|
6 CEMÂLZÂDE: GEÇMİŞE GERİ DÖNÜŞ 1300/1920’li yılların öncü yazarı Cemâlzâde, Şehrîver 1320/1341’den sonra, yirmi yıllık sessizliğini bozarak çeşitli eserler yayımlar. Bu dönemin en çalışkan yazarlarından olan Cemâlzâde, Sohen dergisiyle sürekli çalışmasından başka, aşağı yukarı her yıl bir kitap yayımlar; ancak bunlar arasında gerçek anlamda “öykü” denilebilecek pek az eser vardır. Cemâlzâde, eserlerini yazmak için artık fazla sıkıntıya girmemektedir; yazdıkları doygunluk ve sanat gösterme yolunda yapılmış kalem oynatmalardan ibarettir. Âl-i Ahmed’e yazdığı bir mektupta şöyle der: “Geride yüzlerce anı bıraktım; yazdıklarımda sürekli olarak bunları geveleyip duruyorum. Sözün kısası çocukluk günlerimde yaşıyorum hep.” Cemâlzâde bütün eserlerinde, ilk öykülerindeki konuları ve tipleri tekrar eder; ama Yekî Bûd Yekî Nebûd’daki gibi, kendi zamanının olaylarıyla özdeşleşemez. Kendi çalışmalarının içinde eskir, önceden geçilmiş yollardan yürür, sorunlara yeni bir bakış açısıyla bakamaz. İran’dan uzak kalış ve çağdaş hayat konusundaki deneyimsizlik, yazarın çocukluk döneminin atmosferinde dolaşmasına yol açar; üstelik yitirmiş olduğu zamanların da hayalî bir tasvirini ortaya koyamaz. Yekî Bûd Yekî Nebûd’un yayımlanması, yazarın aleyhinde tekfir sopalarının kaldırılmasına neden oldu. Çünkü bu yeni eserden “özgürlük kokuları” geliyordu. Muhaliflerin gelecekteki tepkilerinden korkması, hayatın zevklerine ve lezzetlerine dalmış olması, Cemâlzâde’nin kendi suskunluğu konusunda saydığı önemli sebepler arasındadır. Bu suskunluk onu gitgide hareketli edebî-toplumsal akımın dışına sürüklemiştir. Cemâl-zâde’nin 1320-1357/1941-1978 yılları arasında yayımlanan öyküleri, onun yeni neslin ruhundaki keşmekeşi anlamaktan âciz düşerek meşrutiyet döneminin havasında kaldığını, “öğüt verme, öykülerini manzum ve men-sur metinlerden alınma parçalarla, atasözleri ve halk deyimleriyle doldurma eğiliminin artması dışında” yazarlık tarzını değiştirmediğini göstermektedir. Hayata, toplumsal bilgiden yoksun bir saflık ve sade dillikle bakan Cemâlzâde, döneminin önemli sorunlarına müdahale etme isteğini yitirir. Yaratıcı bir yazar olarak 1300/1920’li yıllara ait olan Cemâl-zâde, göz önünde tuttuğu dönemin hayatının temel yönlerini yeni edebî biçimlerde canlandıramaz. Bunun yerine anılarını dallandırıp budaklan-dırarak dağınık anlatılar ortaya koyar. Bu yüzden, onun uzun öyküleri bir roman havası ve yapısı taşır; bunlar, aslında onun bildiğimiz kısa öykülerinin çeşitli eklentiler ve haşiyeler yapılmış halidir. Cemâlzâde, daha mükemmel bir edebî biçime ulaşamayıp daha etraflı formlar ve konular yaratamayınca kendisini tekrar etmeye başlar. O, bütün eserlerinde “temiz kalpli bir insanın taassup ve gelenekle mücadelesindeki üzücü başarısızlığı” temasını tekdüze bir şekilde işler. Anlatıcı-yazar, yıllar yıllar sonra Avrupa’dan yurduna geri döner ve orada eski bir arkadaşını bulur. Bu arkadaş, ona kendi başından geçenleri anlatır. Her öykünün, asıl öyküyü de kapsayan bir çerçevesi vardır; bu öykü geçmişe dönüş yoluyla dile getirilir. Aslında, öyküye dahil olan herkes, kendi hayat hikayesini anlatır. Yeni bir maceranın anlatılması için bir önceki macera kesilir; böylece öykü içinde öykü başlar ve (öyküler arasında belirgin bir yapısal bağlantı olmaksızın) bin bir gece masallarına benzeyen bir yapı meydana gelir. Öykünün atmosferini, yazarın çocukluk dönemi ve aile hayatı çevresi oluşturur. Cemâlzâde’nin eski İsfahan ve Tahran’a dair anıları, meşrutiyet döneminde yaşanan olaylar, babasının bağnazlar ve istibdatçılarla mücadelesi konusundaki anılara karışır; kolaylaştırmayı yayma ve yüzeyselliği olumsuzlama düşüncesi –öykünün eksenine kuşkucu psikolojiye sahip bir bireyin yerleştirilmesiyle- yazarın ana hedefi haline gelir. Yekî Bûd Yekî Nebûd’dan sonra yazdığı eserlerde, sadece her türlü dinî bağnazlıkla mücadele konusunda kabullenici ve katlanılabilir bir psikoloji sergiler.” Cemâlzâde, bu amaca ulaşmak için söylevsel ve uyarıcı öyküler yazmaya meyleder; öğretici yönlerini açığa çıkarmak ve ele aldığı düşünceyi açıklamak için atasözlerinden hareketle öyküler yazar. Bunlardan birisi, “kendim ettim kendim buldum” şeklindeki mutlak hikmet esas alınarak yazılmış olan “Kebâb-i Gâz” (Kaz Kebabı)’dır. Uzun ya da kısa her öykü, yazarın felsefesini ortaya koyması için bir dayanak haline gelir. Bu eserlerde birkaç kişi bir araya gelir; uzun diyaloglar geliştirmek için küçük bir olay bahane edilir. Karikatüristik değişmez tipler, birbirleriyle konuşmak suretiyle şekillenerek okuyucunun gözleri önüne geleneksel toplumun çeşitli gruplarının düşünce ve hayat tarzları konusunda hicivsel bir tasvir sererler. İnsanları birbirinden ayıran şey, şiveleridir. Cemâlzâde öykülerindeki insanların komik hallerini ve psikolojilerini, onların şiveleri ve kullandıkları sözcükler yoluyla canlandırır. Mistik bahisler, öyküleri fazladan konularla doldurarak öykünün şeklini ve sistemini yitirmesine ve anlatım üslubunun bozulmasına yol açarlar. Aslında öykü, çeşitli konularla dolu bir cönk mecmuasına dönüşür; bu konuların yan yana konulması atasözlerini ve halk deyimlerini sıralamak için bir bahane olur. Hidâyet’in deyişiyle: “Sanki bu deyimleri küçük bir kitaba yazıp Cenevre’ye götürmüş. Ne zaman bir malûmat çıkarmak istese, çıkarıp artarda sıralar onları: Yersiz, sebepsiz.” Ancak zaman değişmiştir, Sâdık-i Hidâyet adında daha güçlü bir yazar, İran insanının dünya üzerindeki konumu hakkında düşünmekte, gelenekle modernite arasında bir berzahta bulunan bu insanın varlığını tanımaya çalışmaktadır. Cemâlzâde, ilk uzun öyküsünde, Hidâyet’i kendi tımarhanesinde zincire vurur. “Dârul’-Mecânîn” (Tımarhane)’in anlatıcısı, satın aldığı eski kitaplar arasında, asıl öyküyü teşkil edecek olan bazı el yazısı notlar bulur: Sevgilisinden ayrı olmanın üzüntüsü içinde olan Mahmûd, kendisini deliliğe vurarak akıl hastanesine yatar. Orada Hidâyetali Han’ı –yani Sâdık-i Hidâyet’i- görür: “Bu gencin, bilgi ve görgü elde etmek için yıllarca zahmet çektikten, isim ve itibar kazandıktan sonra, aklının fazlalığı, olağandışı duyarlılığı, özellikle inceleme, araştırma, okuma düşkünlüğü ve düşünme ve hayal kurmadaki aşırılığı yüzünden kafası karışmıştı.” Mahmûd (yazar), mösyö adıyla tanınan Hidâyetali Han ile konuşunca, onun perişan düşünceleri ve vehimleri olan, cinneti müjdeleyen ve yayan birisi olduğunu anlar. Bununla birlikte onun aklını ve duyarlılığını överek, kendisini Hidâyet’in sayılı “içten ve dıştan dostları” arasında sayar. Kitap aslında Cemâlzâde’nin Hidâyet’e karşı bir tür edebî güç denemesi olup onun eser ve düşünce iklimi üzerinde bir gezintidir. Mahmûd, amcasının ölüm haberini duyduktan sonra akıl hastanesinden çıkmaya niyetlenir, ancak doktorlar onun akıllandığına inanmadıklarından çıkmasına izin vermezler. Bunun üzerine Mahmûd başından geçenleri yazarak birilerinin kendisini kurtarması umuduyla hastaneden dışarı mektup yollar. “Kolteşen-i Dîvân”, meşrutiyetçi Hacı Şeyh’in mutsuzluğunun öyküsüdür. Öyküdeki olaylar Kaçar döneminin sonlarında geçer. Öykünün iyi adamı Hacı Şeyh, fırsatçıların gerçek devrimcilerin yerini aldığı, siyasî olaylara çıkarcı gazetecilerin yön verdiği bir zamanda yalnızlık köşesine çekilmiş şerefli bir meşrutiyetçidir. Ancak Kolteşen, Hacı Şeyh’in maddî ihtiyaçlarından yararlanarak onun adını kirletir. I. dünya savaşının kıtlık hengâmesinde, iş ortağı olmak unvanıyla onu karaborsacılığa zorlayarak adını kötüye çıkarır. Hacı Şeyh üzüntü içinde zavallı bir halde ölür. Büyük çıkarlar sağlayan Kolteşen, arazi satın alarak müteahhitliğe başlar. Siyasî güç kazanmak için bazı gazetecileri satın alır. Halkı aldatmak uğruna yetimlere bir okul açar ve yurtsever bir adam olarak şöhret kazanır. Öldüğü zaman büyük törenlerle toprağa verilir. Öykü kahramanlarının hayatını birbirine paralel olarak geliştiremeyen ve iç içe geçiremeyen Cemâlzâde, onları dağınık bir halde yanyana koyarak her biri hakkında uzun boylu açıklamalarda bulunur. Bunlar birbirleriyle yüz yüze geldikleri sırada şekillenmezler, tam aksine yazar her birisini tek teki, birbirlerinden ayrı olarak betimler. Hacı Şeyh’in hayatını uzun uzadıya rapor ettikten sonra, sıra Kolteşen-i Dîvân’a gelir ve onun hayatını anlatır. Üstelik bunu, insanların birbirleri ve olaylar karşısındaki çeşitli hallerini sergilemeyi başaramayan genelleyici bir nesirle yapar. Bu nesir, yazarın ortam kurmadaki başarısızlığı yüzünden, betimlemelerin üstesinden gelemez ve olayları gazeteci üslubunda rapor etmekle yetinir. Cemâlzâde, “Râh-i Âb-nâme” (Su Yolu Mektubu) adlı öyküyü, gelenekle modernite arasında çatışma çerçevesinde yazar. Kız kardeşinin düğünü için İran’a gelmiş olan bir üniversite öğrencisi reform düşüncesine kapılır. Su yolunu tamir etmeye başlasınlar diye yöre halkını bir araya getirir. Komşular birer birer betimlenirler –Şeyh hazretleri, Han’ın karısı, Vecihu’l-mille, Şâtır Bey, Hekimbaşı- bunların her biri birer toplumsal tipi temsil ederler. Cemâlzâde bunların karakterlerini ve psikolojilerini şiveleri yoluyla betimler, her birinin kendine has sözcükleri ve konuşma şivesi vardır. Yazar başlangıçtan itibaren onları mizahî bir tarzda betimler ve zamanla geri kalmış, cahil bırakılmış bir toplumun gelenek, görenek ve psikolojisinin hicvederek ilginç bir tablo çizer. Bir takım reformlar gerçekleştirmek isteyen anlatıcı, başına büyük bir dert açar: Yöre halkı onu su yolunu tamir etmekle görevlendirir. Anlatıcı mühendis, mimar, adliye vekili gibi adamlarla uğraşmak zorunda kalır. Her biri bir şekilde onu aldatır. Bunun üzerine olabildiğince çabuk Avrupa’ya geri dönmeye karar verir. Ancak komşuların her biri bir şekilde kendi paylarına düşen borcu ödemekten imtina ederler. Geri dönmek için parası olmayan anlatıcı, vakıflar dairesinde bir iş bularak orada kalır. “Râh-i Âb-nâme” görünüşte hepsi doğru görünen ama aslında birbirlerini kazıklamak düşüncesinde olan bir toplumun keskin bir hicvidir. Öykü, İranlıların bütün olumsuz sıfatlarının bir tablosudur. Aydın, aralarına düştüğü, birlikte yaşamak zorunda olduğu, ne dediklerini, ne istediklerini anlamadığı bu bilinçsiz ve sahipsiz halkın tasasını çekmektedir. “Râh-i Âb-nâme”nin kahramanı, baştan sona hile hurdayla dolu bir çevrede başarısızlığa uğrayan temiz kalpli bir adamdır. “Râh-i Âb-nâme” Cemâlzâde’nin iyi öykülerindendir ve onun eserlerinin hepsinde bulunan temaları özlü bir şekilde içinde barındırır. Modernist kahramanın bağnazlıklar ve yanlış düşünceler karşısındaki başarısızlığı, mistisizme ve ilkel yaşama yönelmek için bir dayanak olur. Her türlü değişim çabası sonuçsuz kalır ve ölüm insanları rezaletlerden kurtaran bir etmen olarak övgüye mazhar olur. Cemâlzâde delikanlılığından itibaren Avrupa’da yaşamış olduğu halde, İran kültürüne egemen olan geleneksel ataerkil kimliğin korunmasına özen gösterir. Tasavvufa ve geleneklere yoğun bir ilgi duyan o, yitik cennetini geçmişte bulur ve geleneksel töreleri insanın doğal içgüdülerine uygun bulur. Kimi eserlerinde dervişlik, şehir hayatından kaçış ve sade köylü yaşamına geri dönüş gibi temaları yaymaya çalışır. Cemâlzâde öykülerinde, ya genel ahlâk anlayışını hicvederek zenginlerin ve toplumu ıslah edenlerin ikiyüzlü iyilikleri üzerindeki perdeyi kaldırır, ya çocukluk dönemi anılarını gözden geçirir ya da insanlığın kaderi, ölümün ve hayatın anlamı üzerinde eserler yazarak mistik konulara dalar. İdeolojik eserlerin yaygınlaştığı bir dönemde, yüreklerinde zenginlerden ve yöneticilerden öç alma duygusu besleyen radikalist kahramanlar hakkında öyküler yazar. Cemâlzâde, “Âteş-i Zîr-i Hâkister” (Külün Altındaki Ateş)’de alışveriş için Avrupa’ya giden askeri grupların yolsuzluklarını ortaya koyarken, yolsuzluklarla mücadele gücüne sahip olmadıklarından şaşkına dönen ve evlerine kapanan duyarlı gençler hakkında yazar. Ancak bu tür kavramlar, muhafazakar yazarın ruh haliyle özdeş değildir. Toplumun değişen hayatından ayrı kalan yazar, anıların mangalı üzerindeki geçmişin küllerini özlem maşasıyla altüst ederek ateşten güller gibi kızarmış değerli gençlik anılarını unutulma tozlarının altından çıkarmak ister. Ancak bu külleri soğumuş gülün altında sıcaklık veren bir ateş görülmez. Yazarın çarpıcı ironisi, pek az istisnai durum dışında keskinliğini kaybeder ve eleştiriler alışageldik inançlar çerçevesinde gerçekleşir. Cemâlzâde, “İlçi ve Kayser”, (Elçi ve Kayser) “Bârgâh-i Şâhâne” (Padişahın Huzuru) ve “Sâlih o Tâlih” (Bahtlı Bahtsız) gibi egemen güçleri yermek üzere yazdığı öykülerinin oluş zamanını eski dönemlere götürür. Onun eserlerindeki tipik kahraman, “Pîşvâ” (Önder) adlı öyküdeki, önce ateşli siyasî makaleler yazmaya yönelen, ancak halktan bir adamla karşılaşınca değişim geçiren, kendisini tecrübesiz ve bilgisiz bularak bir köşeye çekilen genç yazardır. “Hâne-be-dûş” (Evi Sırtında) adlı öykünün okumuş genci de şehirli toplumun kokuşmuşluğundan köye kaçar ve tesadüfen orada faydalı olur. Telh o Şîrîn (Acı ve Tatlı) adlı öykü mecmuasındaki konuların çoğunu “geçmişe saygı” oluşturur. “Yek Rûz der Rustemâbâd” (Rustemâbâd’da Bir Gün) adlı öyküde , halktan bir adamla sohbete koyulan yazar, köylerin cennet olduğu, aydınların saatlerce tartışarak söyleyemedikleri şeyi köylülerin bir tek atasözüyle söyledikleri sonucuna varır. “Derviş-i Mûmî”de eğitimli kimselerin ruhsal kuşkuları ve azabıyla cahillerin huzurunu karşılaştırır. Âsmân o Rîsmân adlı mecmuadaki “Şûrâbâd” başlıklı öyküde, aydın-ların hicviyle egemenlerin eleştirisi birbirine karışır. Bir grup okumuş, köylülere okuma yazma öğretmek için Şurâbâd’a giderler. Kaza ve kadere inanan, yoksul, yağmalanmış, ot ve fare yiyen bir halkla karşılaşırlar. Onlar tüzük ve söylev değil su ve ekmek istemektedirler, gelen heyete saldırarak onları köyden kovarlar. Cemâlzâde “Nemek-i Gendîde” (Kokuşmuş Tuz)’yi –Kohne ve Nov adlı kitaptan- toplumun durumunu düzeltmeye karar veren bir grup aydın hakkında yazar. Ancak iş eyleme dökülünce önce kendilerini düzeltmeleri gerektiği sonucuna varırlar. Yazar, Kohne ve Nov (Eski ve Yeni)’daki öykülerde, açıkça mevcut durumu koruma doğrultusunda kalem oynatır: “Cinâyât ve Mukâfât” (Cinayetler ve Ödüller)’ın mistik bir benzeri olan “Sevâb o Gonâh” (Sevap ve Günah)’da eğitimli bir yoksul genç zengin bir hacıyı öldürür ve vicdan azabına yakalanır. Zengin olmayanlara ekmek verenler işte bu zengin adamlardır. Gerçek yargıç Tanrı’dır; hiç kimse başkalarının iyiliğinden ve kötülüğünden sorumlu değildir. Cemâlzâde, kendine özgü bir düşünsel muallakta yaşar; bir yandan Avrupaî modernliği yaymaya çalışıp bağnazlığa ve geleneğe inatla karşı koyarken, bir yandan da yöresel köklere geri dönme çığırtkanlığı yapar, modernist aydınları hicveder ve bu geleneklerin ve taassupların koruyucusu olan sıradan halkı över. Gayr ez Hodâ Hîçkes Nebûd (Allah’tan Başka Hiç Kimse Yoktu) adlı kitaptaki “Do Âteşe” ve “Mirza Hattât” gibi öykülerde gelenekle modernite arasındaki mücadelede, modernistlerin tarafındadır. Ancak Kıssahâ-yi Kûtâh (Kısa Öyküler) adlı mecmuadaki “Arûsî Dârîm” (Düğünümüz Var), “Sakat-furûş” (Sakatatçı), “Pîr-i Kavm” (Kavmin Ulusu) gibi öykülerde, okuyucuyu, ataların kendileri için hazırladıkları ortak kaderi kabul etmeye davet eder. O, yenilikçi olmaya kararlı ama aynı zamanda yoğun olarak geçmişe dalmış; batının büyüsüne kapılmış ama aynı zamanda bütün varlığıyla doğulu, demokratik ölçülerle baktığı topluma karşı eleştirici ama aynı zamanda o topluma aşıkça gönül bağlamış bir yazardır. Geçmişe övgü ve kaybolmuş geleneksel değerlere duyulan hasret, 540 sayfalık “Ser o Teh-i Yek Kirbâs” adlı öyküde doruğa ulaşır. Bu eser, yazarın çocukluk serüvenidir, olayların meydanı İsfahan olduğundan, onun “İsfahan-name” olarak adlandırmak da mümkündür. Anlatıcı otuz beş yıl sonra İsfahan’a dönmüştür; dünyanın etrafını dolaşmak kendisine perişanlıktan, mutsuzluktan ve kirlenmeden başka bir meyve vermemiştir. İşte şimdi Zâyenderûd’un kıyısına oturmuş, hızla geçip gitmekte olan ömrünü gözden geçirmektedir. Kitap, yazarın İsfahan ve halkının el sanatları konusunda gördükleri hakkında yazılmış bir sefernameye dönüşür. Yazar, okuyucuyu İsfahan’ın mahallerinde dolaştırır ve şehrin turistik çekicilikleriyle tanıştırır. Çocukluk anılarından söz eder, nasıl hamama gidildiğini, okulu, okuldaki mollanın zorbalığını, baba ocağını, komşuları, akrabaları, kuruntuları, hurafeleri anlatarak romanı, halk kültürünü tanıtan okumaya değer bir esere dönüştürür. Yazar, ömrünü bağnazlar ve yöneticilerle mücadele içinde geçirmiş bir meşrutiyetçi olan babasının hayatını tasvir ederken, meşrutiyet dönemi İran’ının siyasî ve toplumsal durumunu da açıklar ve kendisindeki demokrat, bağnazlıktan kaçan ruhun biçimlenmesini sağlayan ortamı gözler önüne serer. Özgürlükçülerin çeşitli suçlamalarla takibe alındığı ve inançlarının denetlendiği o dönemde, baba, Meliku’l-mutekellimîn ve Mecdu’l-İslâm “Ru’yâ-yi Sâdıka” risalesini yazarak gizlice bastırırlar. (Cemâlzâde’nin ailesi Bâbîlerin öldürüldüğü dönemde İsfahan’dan ayrılarak Tahran’a yerleşmek zorunda kalırlar.) Cemâlzâde bu risalenin bazı bölümlerini yayımlar. Bundan önce de “Sahrâ-yi Mahşer” (Mahşer Vadisi) adlı uzun öyküsünü bu risalenin etkisi altında kaleme almıştır: Bu eserde hadislerden ve klasik şiirlerden yararlanarak kıyamet gününde uyanmış olan bir ölünün gözüyle, kıyamet gününün kargaşasını, cennetliklerle cehennemliklerin durumunu tasvir etmiş, sadece görünüşte doğru olan ikiyüzlüleri eleştirmiş ve kınamıştır. “Ru’yâ-yi Sâdıka” düşler dünyasında mahşer âlemini gören bir kişinin ağzından yazılmıştır. İsfahan’ın büyüklerini ve ileri gelenlerini birer birer Mizan’da hesaba çekip, yargılar ve cezalandırırlar. Öykünün macera kitabı tarzı akışı, yazarın çocukluk dönemi arkadaşı Cevâd’ı görmesi ve başından geçenleri ona anlatmasıyla kesilir. Buradan itibaren önceki öyküyle ilgisi olmayan yeni bir öykü başlar. Amaçsızlıktan şaşkına dönmüş olan Cevâd, Mevlânâ Abdulhâdî adında özgür, bağnazlık karşıtı bir dervişle tanışır ve kendi mistik yolculuğuna (seyr ü sülûk) başlar. Kitabın ikinci cildi, bu ikisinin gezip dolaşmalarının şerhine ayrılmıştır. Kabri ziyaret edilen her şairin, her bilgenin hayat hikayesi anlatılır ve İsfahan’ın tarihi yapıları, halkının adetleri ve gelenekleri ayrıntılı olarak tanıtılır. (Kitabın yaklaşık kırk sayfası, “zûr-hâne”ye ve bu sporun kurallarının anlatımına ayrılmıştır.) Şimdi sıra kendi hayat hikayesini anlatan Mevlânâ’dadır: Kendisi de bir başka öykünün çerçevesi içinde yer alan öykü içinde bir öyküdür bu. Mevlânâ ile yol arkadaşı Derviş Subhân’ın yaşamındaki macera dolu olay-lar, “yolculuk” temasıyla birbirine bağlanır ve roman pikaresk bir şekle bürünür. Cemâlzâde, meşrutiyet döneminin yarı roman yarı sefername türü eserlerinden etkilenerek, avare ve maceracı kahramanlarının karak-terlerini uzun bir yolculuk sırasında şekillendirir. Mevlânâ ile Derviş Subhân’ın yolculuklarının öyküsünün sona ermesinden sonra, bir kez daha Cevâd’ın öyküsüne geri döneriz. Kardeşi Cevâd’ın yanına gelir, o da eğlence içinde yaşamaktan bıkmış aydınlanmaya ihtiyaç duymaktadır. Onun hayatının anlatılmasından sonra, iki kardeş Mevlânâ’nın huzurunda buluşurlar. İkisi de aynı kumaştan kesilmiştir ve ancak her biri aynı amaca farklı bir yoldan ulaşmak istemektedir. Ardından, uzun sayfalar boyu Mevlânâ’nın mistik görüşleri anlatılır. Sâdık-i Hidâyet ile bir tür çatışma anlamı da taşıyan öyküde Mevlânâ: “Kör baykuş gibi, ruhsal bir ıstırap içinde yaşamamız ve bir köşeye çekilmemiz uygun değildir” der ve aydınların ıstırabının çaresini geleneğin ve irfanın sükunetine dönmekte görür. Cemâlzâde bir başka uzun öyküsünde de –aslında kendisinin düşünsel mayasını oluşturan- bu düşünceyi işler. “Sergozeşt-i Amû Huseynali” (Huseynali Amca’nın Macerası)’nin ikinci cildi olan “Şâhkâr” (Şaheser), kalem ehlinin durumu ve “ebediyet” kavramı konusunda bir düşünme eylemidir. Bu kitap, ilk İranlı kısa öykü mecmuasının macerasını uzun bir öykü içinde anlatması bakımından ilginçtir. Yıllar sonra yurduna geri dönmüş olan yazar, bir kokteyle katılır. Konukların kebap yeme ve şarap içmedeki hırslarını ve aç gözlülüklerini tasvir ederken, İranlıların şiire ve şairliğe düşkünlüklerini alaya alınır. Cemâlzâde’nin laf kalabalıkları ve sözü uzatmaları, okuyucuyu yorar. Ondaki ironi artık öykünün yapısal bir öğesi olmayıp kelime oyunlarından, İnsanların görünüşlerindeki kusurların abartılmasından, davranışlarının ve hallerinin alaya alınmasından ibarettir. Cemâlzâde bu öyküsünü de her zamanki tiplerinden oluşan bir meclis kurar ve aralarında her tipin kendine özgü şivesiyle meramını anlattığı bir tartışma yaratır ve tartışmaları kendi ahlâkî, eğitici amaçlarına ulaşmak için kendi istediği yöne kaydırır. Tartışma sırasında, dostları ona neden yıllardan beri bir kitap çıkarmadığını sorarlar. Cemâlzâde, onlara cevabını “Ru’yâ” başlıklı ikinci bölümde verir. Anlatıcı uykuya dalar, rüyasında “mutluluk içinde yaşadığını göreceğine, toplumdan eteğini çekmiş, gamlı bir halde başkalarının mutluluklarını anlatırken” görür. Bunun üzerine, şairleri ve yazarları yeren birçok şiirler nakleder. Yazar kendi tezini şöyle dile getirir: “İnsanın bütün dünya lezzetlerini elinin tersiyle itip gönlünü kendi hesabınca yazar olduğunu düşünmesiyle hoş etmesine değer mi acaba?” Yazarları, hayatın tadını almamış, değersiz bir ömür sürmüş cansız varlıklara benzetir. Üçüncü bölümde Ru’yâ, düşünde Attâr’ı görür. Kendisine nurdan bir kalem verip “yaz” demektedir. O, bunun üzerine iki üç gün sonra herkesin beğendiği bir şaheser yaratır; sadece bazı kimseler kitaptaki kimi konuları yazarın dinî inancındaki gevşekliğe yorarlar. Yazar, öldüğünü hisseder. Dördüncü bölümde, yarım asır sonra yeniden dirilir. Bir kütüphaneye giderek kendi ünlü kitabını ister. Ancak hiç kimse onu tanımaz; kitap çoktan unutulmuştur. “Sâs ve Kırtâs” adında acayip bir yaşlı adam, onun şaheserler dağına götürür ve ona “zamanın geçişinin her şeyin üzerine unutulma tozu saçtığını ve şaheserlerin de hatırlardan silindiğini” anlatır. Cemâlzâde Âsmân o Rîsmân adlı mecmuasındaki “Murrekkeb-i Mahv” (Silgi Mürekkebi) adlı öyküsünde bir kez daha bu konuya geri döner: Yazarların isimleri üzerine silgi mürekkebiyle iptal çizgisi çizilmektedir. Beşinci bölümde, “kitap, ilim ve edebiyat” isminden bıkarak cinlerin dünyasına girer. O, kendisine ağırlık veren şaheserlerin dağ gibi yükünden kaçarak suyu ve havası güzel bir yere gider. Çimenlerin üzerinde baştan ayağa çıplak bir halde yatan bir kız görür, dünyadaki bütün şaheserlerin şaheseri odur. Altıncı bölüm, yazarın uykudan uyanış bölümüdür. Bahçeden dışarı çıkar. Huseynali Amca adında, tabiatla haşır neşir olan onun sırlarını bilen yaşlı bir adamla karşılaşır. Yaşlı adam macerasını anlatır ona: Asıl öykünün orta yerinde bir öyküdür bu. Sıradan seçkin herkesin kabul ettiği bir adamın öyküsü, kendisini sahte zahitlikten ve yapmacık kutsallıktan kurtarmış, sadece köylü hayatını tercih etmiş bir adamın öyküsü. Bu bölüm (147-171. sayfalar) Cemâlzâde’nin sahte dindarların hayatındaki gelenekler, görenekler, sözcükler ve deyimlerin betimlenişi bakımından en başarılı eserlerindendir. Anlatıcı, onun kaderini kendisi gibi şaşkın gençlere bir ibret vesikası olarak kabul eder. İhtiyar adamın hizmetinde çiftçilikle meşgul olur: “İşim, işsizlerin ve arsızların işi, yani yazarlık. Elimden gelen iş, yazarların elinden gelenden ibaret, yani hiç.” Kendi kendine şöyle der: “O içi boş ve saçma şaheserlerin uğursuzluğundan kurtulup tek gerçek şahesere yani sade, hilesiz hurdasız bir hayata ulaştın ve sonun hayırlara geldi işte.” Tolstoy’un Cemâlzâde üzerindeki etkisi açıktır: Meşrep değiştiren, hayatın yeni bir anlamını bulmaya çabalayan insanlar, sonunda mutluluğu mistisizme, geleneklere ve sade köylü hayatına dönmekte bulurlar. Cemâlzâde yazmaya devam eder, kendi deyişiyle çok sayıda “içi boş ve saçma şaheserler” yazar: Dâru’l-Mecânîn (1320/1941), Sergozeşt-i Amû Huseynali (1321/1942), Kolteşen-i Dîvân (1325/1946), Sahrâ-yi Mahşer (1326/1947), Râh-i Âb-nâme (1326/1947), Ma’sûme-yi Şîrâzî (1333/ 1954), Telh o Şirîn (1334/1955), Ser o Teh-i Yek Kirbâs (1335/1956), Şâhkâr (1337), Kohne ve Nov (1337/1958), Gayr ez Hodâ Hîçkes Nebûd (1340/1961), Âsmân o Rîsmân (1343/1964), Kıssaha-yi Kûtâh berây-i Beççehâ-yi Rîşdâr (Sakallı Çocuklara Kısa Hikâyeler, 1353/1974) ve Kıssa-yi Mâ be-Ser Resîd (Hikâyemiz Sona Erdi, 1357/1978). |