Pazartesi 21 Mayıs 2012 - 16:31

الإثنين ١ رجب ١٤٣٣

دوشنبه ۱ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۸:۰۱

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

DUA

Kullarım, sana beni sorarlarsa bilsinler ki ben, muhakkak onlara  pek yakınım. Beni çağıran, bana dua eden kişiye çağırdığı, dua ettiği anda  icabet ederim. Artık onlar da benim çağırmama koşsunlar, bana inansınlar da  doğru yolu bulsunlar.
        Bu gece, takvalılar mevlası ve muvahhitler önderi İmam Ali'nin  (a.s) şehit edildiği gecedir. İmam Ali'nin (a.s) şahadet gecesi olmakla  birlikte, bu gecenin Kadir gecesi olma ihtimali de vardır. Gönlü diri  insanların dirilttikleri; namaz kılarak, tövbe ederek, yarlıganma dileyerek,  dua ederek sabahladıkları ve gönüllerini günah pasından, karanlığından arındırdıkları  bir gecedir, bu gece. Bu münasebetle bu akşam, bu manevî hal hakkında ve dua  hususunda konuşacağım.

Duanın Maneviyatı

Duanın sevap, mükâfat ve kabul edilmesi durumunda eserinin  ötesinde bir özelliği vardır. Dua, dilin hareket etmesi sınırından aşarak dil  ile kalbin birlikteliğini sağladığı ve insanın ruhunu sarstığı durumda çok yüce  bir maneviyata neden olur. İnsan, nura gömülmüş gibi olur adeta ve insanlık  cevherinin yüceliğini o zaman hisseder. İşte bu esnada insan, başka zamanlar  kendisini meşgul ve rahatsız eden şeylerin ne kadar küçük, ne kadar hakir ve ne  kadar naçiz olduğunu anlar. İnsan, Allah'tan başkasından bir şey istediğinde  horluk, Allah'tan bir şey istediğinde ise izzet hisseder. İşte bu nedenle dua,  hem istemektir ve hem de istenen şeydir; hem araçtır ve hem de amaç; hem  mukaddimedir ve hem de sonuç. Allah evliyası; duayı her şeyden çok severlerdi,  gönüllerindeki bütün istek ve arzularını gerçek sevgiliye açarlardı, talep  ettikleri şeyden daha çok talebin özüne ve dilekte bulunmaya önem verirlerdi,  asla yorgunluk ve bitkinlik hissetmezlerdi. Müminler Emiri Ali (a.s), bu  gerçeği Kumeyl-i Nahaî'ye şöyle açmıştır:
        İlim, basiret hakikati üzere aniden onlara yönelmiştir; yakin  ruhunu elde etmişlerdir; refah içerisinde olanların zor gördüğü şeyleri onlar  kolay bulmuşlardır; cahillerin korkup kaçtıkları şeylere onlar ünsiyet etmişlerdir.  Ruhları en yüce makama asılı olduğu hâlde, bedenleriyle dünyada yaşamaktalar.
        Paslanmış, kararmış, kilitlenmiş kalpler tam aksi yöndedir  ve onlar, yüce Allah'ın huzurundan sürülmüşlerdir.

Gönülden Allah'a Bir Yo

Herkesin gönlünde Allah'a giden bir yol, Allah'a açılan bir  kapı vardır. Bir belaya duçar olan ve bütün sebeplerden ümidi kesilen en katı  kalpli insanlar bile ansızın sarsılarak Allah'a sığınır. Bu, insanın varlığında  olan yaratılışsal ve doğal bir eğilimdir. Bazen günah işleme ve kalbin  katılaşması sonucunda bu eğilimin üstü örtülür. Zorluklar ve belalar karşısında  perdeler aralanır ve bu eğilim kendiliğinden harekete geçer.
        Biri, İmam Cafer Sadık'a (a.s) sordu: Allah'ın varlığına bir  delil var mıdır?
        İmam (a.s) buyurdu: Hiç gemiye bindin mi?
        Adam: Evet.
        İmam (a.s): Denizde fırtınaya tutularak geminin batma  tehlikesiyle karşılaştığında her şeyden ümidin kesildi mi hiç?
        Adam: Evet, başıma böyle bir olay geldi.
        İmam (a.s): O esnada kalbin bir yere odaklandı mı, bir  sığınak aradı mı ve seni kurtarması için bir noktadan yardım diledi mi?
        Adam: Evet.
        İmam (a.s): İşte o, Allah'ın ta kendisidir.
        İmam Cafer Sadık (a.s), onun kalbindeki yol ile Allah'ı ona  tanıttı. "Ve yeryüzünde deliller var  iyiden-iyiye inanmış olanlara. Ve kendi özünüzde de, hâlâ mı görmezsiniz?" İnsanın yaratılışındaki bu eğilimin, tutunacak hiçbir sebebin kalmadığı  durumlarda zahirî sebepler ötesindeki galip ve üstün güce yönelmesi böyle bir  gücün varlığının delilidir. Eğer olmasaydı, böyle bir eğilim de ortaya  çıkmayacaktı.
        İnsanın varlığında bir eğilimin var olması ile insanın  tamamen o eğilimi tanıması ve yaratılış amacını bilmesi farklı şeylerdir. Süt  içme, başından beri bebekte var olan bir eğilimdir. Bebek acıktığında ve ihtiyaç  hissettiğinde, bu eğilim harekete geçerek bebeği, görmediği ve tanımadığı anne  göğsünü aramaya yönlendirir. Bebeğe yön veren ve yol gösteren bu eğilimin kendisidir;  bebeği ağzını açmaya, anne göğsünü aramaya ve bulamadığında ise ağlamaya sevk  eder. Ağlamanın kendisi, henüz tanımadığı ve varlığından haberdar olmadığı  anneden yardım dilemektir. Ancak bebeğin kendisi bu eğilimin niye var olduğunu,  niye ağladığını, niye bu eğilimde olduğunu, sindirim sistemine sahip olduğunu,  yemeğe ihtiyaç duyduğunu, bedeninin kaybettiklerinin bedelini gerektirdiğini  bilmez. Bebek, niye sütle beslendiğini bilmez ve ağlamanın felsefesinin, henüz  tanımadığı ve zamanla tanıması gerektiği anne için bir duyuru olduğunu bilmez.
        Biz insanlar da görülmeyen Allah'a eğilim, Allah'a yakarmaya  eğilim, Allah'a sığınmaya eğilim gibi yüce insanî eğilimler bağlamında,  görmediği ve tanımadığı anne göğsüne eğilimli olan yeni doğmuş bebekler  gibiyiz.
        Hemçu meyl-i kudekan ba maderan
        Sırr-i  meyl-i hud nedaned der leban
        Hemçu meyl-i mufrit-i her nu murid
        Suyi an pir cevanbaht mecid
        Cuzv-i agl in ez an agl-ı kull est
        Cunbuş-i  in saye zı-an şah-ı gul est
        Sayeeş  fani şeved aher der  u
        Pes bedaned sırr-i meyl u costecu.
        Bebeklerin annelere olan eğilimi misali
        Bilmez dudaklardaki eğilimin sırrını
        Her yeni müridin aşırı meyli gibi
        Bahtı civan o yüce pîr eksenli
        Bu cüz'î akıl, o kullî akıldandır
        Bu gölgenin hareketi, o gül dalındandır
        Sonuçta gölgesi fani olur kendinde
        O an bilir meylinin ve aramanın sırrı ne?
        Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur:
        Biz Allah'ınız, gene de gerisin geriye O'na döneceğiz.
        İyice bilin ki bütün işler, dönüp Allah tapısına varır.
        Eğer bebeğin midesiyle uyumlu bir anne göğsü ve süt  olmasaydı, bu eğilim de bebeği o yöne yönlendirmeyecekti. Bu eğilim ve o mevcut  yemek (süt) arasında bir bağlılık var. İnsanın varlığındaki diğer eğilim ve  meyiller de böyledir. İnsandaki hiçbir eğilim boşuna yaratılmamıştır, onların  her biri bir ihtiyaca ve bir ihtiyacın giderilmesine hizmet etmektedir.

Mecburiyet Halinde veya İhtiyarî Olarak Allah'ı  Çağırma

İnsanın Allah'ı çağırması iki hâlde gerçekleşebilir: İnsan,  bazen tutunacak hiçbir dal ve hiçbir neden kalmadığını gördüğünden dolayı  mecburen Allah'ı çağırır ve bazen de insanın ruhu öylesine yücelir ki artık  kendiliğinden bütün sebeplerle ilişkisini kopararak Allah'ı çağırır. Mecburiyet  halinde olan insan, davete gerek duymadan ve kendiliğinden Allah'a  yönelecektir; bu, nefs için bir erdem ve yetkinlik değildir. Nefsin erdem ve  yetkinliği, tutunacak sebepler olduğu hâlde onlardan koparak yücelmesidir.

     

Duanın Şartları

     

Duanın bir dizi şartları vardır ve bunların ilki, gerçekten  istek ve talebin insanın varlığında ortaya çıkması, varlığının her zerresinin  dilek olması ve istediği şeyin gerçekten bir hacet haline gelmesidir. İnsanın  bedeninin bir noktasında bir ihtiyaç belirdiğinde, bedenin bütün azaları işe  girişir ve hatta kendi işini büyük ölçüde azaltarak o ihtiyacı gidermeye  koyulur. Mesela insan çok susadığı zaman susuzluğun etkisi benzinden belli  olur; boğazı, ciğeri, midesi, dudağı, dili ve damağı su ister. Susuzluk halinde  uyusa bile, gerçekten suya muhtaç olduğundan dolayı uykusunda su görecektir.  -Yaratılış âleminin bir parçası olan- insanın ruhsal ve manevî ihtiyacı da bütün  âleme nispetle böyledir. İnsanın ruhu, yaratılış âleminin bir parçasıdır; eğer  gerçekten onun varlığında bir istek ve bir ihtiyaç ortaya çıkarsa büyük  yaratılış düzeni onu kendi haline bırakmaz.
        Dua okumakla gerçek dua farklı şeylerdir. Kalp ile dilin  birlikteliğinin sağlanmadığı dua, gerçek dua değildir. Gerçek dua, gerçekten  insanın kalbinde ve varlığında istek ve dileğin ortaya çıkmasıdır.
        Her çi ruyed ez peyi muhtac-ı rust
        Ta beyabed talibi çizi ki cost
        Her ki cuya şod beyabed agıbet
        Mayeeş  derd est u esel merhemet
        Her koca derdi deva anca reved
        Her koca fagri neva anca reved
        Her koca muşkil-i  cevab anca reved
        Her koca pesti est ab anca reved
        Ab-ı  kem cu teşnegi aver  be dest
        Ta becuşed  abet ez bala u pest.
        Yeşeren her şey, gider muhtaç peşine
        Her isteyen kendi aradığını bulsun diye
        Arayan her kes nihayet bulacaktır
        Mayası dert ve aslı merhamettir
        Dert nerde ise, derman oraya gider
        Nerde ihtiyaç varsa, yardım oraya gider
        Nerde bir zorluk varsa çözüm oraya gider
        Hangi yer alçaksa su oraya gider
        Suyu az ara, susuzluğu elde et
        Ki suyun coşsun yukardan ve aşağıdan.
        Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur:
        Yoksa darda kalana, dua ettiği zaman icabet eden ve kötülüğü  gideren ve sizi, yeryüzüne sahip kılan mı hayırlı?

Duanın Kabul Olacağına İnanmak

Duanın şartlarından bir diğeri iman ve yakindir. İnsan yüce  Allah'ın sınırsız rahmetine, Allah açısından feyiz ulaştırmaya bir mani  olmadığına, rahmet kapısının asla kulların yüzüne kapalı olmadığına ve kusurun  kuldan kaynaklandığına iman etmelidir.
        Bir hadis şöyle buyurmuştur:
        Dua ettiğinde, hacetinin kapıda hazır beklediğini düşün.
        İmam Zeynelabidin (a.s), -ümit ve yakinin dalgalandığı ve  mübarek Ramazan ayının seherlerinde okuduğu- meşhur "Ebu Hamza Duası"nda yüce Allah'a şöyle  hitap etmektedir:
        Allah'ım! Ben, istekleri sana yöneltmenin yolunu açık görüyorum.  Sana doğru coşan ümit pınarlarını dolu buluyorum. Sana ümit besleyenin, senin  lütfundan yardım alması kolaydır. Seni çağıranların yüzüne dua kapıları  açıktır. Senin gerçekten de ümit edenlerin hacetini yerine getirdiğini,  perişanların hallerini gözettiğini biliyorum. Senin kerem ve ihsanın için yakarmanın,  kaza ve kaderine rıza göstermenin, cimrilerin tutumları karşısında bana bir  mükâfat ve dünya taliplerinin sahip oldukları şeylerden ihtiyaçsızlık olduğunu  biliyorum. Sana doğru hareket edenin mesafesi yakındır. Muhakkak kullarınla  senin aranda bir engel yoktur; ancak onların amelleri kendileriyle senin aranda  engel oluşturmaktadır.
        Hafız şöyle der:
        Be sırr-ı cam-ı cem angeh nazar tevani  kerd
        Ki hak-ı meykede kuhli basar  tevani kerd
        Gul-i  murad-ı tu angeh nigab begoşayed
        Ki hıdmeteş çu nesim-i seher tevani  kerd
        Gedayi der meyhane terfe iksiri est
        Ger in amel bekoni, hak zer tevani kerd
        Be azm-i merhaleyi aşg piş ne gademi
        Ki sudha koni er in sefer tevani kerd
        Tu ki-zı-serayi tabiat nemirevi  birun
        Koca be kuyi tarikat gozer tevani kerd
        Cemâl-i yar nedared nigab u perde veli
        Ğonar-ı reh beneşan ta nazar tevani kerd
        Beya ki çareyi zug-ı huzur ve nezm-i umur
        Be feyz bahşi  ehl-i nazar tevani kerd
        Veli tu ta leb-i ma'şug u cam mihahi
        Tama' medar ki kar-ı diğer  tevani kerd
        Dila zi-nur-ı  hidayet ger agehi yabi
        Çu şem-i  handekonan terk-i ser tevani kerd
        Anlamı:
        Gerçekler sırrını o zaman görebilirsin
        Ki meyhane toprağını gözüne sürme edesin
        Muradının gülü o zaman perde açar ki
        Seher yeli gibi ona hizmet edesin
        Meyhane kapısında dilencilik bulunmaz bir iksir
        Eğer bunu yaparsan, toprağı altın edersin
        Aşk merhalesi azmiyle bir adım öne at
        Nice kârlar edersin, eğer bu yolculuğu yapabilsen
        Tabiat ocağından dışarı çıkmazsan eğer
        Tarikat vadisinden nasıl yolun geçsin
        Yârin cemalinde örtü yok, perde yok; ancak
        Yolun toz-dumanını dindir ki göresin
        Huzuru ve işlerin düzen hazzını tatmak istersen, gel
        Nazar ehlinin feyiz bağışlamasıyla göresin
        Ancak sen sevgilinin dudağını ve mey kadehini istersen
        Tamahlanma ki başka bir iş yapasın
        Ey gönül, hidayet nurunu bulursan eğer
        Kandil gibi gülerek başından geçersin.

Yaratılış ve Şer'î Yasalara Aykırı Olmaması

Duanın şartlarından bir diğeri, yaratılış ve şer'î yasalara  aykırı olmamasıdır. Dua, yaratılış veya -yaratılışa eşlik eden- ilâhî  kanunların insan için belirlediği hedeflere ulaşmak yönünde yardım dilemektir.  Dua, bu şekilde gerçekleşmesi durumunda, doğal bir ihtiyaç şekli alacaktır ve  yaratılış düzeni de sahip olduğu denge uyarınca ve ihtiyaç olan her yere feyiz  ulaştırdığına göre bu haldeki insana yardım ulaştıracaktır. Bu dünyada ölümsüz  olma ve ebediyen yaşama yönünde yapılan dua, yaratılış yasalarıyla  çeliştiğinden dolayı veya akrabalık bağlarını koparma yönünde yapılan dua, şer'î  yasalara aykırı olduğundan dolayı kabul edilmez. Yani bu tür dualar, duanın  gerçek örnekleri değildir.

Dua Edenin Yaşam Tarzının Dua İle Uyumluluğu

Duanın bir diğer şartı, dua eden kimsenin yaşam tarzının dua  ile uyumlu olmasıdır. Yani dua eden insanın hal ve davranışları yaratılış ve  şer'î hedefle uyumlu olmalıdır; kalbi temiz ve berrak olmalı, kazancı helal  olmalı, boynunda insanların hakkı bulunmamalıdır. İmam Cafer Sadık'tan (a.s)  rivayet edilen bir hadis şöyle buyurmaktadır:
        Sizden her kim duasının kabul edilmesini isterse, temiz ve helal  yoldan kazanç elde etmeli ve boynunda insanların hakkı bulunmamalıdır. Karnında  haram olan kimsenin veya üzerinde Allah kullarından birinin hakkı bulunan  kimsenin duası kesinlikle Allah'ın katına ulaşmaz.

Dua Edilen Konu Günahın Sonucu Olmamalıdır

Duanın bir diğer şartı şudur: İnsanın içinde bulunduğu,  değişmesini ve daha iyi bir hale gelmesini istediği hal ve durum,  sorumluluklarındaki kusur ve ihmalin sonucu olmamalıdır. Yani dua eden ve  halinin değişmesini isteyen insan, görevlerini tam olarak yerine  getirmediğinden veya günah işlediğinden dolayı bu doğal sonuç ve ceza ile  karşılaşmışsa, tövbe etmedikçe ve bu duruma düşmesini gerekli kılan nedenleri  ortadan kaldırmadıkça durumu değişmeyecektir.
        Bunu bir örnekle açıklayacağım. Emr-i maruf ve nehy-i münker  farz amellerdendir. Toplumun yarar ve zararı da tamamen bu hükmün uygulanmasına  veya uygulanmamasına bağlıdır. Kötü insanların meydanı boş bulması ve insanlara  egemenlik kurması, iyiliği buyurmamanın ve kötülükten alıkoymamanın doğal sonucudur.
        İnsanlar, bu hususta kendilerine düşen görevi yapmaz ve  doğal olarak bunun sonucuyla karşılaşır iseler, artık dua etmekle bu belayı  kendilerinden savmaları mümkün değildir. Bunun tek çözümü, tövbe etmeleri ve  imkânları ölçüsünde iyiliği buyurup kötülükten alıkoymalarıdır. Bunu yapmaları  ve sürdürmeleri durumunda tedricî olarak amaçlarına ulaşacaklardır. Kur'ân-ı Kerim  şöyle buyurmuştur:
        Şüphe yok ki bir topluluk, ahlâkını değiştirmedikçe Allah o  topluluğu değiştirmez.
        Bu ilâhî yasadır. İnsanlar, kendileriyle ilgili olan alanlarda  kendi durumlarını değiştirmedikleri sürece yüce Allah onların yazgısını  değiştirmeyecektir.
        Sağlam ve güvenilir hadislerde şu noktaya dikkat çekilmiştir:
        Kesinlikle iyiliği buyurmalı ve kötülükten alıkoymalısınız. Yoksa  mutlaka kötülerinizi size musallat eder; artık iyilerinizin duası da kabul olmaz.
        Gerçekte bu tür dualar da yaratılış ve şer'î yasalara aykırıdır.
        Çalışmayan ve sadece dua etmekle yetinen kimsenin duası da  yaratılış ve şer'î yasalarla çelişir. Müminler Emiri Ali (a.s) şöyle  buyurmuştur:
        Çalışmaksızın dua eden kimse, kirişsiz kemanla ok atan kimseye  benzer.
        Çalışma ve dua birbirlerini tamamlar, amelden yoksun olan  duanın etkisi olmayacaktır.

Dua, Çalışmanın Yerini Almamalıdır

Duanın şartlarından bir diğeri şudur: İnsan gerçek anlamıyla  ihtiyaç ve dilek mazharı olup isteğine ulaşmaktan aciz kaldığı bir şey  olmalıdır. Ama eğer Allah, insanın ihtiyaç duyduğu şeyin anahtarını insanın  kendi eline vermiş de, insan nimete nankörlük ederek kilidi kullanmak zahmetine  düşmeden kapının yüzüne açılmasını istiyorsa bu dua, kabul ve icabet hedefine  oturmayacaktır.
        Bunlar da, gerçekten yaratılış ve şer'î yasalarla çelişen  dualar türündendir. Dua güç kazanmak içindir. Oysaki yüce Allah bu gücü ve  isteği elde etme kudretini insana vermiştir. Bu durumda dua, insanın kendisine verilmiş  olan bir gücü elde etme yönünde yapılmış sayılır. Bu nedenle din önderleri  şöyle buyurmuşlardır: "Beş grubun  duası kabul olmaz." Bu beş grup şöyledir:
        – Sürekli olarak karısı tarafından rahatsız edilen, artık  bıkkınlık yaşayan, karısının mihrini ödeyip boşama gücüne sahip olduğu hâlde  bunu yapmayan ve durmadan "Allah'ım! Beni bu kadının şerrinden kurtar."  diye dua eden kimsenin duası kabul olmaz.
        – Defalarca firar ettiği hâlde yine de kölesini yanında tutan,  onu satabilecekken satmayan ve "Allah'ım! Beni bunun şerrinden rahata  kavuştur." diyen kimsenin duası kabul olmaz.
        – Yıkılmak üzere olan eğri duvarın yanından geçen ve oradan  uzaklaşmak yerine "Allah'ım! Benim canımı koru." diye dua eden  kimsenin duası kabul olmaz.
        – Malını başkasına borç veren, borç verdiğine dair şahit  tutmayan, belge almayan ve durmadan "Allah'ım! Benim paramı bana geri  döndür." diye dua eden kimsenin duası kabul olmaz. Çünkü bu adamın parası  kendi elindeydi, şahit tutmadan ve belge almadan borç vermeyebilirdi.
        – Evinde oturan, çalışmayan, geçimini temin etme yönünde  hiçbir uğraşta bulunmayan ve sürekli "Allah'ım! Benim rızkımı ver."  diye dua eden kimsenin duası kabul olmaz.
        Kabul olmaz duanın bu beş yerle sınırlı olmadığı açıktır.  Hadisin belirttiği bu beş örnek, insanın hedefine varmak için çalışacağı ve  tedbir alacağı yerde dua ile yetinmesinin, duayı çalışmanın yerine oturtmasının  örnekleridir. Dua böyle olmaz, böyle olmamalı. Yaratılış âleminde dua, amelin  ve çalışmanın yerini almak için değildir. Dua, çalışmayı tamamlayan bir  etkendir; çalışmanın yerinde oturmamalıdır.

Dua ve Kaza-Kader Konusu

Geçmişten bugüne dua hakkında farklı konular öne sürülmüş ve  sorular yöneltilmiştir. Bunlardan biri, duanın kaza ve kader inancıyla  çelişmesidir. Her şey ilâhî kaza ve kaderle belirlendiğine göre duanın ne gibi  bir etkisi olabilir?

Dua ve Yetkin Hikmet

Ortaya atılan eleştirilerden bir diğeri şudur: Dua, yüce  Allah'ın hikmet sahibi olduğu ve maslahat uyarınca işleri gerçekleştirdiği  inancıyla çelişir. Bunun açılımı şöyledir: Dua aracılığıyla değiştirmek istediğimiz  şey hikmet ve maslahata uygun mudur, yoksa aykırı mıdır? Eğer hikmetle uyumlu  ise bunu, ne biz Allah'tan istemeliyiz ve ne de Allah böyle bir duayı kabul  eder; eğer hikmete aykırı ise, yüce Yaratıcının hikmetli iradesi doğrultusunda  cereyan eden yaratılış düzeninde bir şeyin hikmet ve maslahata aykırı olması  nasıl kabul edilebilir?

Dua ve Razılık Makamı

İleri sürülen bir diğer konu şudur: Dua, Allah'tan gelen her  şeye razılık ve teslimiyet makamıyla çelişir.
        Bu tür konu ve sorular çok eskilere dayanır ve hatta edebiyatımızın  bir bölümünü oluşturmaktadır. Zamanın yetersizliğinden dolayı şimdilik bu  konulara girme fırsatımız yoktur. Ancak şu kadarını belirtmeliyim ki bu tür  soru ve eleştiriler, duanın kaza ve kader alanının ve de ilâhî hikmetin dışında  olduğu zannından kaynaklanmıştır. Oysaki hem dua ve hem de duanın kabulü, ilâhî  kaza ve kaderin bir parçasıdır ve hatta bir takım kaza ve kaderleri de önler.  Bu nedenlerden dolayı dua, ne ilâhî kaza ile ve ne de hikmet ile çelişmez.

Kadir Geceleri

Bizim görevimiz, din önderlerine uymak ve mevcut fırsattan  (kadir gecelerinden ve mübarek Ramazan ayının son on gecesinin bereketlerinden)  gereğince yararlanmaktır.
        Konuşmaya şu ayetle başlamıştım:
        Kullarım, sana beni sorarlarsa bilsinler ki ben, muhakkak onlara  pek yakınım. Beni çağıran, bana dua eden kişiye çağırdığı, dua ettiği anda  icabet ederim. Artık onlar da benim çağırmama koşsunlar, bana inansınlar da  doğru yolu bulsunlar.
        Bu ayet, mübarek Ramazan ayı orucunu beyan eden ayetler  arasında yer almıştır. Bu ayetin, Ramazan ayını ve orucunu beyan eden ayetlerin  arasında yer alması, belki de bu ayın dua ve mağfiret dileme ayı olduğuna  dikkat çekmek içindir. Yüce din önderleri, kadir gecelerine ve bu geceleri  ibadetle sabahlamaya çok önem vermişlerdir.
        Yüce Allah Resulü (s.a.a), mübarek Ramazan ayının son on  gecesinde yatağının kaldırılmasını ve ayın sonuna kadar serilmemesini  buyururdu. Mescitte itikâf ederdi; tümüyle yüce Allah'ın huzurunda ibadet, dua  ve yakarışa koyulurdu.
        İmam Zeynelabidin (a.s) mübarek Ramazan ayında bir gece bile  uyumazdı, gece boyunca ya Allah'ın huzurunda ibadet ve kulluğa koyulur veya  yoksullara yardım taşırdı ve seher vaktinde de "Ebu Hamza Duası" olarak bilinen özel duayı okurdu.

Duanın ve Yaratılmışlardan Kopmanın Hazzı

Duanın hazzına ve yaratılmışlardan kopmanın zevkine varan  insanlar, bunu hiçbir şeyle değişmezler. Dua eden insan, Allah'ın özel lütfunun  kendisiyle birlikte olduğunu ve duasının kabulünün etki ve sonuçlarını  gördüğünde dua artık izzet ve zevkin doruğuna varacak ve sahibini de mutluluğa  boğacaktır.
        İmam Zeynelabidin (a.s) bir duasında şöyle yakarmaktadır:
        Allah'ım! Sana şikâyet ettiğim şeyde bana bakışını güzelleştir  ve senden istediğim şeyi kabulünün zevkini bana tattır.
        İlmu'l-yakin, aynü'l-yakin ve hakku'l-yakinin farklı şeyler  olduğunu belirten uzmanlar, bunu şöyle izah etmişlerdir: Belli bir noktada bir  ateş yakıldığını düşünün. Bu ateşin eserini (mesela yükselen dumanını)  gördüğünüzde orada bir ateş olduğunu bilirsiniz. Bu ilmu'l-yakindir. Ateşin  yanına gittiğinizde ateşi görürsünüz. Bu aynü'l-yakindir ve bilmenin  ötesindedir, çünkü artık onu görüyorsunuz. Ateşe çok yaklaştığınızda onun  sıcaklığını ve yakıcılığını hissedersiniz. Bu da hakku'l-yakindir.
        Bir insan, yüce Allah'ı çok iyi bir şekilde tanıyabilir ve  mukaddes varlığına iman edebilir; ancak yüce Allah'ın, kullarına bahşettiği  özel lütuf ve inayetlerin eserini özel hayatında göremeyebilir. Bu, ilmu'l-yakin  aşamasıdır. Bazen insan amelî noktada tevhidin eserini gözlemler, dua eder ve  duasının kabul olduğunu görür; işlerinde Allah'a tevekkül eder, Allah'tan  başkasından ümidini keser ve bu tevekkülün eserini kendi hayatında görür,  tevhidin eserini gözlemler. Bu, aynü'l-yakin aşamasıdır. Yüce Hakkın bazı  kulları, gönül ehli ve Allah'a tevekkül ehli olduklarından haz alırlar, dualarının  ve tevekküllerinin eserlerini görürler ve bizim açımızdan betimlenmesi çok zor manevî  zevklerden yararlanırlar. Bunun da ötesinde bir aşama vardır ve insan bu aşamada,  doğrudan kendisini yüce Hak ile irtibatta görür ve hatta kendi diye bir şey  görmez; fiili ve sıfatı, O'nun fiil ve sıfatı olarak görür ve her şeyde O'nu  görür.
        İnsan naçiz bir sanat, bilgi ve teknik öğrendiğinde veya  okuyarak doktor ve mühendis olduğunda, yıllarca zahmetinin ilk ürününü görünce;  bir hastayı tedavi edip iyileştirince, iyi bir proje ile güzel ve görkemli bir  bina inşa edince mutluluğa boğulur ve kendisinde bir onur hisseder. En üstün  haz ve en yüce zevk, insanın kendi sanatının eserini görmesidir.
        İman sanatının eserinden ibaret olan Allah'ın özel lütuf ve  inayetini gören insan nasıl bir durumda olur? İnsanın tevhit konusundaki  başarısı yoluyla elde ettiği izzet, haz ve zevk çok daha üstün ve çok daha  tatlıdır

Total Visit: 1033
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.