Araplar, cahiliye döneminde ve İslâm dininin zuhurundan sonra "selb" sözcüğünü, galip olan kişinin mağlup düşen rakibinin elbise, savaş araçları, bineği gibi her şeyini aldığı zaman kullanıyorlardı. "Harb" sözcüğünü ise onun varı-yoku her şeyini sahiplendiği zaman kullanıyorlardı. "Nahîbe ve Nuhba" kelimeleri de o dönemde onlar için günümüzde "ganimet" ve mağnem" sözcüklerinin ifade ettiği anlamı ifade ediyordu. Gördüğünüz gibi onlar "gunm" ve "ganimet" sözcüğünü zahmetsiz olarak bir şeyi ele geçirmek şeklinde mana ediyorlardı. "İğti-nam"ı, kâr etme ve yararlanma, "mağnem"i ise çoğulu "meğanim" olan elde edilen ganimet şeklinde anlamlandırıyorlardı. Hadiste de, "Lehu gunmuh" diye geçmiş ve "gunm" artış, kâr ve fiyat artışı anlamında kullanılmıştır. Ramazan ayı hakkında ise, "O, müminler için bir yarardır ve artıştır." diye geçmiş ve zekât verilince okunan duada da şöyle geçer: "Allahumme-c'elha mağnemen" (Allah'ım! Onu yarar ve artış vesilesi kıl). Ve yine, "Zikir meclislerinin ganimeti cennettir." diye geçmiştir. Demişlerdir ki: Gunm, aslında ganimet elde etmek anlamındaydı; daha sonra düşmanla savaşta ve diğer yerlerde elde edilen her şeye dendi. Bizce, "gunm" sözcüğünün bu anlamda, yani ister savaşta olsun ve ister başka yerlerde olsun, elde edilen her şey anlamında kullanılışı İslâm'ın zuhurundan sonraki döneme aittir ve daha önce bu anlamda kullanılmıyordu. Bunun nedeni ise şudur: Müslümanlar, ilk defa Hz. Resulul-lah'ın (s.a.a) bayrağı altında Bedir Savaşı'na katılarak zafer elde edince, düşmandan elde ettikleri mallar konusunda ihtilafa düştüler. Bunun üzerine Allah Teala, düşmandan aldıkları şeylerin malikiyetini onlardan alarak kendisi ve Hz. Resulullah'ın (s.a.a) malikiyetine geçirip ona "enfal" adını verdi. Enfal Suresi'nde bu hüküm inince İslâm savaşçıları savaşlarda elde ettikleri her şeyi kendi görüşüne göre kullanması için komutanlarına veriyorlardı. Böylece hiçbir İslâm askerinin bir şeyi açıkça yağmalamaya veya gizlice ihanet etmeye hakkı yoktu; çünkü İbn Mâce ve Ahmed b. Hanbel'in naklettikleri rivayet gereğince Hz. Resulullah (s.a.a) yağmalamayı haram kılmıştı. İbn Mâce Resulullah'tan (s.a.a) şöyle rivayet ediyor: Yağmalanan mal helâl değildir. Ve yine buyurmuştur ki: Yağma yapan kimse bizden değildir. Sahih-i Buharî ve Müsned-i Ahmed'de Ubade'den, "Biz hiçbir malı yağmalamayacağımıza dair Hz. Peygamber'e (s.a.a) söz verdik." dediği rivayet edilmiştir. Sahih-i Buharî'de Hz. Resulullah'tan (s.a.a) şöyle rivayet edilir: Şerefli hiçbir mümin bir şeyi yağmalamaz. Sünen-i Ebu Davud'da "en-nehy-u ani'n-nuhbe" bölümünde en-sardan olan bir kişiden şöyle rivayet edilmiştir: Biz bir yolculukta Resulullah'ın (s.a.a) yanındaydık. Azığımız bitip de beraberimizdekilere açlık musallat olunca araştırıp bir koyun yağmaladılar. Yemek kazanlarımız kaynı-yordu; Resulullah (s.a.a) yayına yaslandığı hâlde gelerek elindeki yayla yemek kazanlarımızı devirip etlerimizi yere döktü ve peşinden, "Yağma malı, leşten daha helâl değildir." buyurdu. Allah ve Resulü hıyaneti haram kılmıştır. Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: Kim emanete hıyanet eder, aşırırsa kıyamet günü aşırdığını boynuna yüklenip getirilir. Hz. Resulullah (s.a.a) bir hadiste şöyle buyurmaktadır: Ne yağmalama, ne hıyanet, ne aşırmak, ne de hırsızlık helaldir. Kim hıyanet eder de gizlice bir şey çalarsa, kıyamet günü -mahşere- onunla gelir. Bu hadis gereğince, yağmalama, aşırma ve gizlice hırsızlık yap-mak, bunların tümü hırsızlıkla aynı ölçüdedir. Yağmalama, gizlice hırsızlık ve aşırmak da hırsızlıktır. Resulullah'tan (s.a.a) diğer bir hadiste ise şöyle geçer: "Eddû'l-hayte ve'l-mehîta ve ma fevka zalike fe-ma dûne zalike, fe-inne'l-gulûle arun alâ ehlihi yevme'l-kiyameti ve şenarun ve arun." Yani: İğne ve ipliği; bundan fazlasını veya daha azını bile iade edin. Çünkü gizlice hırsızlık, kıyamet günü onu yapanın rezil, rüsva ve başı aşağı olmasına neden olur. İbn Esir, Nihayetu'l-Lügat adlı kitabında şöyle yazmaktadır: "Hadisin orijinalinde geçen "gulûl" kelimesi, ganimette ihanet etmek ve bölüştürülmeden önce onda hırsızlık yapmak, "şenar" ise ar ve rezillik anlamına gelir. Abdullah b. Amr b. As'tan şöyle rivayet edilmektedir: Hz. Resulullah (s.a.a), bir ganimet elde edildiğinde, humusunu alıp geri kalanını halk arasında bölüştürmek için Bilal'e, bağırarak herkesin topladıkları ganimetleri kendi huzuruna getirmelerini emrederdi. Bir savaşta ganimetler bölüştürüldükten sonra bir kişi elinde bir at yuları olduğu hâlde Hz. Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna gelerek, "Ya Resu-lullah (s.a.a)! Biz ganimet olarak bunu aldık!" dedi. Resu-lullah (s.a.a), "Bilal'in üç defa bağırdığını duydun mu?" buyurdu. Adam, "Evet" dedi. Hazret, "O hâlde neden hemen getirmedin?" diye sordu. Adam özür dileyince Hz. Resulul-lah (s.a.a) ona, "Hiçbir zaman onu kabul etmem; onu kıyamet günü getirirsin." buyurdu. Sünen-i Ebu Davud'da, "cihat" kitabının "el-Gulul" bölümünde şöyle geçmektedir: Hayber'de Eşca kabilesinden bir kişi öldü. Hz. Resulullah (s.a.a), "Arkadaşınıza kendiniz namaz kılın." buyurdu. Halk Hz. Resulullah'ın (s.a.a) bu sözüne üzülüp yüzlerinin rengi değişti. Hazret onların bu durumunu görünce, "Sizin bu arkadaşınız gizli bir hırsızlık yapmıştır." buyurdu. Sünen-i Daremî'nin siyer bölümünde "Ma Câe Fi'l-Gululi Mine'ş Şidde" babında, Ömer b. Hattab'tan şöyle rivayet edilmiştir: Hayber Savaşı'nda İslâm savaşçılarından birkaçı öldürüldü. Askerler kendi aralarında birbirlerine, falanca ve filanca şehittir dediler. Nihayet birinin de adını getirerek, o da şehit oldu! dediler. Bunun üzerine Hz. Resulullah (s.a.a), "Hayır öyle değil; ben onu gizlice aşırdığı ateşten bir cüppe veya örtünün içinde görüyorum." buyurdu. Sünen-i İbn Mâce'de, "cihat" kitabının "el-Gulûl" bölümünde şöyle geçer: Hz. Resulullah'ın (s.a.a) ordusu arasında "Kerkere" denilen bir kişi vardı. Bu adam ölünce Hz. Resulullah (s.a.a), "O, ateştedir!" buyurdu. Halk araştırınca onun üzerinde diğerlerinden gizlice aldığı cüppe olduğunu gördüler. Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim ve Sünen-i Ebu Davud'da bu hadis değişik sözcüklerle geçmiştir ve sonunda ise şöyle kaydedilmiştir: O topluluktan bir kişi bunu görünce bir veya iki ayakkabı bağını Hz. Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna getirdi. Hazret -onu görünce- "Ateşli bağ" veya" bağlar." dedi. * * * Evet, İslâm dini, askerlerini, savaş ve zorbalıkla elde ettikleri malları açıkça yağmalamaktan engellemiştir. Hz. Resulullah (s.a.a), yağmaladıkları koyunları pişiren açların kazanlarını devirerek etleri yere dökmüştür. İster açıkta olsun, ister gizlice diğerlerinin malını kullanmayı yasaklayarak onu hıyanet ve açık bir hırsızlık diye adlandırmış, iğneyi, ipliği ve hatta ondan az bile olsa sahibine geri verin, buyurmuş, hıyanet ve gizli hırsızlık yapan kimsenin cenazesine namaz kılmamış ve bir cüppe yağmalayan ihanetkâr kişiyi şehit saymamıştır. Allah Teala, ister açıktan olsun, ister gizliden, savaş kanalıyla elde edilen malların mülkiyetini, ne olursa olsun, hatta bir ayakkabı bağını bile İslâm askerlerinden almıştır. Kur'ân-ı Kerim ona "enfal" ismini vermiş, Hz. Resulullah (s.a.a) uygun gördüğü şekilde kullansın diye Allah ve Resulü'nün emrine bırakmıştır. Şimdi, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) düşmanla savaşarak elde edilen malları ne yaptığına bakalım: Hz. Resulullah (s.a.a) savaşlardaki ganimetlerden, ister ganimetlerin toplanmasına doğrudan katılsın, ister katılmasın, uygun gördüğü miktarını piyade askerlere, uygun gördüğü kadarını süvarilere ve bir miktarını da kadınlara veriyordu. Dahası; bazen Resulullah (s.a.a) hiçbir şekilde savaşa katılmayanlara ganimetten bir pay veriyordu; nitekim Bedir Savaşı'nda Os-man'a ve Hayber Savaşı'nda da Cafer b. Ebu Talib'in arkadaşlarına vermiştir. Bu konu Sahih-i Buharî, Müsned-i Tayalisî, Müsned-i Ahmed ve Tabakat-ı İbn Sa'd'da şu şekilde geçer: Resulullah (s.a.a), Osman'ı Bedir Savaşı'na katmayıp hasta olan eşi, Peygamberin kızı Rukiyye'ye bakmak için Medine'de bırakmıştı. Savaştan sonra, Hz. Resulullah (s.a.a) ona, savaş meydanındaki bir askerin aldığı kadar bir pay verdi. Ve yine Sahih-i Buharî'nin aynı sayfasında Ebu Musa Eş'arî'-den şöyle rivayet edilmiştir: Yemen'de iken, Resulullah'ın (s.a.a) Hayber'e doğru hareket ettiğini öğrenince ona katılmak için kabilemizden elli küsur kişiyle birlikte Yemen'den hareket edip gemiyle Habeş'e ve oradan Cafer b. Ebu Talib ve arkadaşlarıyla birlikte Medine'ye gittik. Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna vardığımızda o Hayber'i fethetmişti. Sonra Resulullah (s.a.a) bizimle gemideki arkadaşlarımıza ve yine Cafer'le arkadaşlarına Hay-ber ganimetlerinden pay verdi. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Resulullah (s.a.a) Huneyn Savaşı'nda gönüllerini almak, sevgi ve ilgilerini kazanmak ve İslâm'a yönelmelerini sağlamak amacıyla Kureyş'in ileri gelenlerine, o savaşa katılan İslâm savaşçılarının payından kaç kat fazlasını verdi. Böylece İslâm dini savaş yoluyla elde edilen malların mülkiyetini onu ele geçiren kişilerden alarak Allah ve Resulü'nün yetkisine bırakmış, Resulullah da (s.a.a) onu uygun gördüğü şekilde harcamıştır. O hâlde, savaş ganimetlerinden bir pay alan kimse, ister savaşa katılsın, ister katılmasın, bu ganimeti hiçbir zahmet çekmeden ve meşakkat görmeden ele geçirmiştir, diyebiliriz. Çünkü ganimeti düşmandan değil, Hz. Peygamber'den almıştır. Ve yine bu husus göz önünde bulundurularak buna "ganimet ve mağnem" de diyebiliriz. Çünkü Araplara göre ganimet ve mağnem, hiçbir zahmet ve zorluk görmeden düşmandan değil de başka kimselerden elde edilen maldır. Savaş yoluyla elde edilen şeyin, daha önce de değindiğimiz gibi başka bir ismi vardır. Ve yine, "Bilin ki kazandığınız şeylerden..." ayeti, bu savaşta veya Uhud Savaşı'nda, Enfal Suresi'nin inişinden sonra, bu surenin başında nazil olmuş ve bu ayet nazil olduktan sonra "ganimet" sözcüğü iki ayrı anlam kazanmıştır: 1- Lügat anlamı: Hiçbir zahmete katlanmadan bir şeye ulaşmak. Bu anlam savaş ganimetlerini kapsamaz. Çünkü bu şekildeki kazancın "selb, nehb ve harb" gibi özel isimleri vardır. 2- Şer'î anlamı: Ragıb'ın dediği gibi, savaş yoluyla veya savaş olmaksızın düşmandan elde edilen şeyler. İşte bu nedenle İslâm dini, düşmanla savaşta elde edilen her şeyi ganimet saymıştır; oysa geçmişte bu kelimenin böyle bir manası yoktu. Ve yine gördük ki, bazen "ganimet ve mağnem" kelimeleri hadis ve sirette, gerçek anlamında kullanılıyormuş gibi hiçbir karineye gerek kalmadan lügat anlamında kullanılmıştır. Ve bazen de bu sözcükler şer'î anlamlarında kullanılmıştır; bu durumda sözde veya konuşmada geçen bir karineye dayanılmıştır. Böylece bu sözcükler, Ömer b. Hattab'ın hilafeti döneminde futuhat alanı genişleyinceye kadar bu iki anlama geliyorlardı. O zamandan itibaren çok kullanım nedeniyle "gunm" sözcüğünün türevleri, özellikle durum ve sözdeki karineler olunca düşmanla savaştan elde edilen şeyler anlamını veriyordu. Lügat âlimleri iş başına geçip "gunm" sözcüğü ve onun kendi zamanı ve daha önceki zamanlarda Araplar arasında kullanıldığı yerleri incelendikten sonra, bu sözcüğün şu yerlerde kullanıldığını gördüler: a) Cahiliye döneminde ve sadr-ı İslâm'da tüm Araplar arasında, bir şeyi zahmetsiz elde etmek anlamında kullanılmıştır. b) Humus ayeti nazil olduktan sonra, Müslümanlar arasında, özellikle Hz. Resulullah'ın (s.a.a) zamanından sahabenin dönemine kadar, düşmanla savaşta ve diğer durumlarda bir şey elde etmek anlamında kullanılmıştır. c) Fütuhat döneminde, daha sonra dikkate alınmayan karinelerle düşmandan savaş ganimetleri almak anlamında kullanılmış, tedricen lügat âlimleri dönemine kadar karine olmaksızın İslâm toplumlarında bu anlamda kullanılmıştır. Lügat âlimleri bu sözcüğü kaydettikleri zaman da bu sözcüğün (gunm) anlamında meydana gelen değişiklere dikkat etmemişler ve sonuçta Ragıp İsfahanî gibi birisi Medine'de humusun yasanmasın-dan sonraki kullanım yerlerini dikkate almış ve şöyle demiş: Bu kelime, düşmanla savaşta ve diğer yollarla elde edilen şeylerle ilgili olarak kullanılır. Fakat İbn Menzur ve diğerleri, bazen onun cahiliye dönemindeki kullanımını göz önünde bulundurarak, "ganime'ş-şey", "onu ele geçirdi", "iğtinam" ise, "ganimete ulaşmak" anlamındadır demişlerdir. Ve bazen de fütuhat döneminde bunların gözlerinden kaçan karineyle birlikteki kullanım yerlerini, ve fütuhat sonrası karinesiz kullanım yerlerini dikkate almışlar ve şöyle demişler: Ganimet, savaş meydanında düşmandan alınan mallardır. Fakat bu arada, Kamusu'l-Lügat kitabının yazarı, bu sözcüğün bir şey elde etmek ve fey anlamında mı yoksa ganimet "fey" ve "fazlalık" anlamında, onun diğer türevleri ise "bir şey elde etmek" anlamında olduğunda tereddüt etmiştir. Böylece "gunm" sözcüğünün anlamını karıştırmışlardır; oysa bu konuda, sözcüğün anlam değişikliklerini göz önünde bulundurmak en doğrusudur. "Gunm" sözcüğü şu anlamlardadır: 1- Cahiliye döneminde ve Sadr-ı İslâm'da, lugatte hakiki anlamı, bir şeyi zahmetsiz olarak ele geçirmek demekti. 2- İslâm dininde, humus ayeti nazil olduktan sonra hakiki anlam olarak, düşmanla savaşta ve diğer yollarla elde edilen şey demekti. Ancak bu arada henüz unutulmamış olan hakiki lügat anlamında da kullanılıyordu. 3- Lügat kitapları yazıldığı asırdan sonra bu sözcük hakiki lügat anlamının yanı sıra Müslümanlar yanında düşmandan savaşta ele geçirilen ganimetler anlamında kullanılmaya başlandı. Dolayısıyla, eğer Sadr-ı İslâm'a kadar bir yerde bu sözcüğün türevlerinden biriyle karşılaşacak olursak onun lügat anlamını esas alıp zahmet ve sıkıntı çekmeden bir şey elde etmek şeklinde mana etmemiz uygun olacaktır. Bu sözcük humusun yasanmasından sonra Müslümanlar tarafından veya İslâmi yasamada kullanılınca, iki anlamda kullanılan ortak bir sözcük olduğundan ya onu lügat anlamına yorumlamalıyız ya da şer'î anlamına (savaş ve diğer yollarla bir şey elde etmek) yorumlamalıyız. Sözcük, lügatçiler ve lügat kitaplarının yazıldığı dönemde ve ondan sonraki zamanlarda kullanıldığında, sözcüğün o dönemdeki meşhur anlamı, yani sadece düşmandan savaş ganimetleri almak an-lamında algılanması daha doğrudur. Buraya kadar söylediklerimizden anlaşılan şudur: Eğer Hz. Re-sulullah'ın (s.a.a) döneminde humusun yasanmasından sahabenin dönemine kadar hadiste ve hadis dışında bu sözcüğün türevlerinden birine rastlarsak bu iki anlamdan birine geldiğini kabullenmek zorundayız; ya lügat anlamında algılayarak, zahmet ve zorluğa düş-meden bir şeyi elde etmek anlamına geldiğini ya da şer'î anlamında algılayarak savaş ganimetleri ve diğer kazançlar elde etmek anlamına geldiğini kabul etmeliyiz. Elbette bu durumda maksadımıza delalet eden bir karine bulmak zorundayız. Bu sözcüğün o dönemde kullanıldığı yerler hakkında yapmış ol-duğumuz uzun araştırmalarda onun daha fazla şer'î anlamı bildiren sözlü veya fiilî karinelerle birlikte kullanıldığını gördük. Bunun yanı sıra birçok yerde de bu sözcük hiçbir karine ve belirti olmaksızın lügat anlamında kullanılmıştı. |