- "Dinin Dünyaya Bakışı" bugünkü konuşmamın konusudur. Ben, sadece İslâm dini açısından ve özellikle de Kur'ân-ı Kerim'in mantığı doğrultusunda bu konuyu ele alacağım. Öncelikle sözünü ettiğim mantığı açıklamalıyım. Çünkü din dilinden nasihat ve öğüt olarak söylenen en yaygın söz, dünyanın kötülenmesi ve dünyayı terk etmenin tavsiye edilmesidir. İnsanları nasihat etmek isteyen herkesin yaptığı ilk iş, dünyayı kötüleyen ve dünyadan uzak durulmasını tavsiye eden şiir veya edebî yazıları öğrenmesidir. Bu sebeple de insanların en çok duyup dinlediği konu, dünya ve ilgili konular olmuştur.
Bu konu halkın eğitim, ahlâk ve yaşamla ilgili konulara yöneliş tarzıyla ilintilidir. Bu nedenle de önem bakımından birinci sırada yer alır. Bu konunun iyi ve makul bir şekilde yorumlanması; ahlâkı arındırmada, nefsi yüceltmede, engin görüş kazanmada, bireyin mutluluğunda, halkın sosyal ilişkilerinin güzelleşmesinde çok etkili olacaktır. Yanlış biçimde yorumlanması ise sinirlerin uyuşmasıyla, duyarlılığını kaybetmesiyle, kayıtsız kalmasıyla sonuçlanacak, bireysel ve sosyal zavallılıkların ve bahtsızlıkların her türüne kaynak olacaktır.
Elbette ikinci yorum türü daha yaygınlık kazanmış, şiir ve düz yazıtlarda öğüt ve nasihat olarak ortaya çıkmıştır. Bu yorum, uyuşturuculuk özelliğine sahiptir. İkinci yorumun daha çok yayılmış olmasının iki nedeni var: 1- Varlığa, âleme, feleğe kötümserliğe ve dünyada olan her şeyin kötülüğüne dayalı olan İslâm öncesi düşünce ve felsefelerin, İslâm'ı kabul eden halkların bir arada yaşamasından dolayı Müslümanlar arasında yayılması. 2- On dört asır zarfında İslâm toplumunda gelişen kötü olayların ve özel sosyal koşulların kötümserliğe, rağbetsizliğe ve de kötümserliğe dayalı felsefelerin yaygınlaşmasına neden olması. Şimdi direkt olarak Kur'ân'ın konuyla ilgili mantığının ne olduğuna bakacağız. Bu kötümserlik felsefesi Kur'ân'ın kendisinden de çıkarsanabilir mi, yoksa Kur'ân'da böyle bir şey yok mudur? Kur'ân-ı Kerim dünyanın fani olduğunu, insanın arzularının zirvesinde dünyanın yer alamayacağını ve bu değere sahip olmadığını hatırlatarak şöyle buyurmuştur: Mal ve oğullar, dünya yaşayışının ziynetidir. Ebedî olarak kalan hayır ve hasenatsa hem mükâfat bakımından Rabbinin katında daha hayırlıdır, hem sonucu bakımından daha hayırlı. Kur'ân, dünyanın insan için en büyük arzu ve en büyük dilek olmaya layık olmadığını buyurmakla birlikte, boş ve abes olmadığını da buyurmuştur. Kur'ân açısından gökyüzü, yeryüzü, dağ, deniz, çöl, bitki, hayvan, insan, bütün varlıklar, varlıkların hareket ve düzeni kötü değildir; yanlış ve batıl değildir. Kur'ân-ı Kerim, bu düzenin doğru ve hak olduğunu şöyle buyurmuştur: Ve biz gökleri ve yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri eğlence için, boşu-boşuna yaratmadık. Kur'ân-ı Kerim, âlemdeki cansız varlıklara, bitkilere ve hayvana yemin etmiştir. Bu husustaki bazı ayetler şöyledir: Andolsun güneşe ve ışığına. Ve ondan ışık aldığı, ardına düşüp seyrettiği zaman aya. Andolsun incire ve zeytine. Ve Tûr-ı Sînâ'ya. Ve bu emin şehre. Andolsun soluya soluya koşanlara. Tırnaklarıyla bastıkça taştan kıvılcım saçanlara. Ve (andolsun) cana ve azasını düzüp koşana. Derken ona kötülüğünü de, çekinmesini de ilham etmiştir. Kur'ân-ı Kerim, yüce Allah'ın yarattığı düzeni şöyle tanımlamaktadır: Öylesine ki birbiri üstünde olarak yedi kat göğü yaratmıştır; rahmanın yaratışında hiçbir uygunsuzluk, aykırılık göremezsin; artık çevir gözünü de bak, görebilir misin bir yarık, bir çatlak? Yaratılışa ve evrenin düzenine kötümserlik İslâm'ın felsefesiyle, yani İslâm felsefesinin merkezî çekirdeği olan "tevhit" inancıyla çelişir. Bu tür inanışlar ya materyalizme, maddeciliğe, hikmet ve adalet sahibi hakkın varlığını inkâra dayalı olmalıdır veyahut da düalizme. Bazı felsefe ve inanışlarda, varlığın iki kaynak ve yaratıcısı olduğu ileri sürülmüştür. Bunların biri, iyiliklerin ve hayırların ve diğeri ise kötülüklerin ve şerlerin yaratıcısı olarak kabul edilmiştir. Tevhide ve de rahman, rahîm, alîm, hakîm Allah inancına kurulu olan bir dinde bu tür düşüncelere yer yoktur. Birçok ayet bu gerçeğe temas etmiştir. Din açısından dünya fani ve zaildir. Din açısından dünya, yağmurun yağması sonucu yerden yeşeren, gelişen, sonra da sararıp kuruyan ve tedricen yok olan bitkiye benzer. Bu benzetmeyi yapan din, gerçekte insanın değerinin yüce olduğuna ve maddeyi arzularının zirvesi yapmaması gerektiğine, dünyanın en büyük amaç ve en yüce ülkü olma değerinde olmadığına vurgu yapmaktadır. İşte bu yön ve bu noktanın, dünyayı kendi zatında kötü ve çirkin kabul etmemizle hiçbir ilişkisi yoktur. Bu nedenle de İslâm âlimlerinin ve büyüklerinin hiçbiri, aktardığımız ayetleri, yaratılışa ve düzenine kötümserlik olarak algılamamış ve yorumlamamıştır. Buraya aktardığımız ayetler, bazıları tarafından şöyle tefsir edilmiştir: Bu ayetler, dünyanın özünün kötü olduğunu kastetmiyor; çünkü dünyanın özü yeryüzüdür, gökyüzüdür ve onlardaki cisimlerdir. Bunların hiçbiri kötü değildir. Bunlar tümüyle Allah'ın hikmet ve kudret nişaneleridir ve kötü olamazlar. Kötü olan şey, onları sevmek ve onlara ilgi duymaktır. Dünyanın özü kötü değildir, dünyayı sevmek ve ilgi duymak kötüdür. Dünyayı yeren ve dünya sevgisini kötüleyen o kadar şiir ve nesir kaleme alınmıştır ki, onları saymak bile mümkün değildir. Bu, dünya hakkında yapılan çok yaygın bir yorum tarzıdır. "Dünyanın kötülüğü ne anlama gelir?" diye sorduğunuz insanların çoğundan duyacağınız cevap şudur: Kötü olan dünyanın özü değil, dünya sevgisidir. Eğer aksi olsaydı, Allah dünyayı yaratmazdı. Bu yorum mercek altına alınıp incelendiğinde kusurlu olduğu ve Kur'ân'ın açıklamalarıyla uyuşmadığı görülecektir. İnsanın dünyaya olan sevgisi yaratılışsal ve doğal mıdır, yoksa sonraları alışkanlık, aşılama veya diğer etkenler sonucunda mı ortaya çıkmıştır? Mesela ebeveynlerin çocuklarını ve çocukların da ebeveynlerini sevmesi, erkek ve kadının kendi karşı cinslerini sevmesi, herkesin mal ve serveti sevmesi, herkesin sevilmeyi ve saygı duyulmayı sevmesi... her insanın yaratılışında olan şeyler midir, yoksa kötü eğitim sonrasında mı ortaya çıkmıştır? Kuşkusuz ki bu sevgiler doğal ve yaratılışsaldır. Peki, yaratılışsal olan bir şey nasıl kötü olabilir ve insanın bunlardan uzak durması nasıl istenebilir? İnsanın dışında bulunan varlıkların hiçbiri kötü ve hikmetsiz değildir. İnsanın hiçbir azası hikmetsiz değildir (ve hatta insandaki veya hayvandaki bir kılcal damar, en küçük bir aza ve de bir kıl bile fazla ve hikmetsiz değildir). İnsanın ruhsal öğelerinin, donanımlarının, içgüdülerinin, fıtrî ve doğal eğilim ve isteklerinin hiçbiri nedensiz ve hikmetsiz değildir. Bunların her biri belli bir hikmet ve amaç üzere yaratılmıştır. Evlat sevgisi, baba ve anne sevgisi, eş sevgisi, mal ve servet sevgisi, öncü olma sevgisi, sevilme ve sayılma sevgisi... büyük bir hikmet üzere insanda yaratılmıştır; bunlar olmaksızın insan hayatının temeli sarsılır. Ayrıca bilinmesi gerekir ki bu sevgiler, Kur'ân-ı Kerim açısından yüce Allah'ın nişaneleri olarak tanıtılmıştır. Kur'ân-ı Kerim Rûm Sûresi'nde insanın yaratılışını, uykusunu ve diğer birçok şeyi yüce Allah'ın hikmet ve tedbir nişaneleri olarak saymış ve şöyle buyurmuştur: Ve delillerindendir ki sizin cinsinizden eşler yaratmıştır size, onlarla uzlaşıp geçinesiniz diye ve aranıza da sevgi ve merhamet ihsan etmiştir; şüphe yok ki bunda, düşünen topluluğa deliller var. Eğer eş sevgisi kötü olsaydı bu, yüce Allah'ın hikmet ve tedbirlerinin bir nişanesi olarak sayılmazdı. Kesinlikle bu sevgi insanların tabiatında yaratılmıştır ve çok açıktır ki bu sevgiler, dünya işlerinin düzene girmesi ve düzenli hareketini sürdürmesi için bir araç ve mukaddimedir. Bu sevgiler olmasaydı insan nesli varlığını sürdüremezdi, insan hayatında ilerleme olmazdı, çalışma ve kazanım gerçekleşmezdi, hiçbir hareket olmazdı ve hatta insan nesli yeryüzünde kalamazdı. Belirttiğim gibi dünya hakkında iki tür yorum yapılmıştır: Bunların biri, varlıksal ve zat anlamında dünyayı kötü ve şer kabul etmektedir; diğeri ise, dünyanın özünü iyi, ancak sevgisini kötülemektedir. Tümüyle dünyaya ve varlığa kötümser bakanlar, varlığı ve insan hayatını şer olarak görenler, insanın mutluluğunun ve zavallılıktan kurtulmasının tek yol ve çözümünün intihar olduğunu söylemişlerdir. Gerçekte bundan daha saçma bir söz olamaz ve bunu söyleyenler, yeryüzünün en zavallı insanlarıdır. William James'in dediği gibi bu insanlar, kapana kısılan fare gibi inlemeli ve sızlamalıdırlar. Dünyanın kötü olmadığına ve sadece dünya sevgisinin kötü olduğuna inananlar ise şöyle demişlerdir: İnsan yana yakıla sabretmek zorunda değildir. İnsanın zavallılıktan kurtulmasının ve mutlu olmasının yolu bu sevgilere karşı mücadele etmesidir. İnsan, bu sevgilerin kökünü kazıdıktan sonra kötülüklerin pençesinden kurtulacak ve mutlu olacaktır. Bu yorumun cevabı şudur: İnsanın ruhunda olan doğal ve yaratılışsal donanımlar ve eğilimler, felsefî açıdan -son dönemlerde psikoloji alanında yapılan araştırmaların sonucu da bunu desteklemektedir- ortadan kaldırılamaz ve kökü kurutulamaz. Riyazetler ve nefsle mücadeleler sonucunda elde edilebilecek en büyük başarı, bu eğilim ve isteklerin geri püskürtülmesi ve bilinç altına sürülmesidir. Ancak daha sonra bunlar, başka bir mecradan daha tehlikeli bir şekilde ortaya çıkacak, ruhsal ve sinirsel hastalıklar üreteceklerdir. Bunu göz ardı etsek bile, bilinmelidir ki bu isteklerin tümüyle ortadan kaldırılması ve kökünün kurutulması insanın zararına olacaktır. Bu, aynen insanın bir azasının (elinin, ayağının, gözünün, burnunun) ortadan kaldırılması ve kesilmesi gibidir. İnsanın varlığında yaratılmış her güç ve içgüdü, özel bir iş ve hareketin ortaya çıkması içindir. Yaratılışta abes yoktur. Hangi amaçla bu gücün merkezi yıkılmalı ve yok edilmelidir? Esasen varlığı sevmenin kötü olduğu Kur'ân-ı Kerim'den anlaşılmamakta ve bu sevgilerin bastırılması da çözüm olarak belirlenmemiştir. Kur'ân'ın dediği de, sunduğu çözüm de farklıdır. Kur'ân-ı Kerim'in kötü saydığı dünya sevgisi; dünyanın maddî boyutuna bağlanmak, bağlı olmak, maddî boyutla yetinmek ve ona razı olmak anlamınadır. Kur'ân şöyle buyurmaktadır: Mal ve oğullar, dünya yaşayışının ziynetidir. Ebedî olarak kalan hayır ve hasenatsa hem mükâfat bakımından Rabbinin katında daha hayırlıdır, hem sonucu bakımından daha hayırlı. O hâlde Kur'ân, amaç ve istenen yetkinlik bağlamında konuya temas etmektedir. Kur'ân-ı Kerim dünya ehlini şöyle tanımlamaktadır: Şüphe yok ki bize kavuşacaklarını ummayanlar ve dünya yaşayışına razı olup yürekleri onunla yatışanlar ve delillerimizden gaflet edenler. Ayet açıkça, dünya yaşayışına razı olmanın ve maddiyatla huzur bulmanın kötü olduğunu buyurmaktadır. Kötü anlamıyla dünya ehlinin tanımı da budur. Bir başka ayet şöyle buyurmuştur: Artık yüz çevir, bizi anmadan yüz çevirenden ve ancak dünya yaşayışını isteyenden. İşte bilgide ulaşabildikleri şey bu. Bu ayet de, dünyadan başka bir amaç ve isteği olmayan ve düşünce düzeyleri de maddiyattan öteye geçmeyen insanlardan söz etmektedir. Bu husustaki bir başka ayet şöyle buyurmaktadır: Kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşlere, güzel ve cins atlara, hayvanlara ve ekinlere karşı insanların aşırı sevgisi vardır ve bu sevgi, insanlar için bezetilmiş bir sevgidir. Fakat bunlar, dünya yaşayışına ait birer matahtan ibarettir. Sonucu varılıp gidilecek yerin güzelliğiyse ancak Tanrı katındadır. Bu ayetin de konu ettiği şey sadece doğal istek ve eğilim değildir. Ayet, şehvet göstergelerinin bazı insanlar için bezendiğini, bunların olduğundan daha büyük ve daha güzel olarak o insanlara gösterildiğini, insanların onlara kandığını, istenen yetkinlik ve kemal şekline girdiğini buyurmaktadır. Yine aynı konudaki bir başka ayet şöyle buyurmuştur: Ahireti bıraktınız da dünya yaşayışına mı razı oldunuz? Fakat dünya hayatının faydası, ahirete nispetle pek azdır. Bu ayetler, dünyevi sevgilere gönül bağlamayı, onlara razı ve kani olmayı kınamaktadır. Mal sevgisi, evlat sevgisi... başka bir şeydir, dünya yaşayışında onlara razı ve kani olmak ise daha başka bir şeydir. Amaç insanı maddî sevgilerle sınırlı olmaktan kurtarmak ve onların dışına taşımak ise, bunun yolu doğal maddî sevgileri bastırmak ve yıkmak değildir. Bu amaca ulaşmanın yolu, insanda var olan bir dizi diğer sevgileri serbest bırakmak ve çalıştırmaktır. Ancak bu sevgiler, maddî sevgilerden sonra ve harekete geçirildiği surette ortaya çıkar. O hâlde dinî öğretiler, insanın fıtratında mevcut olan çok yüce şuurları uyandırmak içindir. Bu şuurlar çok yüce olduğundan ve insanın yüce konumundan kaynaklandığından dolayı daha geç uyanırlar ve uyanmaları ise tahrik ve ihya edilmeye bağlıdır. İşte bunlar, maneviyatla ilgili şuurlardır. Her sevgi, insanın ruhundan akan bir pınardır. Dinin amacı, hissedilir maddî pınarları kapatmak değil, maneviyattan ibaret olan diğer pınarları da açmak ve akıtmaktır. Başka bir deyimle dinin amacı, yüce Allah'ın hikmet eliyle yaratılışın özüne işlenen güçlerin sadece maddiyatla ilgili bölümünü açık bırakmakla yetinmemek, serbest kalmaya muhtaç olan diğer bir dizi manevî güçleri de serbest bırakmaktır. Şimdi bunu, basit bir örnekle açıklayacağım: Çocuğu olan bir insan düşünün. Bu insan, çocuğunu okula gönderir. Çocuğun sadece oynamaya ve yemeğe düşkünlük gösterdiğini gören baba, bu durum karşısında üzülür ve onu azarlar. Çocuğu okula, kitaba, okumaya, yazmaya özendirmek ve bu sevgiyi ortaya çıkarmak için ona, "Sen oyun ve mide düşkünüsün." diyerek çıkışır. Bu sevgiler, tabiatıyla oyun ve yemek sevgisinden daha geç ortaya çıkar ve ayrıca bunların ortaya çıkması, tahrik ve teşvike bağlıdır. İlim içgüdüsü her insanda vardır, ancak tahrik edilerek ortaya çıkarılmalıdır. Babanın bu azarlaması, çocuğun oyun oynamaması, yemek yememesi ve dinlenmemesi için değildir. Hatta çocuğunun oyun oynamadığını ve yemek yemediğini görecek olsa bundan üzülecek ve bunun bir tür hastalık belirtisi olduğunu düşünerek doktora başvuracaktır. Çünkü sağlıklı çocuk, okulu ve kitabı sevmekle birlikte dinç ve neşeli olmalıdır; oyun zamanı oynamalı ve yemek zamanı geldiğinde yemelidir. O hâlde çocuğunu oyun ve yemek düşkünü olmakla azarlayan baba, gerçekte onun sadece oyun ve yemek düşkünü olmasından rahatsız olur. Kur'ân-ı Kerim'in dünya hakkındaki ve sevgilerin sadece dünya ve maddiyatla sınırlı olmaması gerektiği hakkındaki bu mantığı, Kur'ân'ın dünya ve insan hakkındaki görüşüne dayanmaktadır. Kur'ân-ı Kerim âlem bağlamında, varlığı sadece madde ve dünya ile sınırlı görmemektedir; dünyanın bulunduğu konumdaki azametini kabullenmekle birlikte daha büyük ve daha geniş bir varlığa inanmaktadır. Dünya onun karşısında bir şey konumunda bile değildir. Kur'ân-ı Kerim, insan bağlamında ise hayatın bu dünya ile sınırlı olmadığını ve ahiret hayatının da var olduğunu buyurmaktadır. O hâlde Kur'ân açısından insan, bu dünya ağacının meyvelerinden olmakla birlikte, onun varlık ve hayatının uzantısı dünya ötesine de yayılmıştır. Böyle bir önem ve yüceliğe sahip olan insanın nihaî amacı dünya ve maddiyat olmamalı ve kendini dünyaya satmamalıdır. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır: Dünyayı nefsin için bir bedel görmen ne de kötü ticarettir. Kur'anî dünya görüşü ve felsefenin fasıllarından biri olan tevhit faslı, dünyaya ve madde âlemine kötümser olmamıza izin vermemektedir. Bu fasıllardan bir diğeri olan mead ve insan faslı da, insanın son amacının ve nihaî arzusunun dünya ve maddiyat ötesi olmasını gerektirir. İslâm'ın eğitim ve ahlâk faslı da maddiyata fazla önem verilmemesini gerektirir. Diğer eğitsel ekoller de İslâm'ın bu alandaki öğretisini kabul ederek şu noktaya dikkat çekmiştir: İnsan, sosyal eğitimi ve sosyal yaşama hazırlanması için manevî amaç taşımalı ve maddiyat hususunda aç gözlü olmamalıdır. Hırs ve tamah ateşi, büyüklüğü ölçüsünde toplumu yakıp kavuracaktır. Bireyin mutluluğu bağlamında da aşırılığa gidilmemelidir. Bazı filozofların bu hususta "Mutluluk her şeyi terk etmektedir." demesi, aşırılığın özüdür. Ancak şu gerçek de bilinmelidir ki gönül zenginliği ve tok gözlülük, mutluluğun ilk basamak ve koşullarından biridir. Burada bir açıklama daha yapmalıyım: İnsanın sevgilerinin dünya ve maddiyatla sınırlı olmaması gerektiği yönündeki sözlerim yanlış anlaşılmasın. "İnsan hem Allah'ı ve hem de dünyayı sevmelidir veya insanın nihaî amacı hem madde ve hem de mana olmalıdır." demek istemiyorum. Kuşkusuz ki bu, bir tür şirktir. Benim anlatmak istediğim kesinlikle bu değildir. Ben açık olarak şunu söylüyorum: İnsan doğal olarak bazı şeylere ilgi ve sevgi duyar ve bunlar, bazı hikmetlerden dolayı insanda yaratılmıştır. Bütün peygamberler ve veliler de bu duygu ve sevgilere sahip idiler ve bunlara sahip olduklarından dolayı da Allah'a şükretmişlerdir. Bunlar, kesilip atılacak türden şeyler değildir; hatta bunların yok edilmesi mümkün bile olsa, onları yok etmek iyi değildir. İnsanın bu eğilim ve duygular ötesinde bir kapasitesi vardır ve o da istenen yetkinlik ve ideale sahip olma kapasitesidir. Dünya ve maddiyat, insanın ideali ve istenen yetkinliği şekline bürünmemelidir. İşte bu sevgi türü kınanmış ve kötülenmiştir. Eğilim ve duygular, insandaki bir tür yeteneklerdir ve yaşam araçları konumundadır. İstenen kemal ve yetkinlik yeteneği ise özel bir yetenek olup insanın insanlığının derinliğinden ve cevherinden kaynaklanır. Bu, insanın özelliklerindendir. Peygamberler, bu eğilim ve duyguları yok etmek ve kökünü kurutmak için değil, dünyayı ve maddiyatı istenen kemal şeklinden çıkarıp istenen kemalin Allah ve ahiret olduğunu sunmak için gelmişlerdir. Gerçekte peygamberler, dünya ve maddiyatın doğal konumundan, yani istenen ve sevilen şey olmaktan -ki onun doğal konumudur ve insan ile eşya arasındaki bir tür doğal bağdır- çıkarıp insan varlığının mukaddes ve merkezî noktası olan, insanın insanî kapasitesi olan, sonsuzluğa eğilim ocağı olan kalbe yerleşmesini engellemek için gelmişlerdir. Çünkü dünya ve maddiyat sevgisinin kalbe yerleşmesi durumunda insan, sonsuz yetkinliğe doğru kanat açamayacaktır. Kur'ân-ı Kerim'in, "Allah, bir kişiye iki yürek vermedi." buyruğu, "insanlar ya Allah'ı sevmelidir veya kadın, evlat, servet... gibi Allah dışında olan şeyleri" konusuna dönük ve nazır değildir. Bu ayet, insanların tek bir yüce hedefinin ve nihaî arzusunun olması gerektiğini buyurmaktadır. Allah ile dünya maddiyatının birlikte ve bir arada nihaî arzu ve en yüce amaç olması mümkün değildir. Ancak en yüce ülkünün ve arzuların zirvesinin Allah olması durumunda, başka şeyleri de sevebilmek elbette ki mümkün ve sakıncasızdır.
Bu konuşma, 1382 h. kamerî yılında ve 21 Seferde (1341 h. şemsî) yapılmıştız
Kehf, 46 Nehcü'l-Belâğa, 32. Hutbe |