DUA Kullarım, sana beni sorarlarsa bilsinler ki ben, muhakkak onlara pek yakınım. Beni çağıran, bana dua eden kişiye çağırdığı, dua ettiği anda icabet ederim. Artık onlar da benim çağırmama koşsunlar, bana inansınlar da doğru yolu bulsunlar. Bu gece, takvalılar mevlası ve muvahhitler önderi İmam Ali'nin (a.s) şehit edildiği gecedir. İmam Ali'nin (a.s) şahadet gecesi olmakla birlikte, bu gecenin Kadir gecesi olma ihtimali de vardır. Gönlü diri insanların dirilttikleri; namaz kılarak, tövbe ederek, yarlıganma dileyerek, dua ederek sabahladıkları ve gönüllerini günah pasından, karanlığından arındırdıkları bir gecedir, bu gece. Bu münasebetle bu akşam, bu manevî hal hakkında ve dua hususunda konuşacağım. Duanın sevap, mükâfat ve kabul edilmesi durumunda eserinin ötesinde bir özelliği vardır. Dua, dilin hareket etmesi sınırından aşarak dil ile kalbin birlikteliğini sağladığı ve insanın ruhunu sarstığı durumda çok yüce bir maneviyata neden olur. İnsan, nura gömülmüş gibi olur adeta ve insanlık cevherinin yüceliğini o zaman hisseder. İşte bu esnada insan, başka zamanlar kendisini meşgul ve rahatsız eden şeylerin ne kadar küçük, ne kadar hakir ve ne kadar naçiz olduğunu anlar. İnsan, Allah'tan başkasından bir şey istediğinde horluk, Allah'tan bir şey istediğinde ise izzet hisseder. İşte bu nedenle dua, hem istemektir ve hem de istenen şeydir; hem araçtır ve hem de amaç; hem mukaddimedir ve hem de sonuç. Allah evliyası; duayı her şeyden çok severlerdi, gönüllerindeki bütün istek ve arzularını gerçek sevgiliye açarlardı, talep ettikleri şeyden daha çok talebin özüne ve dilekte bulunmaya önem verirlerdi, asla yorgunluk ve bitkinlik hissetmezlerdi. Müminler Emiri Ali (a.s), bu gerçeği Kumeyl-i Nahaî'ye şöyle açmıştır: İlim, basiret hakikati üzere aniden onlara yönelmiştir; yakin ruhunu elde etmişlerdir; refah içerisinde olanların zor gördüğü şeyleri onlar kolay bulmuşlardır; cahillerin korkup kaçtıkları şeylere onlar ünsiyet etmişlerdir. Ruhları en yüce makama asılı olduğu hâlde, bedenleriyle dünyada yaşamaktalar. Paslanmış, kararmış, kilitlenmiş kalpler tam aksi yöndedir ve onlar, yüce Allah'ın huzurundan sürülmüşlerdir. Herkesin gönlünde Allah'a giden bir yol, Allah'a açılan bir kapı vardır. Bir belaya duçar olan ve bütün sebeplerden ümidi kesilen en katı kalpli insanlar bile ansızın sarsılarak Allah'a sığınır. Bu, insanın varlığında olan yaratılışsal ve doğal bir eğilimdir. Bazen günah işleme ve kalbin katılaşması sonucunda bu eğilimin üstü örtülür. Zorluklar ve belalar karşısında perdeler aralanır ve bu eğilim kendiliğinden harekete geçer. Biri, İmam Cafer Sadık'a (a.s) sordu: Allah'ın varlığına bir delil var mıdır? İmam (a.s) buyurdu: Hiç gemiye bindin mi? Adam: Evet. İmam (a.s): Denizde fırtınaya tutularak geminin batma tehlikesiyle karşılaştığında her şeyden ümidin kesildi mi hiç? Adam: Evet, başıma böyle bir olay geldi. İmam (a.s): O esnada kalbin bir yere odaklandı mı, bir sığınak aradı mı ve seni kurtarması için bir noktadan yardım diledi mi? Adam: Evet. İmam (a.s): İşte o, Allah'ın ta kendisidir. İmam Cafer Sadık (a.s), onun kalbindeki yol ile Allah'ı ona tanıttı. "Ve yeryüzünde deliller var iyiden-iyiye inanmış olanlara. Ve kendi özünüzde de, hâlâ mı görmezsiniz?" İnsanın yaratılışındaki bu eğilimin, tutunacak hiçbir sebebin kalmadığı durumlarda zahirî sebepler ötesindeki galip ve üstün güce yönelmesi böyle bir gücün varlığının delilidir. Eğer olmasaydı, böyle bir eğilim de ortaya çıkmayacaktı. İnsanın varlığında bir eğilimin var olması ile insanın tamamen o eğilimi tanıması ve yaratılış amacını bilmesi farklı şeylerdir. Süt içme, başından beri bebekte var olan bir eğilimdir. Bebek acıktığında ve ihtiyaç hissettiğinde, bu eğilim harekete geçerek bebeği, görmediği ve tanımadığı anne göğsünü aramaya yönlendirir. Bebeğe yön veren ve yol gösteren bu eğilimin kendisidir; bebeği ağzını açmaya, anne göğsünü aramaya ve bulamadığında ise ağlamaya sevk eder. Ağlamanın kendisi, henüz tanımadığı ve varlığından haberdar olmadığı anneden yardım dilemektir. Ancak bebeğin kendisi bu eğilimin niye var olduğunu, niye ağladığını, niye bu eğilimde olduğunu, sindirim sistemine sahip olduğunu, yemeğe ihtiyaç duyduğunu, bedeninin kaybettiklerinin bedelini gerektirdiğini bilmez. Bebek, niye sütle beslendiğini bilmez ve ağlamanın felsefesinin, henüz tanımadığı ve zamanla tanıması gerektiği anne için bir duyuru olduğunu bilmez. Biz insanlar da görülmeyen Allah'a eğilim, Allah'a yakarmaya eğilim, Allah'a sığınmaya eğilim gibi yüce insanî eğilimler bağlamında, görmediği ve tanımadığı anne göğsüne eğilimli olan yeni doğmuş bebekler gibiyiz. Hemçu meyl-i kudekan ba maderan Sırr-i meyl-i hud nedaned der leban Hemçu meyl-i mufrit-i her nu murid Suyi an pir cevanbaht mecid Cuzv-i agl in ez an agl-ı kull est Cunbuş-i in saye zı-an şah-ı gul est Sayeeş fani şeved aher der u Pes bedaned sırr-i meyl u costecu. Bebeklerin annelere olan eğilimi misali Bilmez dudaklardaki eğilimin sırrını Her yeni müridin aşırı meyli gibi Bahtı civan o yüce pîr eksenli Bu cüz'î akıl, o kullî akıldandır Bu gölgenin hareketi, o gül dalındandır Sonuçta gölgesi fani olur kendinde O an bilir meylinin ve aramanın sırrı ne? Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur: Biz Allah'ınız, gene de gerisin geriye O'na döneceğiz. İyice bilin ki bütün işler, dönüp Allah tapısına varır. Eğer bebeğin midesiyle uyumlu bir anne göğsü ve süt olmasaydı, bu eğilim de bebeği o yöne yönlendirmeyecekti. Bu eğilim ve o mevcut yemek (süt) arasında bir bağlılık var. İnsanın varlığındaki diğer eğilim ve meyiller de böyledir. İnsandaki hiçbir eğilim boşuna yaratılmamıştır, onların her biri bir ihtiyaca ve bir ihtiyacın giderilmesine hizmet etmektedir. İnsanın Allah'ı çağırması iki hâlde gerçekleşebilir: İnsan, bazen tutunacak hiçbir dal ve hiçbir neden kalmadığını gördüğünden dolayı mecburen Allah'ı çağırır ve bazen de insanın ruhu öylesine yücelir ki artık kendiliğinden bütün sebeplerle ilişkisini kopararak Allah'ı çağırır. Mecburiyet halinde olan insan, davete gerek duymadan ve kendiliğinden Allah'a yönelecektir; bu, nefs için bir erdem ve yetkinlik değildir. Nefsin erdem ve yetkinliği, tutunacak sebepler olduğu hâlde onlardan koparak yücelmesidir. Duanın bir dizi şartları vardır ve bunların ilki, gerçekten istek ve talebin insanın varlığında ortaya çıkması, varlığının her zerresinin dilek olması ve istediği şeyin gerçekten bir hacet haline gelmesidir. İnsanın bedeninin bir noktasında bir ihtiyaç belirdiğinde, bedenin bütün azaları işe girişir ve hatta kendi işini büyük ölçüde azaltarak o ihtiyacı gidermeye koyulur. Mesela insan çok susadığı zaman susuzluğun etkisi benzinden belli olur; boğazı, ciğeri, midesi, dudağı, dili ve damağı su ister. Susuzluk halinde uyusa bile, gerçekten suya muhtaç olduğundan dolayı uykusunda su görecektir. -Yaratılış âleminin bir parçası olan- insanın ruhsal ve manevî ihtiyacı da bütün âleme nispetle böyledir. İnsanın ruhu, yaratılış âleminin bir parçasıdır; eğer gerçekten onun varlığında bir istek ve bir ihtiyaç ortaya çıkarsa büyük yaratılış düzeni onu kendi haline bırakmaz. Dua okumakla gerçek dua farklı şeylerdir. Kalp ile dilin birlikteliğinin sağlanmadığı dua, gerçek dua değildir. Gerçek dua, gerçekten insanın kalbinde ve varlığında istek ve dileğin ortaya çıkmasıdır. Her çi ruyed ez peyi muhtac-ı rust Ta beyabed talibi çizi ki cost Her ki cuya şod beyabed agıbet Mayeeş derd est u esel merhemet Her koca derdi deva anca reved Her koca fagri neva anca reved Her koca muşkil-i cevab anca reved Her koca pesti est ab anca reved Ab-ı kem cu teşnegi aver be dest Ta becuşed abet ez bala u pest. Yeşeren her şey, gider muhtaç peşine Her isteyen kendi aradığını bulsun diye Arayan her kes nihayet bulacaktır Mayası dert ve aslı merhamettir Dert nerde ise, derman oraya gider Nerde ihtiyaç varsa, yardım oraya gider Nerde bir zorluk varsa çözüm oraya gider Hangi yer alçaksa su oraya gider Suyu az ara, susuzluğu elde et Ki suyun coşsun yukardan ve aşağıdan. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur: Yoksa darda kalana, dua ettiği zaman icabet eden ve kötülüğü gideren ve sizi, yeryüzüne sahip kılan mı hayırlı? Duanın şartlarından bir diğeri iman ve yakindir. İnsan yüce Allah'ın sınırsız rahmetine, Allah açısından feyiz ulaştırmaya bir mani olmadığına, rahmet kapısının asla kulların yüzüne kapalı olmadığına ve kusurun kuldan kaynaklandığına iman etmelidir. Bir hadis şöyle buyurmuştur: Dua ettiğinde, hacetinin kapıda hazır beklediğini düşün. İmam Zeynelabidin (a.s), -ümit ve yakinin dalgalandığı ve mübarek Ramazan ayının seherlerinde okuduğu- meşhur "Ebu Hamza Duası"nda yüce Allah'a şöyle hitap etmektedir: Allah'ım! Ben, istekleri sana yöneltmenin yolunu açık görüyorum. Sana doğru coşan ümit pınarlarını dolu buluyorum. Sana ümit besleyenin, senin lütfundan yardım alması kolaydır. Seni çağıranların yüzüne dua kapıları açıktır. Senin gerçekten de ümit edenlerin hacetini yerine getirdiğini, perişanların hallerini gözettiğini biliyorum. Senin kerem ve ihsanın için yakarmanın, kaza ve kaderine rıza göstermenin, cimrilerin tutumları karşısında bana bir mükâfat ve dünya taliplerinin sahip oldukları şeylerden ihtiyaçsızlık olduğunu biliyorum. Sana doğru hareket edenin mesafesi yakındır. Muhakkak kullarınla senin aranda bir engel yoktur; ancak onların amelleri kendileriyle senin aranda engel oluşturmaktadır. Hafız şöyle der: Be sırr-ı cam-ı cem angeh nazar tevani kerd Ki hak-ı meykede kuhli basar tevani kerd Gul-i murad-ı tu angeh nigab begoşayed Ki hıdmeteş çu nesim-i seher tevani kerd Gedayi der meyhane terfe iksiri est Ger in amel bekoni, hak zer tevani kerd Be azm-i merhaleyi aşg piş ne gademi Ki sudha koni er in sefer tevani kerd Tu ki-zı-serayi tabiat nemirevi birun Koca be kuyi tarikat gozer tevani kerd Cemâl-i yar nedared nigab u perde veli Ğonar-ı reh beneşan ta nazar tevani kerd Beya ki çareyi zug-ı huzur ve nezm-i umur Be feyz bahşi ehl-i nazar tevani kerd Veli tu ta leb-i ma'şug u cam mihahi Tama' medar ki kar-ı diğer tevani kerd Dila zi-nur-ı hidayet ger agehi yabi Çu şem-i handekonan terk-i ser tevani kerd Anlamı: Gerçekler sırrını o zaman görebilirsin Ki meyhane toprağını gözüne sürme edesin Muradının gülü o zaman perde açar ki Seher yeli gibi ona hizmet edesin Meyhane kapısında dilencilik bulunmaz bir iksir Eğer bunu yaparsan, toprağı altın edersin Aşk merhalesi azmiyle bir adım öne at Nice kârlar edersin, eğer bu yolculuğu yapabilsen Tabiat ocağından dışarı çıkmazsan eğer Tarikat vadisinden nasıl yolun geçsin Yârin cemalinde örtü yok, perde yok; ancak Yolun toz-dumanını dindir ki göresin Huzuru ve işlerin düzen hazzını tatmak istersen, gel Nazar ehlinin feyiz bağışlamasıyla göresin Ancak sen sevgilinin dudağını ve mey kadehini istersen Tamahlanma ki başka bir iş yapasın Ey gönül, hidayet nurunu bulursan eğer Kandil gibi gülerek başından geçersin. Duanın şartlarından bir diğeri, yaratılış ve şer'î yasalara aykırı olmamasıdır. Dua, yaratılış veya -yaratılışa eşlik eden- ilâhî kanunların insan için belirlediği hedeflere ulaşmak yönünde yardım dilemektir. Dua, bu şekilde gerçekleşmesi durumunda, doğal bir ihtiyaç şekli alacaktır ve yaratılış düzeni de sahip olduğu denge uyarınca ve ihtiyaç olan her yere feyiz ulaştırdığına göre bu haldeki insana yardım ulaştıracaktır. Bu dünyada ölümsüz olma ve ebediyen yaşama yönünde yapılan dua, yaratılış yasalarıyla çeliştiğinden dolayı veya akrabalık bağlarını koparma yönünde yapılan dua, şer'î yasalara aykırı olduğundan dolayı kabul edilmez. Yani bu tür dualar, duanın gerçek örnekleri değildir. Duanın bir diğer şartı, dua eden kimsenin yaşam tarzının dua ile uyumlu olmasıdır. Yani dua eden insanın hal ve davranışları yaratılış ve şer'î hedefle uyumlu olmalıdır; kalbi temiz ve berrak olmalı, kazancı helal olmalı, boynunda insanların hakkı bulunmamalıdır. İmam Cafer Sadık'tan (a.s) rivayet edilen bir hadis şöyle buyurmaktadır: Sizden her kim duasının kabul edilmesini isterse, temiz ve helal yoldan kazanç elde etmeli ve boynunda insanların hakkı bulunmamalıdır. Karnında haram olan kimsenin veya üzerinde Allah kullarından birinin hakkı bulunan kimsenin duası kesinlikle Allah'ın katına ulaşmaz. Duanın bir diğer şartı şudur: İnsanın içinde bulunduğu, değişmesini ve daha iyi bir hale gelmesini istediği hal ve durum, sorumluluklarındaki kusur ve ihmalin sonucu olmamalıdır. Yani dua eden ve halinin değişmesini isteyen insan, görevlerini tam olarak yerine getirmediğinden veya günah işlediğinden dolayı bu doğal sonuç ve ceza ile karşılaşmışsa, tövbe etmedikçe ve bu duruma düşmesini gerekli kılan nedenleri ortadan kaldırmadıkça durumu değişmeyecektir. Bunu bir örnekle açıklayacağım. Emr-i maruf ve nehy-i münker farz amellerdendir. Toplumun yarar ve zararı da tamamen bu hükmün uygulanmasına veya uygulanmamasına bağlıdır. Kötü insanların meydanı boş bulması ve insanlara egemenlik kurması, iyiliği buyurmamanın ve kötülükten alıkoymamanın doğal sonucudur. İnsanlar, bu hususta kendilerine düşen görevi yapmaz ve doğal olarak bunun sonucuyla karşılaşır iseler, artık dua etmekle bu belayı kendilerinden savmaları mümkün değildir. Bunun tek çözümü, tövbe etmeleri ve imkânları ölçüsünde iyiliği buyurup kötülükten alıkoymalarıdır. Bunu yapmaları ve sürdürmeleri durumunda tedricî olarak amaçlarına ulaşacaklardır. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur: Şüphe yok ki bir topluluk, ahlâkını değiştirmedikçe Allah o topluluğu değiştirmez. Bu ilâhî yasadır. İnsanlar, kendileriyle ilgili olan alanlarda kendi durumlarını değiştirmedikleri sürece yüce Allah onların yazgısını değiştirmeyecektir. Sağlam ve güvenilir hadislerde şu noktaya dikkat çekilmiştir: Kesinlikle iyiliği buyurmalı ve kötülükten alıkoymalısınız. Yoksa mutlaka kötülerinizi size musallat eder; artık iyilerinizin duası da kabul olmaz. Gerçekte bu tür dualar da yaratılış ve şer'î yasalara aykırıdır. Çalışmayan ve sadece dua etmekle yetinen kimsenin duası da yaratılış ve şer'î yasalarla çelişir. Müminler Emiri Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Çalışmaksızın dua eden kimse, kirişsiz kemanla ok atan kimseye benzer. Çalışma ve dua birbirlerini tamamlar, amelden yoksun olan duanın etkisi olmayacaktır. Duanın şartlarından bir diğeri şudur: İnsan gerçek anlamıyla ihtiyaç ve dilek mazharı olup isteğine ulaşmaktan aciz kaldığı bir şey olmalıdır. Ama eğer Allah, insanın ihtiyaç duyduğu şeyin anahtarını insanın kendi eline vermiş de, insan nimete nankörlük ederek kilidi kullanmak zahmetine düşmeden kapının yüzüne açılmasını istiyorsa bu dua, kabul ve icabet hedefine oturmayacaktır. Bunlar da, gerçekten yaratılış ve şer'î yasalarla çelişen dualar türündendir. Dua güç kazanmak içindir. Oysaki yüce Allah bu gücü ve isteği elde etme kudretini insana vermiştir. Bu durumda dua, insanın kendisine verilmiş olan bir gücü elde etme yönünde yapılmış sayılır. Bu nedenle din önderleri şöyle buyurmuşlardır: "Beş grubun duası kabul olmaz." Bu beş grup şöyledir: – Sürekli olarak karısı tarafından rahatsız edilen, artık bıkkınlık yaşayan, karısının mihrini ödeyip boşama gücüne sahip olduğu hâlde bunu yapmayan ve durmadan "Allah'ım! Beni bu kadının şerrinden kurtar." diye dua eden kimsenin duası kabul olmaz. – Defalarca firar ettiği hâlde yine de kölesini yanında tutan, onu satabilecekken satmayan ve "Allah'ım! Beni bunun şerrinden rahata kavuştur." diyen kimsenin duası kabul olmaz. – Yıkılmak üzere olan eğri duvarın yanından geçen ve oradan uzaklaşmak yerine "Allah'ım! Benim canımı koru." diye dua eden kimsenin duası kabul olmaz. – Malını başkasına borç veren, borç verdiğine dair şahit tutmayan, belge almayan ve durmadan "Allah'ım! Benim paramı bana geri döndür." diye dua eden kimsenin duası kabul olmaz. Çünkü bu adamın parası kendi elindeydi, şahit tutmadan ve belge almadan borç vermeyebilirdi. – Evinde oturan, çalışmayan, geçimini temin etme yönünde hiçbir uğraşta bulunmayan ve sürekli "Allah'ım! Benim rızkımı ver." diye dua eden kimsenin duası kabul olmaz. Kabul olmaz duanın bu beş yerle sınırlı olmadığı açıktır. Hadisin belirttiği bu beş örnek, insanın hedefine varmak için çalışacağı ve tedbir alacağı yerde dua ile yetinmesinin, duayı çalışmanın yerine oturtmasının örnekleridir. Dua böyle olmaz, böyle olmamalı. Yaratılış âleminde dua, amelin ve çalışmanın yerini almak için değildir. Dua, çalışmayı tamamlayan bir etkendir; çalışmanın yerinde oturmamalıdır. Geçmişten bugüne dua hakkında farklı konular öne sürülmüş ve sorular yöneltilmiştir. Bunlardan biri, duanın kaza ve kader inancıyla çelişmesidir. Her şey ilâhî kaza ve kaderle belirlendiğine göre duanın ne gibi bir etkisi olabilir? Ortaya atılan eleştirilerden bir diğeri şudur: Dua, yüce Allah'ın hikmet sahibi olduğu ve maslahat uyarınca işleri gerçekleştirdiği inancıyla çelişir. Bunun açılımı şöyledir: Dua aracılığıyla değiştirmek istediğimiz şey hikmet ve maslahata uygun mudur, yoksa aykırı mıdır? Eğer hikmetle uyumlu ise bunu, ne biz Allah'tan istemeliyiz ve ne de Allah böyle bir duayı kabul eder; eğer hikmete aykırı ise, yüce Yaratıcının hikmetli iradesi doğrultusunda cereyan eden yaratılış düzeninde bir şeyin hikmet ve maslahata aykırı olması nasıl kabul edilebilir? İleri sürülen bir diğer konu şudur: Dua, Allah'tan gelen her şeye razılık ve teslimiyet makamıyla çelişir. Bu tür konu ve sorular çok eskilere dayanır ve hatta edebiyatımızın bir bölümünü oluşturmaktadır. Zamanın yetersizliğinden dolayı şimdilik bu konulara girme fırsatımız yoktur. Ancak şu kadarını belirtmeliyim ki bu tür soru ve eleştiriler, duanın kaza ve kader alanının ve de ilâhî hikmetin dışında olduğu zannından kaynaklanmıştır. Oysaki hem dua ve hem de duanın kabulü, ilâhî kaza ve kaderin bir parçasıdır ve hatta bir takım kaza ve kaderleri de önler. Bu nedenlerden dolayı dua, ne ilâhî kaza ile ve ne de hikmet ile çelişmez. Bizim görevimiz, din önderlerine uymak ve mevcut fırsattan (kadir gecelerinden ve mübarek Ramazan ayının son on gecesinin bereketlerinden) gereğince yararlanmaktır. Konuşmaya şu ayetle başlamıştım: Kullarım, sana beni sorarlarsa bilsinler ki ben, muhakkak onlara pek yakınım. Beni çağıran, bana dua eden kişiye çağırdığı, dua ettiği anda icabet ederim. Artık onlar da benim çağırmama koşsunlar, bana inansınlar da doğru yolu bulsunlar. Bu ayet, mübarek Ramazan ayı orucunu beyan eden ayetler arasında yer almıştır. Bu ayetin, Ramazan ayını ve orucunu beyan eden ayetlerin arasında yer alması, belki de bu ayın dua ve mağfiret dileme ayı olduğuna dikkat çekmek içindir. Yüce din önderleri, kadir gecelerine ve bu geceleri ibadetle sabahlamaya çok önem vermişlerdir. Yüce Allah Resulü (s.a.a), mübarek Ramazan ayının son on gecesinde yatağının kaldırılmasını ve ayın sonuna kadar serilmemesini buyururdu. Mescitte itikâf ederdi; tümüyle yüce Allah'ın huzurunda ibadet, dua ve yakarışa koyulurdu. İmam Zeynelabidin (a.s) mübarek Ramazan ayında bir gece bile uyumazdı, gece boyunca ya Allah'ın huzurunda ibadet ve kulluğa koyulur veya yoksullara yardım taşırdı ve seher vaktinde de "Ebu Hamza Duası" olarak bilinen özel duayı okurdu. Duanın hazzına ve yaratılmışlardan kopmanın zevkine varan insanlar, bunu hiçbir şeyle değişmezler. Dua eden insan, Allah'ın özel lütfunun kendisiyle birlikte olduğunu ve duasının kabulünün etki ve sonuçlarını gördüğünde dua artık izzet ve zevkin doruğuna varacak ve sahibini de mutluluğa boğacaktır. İmam Zeynelabidin (a.s) bir duasında şöyle yakarmaktadır: Allah'ım! Sana şikâyet ettiğim şeyde bana bakışını güzelleştir ve senden istediğim şeyi kabulünün zevkini bana tattır. İlmu'l-yakin, aynü'l-yakin ve hakku'l-yakinin farklı şeyler olduğunu belirten uzmanlar, bunu şöyle izah etmişlerdir: Belli bir noktada bir ateş yakıldığını düşünün. Bu ateşin eserini (mesela yükselen dumanını) gördüğünüzde orada bir ateş olduğunu bilirsiniz. Bu ilmu'l-yakindir. Ateşin yanına gittiğinizde ateşi görürsünüz. Bu aynü'l-yakindir ve bilmenin ötesindedir, çünkü artık onu görüyorsunuz. Ateşe çok yaklaştığınızda onun sıcaklığını ve yakıcılığını hissedersiniz. Bu da hakku'l-yakindir. Bir insan, yüce Allah'ı çok iyi bir şekilde tanıyabilir ve mukaddes varlığına iman edebilir; ancak yüce Allah'ın, kullarına bahşettiği özel lütuf ve inayetlerin eserini özel hayatında göremeyebilir. Bu, ilmu'l-yakin aşamasıdır. Bazen insan amelî noktada tevhidin eserini gözlemler, dua eder ve duasının kabul olduğunu görür; işlerinde Allah'a tevekkül eder, Allah'tan başkasından ümidini keser ve bu tevekkülün eserini kendi hayatında görür, tevhidin eserini gözlemler. Bu, aynü'l-yakin aşamasıdır. Yüce Hakkın bazı kulları, gönül ehli ve Allah'a tevekkül ehli olduklarından haz alırlar, dualarının ve tevekküllerinin eserlerini görürler ve bizim açımızdan betimlenmesi çok zor manevî zevklerden yararlanırlar. Bunun da ötesinde bir aşama vardır ve insan bu aşamada, doğrudan kendisini yüce Hak ile irtibatta görür ve hatta kendi diye bir şey görmez; fiili ve sıfatı, O'nun fiil ve sıfatı olarak görür ve her şeyde O'nu görür. İnsan naçiz bir sanat, bilgi ve teknik öğrendiğinde veya okuyarak doktor ve mühendis olduğunda, yıllarca zahmetinin ilk ürününü görünce; bir hastayı tedavi edip iyileştirince, iyi bir proje ile güzel ve görkemli bir bina inşa edince mutluluğa boğulur ve kendisinde bir onur hisseder. En üstün haz ve en yüce zevk, insanın kendi sanatının eserini görmesidir. İman sanatının eserinden ibaret olan Allah'ın özel lütuf ve inayetini gören insan nasıl bir durumda olur? İnsanın tevhit konusundaki başarısı yoluyla elde ettiği izzet, haz ve zevk çok daha üstün ve çok daha tatlıdır |