| DİNİ DURUMU Bu dönemin dinî durumu konusunda üzerinde durulmaya de¬ğer en önemli konu, inançların ve mezheplerin özgürlük dönemi olan önceki dö¬nemin aksine emirlerin ve sultanların dinî siyasete yönel-meleri ve halkın inanç ve gö¬rüşlerine müdahale etmeleridir. Bu müdahele ve baskılar, Gazneliler tarafın¬dan başlatıldı. Mahmûd, dinî muhaliflerine ezi¬yet eden, Mutezile imamlarını, filozofları, Rafı-zileri, Kıramitileri ve Batınileri her bulduğu yerde öldüren İranlı sultanların ilki¬dir. Ehl-i Sünnet mez-hebi üzere olan ve bu noktada mutaassıp davranan Selçuklu Türk¬menler, diğer Türk taifeleri ve onların emirlik elde etmiş köleleri, İran üze¬rine hakim olup devlet kurduktan sonra bu siyaseti izlediler. Özel-likle de Buveyhoğulları’nın iktidarda olduğu dönemde çok zayıf düşmüş olan Bağ¬dat ha¬lifelerini yeniden güçlendir¬meye ve desteklemeye çaba gösterdiler ve İsna Aşa¬riye mensuplarını özellikle de İsmailiyye bağlılarını öl¬dürme ve eziyet etme nok¬tasında aşırıya gittiler. Görünürde bu yolda düşüncelerin Sünniliğe doğru göste¬rilmesiydi, fakat gerçek ise bu kabileler, Gaznelilerden itibaren İranlı ırka men¬sup olmadıkla¬rından ve onların kendi neseplerini bağlama noktasında da İranlı¬ların ırkçı düşünceleriyle pek uyuşmadığından dolayı kaçınılmaz olarak “Al¬lah in¬dinde yaratılmışla¬rın en takva¬lısı en değerli olandır” esasına dayanan İslâm’ın dinî siyasetine doğru yö¬neldiler. Bir başka ifadeyle, liderlik ırkla değil, takva ve ilahî hükümleri uygu¬lama iledir. Bundan dolayı Müslümanlar üzerinde hük¬metme haklarını ispat etmiş olmak için ilahî hükümleri uy¬gulamış olma görüntü¬sünü çizmeye çalışmaktaydılar. Fakat Gaznelilerin ve Selçukluların Şiaya karşı uyguladıkları baskı ve zorba¬lıklar, hakikatte ve batında siyasî bir sebebe dayanı¬yordu. Zira Gazneliler, Şiî mezhebine mensup olan Buveyhoğulları Deylemîlerin gü¬cünden çekiniyorlardı. Deylemîlerin Irak-ı Acem, Cibâl, Taberistân, Fars ve Irak-ı Arab’daki yerlerini almış olan Sel¬çuklular da sürekli olarak bu bölgelerdeki Şiilerden korkuyordu. Bun-dan dolayı da onları öldürüp yok etme peşindeydiler. Aynı şekilde Büyük Sel¬çuklular döneminde güçlü du¬rumda bulunan Mısır Fâtımî halifelerini kendileri¬nin en büyük düşmanı olarak görüyorlardı. İran’daki İsmailileri de on¬ların işbir¬likçisi olarak gö¬rüyor ve her gör¬dükleri yerde öldürüyorlardı. Selçuk-luların İsna Aşariye Şiasına ve İsmailiyyeye karşı yaptıkları büyük düşmanlığın yankılarını Si¬yâset-nâme, Kitâbu’n-nakafîn gibi kitaplarda ve Nâsır-i Husrev’in şiirle¬rinde açık bir şekilde görmek mümkündür. Tüm bunlara rağmen Şia, bu dönemde genişleme halindeydi ve Ehl-i Sünnet ile Şia arasındaki taassup da ister manzum eserlerde ve yazılarda ister sosyal noktalarda olsun çok yaygındı. Bu dönemdeki Şia fırkaları ara¬sından iki fırka, yani İsmailiyye Şiası ve İsna Aşariyye Şiası daha güçlüy¬düler. İsmailiyye Fırkası, V/XI. ve VI/XII. yüzyılda kendi güç, ik¬tidar ve fa¬aliye¬tinin doruğundaydı. İran’da da kendine muhalif olan hakim güçler karşı¬sında di¬renme ve muhalefet merkezleri kurma ile uğraşıyordu. İsmailiyyenin bu dönem¬deki gerçek güç merkezi de Ka¬hire şehrinin Kamâkân’ıydı. Fâtımîler halifesi, el-Mustansır Billah Ebû Temim Ma’d de (427-487/1035-1094) in¬cele¬mekte oldu-ğumuz bu dönemin başında yaşı¬yordu. Fâtımî devletinin iktidar alanını Bağdat yakınlarına kadar ilerlet¬mişti. Fakat Selçuklu devletinin kurul¬ması ve Tuğrul’un 447/1055 yılına denk gelen Bağdat üzerine hakim olması ile bu ilerlemenin önüne geçti ve durumu Abbâsî halifelerinin lehine çevirdi, Bağdat Buveyhilerinin ve ko¬mutanlarının baskısı altında olan ve yıkılmanın eşiğinde olan Abbâsî dev¬le-tini diril¬tip canlandırdı. Fâtımî halifeleri, yeni bölgelerin ele geçirilmesi yoluyla İs¬lâm memle¬ketleri¬nin doğu taraflarına yaklaşırken bir grubu da İsmailiyye mezhebini tebliğ etmek amacıyla doğudaki İslâm memleketlerine özellikle de İran’a gönderiyorlardı. El¬bette İsmailiyye davetçilerinin İran’a gelmeleri, IV/X. yüzyıldan itibaren başla¬mıştı. Fakat üzerinde durduğumuz dönemde bunların en büyüklerinden “Huccet-i Horâsân” lakaplı Ebû Mu‘in Nâsır b. Husrev-i Kubâdiyâni-yi Belhî’dir. 441/1049 yılı dolaylarında İsmailiyyenin teb¬liğ işleri idaresini eline aldı. Bu es¬nada İsmailiyye davetçilerinden bir başka grup da Irak’ta ve İran’ın diğer bölge¬lerinde yüklendikleri davet gö¬reviyle uğraşıyorlardı. Bunların en önemlisi Abdulmelik Attâş idi. Kendi¬sinden sonra makamı, İsmailiyyenin en büyük davet¬çilerinden olan oğlu Ahmed’e geçti. V/XI. yüzyıl başlarına dek özgür bir şekilde İran’da kendi inanç ve dü¬şünce¬lerini tebliğ etmekle uğraşan İsmailiyye davetçileri, Gaznelilerin gü¬cünün yayıl¬ması ve Selçuklu devletinin kurulmasıyla birlikte git gide dö¬nemin devletle¬rinin baskısına maruz kaldılar ve İran İsmaililerinin ya¬şanması zor dağlık bölge¬lere çekilip burada yaşamak zorunda kaldıkları ve sağlam kaleleri ellerinde tut¬maları da bu zaman¬dan başlamıştır. Örneğin Nâsır-i Husrev, Bedahşân bölge¬sindeki Yemkân kalesine yerleşti. Ahmed b. Abdulmelik-i Attâş, İsfahân ya¬kınla¬rındaki Şah kalesinde, ondan sonra da Hasan b. Sabbâh, Alamut kalesine yer¬leşti. Aynı zamanda Mazenderan dağlarında, Rey ve İs¬fahân çevresinde, Fars ve Horâsân’da başka sağlam kaleler de İsmaililerin tasarrufundaydı. V/XI. yüzyıl ortalarında Selçuklu sultanları ve İran İsmailileri ara¬sında baş¬layan şiddetli çatışmalar, VII/XIII. yüzyıl başlarına dek dönemin devletleriyle devam etti. Nihayet Moğollardan Hulâgû Han’ın 654/1256 yılında onlar üzerin¬deki kesin galibiyeti gerçekleşti. Bu dönem süresince en önemli dinî ve siyasî olay, Sabbâhiyye hane¬danlığının yani 518/1124 yı¬lında vefat eden Hasan b. Sabbâh’ın yerine geçenlerin kurduğu hanedanlı¬ğın oluşmasıydı. Hasan b. Sabbâh, İsmailiyye fırkalarından olan Nezzâriyye fırkasının İran’daki liderliğini yapıp faaliyetlerine 473/1080’de İran’da başladı. Fedailer grubunu kurmakla birlikte kendi muhalifleri ara¬sında büyük bir korku mey¬dana getirdi. İsmailiyye kalelerini sağlamlaş¬tırmakla ve bu fırkanın gücünü İran’da yerleştirmekle Sel¬çuklu gücü kar¬şısında direniş gös¬terdi. Bu durum, onun zamanından VII/XIII. yüzyıl ortalarına kadar İran’da devam etti. Elbette bu süre içinde ve Hasan İbn Sabbâh’ın Sel¬çuklu devletiyle ve İran’ın mutaassıp Sünnileriyle savaşını başlat¬maz¬dan önce de İran’da İsmaililer ve Sünniler arasındaki savaş ve çatış¬malar başlamıştı. Ahmed b. Abdulmelik-i Attâş’ın İsfahân’daki uzun çatışmaları bun¬lardandır. Bu uzun çatışmalar, Şah kalesinin muhasara edilmesi ve onun Sel¬çuklu Sultan Muhammed eliyle 500/1106’da öl¬dü¬rülmesi ile son buldu. Ehl-i Sünnetin İsmaililere karşı bu çetin ça¬tışmalar karşısında onlar da kendi muha¬liflerinin Fedailer eliyle öldü¬rülmesinden geri durmadılar. Bu yolla kendilerine muhalif olan birçok ileri gelen kişiyi öldürüp ortadan kaldırdılar. İsmailiyye davetçileri, bu dönemde de önceki dönemlerde ol¬duğu gibi kendi inançlarını ispat etmek amacıyla Farsça kitaplar yaz¬makla uğraştı¬lar. Bunlar içinde en tanınmış olanları, Zâdu’l-Musâfirîn, Câmi‘u’l-Hikmeteyn, Vech-i Dîn, Hân-ı İhvân, İsmailiyye inanç ve düşüncelerinin temelleri ve esasları konusun¬daki Şerh-i Ka¬sîde-i Ebû’l-Heysem adlı ki¬tapların ve bu alandaki soru¬lara verilen ce¬vapların yazarı Nâsır b. Husrev-i Kubâdiyâni’dir. Başka müellifler de bu dö¬nemin tamamında çeşitli İsmailiyye kalelerinde Fars diliyle ki¬taplar yazmakla uğraştılar. Bunların tamamına yakını ihtilaflar kar¬gaşası içinde ayrıca İsmailiyye kalelerinin fethedilmesiyle birlikte kütüphanelerden çıkartıldı ve ateşe yem edildi. İsmailiyye inancının is¬patı konusunda çeşitli kitapların yazılması, de¬ğişik Makalelerin yazıl¬ması ve şiirlerin söylenmesi, bu fırkanın Fars edebiya¬tında şid¬detli et¬kisinin esas kaynağını teşkil eder. Bizleri Moğollar öncesi Fars edebi¬yatı eserlerini inceleme konusunda sürekli bu fırkayla yüz yüze getiren de bu şid¬detli etkidir. İsna Aşariye (On İki İmam) Şiası Fırkası, bu dönemin başında Gazneli Mahmûd, onun yerine geçenler ve aynı şekilde ilk Sel¬çuklu sul¬tanlarının taas¬suba varan siyasetlerinin ardından çeşitli zah¬met ve sıkın¬tılarla karşı karşıya kal¬dılar. Ehl-i Sünnet alimleri, hatta devlet ileri ge¬lenleri, özellikle Selçukluların et¬kili veziri Nizâmu’l-Mulk, kendilerine yö¬nelik kıt görüşlü kötü davranışlarda bu¬lunarak taassuba varan hareket ve davranışlar sergilediler. Ancak bu siyaset daha fazla devam edemedi ve git gide güçlerini arttıran İran Şiileri, Selçuklu devleti teşkilatlarında etkili olmaya başladılar. Hatta öyle bir dereceye gelindi ki İran’ın Şiî mezhebine mensup büyüklerinden Tâcu’l-Mulk Ebû’l-Ganâim-i Kûmî, Nizâmu’l-Mulk’ün ye¬rine vezaret makamına seçildi. Nizâmu’l-Mulk de bu arada Şi¬ilere karşı taşıdığı şiddetli muhalefetinin karşılığını bir İsmaili fe¬daiden aldı ve bu iş uğruna başını verdi. Şianın güç ve kuvvet bulması, VI/XII. yüzyılda bu fırka tara¬fından kendi mezheplerinin yayılması konusunda büyük bir çalışma¬nın içine girmelerine, mezheplerini yayma konusunda daha özgür ha¬reket etmele¬rine, mezheplerinin öğretilerini içeren ya da inançlarını ispata çalışan ki¬tapları telif etme, Şiî mezhe¬bine mensup şairlerin şi¬irlerini kendi liderle¬rinin haklılığını ispatlama ve onların menkıbele¬rini zikretme konusunda söylemelerine, “Menkıbe okuyanlar” ya da “Menkıbeciler” olarak adlandı¬rılan bir grubu çarşı, pazar ve meydan¬larda açık bir şekilde bağırmalarına ve Ali’nin (a.s.) gazalarını ve onun kahramanlık ve yiğitlik destanlarını veya din düşmanlarının temiz Ehl-i Beyt’e karşı uyguladıkları musi-betleri halka okumalarına, bu yolla çeşitli halk tabakalarının sevgisini kazanma konusunda yarar sağlamaya sebep oldu. Ehl-i Sünnet alimleri, Şiilerin yaptıkları bu ha¬reketlerden çok rahatsız olmalarına rağmen onlar karşı¬sında bir şey yapa¬mıyorlardı. Bu ve diğer çeşitli yollarla Şia, VI/XII. yüzyılda ve VII/XIII. yüzyıl başla¬rında hızla gelişmeye başlamış ve Abbâsî hilafetinin yıkılı¬şıyla bir¬likte İran ve Irak’ta çok güçlü bir mezhep olarak öne çıkmanın hazırlıkla¬rını yapıyordu. Şia ve Ehl-i Sünnet arasındaki taassup ve tartışmalar, bu dö¬nemde aynı hızla devam edip yaygınlaştı. Bu konuda taraflardan hiç¬biri bir diğe¬rinden aşağı kal¬mıyordu. İşin daha ilginç tarafı da kimi zaman tarafların eziyet, sıkıntı ve reddi yönüne de çekilen bu lafzî ve kalem tartışmaları, Ehl-i sünnet mezhebi ta¬raftar¬ları arasında da olu¬yordu. Bu da mezhebî inançlar noktasında mübalağa etme halkın sos¬yal hayatının temel ve esa¬sını teşkil ettiği bir dönemin gereğidir. Nite¬kim bu inanç çatışmalarının alanı, sözünü ettiğimiz bu dönemde ediplere ve şa¬irlere hakaret noktasına da varmış ve onların eserlerinde birbirlerine yaptıkları ağır hakaretleri açık bir şekilde görmekteyiz. Kendileri Hanefî mezhebine mensup olan Selçuklu sultanları¬nın ve onla¬rın dönemlerinin etkin olan ileri gelenlerinin büyük bir kısmı Şafi’î mezhebine men¬sup olan bir grubun dinî siyasetleri, hilafe¬tin merkezi ve İslâm dininin baş¬kenti olan Bağdat’a özel bir ilgi duy¬malarını gerektiri¬yordu. Özellikle bu durum, Buveyhilerin burayı ele geçirmelerinden sonra zayıf bir hale düşmüş olmasından sonra ken¬dini daha da gösteriyordu. Selçuklu Tuğrul’un halifelerin gücünü iade etmeye göstermiş olduğu özel ilgi, bu tehlikeyi iki yüzyıl kadar erteledi. O, Buveyhilerin çabalarıyla Bağ¬dat’tan sürülmüş olan el-Kâim bi-emrillah’ı büyük bir izzet ve ikramla Bağdat’a geri getirdi ve özel he¬diyelerle hilafet makamına tekrar oturttu. Bir süre sonra da el-Kâim’in kızını eş olarak aldı ve bu akrabalık bağıyla İran saltanatı ile İslâm hi¬lafeti makamı arasında çok sağlam bir bağ ve köprü kurdu. Bu bağ, uzun bir süre boyunca onun yerine geçenler ara¬sında ge¬çerliliğini ko¬rudu. Her ne kadar kimi zaman Irak Selçukluları sultanları ile hali¬feler arasında iş, çatışma ve mücadeleye çekildiyse de ge¬nel olarak Abbâsî hane¬danı Selçuklu sultanlarının üstün saygısına konu olmuşlardı. Hatta VI/XII. yüz¬yılda ve VII/XIII. yüzyıl başlarında insanlar, Abbâ-sîlere bir nevi kutsallık veri¬yorlardı ve onlara karşı kötü bir muame¬lede bulunan herkesin kötü bir sonla kar¬şılaşacağına inanıyorlardı. Bu dü¬şünce, Abbâsî hükümetinin son dönemlerine dek hatta Hulâgû’nun cel¬latları el-Mu’tasım Billah’ın vücudunu parçalamakla uğ¬raştıkları (656/1258) ana kadar da devam etti. Atsızoğulları Harezmşahlarının Tekiş’in saltanatı zamanında Irak Sel¬çuk¬lu¬ları hükümetini yıktıkları (589/1193 veya 590/1194) ve hali¬felerin egemenliği al¬tındaki topraklara komşu oldukları andan itibaren kendileri ile Abbâsî halife¬leri arasındaki ihtilaf ateşi yükseldi. Nihayet Tekiş’in sal¬tanatı zamanında bir kere kendisi ile Abbâsî halifeleri ordusu arasında Bağdat güçlerinin yenilgisiyle so¬nuçlanan bir savaş meydana geldi. Abbâsî halifelerinin yüreğine Harezmşah sultanlarına yönelik kin ve nefretle dolu sönmek bilmeyen bir ateş düştü ve her iki tarafça da devam eden bu kin, Harezmşahlı Sultan Muhammed’i 615/1218’de Abbâsî halifesinin ismini Horâsân’ın bazı şehirlerinde hutbeden çı¬karıp Horâsân Alevilerinden bir aileyi hilafet makamına ge¬tirmesine kadar sürükledi. Aynı za¬manda Bağ¬dat’a saldırma düşüncesini de kafasında taşıyordu ki Moğol olayla¬rıyla karşı karşıya geldi. Fakat Ab¬bâsî halifesi el-Nâsır lidînillah da bu arada boş oturmamış, Moğollu Cengiz Han’ı mektup yollama ile ve elçiler gön¬derme şek¬linde Harezmşahlı Muhammed ile savaşa ve İslâm vilayetlerine saldırmaya teşvik etti ve İranlıları ve Müslümanları bu derece büyük bir belaya sü¬rüklemiş oldu. Bundan dolayı Buveyhilerin çabasıyla başlayan ve Selçuklula¬rın ça¬bala¬rıyla duran İranlıların Bağdat hilafet merkezinden ayrılışı, Harezmşahlar döne¬minde gücünün en üst noktasına eriştiğini de ka¬bul etmek gerekir. Moğolların İran’a saldırısı, özellikle de Moğollu Hulâgû’nun Bağdat’a saldırısı ve Abbâsî ha¬lifeliği¬nin yıkılması bu ay¬rılığı ortaya çıkarıp ispat etti. Dinî bir temele sahip olan V/XI. ve VI/XII. yüzyıl ile VII/XIII. yüzyı¬lın baş¬larının en önemli tarihî konularından birisi de Gazneliler, Gûrlular, Hindistan ta¬raflarındaki Gûr memleketleri aracılığıyla ve Selçuklu devle¬tinin Doğu Roma ta¬rafında egemenliği altında bulun¬durduğu güçle Müs¬lümanların gazalarının ye¬ni¬den başlamasıdır. Bu iki büyük dinî hareket, bilindiği gibi Fars dilinin ve İran kültürünün yayılması konusunda büyük bir etkiye sahip olup bunun etkileri özel¬likle VII/XIII. yüzyıldan itibaren Fars edebiyatında açık bir şekilde gö¬rülmekte¬dir. Bu arada bu yüzyılın ba¬şından itibaren iki yüzyıl kadar devam eden Haçlı sa¬vaşlarını da görmez¬den gelmemek gerekir. |