| CİHAN HATUN 30- Cihân Hâtûn: Celâluddîn Mes‘ûd Şah b. Şerefuddîn Mahmûd Şah İncû’nın kızı ve vezir Giyâsuddîn Muhammed’in torunu olan Cihân Melek Hâtûn, VIII/XIV. yüzyılın ikinci yarısının Şîrâz’daki şairlerinden olup şiirde “Cihân” mahlasını kullanırdı. Divanının mukaddimesinde de kendisini “Cihân binti Mes‘ûd Şah” diye tanıtmış, neseplerini Hâce Abdullah Ensârî’ye bağlayan Fars’taki İncû hanedanının geriye kalanlarındandır. Onun anne tarafından dedesi vezir Reşîduddîn Fazlullah, baba tarafından dedesi ise Emir Şerefuddîn Mahmûd Şah İncû’dur. Babası öldürüldükten sonra amcası Şeyh Ebû İshak İncû’nun koruması altında yaşadığı ve onun gölgesinde yetiştiği kesindir. Emir Mubârizuddîn’in Şîrâz üzerine hakimiyet kurmasından ve Mîr Şeyh’in 758/1357 yılında öldürülmesinden sonra yine de Şîrâz’da kaldı ve kendi ailesinin düşmanlarının yanı başında yaşamını sürdürdü. Kendi isteği veya zorlamayla Şah Şuca’ Muzafferî (760/1359-786/1384)’yi övdü ve VIII/XIV. yüzyılın sonlarına kadar Şîrâz’da kaldı. 784/1382 yılından sonra da hayata gözlerini yumdu. Cihân Hâtûn’un yaşamına dair kısa ve özet bilgiler mevcuttur. Kendisinin divanına (ki kendi gözetimi altında yazılmış ve düzenlenmiştir) yazdığı mukaddimeden yeterli bir bilgi çıkmaz. Cihân Hâtûn hakkında şüpheli bilgilere sahip olan Devletşah-i Semerkandî, bir yerde onun ile ‘Ubeyd konusunda bir hikaye nakleder ve onun ‘Ubeyd ile şiir alışverişinde bulunduğunu ve münazarada bulunduğunu söyler. Bir başka yerde de ‘Ubeyd’in Cihân Hâtûn ve onun şiirinin kadınca olduğu konusunda bir tayyibesini zikreder. ‘Ubeyd’in güzel bir üslupla söylenmiş olan bu görüşü doğrudur. Zira Cihân’ın gazellerinin çoğu kadınca aşk duygularını konu alır. Hatta şairin birkaç gazelinde vefasız bir erkekten şikayet edilmiştir. Cihân’ın bazı gazellerinde “Sultan-baht” diye bir isim zikredilir. Anlatım tarzı, onun Cihân Hâtûn’un maşuku olduğu, daha genç iken öldüğü ve şairi kendi ayrılığından büyük bir üzüntüye sürüklediği anlaşılır. Ancak tarih okununca Sultan-baht’ın Celâluddîn Mes‘ûd Şah’ın son hanımın adı, Dilşad Hâtûn’un kızkardeşi ve Cihân Hâtûn’un üvey annesi olduğu, Cihân ile onun arasında dostluk bağlarının güçlü olduğu, Cihân Hâtûn üzerinde büyük bir etki yapan genç yaştaki ölümünün onun bazı şiirlerinin konusu olduğu anlaşılıyor. Cihân’ın bazı şiirleri okununca onun İncû şahlarının döneminden sonra sıkıntıya düştüğü, düşmanlarının cefası, yoksulluk, kimsesizlik ve dervişlikten dolayı azap çektiği anlaşılır. Cihân Hâtûn, Şah Şuca’ Muzafferî’den başka Şeyh Uveys-i İlekânî (784/1382-813/1410 yılları arasında padişahlık yaptı)’nin oğlu Sultan Ahmed Bahâdır Han’ı da övmüştür. Buradan da onun İncû Hanedanı padişahlarının düşüşünden (758/1357) sonra en az otuz yıl veya daha fazla bir süre yaşadığı ve ölümünün 784/1382 yılından sonra olduğu ortaya çıkar. Dîvân-i Cihân Hâtûn’un iki nüshası Paris Milli Kütüphanesi Supp. 763 ve 1102 numaralarda mevcuttur. Cihân Hâtûn’un şiirleri toplam 5500 beyte ulaşmakta ve kaside, terci’-i bend, kıta, gazel ve birçok rubaiden oluşmaktadır. Şiirleri özellikle gazel ve rubaileri tatlı, aşıkane, kimi zaman da övgü içeriklidir. Dili sade, şiirleri kolay anlaşılır ve nadir olarak da lafzî yanlışlıklar içerir. Fakat usta şairlerin yaptığı aşırılıklardan da uzak, genel olarak orta hallidir. Aşağıdakiler onun şiirlerindendir: Dosta ulaşmakla aşkımın son bulacağı yoktur, ey dost sana ulaşmaktan bizim kaçışımız yoktur. Zamanın güzellerini baştaki gözle gördüm, o eşsizin iki cihanda da eşi benzeri yoktur. Bizi içinden geçirmiyor musun dedin, bizim içimizde yüzünün hayalinden başkası yoktur. Dünyayı aydınlatan güneş parlak ise de onun yüzünün mehtabı gibi aydınlığı yoktur. Şahlar fakirlerin inleyiş hallerine bakarlar, sen zamanın şahısın ve ben gibi fakir yoktur. Ayaktan düştüm, lütuf hatırı için elimden tut, çünkü sana ulaşma ümidi dışında elimden tutacak yoktur. Senin cemaline şaşmayacak göz görüş ehli önünde görmemiş olması hakkıdır. Senin eşiğinin toprağına cihan baş koyar, ondan taş ve padişahlıkta gözü yoktur. * * * Dilber gitti de daralmış gönlüme bir bakmadı, cihanı yakan ahtan sakınmadı. Göz yaşımız iki cihanı da baştan başa sardı fakat o vefasız lütfuyla bizim tarafımızdan geçmedi. Ahım geçip yedinci feleğin de üzerine ulaştı da hiçbir şekilde onun taş gönlüne etki etmedi. Değerli ömrümü rüzgara saldım da ömrümde bana bir öpücük vermedi de ciğerimi kanatmadı. Gönül şeker gibi tatlı o dudağının varlığıyla hiç şekere doğru bir iltifat göstermedi. Cihan’ın cefa görmüş zayıf miskin gönlü yara kölelik dışında bir günah işlemedi. * * * Gel ki güzel yüzün olmaksızın kimseye bakmayayım, senin sokağının dışında bir başka yeri heves etmeyeyim. Benim, senin dergahında yere koyulmuş bir başım var ki senin dışında hiç kimseye sığınmayayım. Ey benim havalem söyle de ne zamana dek sabır göstereyim, dost canının hakkı için ben bir nefes dışında istemiyorum. Kavuşma gününde ayağına elim ulaşırsa eğer beni okla vursan da yüzümü geri çevirmem. Ey saba rüzgarı güle sarhoş bülbülün ağzıyla söyle ki ben bundan daha fazla kafeste kalmaya tahammül edemem. Ey gönül ben dünyada can tende durduğu sürece aşktan doymadıkça işretten el çekmem. Arzumun kabesinin havası benim dimağımdadır, çöl yolunda ben kulağımı zile vermem. Gönlüm Cihan’ın okyanusu gibidir eğer rakip alçak ise de şunu bil ki alemden alçaklığa bakmam. * * * Senin sırrın gözümde saklıdır benim, gözden kanlı gözyaş akar benim. Başı senin aşkının yoluna feda ettiğim için ey benimle nefes çekenler ne güzel can yeridir canım. * * * Uzun geceler daha çok uyanığım, sehere yakın başımı yastığa koyarım. Zannederim ki göz dostu görmeden uykuya dalarsa hayal zanneder. * * * |