halkın sorularını cevaplandırmak ve benzeri amellerinde tekebbürde bulunur. Bu hadisin şerhinde yer alan meselelerin aslını kendisinden alıp tercüme ettiğimiz bazı muhakkikler şöyle diyorlar: “Alimde kibrin en düşük ve alçak derecesi insanlardan yüz çevirmesi ve onlara hakkıyla teveccüh etmemesidir. Abidde ise insanlara surat asması, yüzünü ekşitmesidir.” Adeta inanlardan uzaklaşmış veya onlara gazaplanmış gibi bir hali vardır. Ama bu zavallı, vera’nın (günahlardan sakınmanın) ; alnını kırıştırmasında, kaşlarını çatmada, suratını asmada, boynunu büküp başını aşağı salmasında ve kendisine şöyle bir çekidüzen vermesinde olmadığını, tam tersine kalpte olduğunu bilemiyor. Oysa Peygamber (s.a.a) göğsüne işaret ederek “Takva buradadır”  buyurmuştur.

 

Bazen de kibir insanın dilinde zahir olur, başkalarına karşı övünür, iftiharda bulunur ve nefsini temize çıkarmaya çalışır. İbadet eden kimse iftihar makamında, “ben falan işleri yaparım” der, başkalarının bu hususta eksik olduğunu düşünür ve kendi amellerini büyük sayar. Bazen de diliyle açıkça bunu tasrih etmemektedir; ama söylediği bu sözlerinin gereği, nefsin tezkiye edilmesi ve temize çıkarılmasıdır. Alim ise diğerlerine, “Sen ne biliyorsun? Ben falan kitabı bilmem kaç defa okudum. Yıllar yılı ilmî camiada hazır bulundum. Bir sürü üstad ve büyük şahsiyetleri gördüm. Ne kadar zahmet çektim. Bunca kitap yazdım. Tasnif ve teliflerim var” gibi şeyler söyler. Velhasıl nefsin şer ve hilelerinden Allah’a sığınmak gerekir.

3. Bölüm: Kibrin Fesatları

 

Bil ki, bu uygunsuz ve çirkin sıfatın hem bizzat kendisi birçok fesatları haizdir ve hem de birçok fesatların vücuda gelmesine sebep olmaktadır. Bu rezil sıfat, insanı zahirî ve batınî kemal (perfection) ve dünyevi ve uhrevi nasiplerinden de mahrum kılmakta, alı-koymaktadır. Çoğu kere buğz ve düşmanlık vücuda getirmekte, insanı başkalarının gözünden düşürmekte ve değersiz kılmasına sebep olmaktadır. Diğer insanları kendisine aynı şekilde karşı koymaya ve onu hor görmeye ve tahkir etmeye zorlamaktadır.

 

Kafi’de yer alan bir hadiste İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her kulun başının üstünde bir dizgin ve yular vardır ve bir melek de onun dizginlerini elinde tutmaktadır. Tekebbür ettiğinde melek o şahsa, “Aşağı in! Allah seni aşağı indirsin” der. Velhasıl o kendi nazarında insanların en büyüğüdür. Ama halkın nazarında ise insanların en değersiz ve küçük olanıdır. Tevazu ettiğinde ise onun başının üzerindeki dizginlerini yukarı çekerek ona, “Büyük ol Allah-u Teala seni büyük ve yüce kılsın.” Der. Kendi yanında insanların en küçüğü, halkın nazarında ise insanların en büyüğü ve yücesidir.”

 

Ey aziz! Sende olan akıl ve nefis diğerlerinde de var. Eğer sen tevazu gösterecek olursan, mecburen halk da sana ihtiram gösterecek ve seni büyük tutacaktır. Ama eğer tekebbür edecek olursan hiç bir yere varamazsın. Ellerinden gelse seni hor ve hakir eder ve sana hiç mi hiç itina göstermezler. Bir şey yapmasalar bile kalplerinde hor, gözlerinde zelil ve hiç bir makamı olmayan bir kimse haline gelirsin. Sen tevazu ile halkın kalplerini fethetmeye çalış, kalpler sana yönelince hemen eserlerini zahir eder ve eğer kalpler senden yüz çevirecek olursa o zaman da senin istediğinin tersine birtakım eserler zahir edecektir.

 

Öyleyse sen farzen ihtiram delisi ve büyüklük isteyen bir kimse dahi olsan, mutlaka insanlarla iyi geçinmek ve tevazu göstermek zorundasın. Tekebbürün neticesi senin kastettiğin ve talep ettiğin şeylerin tam tersidir . Öyleyse dünyevi hiç bir neticesini alamadığın gibi, belki beklediğinin de tam tersine sonuçlar elde edersin. Ayrıca bu ahlak ahirette zillet ve horluğuna sebep olur. Bu alemde insanları hakir gördün, onlara büyüklük tasladın, azamet, celal, izzet ve haşmet izharında bulundun, bütün bunların ahiretteki suret ve tecessümü, zillet ve horluktur. Nitekim Kafi’de kendi senediyle yer alan bir hadiste Davud b. Ferkad kardeşinden naklen şöyle diyor: “Hz. İmam Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu işittim: “(Ahirette) Mütekebbirler zayıf karıncalar halinde tecessüm edecek ve insanlar, Allah-u Teala hesaptan el çekinceye kadar onları ayakları altında çiğneyecektir.”

 

İmam Sadık’ın (a.s), kendi ashabına yaptığı bir vasiyette ise şöyle yer almıştır: “Azamet ve büyüklük izharından sakının. Zira büyüklük aziz ve celil olan Allah’ın örtüsüdür. Allah’ın örtüsü hakkında çekişen kimseyi ise Allah-u Teala parçalar ve kıyamet gününde zelil kılar.”  Allah-u Teala’nın zelil ettiği kimseye ise ne yapacağını ve onu ne gibi bir hale koyacağını bilemiyorum. Zira ahiret işleri ile dünya işleri arasında büyük farlılıklar vardır. Ahiretteki zillet, dünyadaki zilletten bambaşka bir şeydir. Nitekim o alemin nimet ve azabı da buraya göre farklıdır. Nimetleri bizim düşüncelerimizin çok üstünde, idrakimizin ötesindedir. Hakeza azabı da öyle… Yüceliği de bizim hayal ettiğimizden bambaşka bir şeydir. Zillet ve hor kılması da bizim sandığımız bu zillet ve horluktan ayrı bir olaydır. Mütekebbir insanın işlerinin akıbeti ise cehenneme varmaktır. Bir hadis-i şerifte de şöyle yer almıştır: “Kibir ateşin bineğidir.”

 

Kibir bineğine binen bir kimseyi ise bineği ateşe götürür ve onda bu sıfattan en küçük bir eser olduğu müddetçe de cennet yüzünü göremez. Nitekim Resulullah (s.a.a) ’tan şöyle nakledilmiştir: “Kişi, kalbinde hardal tanesi kadar dahi kibir olduğu müddetçe cennete giremez.”

 

İmam Bakır ve İmam Sadık (a.s) da buna yakın açıklamada bulunmuştur. Nitekim Kafi-i Şerif’te yer alan bir hadiste Hz. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmaktadır: “İzzet ve kibriya Allah’ın örtüsüdür. Bunlardan bir şeye sahip olmaya kalkışanı Allah-u Teala yüzüstü cehenneme atar.” Üstelik mütekebbirler için hazırlanan cehennem ile diğer insanlar için hazırlanan cehennem arasında da büyük farklılıklar vardır. Bu konuda daha önceden tercüme ve naklettiğimiz insanın belini kıran hadis yeterlidir ve burası yeri olduğundan yeniden naklediyoruz.

 

Hadis oldukça muteber bir hadistir. Hatta sahih hadisler gibidir. İbn-i Bekir İmam Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu naklediyor: “Şüphesiz cehennemde mütekebbirler için bir vadi vardır ki adına sakar derler. Bir defasında hararetinin şiddetinden aziz ve celil olan Allah’a şikayette bulundu. Allah’tan bir nefes alabilmek için kendisine izin vermesini istedi. Böylece öyle bir nefes aldı ki cehennem alevlendi.”

 

Kendisi azap yurdu olmasına rağmen hararetten şikayette bulunan ve nefsiyle de cehennemi yakan yerden Allah’a sığınırım. Ahiretteki ateşin hararetini, şiddetini bu alemde idrak edemeyiz. Zira azabın şiddet ve zaafının ihtilaf sebeplerinden biri idrakin kuvvet ve zaafıdır. Duyu organı ne kadar fazla ve güçlü, idrak ne kadar daha kamil ve halis olursa, elem ve derdi de o kadar fazla his ve idrak eder.

 

Bu ihtilafın sebeplerinden biri de harareti kabulde duyuların dayandığı maddelerdir. Zira harareti kabul hususunda maddeler farklılık içindedir. Mesela altın ve demir, harareti kurşun ve kalaydan daha fazla kabullenmektedir. Hakeza kurşun ve kalay da tahta ve kömürden, tahta ve kömür de et ve deriden daha kolay olarak harareti kabullenmektedirler.

 

Bunun başka bir sebebi de idraki kuvvetinin harareti kabullenen yer ile varolan irtibatının şiddetidir. Mesela insanın beyni kemiklerden daha az hararet kabul etmesine rağmen, etkilenmesi daha fazladır. Zira idrak kuvveti beyinde daha güçlü ve hassastır.

 

Bunun başka bir sebebi de bizzat hararetin kendi noksanlık ve kemalidir. Mesela, eğer hararet 100 derece olursa 50 derecelik hararetten daha fazla elem vermektedir.

 

Bunun başka bir sebebi de hararetin etken maddesi ile harareti kabullenen madde arasında irtibatın farklılığıdır. Mesela ateşin ele yakın olması ile ele değmesi arasında yakma açısından oldukça büyük farklılık vardır.

 

Bütün bu zikredilen beş sebebin hepsi de bulunduğumuz alemde tam anlamıyla eksik ve noksandır. Ama ahiret aleminde tam anlamıyla kuvvetli ve kamildir. Bu alemde var olan bütün idraklerimiz eksik, zayıf ve zikri bahsin uzamasına sebep olacak olan ve aynı zamanda da bu makamda zikri münasip görülmeyen birçok hicap ve perdelerle örtülüdür.

 

Bugün gözlerimiz melekleri, cennet ile cehennemi görmektedir. Kulaklarımız; berzahı, berzah aleminde olanları, kıyamet ve ehlinin sesini duymaktadır. His ve duyu organlarımız, orasının hararetini idrak edememektedir. Bunun sebebi de bizzat kendilerinin eksik ve noksan olmasındandır. Ayetler ve Ehl-i Beyt’in sözleri de ima yoluyla veya açık bir şekilde bu mevzuya işaret ile doludur. Aynı zamanda kendi yerinde de kanıt/delil ile uyum içindedir.

 

Ama insanın bedeni bu alemde harareti kabul edememektedir. Bir saat bile bu dünyanın soğuk ateşinde yanacak olsa kül olur gider. Ama kadir olan Allah-u Teala kıyamette insanın bedenini, cehennem ateşinde -ki Cibril-i Emin’in haber verdiğine göre “Cehennem ehlinin yetmiş zir’alık zincirinden bir halkasını bu dünyaya getirecek olsalar bütün dağlar hararetinden erir gider- daima baki kalacak, erimeyecek ve bitmeyecek bir şekilde yaratacaktır. İnsanın kıyametteki bedeni de kabiliyet açısından bu alemdeki bedeniyle kıyas edilemez.

 

Bu alemde nefis/ruh ile beden arasındaki ilişki da oldukça zayıf ve nakıstır. Bu alem, nefsin kendi kuvveleriyle zahir olmasına izin vermektedir. Ama o alem, nefsin zuhur diyarıdır. Nefsin bedenle olan nispeti, failiyetin hallakiyet ile varolan nispeti gibidir. Nitekim bu mesele kendi mahallinde sabit ve bellidir. Bu nispet, nispetler ve irtibatların en kamili ve tamam olanıdır.

 

Bu dünyanın ateşi, soluk ve de soğuk bir ateştir. Halis olmayan harici maddeler ile katışık, ilineksel bir şeydir. Ama cehennem ateşi halis, katıksız, zatıyla kaim olan töz, canlı ve irade sahibi bir ateştir ki, ehlini tam bir şuur ve idrak ile yakmaktadır. Doğrulanmış doğru Cibril-i Emin’in cehennem hakkındaki nitelendirmesini okudun. Ayrıca Kur’an-ı Kerim ve peygamberlerin sözleri de cehennemi nitelendiren ifadelerle doludur.

 

Cehennem ateşinin bedene ilişme ve irtibatının bu alemde bir benzeri yoktur. Bu dünyadaki tüm ateşler insanı ihata edecek olsa, sadece yüzeysel olarak ihata edebilir. Ama cehennem ateşi batınî, zahirî, bizzat duyu organlarını ve duyu organlarıyla ilintili her şeyi aynı şekilde ihata etmektedir. O kalb, ruh ve kuvveleri yakan bir ateştir ve onlarla bu alemde bir benzerinin olmadığı bir türde birlik meydana getirmektedir.

 

Velhasıl malum olduğu üzere bu dünyada azabın neden ve araçları hiç bir surette mevcut değildir. Ne buranın maddesinin kabul liyakati vardır, ne hararetin faili tam faildir ve ne de idrakler kamil ve tamdır. Cehennemin dahi kendisinin bir tek nefesiyle yandığı ateşi ne derk edebiliriz ve ne de düşünebiliriz. Meğer ki Allah korusun mütekebbirlerden olalım, bu çirkin ve uygunsuz ahlakımızı ıslah edemeden bu alemden göçelim ve ahirette açık bir şekilde müşahede edelim. “Mütekebbirlerin yurdu ne kötüdür!”

4. Bölüm:Kibrin Bazı Sebepleri

 

Bil ki daha önceden de zikredildiği gibi tekebbür etmenin sebeplerinden biri de aklın küçüklüğü, kabiliyetin zayıflığı, alçaklık, düşkünlük, sabırsızlık ve tahammülsüzlüktür. İnsan özetle kapasitesiz ve sabırsız bir varlık olduğundan kendisinde bir kemal görünce veya bir üstünlük ve imtiyaz müşahede edince, hemen bir mevki ve makam sahibi olduğu kuruntusuna kapılmaktadır. Halbuki sahip olduğu her branşa ve muttasıf olduğu her kemale insaf ve ibret gözüyle bakacak olursa, kemal sandığı, kendisiyle iftihar ve tekebbürde bulunduğu her şeyin ya aslında hiç mi hiç kemal olmadığını ya da kemal olsa bile diğerlerinin kemalleri karşısında kayda değer bir değer ifade etmediğini ve zavallının suratının tokatla kızarmış olduğunu hemen anlayacak, derk edecek, “Şişkinliği, şişmanlık zannetmiş” olduğunun farkına varacaktır.

 

Mesela sahip olduğu irfan ilmî sebebiyle diğer insanlara hakaret gözüyle bakan, tekebbürde bulunan, onların kışri (yüzeysel) ve zahirî olduğunu söyleyen bir arifin; tamamıyla hakikatlerin hicabı ve yolunun engeli olan bir avuç mefhumdan, ilahî marifetlerle hiç bir ilgisi olmayan ilahiyattan ve ilahî isim ve sıfatlar ilminden fersahlarca uzakta bulunan tumturaklı, debdebeli ve kandırıcı bir kaç ıstılahat ve kavramlardan başka neyi vardır ki? Marifetler kalbin sıfatıdır ve bu satırların inancına göre bütün bu ilimler aslında amelidir, terimleri bilmek ve kendinden habire terim ve kavramlar üretmek değildir. Biz bu kısa ve az bir bilgiyle yaşadığımız ömrümüzde bile, istilahi arifler ile sair ilimlerin alimleri arasında irfan ve ilmin hakkına andolsun, bu ıstılah ve kavramların kalbini olumlu yönde etkilemediği, hatta tam tersi yönde tesir ettiği bir çok kimseler de gördük.

 

Ey aziz! Senin de dediğin ve kabullendiğin gibi ilahî irfan, kalbi, ilahî esma ve sıfatların tecellisi, zat-ı mukaddesin tecellisi ve hakiki sultanın giriş mahalli kılmaktadır. Böylece tüm eserleri mahvetmekte, renkleri silmekte, makam ve mevkileri, büyüklük ve ululanmaları tamamıyla yok etmektedir; “Doğrusu hükümdarlar bir şehre girdikleri zaman orasını bozarlar, onurlu kimselerini aşağılık yaparlar.”

 

İlahi irfan kalbi, Ahmedi tevhide erdirir. Öyleyse niçin kalbini kendi cemalinde mahvetmiş, renkleri daha da bir arttırmış, makam ve mevkileri büyüklük ve yücelikleri çoğaltmış, seni Hakk Teala’dan ve isimler tecellisinden mahrum bırakmış, kalbini şeytanın barınağı kılmış? Neden Allah’ın kullarına, Hakk dergahının haslarına ve sevgilinin cemalinin tecellilerine küçümseme ve aşağılık gözüyle bakıyorsun? Eyvahlar olsun senin gibi arifin haline ki, herkesin halinden daha kötü bir hale sahipsin, hüccet sana daha çok tamamlanmış, hiç bir özür ve mazeretin de kalmamıştır! Sen Hakk’a mı tekebbür ediyorsun? O’nun mukaddes zatî tecellilerine, sıfat ve isimlerine karşı firavunluk mu taslıyorsun?!

 

Ey kavram ve terimler talibi! Ey hakikatleri kaybetmiş zavallı! Biraz olsun düşün. Marifetlerden neye sahip olduğuna bir bak. Hakk ve sıfatları hususunda kendinde ne gibi bir eser görüyorsun? Musiki ilmî belki senin ilminden daha da dakiktir. Astronomi, mekanik ve diğer doğal ve sayısal ilimler de kavramlar ve dikkat açısından senin ilminle omuz omuzadır. Onlar insana ilahî irfan vermedikleri gibi, senin ilmin de terimler hicabı, kavramlar ve itibarlar perdesi arkasında kaldığı müddetçe ne bir keyfiyet ve ne de bir hal verebilir insana.Belki ilim kanununda, tabii ve sayısal ilimler sizin ilimlerinizden daha iyidir. Zira o ilimler bir netice vermektedir, ama sizlerin ilmî hiç bir müspet netice vermediği gibi belki bazen aksi netice de vermektedir.

 

Mühendis, geometri ilminin neticesini ve kuyumcu da kendi sanatının neticesini almaktadır. Ama sizler, dünyevi neticeden mahrum kaldığınız gibi, marifetlere de ulaşmamış bulunmaktasınız. Belki sizin hicaplarınız daha da bir yoğun ve kalındır. Ehadiyet/Birlik bahsi edilince sonsuz bir zulmet düşünmektesiniz. Hz. Esma ve sıfatlar hususunda bir söz işitince sonsuz bir kesret canlanmaktadır gözünüzde. Dolayısıyla da bu kavramlar sayesinde hakikatlere ve marifetlere ulaşamadığınız gibi, bizzat bu kavramlar, hak alimlerine karşı tekebbür ve iftihar sebebi olmaktadır. Kalbi bulanıklık ve kirlilikleri arttıran marifet, marifet değildir. Sonunda sahibini şeytanın varisi kılan marifetlere eyvahlar olsun. Kibir, şeytanın ahlakî özelliklerinden biridir. O senin baban Adem’e karşı tekebbür etti ve dergahtan kovuldu. Sen de tüm Adem ve Adem oğullarına karşı tekebbür ettiğinden, kovulmuş ve tardedilmişsin ...

 

Şimdi gel de diğer ilimlerin halini bir düşün! Hekim eğer gerçekten de hekim ise, halk ve Hakk ile Hakk ve kendisi arasında varolan nispeti anlamış ve derk etmişse, kibriya ve ululuk onun kalbinden dışarı çıkar ve arınmış olur. Ama bu mefhumlar ve ıslahatlar talibi zavallı, hikmetin bunlardan ibaret olduğunu ve hekimin de bunları bilen kimse olduğunu zannetmektedir. Bazen de kendisinin vacip sıfatlarla muttasıf olduğunu söyler. Hekim’in Hakk’ın sıfatlarından biri olduğunu ifade eder. “Hikmet ilaha benzetmektedir.”

 

Bazen de kendisini enbiya ve mürselin zümresindenmiş gibi göstermeye çalışır, “Onlara kitap ve hikmeti öğretir.” ayetini tilavet edip durur. Bazen de “Hikmet mü’minin yitiğidir” hadisini ve “Kime hikmet ihsan edilirse şüphesiz ki o çok hayra nail olmuş demektir.”  ayetini kıraat eder. Halbuki kalbi hikmetten habersiz, hayırlardan fersahlarca uzak ve hikmetten mahrumdur.

 

İlahî hekim ve büyük İslam filozofu Muhakkik Damad (r.a) şöyle buyurmuştur: “Hekim bedenin kendisi için bir elbise gibi olduğu ve istediği anda onu soyup çıkarabilen kimsedir.” O ne diyor, biz ne diyoruz? O hikmetten ne anlamış ve bizler ne anlıyoruz? Öyleyse bu, bir kaç mefhum ve bir avuç ıstılah ile övünen ve insanlara üstünlük taslayan senin kapasitesizliğini, tahammülünün azlığını ve kabiliyetinin noksanlığını göstermektedir.

 

Kendisini mahlukatın mürşit ve hidayetçisi bilenlerin, tasavvuf ve el tutma makamına oturanların hali bu ikisinden daha kötü, tekebbür ve nazı da daha fazladır. Bu kimse, iki grubun kavramlarını çalmış, kendi pazarındaki mallara şöyle bir çeki düzen vermiş, Allah’ın kullarının kalbini Hakk’tan döndürerek kendisine cezb etmiş, o saf ve sade zavallıyı alimlere ve diğer insanlara karşı kötümser kılmış, kendi pazarını genişletmek için anladığı veya anlamadığı bir avuç cazip ve ilgi çekici kavramları zavallı halka yutturmuş ve “Meczub Ali Şah, Mahbub Ali Şah” adını söylemekle cezbe ve hubb halinin elde edileceğini zannetmiştir.

 

Ey dünya talibi ve kavramlar hırsızı! Senin bu işinin o kadar da kibir ve iftihar edilecek bir yanı yoktur. Zavallı seni, sabırsızlık ve aklının küçüklüğünden bazen sen de oyuna geliyor, kendinin bir makam sahibi olduğunu düşünüyorsun. Nefs ve dünya sevgisi, çalıntı malı mefhumlar, nispetler ve itibarlara eklenmiş, uygunsuz bir sonuç vermiştir. Bunların eklenmesiyle de ilginç ve acaib bir macun/karışım vücuda gelmiş, sen de kalkmış kendini bütün bu ayıplara rağmen mahlukatın mürşidi, ümmetin necatının hidayetçisi ve şeriat sırrının sahibi ve belki bazen daha da bir küstahlaşarak, tümel velayet makamının maliki olduğunu düşünüyorsun. Halbuki bu da, kabiliyetin eksikliği, göğsün darlığı ve kalbin genişlikten mahrum olmasındandır.

 

Sen fıkıh, hadis ve diğer şer’î ilimlerin talebesi de usul ve hadis ilminde sana öğrettikleri bir avuç kavramdan başka bir şey bilmiyorsun. Eğer baştan sona amelle ilgili bulunan bu ilim de, sende bir şeyler oluşturamamış, nefsini ıslah etmemiş, tam tersine ahlakî ve ameli fesatlar vücuda getirmişse senin için zordur ve diğer ilimlerin alimlerden daha aşağı ve değersiz sayılırsın. Belki sıradan insanlardan da daha aşağısın. Bu ilineksel kavramlar, harfi manalar, Allah’ın diniyle hiç bir ilgisi olmayan, dolayısıyla “ilmî semereleri var” diye tavsif edebileceğin bir ilimden dahi sayılamayacak olan faydasız niza ve ihtilaflar için bunca naz ve tekebbür de neyin nesi? Allah şahittir ki -Şahit olarak Allah yeter- eğer ilmin neticesi bu olursa ve sana hidayet etmez, ahlakî ve ameli fesatları senden uzaklaştırmazsa, en aşağılık ve iğrenç işlerden daha aşağı ve iğrençtir. Zira bu iş ve mesleklerin seri ve acil neticeleri vardır. Dünyevi ve uhrevi fesatları da daha azdır. Ama zavallı sen günah ve vebalden başka bir netice elde edemezsin, ahlakî fesatlar ve uygunsuz amellerden başka bir hasılın olmaz. Öyleyse senin ilmin de ilmî bakış açısıyla dahi bakacak olursan hiç bir değer ifade etmemekte ve dolayısıyla tekebbür edilecek bir yönü bulunmamaktadır. Ama ilmî ufukların oldukça dar ve küçük olduğundan hemen birkaç kavram ve ıstılah öğrenince kendini alim, halkı ise cahil görmeye başlıyorsun. Mukarreb meleklerin kanadını ayakların altına seriyor, meclislerde yeri, sokaklarda ise yolu Allah’ın kullarına daraltıyor, küçültüyorsun. Alimlerin ilmini zayi ederek türdeşlerine hakaret ediyorsun.

 

Bunlardan daha aşağı ve düşük olanı ise mal, evlad, akraba ve taifesi gibi dış ve harici işler sebebiyle tekebbür eden kimsedir. Zavallı, ademi ahlak ve insanî edeplerin hepsinden mahrum ve uzaktır. Eli tüm ilim ve marifetlerden boştur. Ama elbisesi koyun yününden ve babası falan oğlu falan olduğu için insanlara tekebbürde bulunuyor. Ne kadar küçük bir aklı, dar ve karanlık bir kalbi var ki, tüm kemallerden sadece güzel bir elbise ile ve tüm güzelliklerden bir tek külah ve aba ile kanaat etmektedir. Zavallı, hayvani bir makam ve hayvani lezzetlerle iktifa etmiş, akıldan yoksun bir suret ve gerçeklerden arınmış bir şekil ile kanaat etmiş, kendisinin bu nitelikle makam sahibi biri olduğunu zannetmektedir. O kadar aşağılık ve liyakatsizdir ki, birisi ondan dünyevi olarak bir derece yukarıda olursa, ona kölenin efendisine davrandığı gibi davranmaktadır. Şüphesiz tüm arzu ve gayesi dünya olan kimse, dünyanın kulu ve ehlidir. Taptığı şey (dünya) kimin yanındaysa onun önünde zelil ve hakir düşmektedir.

 

Velhasıl tekebbürün en kuvvetli sebeplerinden biri, fikir ufkunun küçüklüğü ve kabiliyet haddinin aşağılığıdır. Kemal olmayan veya layık bir kemal olmayan şeyler ona şiddetli bir şekilde tesir etmiş, onu ucb ve kibre zorlamıştır. Dünya ve nefis sevgisi fazla olan kimselerde bu işler daha fazla etki yaratmaktadır.

5. Bölüm: Tekebbürün Tedavisi

 

Şimdi kibrin fesatlarını bildiğin için nefs ilacını bulmayı düşün. Himmet kemerini kuşan. Kalbi bu bulanıklardan ve gönül aynasını bu yoğun tozdan temizlemeye çalış. Eğer nefs kuvveti ve kalb genişliğine sahip isen, dünya sevgisi kalbinde kök salmamışsa, dünya güzellikleri kalbinde fazla tecelli etmemiş, insaf ve ibret alma gözün açık ise, önceki bölümde beyan edilenler en iyi ilmî ilaç konumundadır.

 

Ama eğer bu merhalede de kendine gelmezsen biraz da kendi haletlerini düşün, belki kalbin uyanır da kendine gelirsin. Ey ilk önceleri bir hiç olan ve sonsuz yılların yokluk gizinde saklı duran insan! Yokluktan ve vücud sayfasında mahvolmaktan daha değersiz ne olabilirdi ki? Hakkın iradesi seni yaratmayı dileyince, kabiliyetin eksik, alçak ve değersiz olduğundan ve feyz-i ilahiyi kabullenme kabiliyetinden mahrum bulunduğundan seni salt ve kuvvet ve zaaftan ibaret olan alemin ilk maddesinden, varlıkların ve kainatın en alçak ve değersiz varlığı olan nesnel ve elementsel bir şekle büründürdü, oradan da elinle dokunacak olursan şiddetle tiksindiğin ve hemen büyük bir zahmetle de olsa temizlemeye çalıştığın bir nutfe haline getirdi ve seni oldukça dar ve pis bir yer olan babanın erbezinde karar kıldı. Daha sonra da idrar mecrasından feci ve çok çirkin bir halde anne rahmine yerleştirdi ve böylece seni, adını dahi anmaktan nefret ettiğin bir yerde müstakar kıldı. Orada da seni kan pıhtısı ve bir parça et haline getirdi ve seni adını duymaktan dahi korktuğun ve utandığın gıda ve besinlerle besledi, büyüttü. Ama herkes bu belalara düçar olduğundan artık utanç ve ar da kendiliğinden kalkmaktadır: “Bela genel olursa güzeldir.”

 

Sen bütün bu merhalelerin hepsi de mevcudatın en rezil, zelil ve alçağı durumundaydın. Zahirî batınî bütün idraklerden yoksun ve tüm kemallerden beri idin. Daha sonra kendi geniş rahmetiyle bir kurtçuktan daha aşağı ve kabiliyetin eksik olduğu halde sana hayat verdi. Kendi rahmetinin genişliği ile sende hayatı ve hayati özellikleri daha da bir fazlalaştırdı. Dünya muhitine gelme liyakatini elde edince de seni en alçak mecralar ve en rezil haletlerden bu fezaya soktu. Halbuki tüm kemaller ve hayati özelliklerde diğer tüm hayvanların yavrusundan daha zayıf ve değersiz idin. Daha sonra da kamil kudretiyle seni zahirî ve batınî kuvvelerle donattı. Ama buna rağmen yine de o kadar değersiz ve zayıfsın ki, kuvvelerinden hiç biri senin tasarrufunda değildir. Kendi sıhhatini dahi hıfzedemiyor, kudret ve hayatını koruyamıyorsun. Gençliğini ve cemalini koruyamıyorsun. Eğer bir afet ve hastalığa düçar olursan onu kendinden def edemiyorsun. Özetle varlık ve varlıksal özelliklerin hiç birine sahip değilsin.

 

Eğer bir gün aç kalacak olursan en kokuşmuş murdarı bile yemekten çekinmezsin. Eğer susayacak olursan en pis ve kokmuş suyu bile rahatça içmeye kalkışırsın. Velhasıl tüm hususlarda zelil ve çaresiz bir kulsun ve hiç bir şeye kadir değilsin. Vücud ve vücudun kemallerinde sahip olduğun hisseyi, diğer mevcudatın sahip olduğu hisselerle mukayese edecek olursan, senin ve bütün yeryüzünün, belki bütün güneş sisteminin bile tüm neşetlerin en küçüğü olan cismani alem mukabilinde hiç bir değer ifade etmediğini, hissedilir bir öneme sahip bulunmadığını göreceksin.

 

Azizim! Kendinden başkasını görmemiş, gördüğün şeylere ise ibret ve tartı gözüyle bakmamışsın. Hayatta sahip olduğun hayati itibarlar ve dünyevi ziynetleri şehrinle, şehrini ülkenle ve onu da yüzde birini dahi görmediğin dünya ülkeleriyle mukayese et. Tüm ülkeleri yeryüzüyle, yeryüzünü güneş sistemi ve güneşin nurlu ışığından faydalanan geniş kürelerle, benim ve senin fikrine sığmayan güneş sistemini de diğer sistemlerle kıyas et ki bizim güneş sistemimiz tüm gezegenleriyle, onlardan birinin tek bir gezegeni kadar dahi değildir. Onlardan hiç biri bizim güneş sistemimiz ve gezegenleriyle kıyas dahi edilmez. Dediklerine göre şimdiye kadar keşfedilen bilmem kaç milyon saman yolundan, bu küçük ve yakın samanyolunda bile bilmem kaç milyon güneş sistemi vardır. Onlardan en küçüğü ise, bizim güneş sisteminden milyonlarca defa daha büyük ve nuranidir. Bunların tümü cismani alemdir ve miktarını onların halık ve yaratıcısından başka hiç kimse bilmemektedir. Keşf erbabı olanlar ondan sadece az bir bölümünü keşfedebilmişlerdir. Tüm cisimler alemi ise tabiat ötesi alem mukabilinde hiç bir değer ifade etmemektedir. Orada da beşerin akıl ve havsalasına sığmayan nice alemler vardır.

 

Bütün bunlar, hayatımızın özellikleri ve bu vücud aleminde sahip olduğumuz hisselerdir. Allah Teala senin bu alemden alınmanı irade edince de tüm kuvvelerine zayıflamalarını, tüm idraklerinin çalışamaz hale gelmelerini ve vücud fabrikanı bozmalarını emreder. Duyu ve görme organları ile kuvvet ve kudretini alınca da sen bir cansız haline gelirsin ve birkaç gün geçmeden çıkaracağın koku tüm halka eziyet eder. Suret ve heyetin insanların kaçacağı bir hale gelir. Tüm parça ve organların kısa bir müddet sonra dağılır. Darmadağın olur. Bunlar senin cisminin akıbetidir, mal, akraba ve çocuklarının hali ise malumdur.

 

Ama eğer berzahının ıslah edemeden gidecek olursan, orada nasıl bir suret ve halete sahip olacağını sadece Allah bilir. Bu alemin ehlinin idrakleri onu görmekten, işitmekten ve koklamaktan acizdir. Kabir zulmeti, korkusu ve azabı hakkında her ne işittiysen, bu alemin karanlık, korku ve azaplarıyla mukayese ediyorsun. Halbuki bu kıyas batıldır. Kendi irademizle kendimiz için o alemde hazırladığımız şeyler sebebiyle Allah imdadımıza yetişsin. Kabir azabı ahiret azabının çok açık bir numunesidir. Bazı rivayetlerden de anlaşıldığı üzere orada şefaatçilerden de mahrum bulunmaktayız. Nasıl bir azab oluğunu sadece Allah biliyor. Bizim ahiret neşetindeki halimiz, önceki hallerden daha kötü ve korkunçtur. O gün hakikatlerin zuhur ettiği gündür. Sırların keşfedildiği gündür Ameller ve ahlakın tecessüm ettiği gündür. Hesaba erişme günüdür. Cehennem duraklarında zillete düçar olma günüdür. İşte bunlar da kıyametin hali!

 

Ama kıyametten sora olan cehennemin hali ise zaten malumdur. Cehennem hususunda bir şeyler işitiyor ve biliyorsun. Cehennem azabı sadece ateş değildir. Yüzüne öyle korkunç bir kapı açılacak ki, eğer bu alemde açılacak olsa tüm dünya ehli helak olur. Aynı şekilde bir cehennem kapısı kulağına ve biri de burnuna açılacak ki, bunlardan herhangi biri bu dünya ehli için açılacak olsaydı, şiddetli azabı yüzünden hepsi helak olurdu.

 

Ahiret alimlerinden biri şöyle diyor: “Cehennem ateşi sonsuz şiddetli olduğu gibi, soğuğu da oldukça şiddetlidir. Allah-u Teala soğuk ve sıcağı bir araya toplamaya da kadirdir.” Bu da akıbetinin hali! Öyleyse işinin evveli sonsuz yokluk, vücuda geldiği andan itibaren tüm haletleri çirkin, tüm hal ve durumu utanç verici, dünya berzah ve ahireti, biri diğerinden daha feci ve rezaletli olan bir kimse neyi ile tekebbür ediyor? Hangi cemal ve kemal ile iftihar ediyor?

 

Öyleyse anlaşıldığı üzere tekebbür büyük bir cehalet ve bilgisizlikten kaynaklanmaktadır. Her kimin cehaleti fazla ve aklı az ise kibri daha fazladır. Aynı şekilde her kimin de ilmî daha fazla, ruhu daha büyük ve göğsü daha geniş ise daha çok mütevazi ve alçak gönüllüdür.

 

Resullullah’ın (s.a.a) ilmî ilahî vahiyden kaynaklandığından ve ruhu da oldukça büyük olduğundan tek başına milyarlarca insanın ruh alemine galib geldi. Tüm cahili adetleri ve batıl dinleri ayaklar altına aldı. Tüm kitapları neshetti ve mübarek vücuduyla nübüvvet dairesini sona erdirdi. Dünya ve ahiretin sultanı ve Allah’ın izniyle tüm alemlerde tasarruf sahibi biriydi, ama buna rağmen herkesten daha fazla mütevazi idi. Ashabın kendisine ihtiram için ayağa kalkmasını çirkin görüyordu. Bir meclise girdiğinde daima alt köşede otururdu. Yemeğini yerde yer ve yerde otururdu. “Ben de bir köle gibiyim, bir köle gibi oturur ve bir köle gibi de yerim ...” derdi.

 

Hz. Sadık’dan (a.s) nakledildiği üzere Resulullah (s.a.a) semeri olmayan merkebe binmeyi severdi ve Allah’ın kullarıyla daima alçak bir yerde oturur, yemek yerdi. Fakirlere iki eliyle ihsanda bulunurdu. Merkebe biner ve kendi kölesi veya diğer kölelerle bir arada otururdu. Ailesine ev işlerinde yardımcı olmayı adet haline getirmişti. Kendi mübarek eliyle koyunları sağıyor, elbise ve ayakkabısını dikiyordu. Kendi kölesiyle el değirmenini çeviriyor ve hamur yoğuruyordu. Kendi geçimini sağlıyor, fakir ve miskinlerle oturuyor ve onlarla yemek yiyordu.  Bunlar ve bunlardan daha büyük işlerin tümü Peygamber’in siyeri, ahlakı ve tevazusuydu. Halbuki manevi makamların yanı sıra, zahirî saltanat ve riyaseti de kemale ermiş biriydi.

 

Aynı şekilde, Ali b. Ebi Talib (a.s) de o büyük Peygamber’e uymuş ve tamamıyla Resulullah’ın (s.a.a) ahlakıyla ahlaklanmıştı. 

 

Öyleyse ey aziz! Eğer tekebbür manevi kemal içinse, onun manevi kemali herkesten daha fazlaydı, eğer riyaset ve saltanat içinse, o da buna sahipti. Ama buna rağmen herkesten daha çok mütevazi idi. Öyleyse bil ki tevazu, ilim ve marifetin ürünüdür. Kibir ve tekebbür ise cehalet ve bilgisizliğin neticesidir. Bu cehalet, ar ve aşağılık utancını kendinden uzaklaştırır. Enbiyanın sıfatıyla muttasıf ol. Şeytanın sıfatını bir kenara it. Hakk ile kibriyası hakkında çekişme. Hak ile kibriyası hakkında çekişen kimse, O’nun gazabına uğrayıp yüz üstü ateşe girecektir.

 

Eğer nefsini ıslah etmeyi istersen, onun ameli ve pratik yolu da az bir dikkat ve kollama ile oldukça kolay ve rahat bir hale gelecektir. Bu yolda erkekçe himmet, fikir hürriyeti ve görüş yüceliği sayesinde hiç bir tehlike ile karşılaşmazsın. Nefs-i Emmareyi alt etme, nefse galebe çalma ve insanın necat yolu, onların arzu ve isteklerinin hilafına davranmaktır.

 

Nefsi ezmek için tevazu sahibi kimselerin sıfatıyla muttasıf olmak ve onlar gibi davranmaktan daha iyi bir yol yoktur. Tekebbürün hangi aşamasında bulunursan bulun, hangi ilim, amel ve sair dalların ehli olursan, ol, bir müddet nefsani arzularının hilafına hareket et. İlmî uyanıklık ve dünyevi/uhrevi akıbeti tefekkür neticesinde yolun kolay ve rahat olması, güzel bir sonuç elde edilmesi ümid edilir. Eğer nefsin senden meclisin üst köşesinde oturmanı ve başkalarından öne geçmeni temenni ederse, sen bunun aksine davran. Eğer nefsin fakir ve miskinlerle oturmayı ar kabul ediyorsa, sen onun burnunu yere sürterek fakirlerle otur, onlarla yemek ye, yolculuk et, onlara katıl. Nefsin bazen de tartışma yoluyla önüne çıkıp, “Sen makam sahibisin, şeriatın yayılması ve tebliği için makamını koruman gerekir, fakirlerle oturmak senin azametini kalplerden siler. El altındaki kimselere karışmak insanı hafif kılar. Meclislerde oturmak senin makamını küçültür, o zaman da kendi şer’î vazifelerini hakkıyla yerine getiremezsin.” Diyebilir. Bil ki bütün bunların hepsi şeytanın tuzakları ve nefsin hileleridir. Resul-i Ekrem’in (s.a.a) dünyadaki makam ve mevkisi senden daha fazlaydı. Siyer ve yaşam tarzı da gördüğün gibiydi.

 

Ben kendi zamanımdaki bazı alimleri de bizzat gördüm. Onlar bir memleketin tam riyasetine ve hatta Şia’nın önderliği makamına sahip oldukları halde, siret ve davranışları Resulullah’ın siretinin aynısıydı.

 

H. K. 1340 yılından 1355 yılına kadar Şia aleminin tam riyaseti ve kamil merciiyeti makamına sahip olan en büyük üstad ve yüce fakih Hacı Şeyh Abdulkerim Yezdi Hairi’nin nasıl bir ahlak ve siyere sahip olduğunu hepimiz gördük. Hizmetçisi ve uşağı ile birlikte oturur yemek yerdi. Yere oturur ve küçük talebelerle ilginç bir şekilde şakalaşır, onlarla kaynaşırdı. Son yıllarda epey yaşlanınca da akşam namazından sonra cübbesiz, başına sade bir parça sarmış, ayağına çarık giymiş vaziyette sokaklarda yürüyordu.

 

Kalplerdeki makamı daha da bir büyümekteydi ve bu işleri yüzünden makamına hiç bir zarar gelmiyordu.

 

Bu merhumun dışında Kum’un bazı oldukça muhterem alimleri de vardı ki, şeytanınızın sizler için yonttuğu bu kayıtlardan hiç birisi onlarda yoktu. Kendi ihtiyaçlarını bizzat kendileri pazardan alıyor, sarnıçlardan su çekiyor, ev işlerinde ailelerine yardımcı oluyorlardı.

 

Onların pak nazarında ön ve arka ile baş ve alt köşenin hiç bir farkı yoktu. İnsanı şaşırtacak bir alçakgönüllülük içindelerdi. Ama buna rağmen makamları mahfuz ve kalplerdeki yerleri gittikçe daha da bir büyüyordu.

 

Velhasıl Nebiyy-i Ekrem’in (s.a.a) ve Ali b. Ebi Talip’in (a.s) sıfatı insanı küçük kılmamaktadır. Ama burada nefsine ettiğin muhalefette de oldukça dikkatli ve uyanık olmalısın. Zira bazen nefs insan için başka bir yoldan tuzak hazırlamakta ve insanı gafil avlayarak sırt üstü yere vurmaktadır. Mesela bazılarını görürsün, meclisin en alt köşesinde öyle bir otururlar ki, orada hazır bulunanlara adeta, “Benim makam ve mevkim buradan çok daha yüksek ve yücedir. Ama ben tevazu gösteriyorum.” Demek ister. Makamı belli olmayan biri kendisinden öne geçirilince, güya bu yanlışlığı ortadan kaldırmak ve bunun sadece tevazudan ibaret olduğunu göstermek için makamı nispeten düşük olan diğer birini de kendisinden öne geçirir. Bunlar ve buna benzer binlercesi hep nefsin hileleridir. Bütün bunlar kibri, ona da riyakarlık ve dalkavukluğu ilave etmekten ibarettir.

 

Halis bir niyetle mücahedeye girişmek gerekiyor. Elbette o zaman nefs mutlaka ıslah olacaktır. Tüm nefsani sıfatlar, ıslah edilir cinstendir. İlk önceleri biraz zordur. Ama ıslaha kalkıştın mı rahat ve kolay bir hale gelir. Asıl olan insanın tasfiye ve ıslaha niyetlenmesi ve uykudan uyanmasıdır. İnsanlığın ilk menzili “yakza” (uyanmak) ’dır. İnsanın gaflet uykusundan uyanması ve tabiat sarhoşluğundan kendine gelmesidir. İnsanın, kendisinin bir yolcu olduğunu, bu tehlike ve korku dolu seferin bu karanlık, oldukça dakik, kılıçtan daha keskin kıldan daha ince yolun merkebinin ise erkeklik himmet ve gayreti olduğunu ve bu karanlık yolun nurunun ise iman ve övülmüş hasletler olduğunu anlamasıdır. Eğer gevşeklik eder ve gecikirse bu sırattan geçemeyip yüzüstü ateşe düşecektir. Zillet toprağıyla yeksan olacak ve helaket uçurumuna yuvarlanacaktır. Bu sırattan geçemeyen insan, ahiret sıratından da asla geçemeyecektir.

 

Ey aziz! Cehalet ve bilgisizlik perdesini yırt. Bu korkunç uçurumdan kendini kurtar. Muttakilerin mevlası ve bu yolun tek sâliki ve gerçek kılavuzu mescidde yakın olan herkesin işitebileceği bir şekilde şöyle feryat ediyordu. “Mücehhez olun. Allah sizlere rahmet etsin, şüphesiz ki sizler bir yolculuğa çağrılmış bulunmaktasınız.”

 

Sizler için en iyi ahiret teçhizatı ise nefsani kemaller, kalp takvası, salih ameller, batın temizliği ile ayıp ve pislikten beri bulunmaktır.

 

Farzen şekli ve eksik bir iman ehli bile olsan, saadetliler ve salihler zümresine katılmak için bu pisliklerden temizlenmen ve halis olman gerekir. Bu manevi pisliklerin giderilmesi ise tevbe ve pişmanlık ateşiyle yakmak, nefsi kınama fırınında yakmak, pişmanlık ateşiyle eritmek ve Allah’a dönmek iledir. Bu işi bu dünyada kendin yap. Aksi takdirde ilahî azab ocağında “Allah’ın yakılmış ateşi”  kalbini yakar, eritir. Bu ıslahın ahiret asırlarıyla kaç asır çekeceğini ise Allah bilir. Ama bu dünyada temizlenmek ve ıslah olmak kolaydır. Bu yurtta değişiklik oldukça seri ve çabuk gerçekleşmektedir. Ama o alemde başkalaşım ve değişim başka bir şekilde vaki olmakta, bu nefsin melekelerinden bir tek melekenin yok oluşu asırları almaktadır.

 

Öyleyse ey kardeş! Ömür, gençlik, kuvvet ve iraden elinde baki bulunduğu müddetçe kendi nefsini ıslah etmeye çalış. Bu makam ve şereflere önem verme. Bu hayali itibarları ayaklar altına al. Sen Adem oğlusun! Şeytanın sıfatını kendinden uzaklaştır. Bu onun bir sıfatı ve Allah’ın dergahından kovulmasının sebebi olduğundan, arif, sıradan halk, alim ve cahili de kendisine yoldaş kılmak istiyor. O alemde kendisini bu rezil melekeyle karşılayınca onun da kınamasına uğrarsın. Orada sana şöyle der: “Ey ademoğlu! Peygamberler sana, benim Hakk dergahından baban Adem’e tekebbürde bulunduğum için kovulduğumu söylemediler mi? Adem’in makamını tahkir ve kendi makamımı büyüttüğüm için Allah’ın rahmetinden uzak kaldım. Ama sen niye kendini bu rezilliğe düçar kıldın?”

 

O zaman zavallı sen, işitilmesi bile kolay olmayan azapların, belaların, hasletlerin ve nedametlerin yanı sıra, mahlukların en zelili ve mevcudatın en aşağısı tarafından da eleştirilecek, kınanacaksın.

 

Şeytan Allah’a tekebbür etmemiş, ama Hakk’ın mahluku olan Adem karşısında kibirlenmiş ve şöyle demişti: “Beni ateşten onu ise balçıktan yarattın.”

 

O kendisini büyük, Adem’i ise küçük saydı. Sen de ademoğullarını küçük, kendini ise büyük sayıyorsun. Sen de, “Alçakgönüllü ol. Allah’ın kullarına tevazu göster” diyen ilahî emirlere muhalefet ediyor ve tekebbürde bulunuyorsun. Üstünlük taslıyorsun. Öyleyse sadece niçin şeytana lanet ediyorsun? Habis nefsini de lanete ortak kıl. Nitekim onunla bu rezil haslette ortak değil misin? Sen şeytanın mazharlarındansın. Mücessem şeytansın. Belki berzahi ve kıyameti suretin de şeytandır. Ahiret suretlerinde ölçü nefs melekeleridir. Ahirette hem şeytani bir surete ve hem de küçük bir karınca suretine sahip olman mümkündür. Ahiret aleminin ölçüleri burada olanlardan başkadır.

6. Bölüm: Hasedin De Bazen Tekebbürün Başlangıç Noktası Olduğu Beyanı Hakkında

 

Bil ki, bazen bir kemale sahip olmayan kimse de, kemal sahibi olan kimseye tekebbürde bulunabilir. Mesela, fakir zengine ve cahil alime karşı kibirlenebilir. Bilinmelidir ki, bazen ucb tekebbürün kaynağı olduğu gibi, bazen haset de tekebbürün kaynağı olabilir. İnsan kendisinin sahip olmadığı bir kemali diğerlerinde görünce, ona karşı hasette bulunabilir. Bu da o kimseye karşı tekebbürde bulunmasına ve neticede onu zelil kılmaya çalışmasına sebep olabilir.

 

Kafi-i Şerif’te Hz. İmam Sadık’ın (a.s) “Kibir, halktan her sınıfın kötü ve şerli fertlerinde bulunur” diye buyurduğu yer almıştır. İmam daha sonra da şöyle buyurmuştur:” Resulullah (s.a.a) Medine sokaklarının birinden geçiyordu. Zenci bir kadın da yolun üstünde durmuş hayvan gübresi topluyordu. Kendisine, “Resulullah’ın yolu üzerinden çekil” denilince o, “Yol geniştir” diye cevap verdi. Ashap kadına saldırıda bulunmaya kalkışınca, Peygamber (s.a.a), “Onu bırakın, zira o bir mütekebbirdir.” diye buyurdu.

 

Bazen de kibir, ilim sahibi kimselerde ortaya çıkmaktadır. Bunlar da tevazunun zenginler için güzel olmadığından dem vururlar. Nefs-i emmare ona zenginler için tevazunun imanı eksilttiğini söyler durur. Zavallı, zenginlere zenginliği için tevazu ile gayrisi arasında hiç bir farkın olmadığını sanmaktadır. Bazen dünya sevgisi, mevki ve makam arzusu insanı mütevazi olmaya zorlar. Bu ahlak, tevazu değildir. Bu, dalkavukluk ve yağcılıktır. Nefsani rezaletlerden biridir. Bu ahlakın sahibi fakirlere hiç mi hiç tevazu göstermez. Meğer ki, onlarda bir fayda ve menfaatin var olduğunu görsün.

 
Bazen de tevazu ahlakı, insanı başkalarına karşı ihtiramlı ve alçakgönüllü olmaya davet eder. Fakir olsun veya zengin, kendisine teveccüh edilsin veya edilmesin fark etmez. Yani onun tevazusu gösterişten uzaktır. Ruhu temiz ve paktır. Makam ve şeref sevgisi kalbini kendisine cezb edememiştir. Bu tevazu fakirler için iyi olduğu gibi, zenginler için de iyidir. Herkese kendine yakışır bir şekilde saygı göstermek gerekir. Ama senin makam ve şeref sahibi kimselere tekebbürde bulunman ve onları tahkir etmen sadece dalkavukluk ve yağcı bir kimse olmadığın için değildir. Aksine bu haset ettiğinden ve yanlışlık içinde olduğundan dolayıdır. Dolayısıyla, o kişi sana beklenmedik bir şekilde ihtiram edecek olursa, o zaman sen de hemen tevazu gösterecek ve ihtiramda bulunacaksın. Velhasıl nefsin hile ve şaheserleri o kadar dakik ve gizlidir ki, insanın Allah’a sığınmaktan başka çaresi yoktur. Başta da sonda da hamd Allah’a mahsustur.

 

 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.