|
Celâl-i Âl-i Ahmed: Kalabalıkta Bir Yabancı Sohen dergisinin Nevruz 1324/1945 tarihli sayısında bir başka yazarın doğuşunu müjdeleyen bir öykü yayımlandı . Bu yazar, Çûbek gibi işe Hidâyet’ten etkilenerek başlayan ve çok kısa zamanda sanatsal bağımsızlığını bulma yoluna giren ve “en İranlı” öykülerin bir bölümünü meydana getiren bir kişiydi. Öykünün adı “Ziyâret” idi, öyküyü Celâl-i Âl-i Ahmed (1302-1348/ 1923-1969) adında 22 yaşında bir delikanlı yazmıştı. Âl-i Ahmed, dinî bir coşkuyla bir ziyaret yolculuğunu ayrıntılı ve içsel olarak anlatmayı ba-şarmıştı. Öykünün dinî yönü çeşitli betimlemeleri de kapsayacak kadar güçlüydü: “Kızıl yuvarlağıyla ağır ağır batmakta olan güneş, gözüme yavaş yavaş başını öne eğen Zehra’nın azizlerinin kanlı bayrağı gibi görünüyordu.” “Ziyâret” adlı öykü, Âl-i Ahmed’in öykücülüğündeki temel özellikleri içinde barındırır, öykünün anlatıcısı kalabalığa yabancı bir adamdır: “Herkesin bir hali havası var; benden başka hiç kimse burada seyirci değil.” Öteki öykülerde de bize olayları ve insanları anlatan, aynı olay gözlemcisidir. “Dîd o Bâzdîd-i İyd” (Bayram Ziyareti) adlı öyküde ve Dîd o Bâzdîd (Ziyaret, 1324/1945) adlı öykü kitabının öteki öykülerinde, seyirci konumundaki anlatıcı, çeşitli toplumsal ilkelerin eleştirel ama yüzeysel tasvirlerini çizer. Yoksul halkla dert ortaklığı şeklindeki yeni ideallerden yana tavır almanın kıvılcımları da onun ilk eserlerinde göze çarpar. Ne var ki bu kıvılcımlar, yoksulların hayatını içeriden aydınlatmaya ve göstermeye güç yetiremeyen cansız, ziyasız kıvılcımlardır. Celâl-i Âl-i Ahmed, bu öykülerin hiçbirisinde canlı bir karakter ya da ortam yaratmayı başaramaz; hatta “Ziyâret” adlı öyküsündeki içsel tasvire bile yaklaşamaz ve gazeteci tarzı bir anlatım sınırında kalır. Genç yazarın kalemi olayların yüzeyini tırmalar, gerçeğe ulaşıp onu niteleme gücüne sahip değildir. Cemâlzâde’nin geleneksel gerçekçiliğinin sınırından öteye geçemeyen bu öyküler, geleneksel hayattan kesitler sergilerler. Deneyimsiz yazar, yerli yersiz görüşlerini öne sürerek öykünün seyrini keser ve karmaşayı artırır, öyküdeki tiplerin davranışları ve konuşmaları aracılığıyla meramını ifade edemeyince, öyküye müdahale ederek birkaç sonuç cümlesiyle okuyucunun görevini belirler. Yalnızca “Goldân-i Çini” (Porselen Vazo) adlı öyküde olaylar, akıcılık ve uyum içinde gelişir. Âl-i Ahmed’in öykülerinin anlatıcısı inanç ve inançsızlık sınırı arasında sallantıdadır; hem kalmakta hem kaçmaktadır. Aslında 20 Şehrîver sonrası yıllarda, düşüncelerin ve görüşlerin keskin bir şekilde çatışması, çeşitli meselelerin açıkça karşı karşıya gelmesine yol açmıştı. Bir yandan toplumcu ve modernist hareket biçimleniyor, bir yandan da halkın Rıza Şah döneminin sahte ve içi boş modernizmine duyduğu karşıtlık artıyordu. Âl-i Ahmed de Rıza Şah’ın yenilikçilik uğruna bir takım kısıtlamaları kaldırmasıyla yeni baştan canlılık kazanmış olan dinsel ortamı yansıtırken -örneğin “Şem’-i Kadî” (Boy Aynası) adlı öyküde- mutaassıpların ibadet edişlerine boyun eğmez; özellikle de 1323/1944 yılından sonra Halk Partisi’ne üye olmuş ve başka meseleleri düşünürken. İşte bu yüzden öykülerinde kendisini çevresinden ayrı hisseden bir seyirci olarak bulunur. (Örneğin “Dîd o Bâzdîd-i İyd” ve “Ey Lâmesebâ”da.) Elbette sonraları, Celâl-i Âl-i Ahmed bizzat yöresel ve geleneksel çevreye yabancılaşmayı, batılılaşmış aydının özelliklerinden birisi olarak kabul eder. Âl-i Ahmed’i o yıllarda bir öykücü olarak ortaya çıkaran, onun o zamana dek Fars öykücülüğünde içeriden gösterilmemiş bir çevreyi işlemiş olmasıydı. Dindar bir ailede dünyaya gelmiş olan Âl-i Ahmed, hayat deneyimlerini ilk öykülerinin içine yerleştirdi ve Hidâyet’in konumuna aykırı bir bakış açısıyla dini çevreye yöneldi. Nasıl Hidâyet’in bir aydın olarak çıkış noktası aristokrasiyse, Âl-i Ahmed’in bir aydın olarak çıkış noktası ruhaniyettir. Âl-i Ahmed “İftâr-i Bi-movki” (Zamansız İftar), “Vesvâs”, (Kuruntu) “Se-târ” ve “Âftâb-i Leb-i Bâm” (Bir Ayağı Çukurda) gibi öykülerinde kuru düşünceleri taşlamakla birlikte, gelenekle olan ilişkisini muhafaza etmeye çabalıyordu. Bu eğilim 40/60’lı yıllardan sonraki Garb-zedegî ve Der Hidmet o Hiyânet-i Rûsenfikrân adlı eserlerinde daha düzenli bir hal alarak, yazarın edebî ve toplumsal düşüncesinin temelini o-luşturur. İran ekonomisinin ve kültürünün emperyalizm tarafından tehdit edilişi, onu geçmişe ve geleneklere yönelmeye zorlar. Bunun dışındaki her türden yönelişi, batıcılığa bir tür yardım sayan Âl-i Ahmed, sömürü-nün etkenlerine karşı direniş için geleneklerin savunulmasını önerir. Hatta toplumsal başarısızlıkların sebebini “bütün partilerin ve aydınların bir takım düşünceler ve başlılıklarla siyaset meydanına atılmalarında, o “izm”lerin yerli koşullara uygulanması için hiçbir çaba göstermemelerinde ve halkın geleneksel inançlarının temeli ile çatışmaya girmelerinde” görür. Ancak yazarlığının başlangıç yıllarında, gelenekçilik henüz Âl-i Ahmed’in düşüncesinde bütünlüğe ulaşmamıştır. Halk hareketinin doruğa çıkması onu da kendisine çeker. O da hemen hemen çoğu İranlı yazar gibi, toplumun ılımlı orta sınıfından çıkmıştır. Bu bakımdan eserleri derin bir ruhsal ikilemi yansıtmaktadır. Yazar toplumsal meselelere katılmaya eğilimli olmakla birlikte “bireyci”dir. Öykülerindeki kahramanlar yalnızca dinsel çevreye yabancı olmakla kalmazlar, aynı zamanda toplumsal çatışmaların çevresinde de diğerleriyle aralarında bir bağ hissetmezler. (Örneğin “Derre-i Hazân-zede” (Hüzünlü Vadi)’deki mühendis topluluğa yabancıdır.) Âl-i Ahmed, mücadelenin gelişim şartları içinde kendine özgü üslûbuyla halka yapılan zulümleri açıkça konuşur ve Ez Rencî ki Mîberîm (Şu Çektiğimiz Sıkıntı, 1326/1947) adlı öykü kitabını yaratır. İlk öykü kitabında, çevresindeki sınırlı hayatı olgunlaşmamış bir üslûpla anlatan, deneyimi az bir yazarla karşı karşıya olduğumuz halde; ikinci öykü kitabında, yeni temalar ve tipler tasvir etmeye, kan ve şiddetin arasından şehirli ve köylü yoksulların sesini yansıtmaya çabalayan bir yazarla karşı karşıyayız. Bu yıllarda pek çok yazar işçilerin, çiftçilerin ve direnişçilerin durumunu betimlemek iddiasıyla eline kalem alırsa da, içlerinden pek azı basmakalıp natüralist tasvirlerin az çok ötesine geçip göz önüne aldıkları karakterlerin nispeten yeni bir görüntüsünü ortaya koymayı başarır. Eski sanatın halkı aşağılayışına karşılık, günün sloganlarından etkilenerek isçilere ve direnişçilere dalkavukluk eden temsillere ve öykülere yönelirler. Aslında, her iki grup da olup biteni gerçekçi olarak anlatmak yerine davranışları ve eylemleri küçültme ya da abartma yoluna giderler. Âl-i Ahmed de kendi öykülerini, o zamanın siyasî görüşlerine dayanarak yazan yazarlardandır. Ez Rencî ki Mîberîm, yazarın parti sloganlarına sonuna dek sadık kalarak yazmış olduğu yedi öyküden oluşur. Başka bir deyişle, bu öyküler, o yıllarda pek çok yazılan kolaya getirilmiş gazete tarzı öyküler arasında yer alırlar. Bunlar, siyasî görüşü sanatsal özden üstün tutan ve propagandacı anlatımlar derekesine düşen öykülerdir. Öykülerin kimi bölümlerindeki partisel kaygılar, yazarı gerçekçi niteleyişten alı koyar. Yazar böyle hallerde, göz önüne aldığı karakterlerden, yaratılış olarak abartılı olan, gerçekçi sosyalist romanların kahramanlarından klişe olarak alınmış, istenilen mükemmelliğe sahip insanlar yaratır. Bununla birlikte bu öyküler kimi yerlerde propaganda sınırını aşıp sanata yaklaşırlar. Bütün öyküler, 1320/1940’larda İran’ın kuzeyindeki işçilerin ve parti sorumlularının başlarından geçen konular çevresinde döner. Bu yıllar rejimin onlara karşı çok yönlü bir saldırıya geçtiği yıllardır. “Derre-i Hazân-zede” adlı öyküde maden işçilerinin hayatı nitelenir: “Hepsi işten el çektiler. Kömür tozuna bulanmış, tanınmaz haldeki görüntüleri arasında, yalnızca gözlerinin akıve eğer hâlâ gülmeye hâli olan birisi varsa sararmış dişleri görünerek maden lambalarını ellerine aldılar. Yanlarındaki küfeleriyle ağaçların altından su dolu çukurların üstünden geçerek evlerine doğru gittiler.” Sonra olaylar başlar; askerler maden işçilerine silahlarını bıraktırma bahanesiyle saldırırlar: “Gecenin kör karanlığında, her yeri kurşunla taradılar. Yorulup bir tehlike kalmadığına emin olduklarında, komutanları olan subayın bir emriyle işçilerin evlerine saldırdılar. Sabaha dek kapısını, penceresini kırmadıkları tek bir ev kalmamıştı. Tahran’dan makineli tüfeklerle birlikte gönderilmiş olan yeni beyaz urganlara, sırayla bağlanmamış tek canlı insan bulmak mümkün değildi.” Sonradan oracıkta kurulan açık hava mahkemesinde işçilerden birini kurşuna dizdiler. Kurşuna diziş sahnesindeki sağlamlık ve özlü anlatım, okuyucuya, Hemingway’in Der Zamân-i Mâ adlı kitabındaki kurguyu çağrıştırır: “Madenin sıhhiye ocağının yakınında bir yerde, Zîrâb’ın yaprak dökümüne uğramış vadilerinden birisinde, kıyısından dar, buz tutmuş bir çayın geçtiği bir tepeciğin üzerinde, onu ayağa diktiler. Zîrâb’ın vadilerini bütün çevresiyle birlikte sarmış olan koyu bir sis sekiz tüfek atışının uğultusunu yuttu ve yeni baştan bütün o etrafın başına kederin ve soğuğun yıkıntıları çöktü.” Yazar, “Derre-i Hazân-zede” adlı öyküde, yönetimin işçi örgütlerini dağıtma hilelerinden birisini ifşa etmek amacıyla kaleme sarılırsa da, seçilen yolun kabalığı hakkındaki sanatsal tasvirini propagandaya bağlayarak okunabilir bir öykü yaratır. Bu öykü akıcı bir nesre, hareketli ve olaylı bir örgüye sahiptir ve yazarın yeni protest Amerikan edebiyatından (örneğin John Steinbeck’in “Yûriş” (Saldırı) adlı öyküsü) etkilenişini gösterir. Ancak, sürgün edilmiş bir işçinin hayatını tasvir eden “Zîrâbîhâ” adlı öyküde hareketli güzel nitelemeler, yerini propagandacı gevezeliklere bırakır. Yazar, macerayı soğukkanlılıkla betimlemek yerine, hareket çizgisine müdahale ederek öykünün okuyucuyu üzerindeki etkisini yok eder. Âl-i Ahmed’in öykülerini benzerlerinden ayıran, onun, insanları propaganda kargaşasının içinde göstermeyip her birinin çektiği sıkıntıyı tasvir ederek, okuyucuyu onların dertlerini paylaşmaya teşvik etmeye çalışmasıdır. Bu insanlar hayatın olumsuz ve tatsız şartlarının kurbanı olmuş sade, sıradan kişilerdir. Bu sıkıntı insanları kimi zaman değiştirmekte, başkalarını da değiştirme düşüncesine sürüklemektedir. Örneğin “Zîrâbîhâ” adlı öykü, idealist bir üslûpla son bulur; öykünün kahramanı şöyle der: “Yolumu öncekinden daha iyi bulmuş olduğumu hissediyorum.” “Muhît-i Teng” (Dar Çevre) ve “İtiraf” adlı öykülerde, siya-sî mahkûmların çektiği sıkıntılar, direnişlerini artırır ve sonunda ölümlerine yol açar. Pek çoğu, sıkıntının baskısı karşısında çaresiz kalıp umut-suzluğa boyun eğer. “Der-Râh-i Çâlûs” (Çâlûs Yolunda) adlı öykü, hayatını partinin yolunda heder etmiş, ama toplumsal baskılar ve parti sorum-lularının ilgisizliği yüzünden çaresiz kalarak kaçakçılığa başlamış olan bir insanın yazgısını anlatır. Aynı sıkıntı “Rûzhâ-yi Hoş” (Güzel Günler) adlı öyküdeki karakteri intihara sürükler. Âl-i Ahmed, bir “sosyalist gerçekçilik” yaratmak niyetiyle Ez Rencî Ki Mîberîm’deki öyküleri yazdı, ama kendisinin de dediği gibi bir başarı elde edemedi. Zaten bu öykülerin “sosyalist gerçekçilik” olduğunu varsaymak safdillik olur; çünkü öykülerde, tarihi gerçekliğin somut sosyo-politik etkilerinin evrimsel betimlenişi yerine “yenilgi” unsuru işlenmiştir. Kuşkusuz Âl-i Ahmed’in gerçekçi bir sosyalist öykü yazmış olması hiçbir şekilde beklenemez; çünkü bildiğimiz gibi, bu sanatsal üslûp Âl-i Ah-med’in betimlediği toplumun yaşam koşullarıyla tamamen farklı koşullara sahip bir topluma özgüdür. Âl-i Ahmed, bu kitaptaki öykülerinin yarısında rapor eden bir anlatıcı şeklinde, “Dîd o Bâzdîd”in yabancısı gibi görünür. Anlatıcı orada inançla inançsızlık arasında boşlukta kalmış, bu mecmuada (Ez Rencî ki Mîberîm) ise siyasî inançları kabul ya da ret sahasında başı dönmüştür. Bununla birlikte, yazarın nesrindeki sadelik, akıcılık ve olayları işleme bakımından ilerlediği hissedilmektedir. Öykülerin dili yalın, doğal ve “Dîd o Bâz-dîd”teki uzun cümlelerden uzaktır; hatta betimlemeler bile konuşma dili ölçüsünde bir sadeliğe ulaşmıştır. Ez Rencî ki Mîberîm, yazarın “parti üyesi olduğu, devrimci göründüğü, sömürü karşıtı konuştuğu, isçilerin ve köylülerin savunucusu olduğu; nice tartışmalar nice heyecanlar yarattığı” yılların hatırasıdır. Ancak yazar, Âzer 1326/Kasım 1947’deki bölünmeyle, “bir tür ikinci el dünya görüşünü ve bağımlılığı propaganda eden” partiden ayrılır ve bu öykü kitabından da aşağılayıcı bir üslûpla söz eder. Çünkü kendilerini esas alarak öykülerini yazdığı inançların “yanlış” olduğu sonucuna varmıştır. Âl-i Ahmed, bölünmeden sonra başka düşünsel fırkalara meyletti ve zamanla toplumculuk manzaraları gözünden silindi. Bu cümleden olarak 1327-1331/1948-1952 yılları arasında Dostoyevski’nin Kumarbaz, Ca-mus’nun Bîgâne ve Sû-i Tefâhum, Sartre’ın Desthâ-yi Alûde adlı eser-lerini çevirerek varoluşçuluğa yöneldi. Kendisi bu konuda şöyle demiştir: “Bu verimsizlik ve üretkensizlik içinde yenilmiş olmam, ya da eroinci ve tiryaki olmam mümkündü.” O, adı geçen eserleri Fransız dilini öğrenmek için çevirmişse de, bunları yazanların hayata bakış tarzı, bu eserlerin çevirmenindeki düşünsel değişimi de göstermektedir. Âl-i Ahmed 1327-1331 yılları arasında Se-târ ve Zen-i Ziyâdî (Sığıntı Kadın adlı iki öykü kitabı yayımladı. Se-târ’daki bütün öyküler, hayatın olumsuz şartlarına kurban giden sade insanların hayatı üzerinedir. Ez Rencî ki Mîberîm’deki tipler böyle bir duruma itiraz ediyorlardı, şimdi ise yazarın toplumsal girişime olan inancını yitirmesi yüzünden yoksulluğun ve cehaletin sonucu olan bir umutsuzluğa boyun eğerler; öykülerin tümündeki konular normal hayatta her gün karşılaştığımız basit konulardan alınmıştır. Kitaptaki öykülerin özünde bulunan şey, önceki kitapta da görülen, ancak bu kez yazarın düşünsel konumuna pek iyi uyan bir “yenilgi” düşüncesidir. Bu, Âl-i Ahmed’in önceki inançlarını boş sayarak arkasına attığı, ama henüz kendi idealindeki düşünceye ulaşamadığı bir aşamadır. Âl-i Ahmed “Se-târ”da, bir kez daha, ama “Dîd o Bazdîd”tekinden da-ha güçlü bir sanatla ilgilendiği konunun temalarına geri döner. Çünkü ar-tık toplumsal heyecanı ve coşkusu sönmüş ve yazar “yirmi yaşın guru-rundan otuz yaşın acılığına” ulaşmıştır. “Se-târ” adlı öyküde bir adam, uzun zaman sonra o basit isteğine, bir se-târ (bir tür müzik aleti) alma arzuna ulaşır. Ama mutaassıp bir kimseyle tutuştuğu çatışmadan sonra bütün istekleri boşa çıkar. Daha güzel, daha ayrıntılı bir öykü olan “Lâk-i Sûretî” adlı öyküde, bir kadın bin bir rica minnetle “porselen bir vazo” satın alır, ancak parasız kocasının sert tepkisiyle karşılaşır. “Zindegî ki Gorîht” (Kaçan Hayat) adlı öyküde, aç bir hamal günlerce işsiz kaldıktan sonra bir iş ayarlar, ama işin yükünün ağırlığına güç yetiremeyip canından olur. Yazar, hamalın ruhsal durumuna geçerek onun içindeki dalgalanışları, hareketli sahneler halinde canlandırır. “Ârezû-yi Kudret” (İktidar Arzusu)’te de küçük bir memurun dileği, onu elde edemeyişle sonuçlanır. “Zireci” adındaki bayağı memur, askerin silahına son derece tutkundur, ondan korka korka yine de önünde ardında dolanır; sonunda kendisinden şüphelenerek tutuklarlar. Evini aradıkları sırada eski, pas tutmuş ve onun gücünün son göstergesi olan mızrağının ucunu da alırlar. Öykü tamamen Zireci’nin kafasında geçer ve güçsüz bir adamın güçlü olma arzusunu, çocukluk döneminden kalma bir arzuyu anlatır. Genellikle Freudculuk Âl-i Ahmed’in eserlerinde (“Gonâh” adlı öykü dışında), cinsellik şeklinde ortaya çıkmaz; bunun yerine çocukluk döneminin köklerine ulaşma ve geçen olayları o dönemin yitirilmiş isteklerine bağlama şeklinde kendisini gösterir. Âl-i Ahmed ve Gulistân, çocukluk dönemi üzerine öyküler yazan ilk İranlı yazarlardandır. “Ârezû-yi Kudret”te memurun ruhsal durumu, onun egemen askerliğe duyduğu korkuya işaret edilmesi ile birlikte tahlil edilir. “İhtilâf-i Hi-sâb”da da yazar, olayları yalın olarak rapor etmek yerine, bireylerin ruhsal tahliline ve iç sıkıntılarının tasvirine yönelir. Bu insanlar mutsuzluğa öylesine gömülürler ki hatırlarını avutacak en küçük bir şey dahi bulamazlar. “Beççe-yi Merdom” (Halk Çocuğu) adlı öyküde yoksulluk, en korkunç şekliyle gösterilir. Bu öyküde bir anne, piyes türü bir monologla üç yaşındaki çocuğunu nasıl sokağa bırakıp donduğunu, çünkü ikinci kocasının başka bir eşeğin sulbünden arta kalmış birisini kendi sofrasında görmek istemediğini anlatır. Âl-i Ahmed, bu öyküde, kadındaki en ilkel duygular bile ölmüşçesine, anneyi son derece aşağılık, değersiz ve küçük gösterir. Bu şekilde de insanları güçsüz ve bayağı göstermek için tek taraflı bir bakışa yönelir. Gorki’nin şu sözleri ona uyarlanabilir: “Rezaletin, şerefsizliğin ve insanlığın ruhundaki aptallığın gerçeğini ortaya çıkaran ve insanın kesinlikle zayıf, yalnız ve acınası bir varlık olduğunu gösteren pislikleri deşeleyerek önemli bir iş yaptığınızdan emin misiniz?” Âl-i Ahmed, “Gonâh” (Günah) ve “Zen-i Ziyâdî” adlı öykülerini de içsel bir monolog üslûbunda yazar. En içten arzularını ve isteklerini dile getiren kadınların zihnine yerleşerek, onların ruhsal durumunu inceden inceye yeniden yaratır ve okunmaya değer eserler vermeyi başarır. Başlangıçta anlatıcının bir muhatabının da olduğunu sanıyoruz, ancak öykü ilerledikçe anlıyoruz ki okuduğumuz şeyin, yazarın kendi zihnindeki konuşmalarından ibaret olduğunu anlıyoruz. Olaylar dikkatlice yan yana dizilir ve öykü kahramanlarının hayatlarının çeşitli yönlerini sorgular. Onun geçmişi ve şimdisiyle tanışınca, geleceğini de sezebilmekteyiz; belirsiz, karmaşa ve kaygıyla dolu geleceğini. Âl-i Ahmed, “Zen-i Ziyâdî”de, kocasının evinden kovulmuş olan yeni gelinin zihinsel karmaşasını göstermek için “zihinsel yansıma” tekniğini çok iyi kullanır. Dik başlı asi kadın, babasının evine dönerek kocasının olduğu günleri anmaktadır. Bu anışlar, anıların, isteklerin ve özlemlerin birbirine karıştırılması yoluyla, geri kalmış bir toplumda yoksun kadına yüklenen çok yönlü eziyetin çeşitli boyutlarını canlandırır. Âl-i Ahmed, İranlı kadının durumunu genelevlere uzanarak ele almanın ne derece eskiyip bayağılaştığını anlayan ve natüralist betimlemelere yönelmek yerine, sorunun toplumsal nedenlerini dikkate almaya çalışan yazarlardandır. Âl-i Ahmed’in öykülerindeki kadınlar, ne Çûbek’in öykülerindeki kara bahtlı kadınlar gibi hemen yatağa girme düşüncesindedirler, ne de Alevî’nin eserlerindeki müreffeh zengin kadınlar gibi romantik aşklar düşlemektedirler; yoksulluk ve hayatın engelleri aşka ve aşıklığa fırsat bırakmaz. “Zen-i Ziyâdî”deki öyküler, tiplerinin bedensel ve ruhsal olarak çöktükleri karanlık bir çevrede geçer. Bir süre mevcut toplumsal ilişkilerin temellerinin eleştirisini yapmayı düşünen Âl-i Ahmed, artık bu ilişkilerin bazı ikinci dereceden yönlerinin eleştirisine girer. Buna karşılık, sövüp sayarak, kavga gürültü çıkartarak öykülerine eleştirel bir yön katmaya çalışır. Bu öykülerde yazar kendisini anlatır: “Defterçe-yi Bîme” (Sigorta Defteri), “Meslûl” (Veremli), “Derd-zede” (Dertli) ve “Câ-pâ” (Ayak İzi) hayattan kaçan ve başkalarının acıma duygusunu çekme peşinde olan bir insanın içindeki kaygıları gösterir. Bu öykülerin anlatıcısının ruhsal eziklikleri, “Câ-pâ” adlı öyküde simgesel bir boyut kazanır. Öykünün tamamı boyunca anlatıcı, ayak izinin karın üzerinde kalmasını arzular. Artık yalnızca kendisini düşünmektedir: “Kendimi düşünüyordum, elbiselerimin altında titriyor, soğuktan kaçıyor, kafamı dövüyordum. Görüyor musun? Ahmak! Herkes rahat, herkes sıcacık. At gibi hepsinin ağzından dışarıya buhar çıkıyor. Görüyor musun’? Bak adımlarını ne kadar sağlam atıyorlar. Evet. Ya sen ne diyorsun? Sen, sen ki soğuktan donmaktasın. Sen ki can çekişmektesin. Ayağının izi bile hiçbir şeyin üzerinde kalmıyor, hiçbir şeyde! Karın üzerinde bile...” “Câ-pâ”, bu şaşkınlığın onu ne derece kötümser ve karamsar bir muhafazakarlığa gerilettiğini ve insanlardan bıkkınlığını bu kin dolu açıklamalarıyla ortaya koyduğunu göstermektedir. Sonunda toplumsal soğuğa karşı tahammülünü yitiren öykünün anlatıcısı, odasının bir köşesine sığınır. Yalnızlık kösesine kaçan bu aydınla, Se-târ’daki “Dehen-kecî” (Ağız Eğriliği) adlı öyküde de karşılaşırız. Bu öykünün anlatıcısı, insanlardan uzak, güvenli bir köşe ararsa da odasının karşısında bulunan garajdan gelen taksi gürültüleri uykusunu kaçırır. O da umutsuzca bir tepkiyle onlara doğru bir taş fırlatır. Evet Âl-i Ahmed’in eserlerindeki kahramanlar, Hidâyet’in öykülerindeki kahramanlar gibi mutlak kabullenici değildirler, tepki de gösterirler. Ancak bu tepki türlerinin değişimi, yazarın zihinsel değişimini yansıtır. Yoksun kişilerin köhne sistemle yüz yüze gelişleri, “Ârezû-yi Kudret”te bu sistemin bekçilerine duyulan sürekli bir korkuya, “Defterçe-yi Bîme” ve “Dehen-kecî”de de dayanaksız homurtulara ve çaresizlikten doğan taş atmalara dönüşmüştür. Karakterleri hastalıklı özellikler kaplamış, bireysel çıkarlar toplumsal çıkarların yerini almış ve böylece Celâl-i Âl-i Ahmed’in edebî yaratıcılığının birinci dönemi sona ermiştir. |