| Bozorg-i Alevî: Hapishane ve Eylem Edebiyatı Rıza Şah’ın düşüşüyle birlikte gazete sayfaları yirmi yıllık kara dönemde İran’da olup biten korku ve dehşetin açıklamalarıyla doldu. Her şeyi jurnalleme ateşi basını öylesine sarmıştı ki eski rejimin kimi adamları bile özgürlükçülükten dem vuruyorlardı. Ama ilericiler jurnalistliğe, diktatörlük dönemine geri dönmeyi engellemek için bir araç gözüyle bakıyorlardı. Çünkü Şah’ın gitmesine karşın, rejim hiç el değmeden kalmıştı ve makam sahipleri henüz iktidar koltuğundaydılar. Hidâyet’in “Hâci Âkâ”da gösterdiği gibi, bunlar meselenin iki yakasını olabildiğince çabuk bir araya getirmeye ve hedefledikleri emniyeti koruyarak eski konumlarına dönmeye uğraşıyorlardı. İlericiler bu hedeflerle savaşmak için, halka Rıza Şah yönetiminin felaketlerini göstermeye çalışıyorlardı. Elbette o yılların korkutucu heyecanlarının ardına düşen pek çok yayın organı aslında satış oranlarını artırma peşindeydiler. Hatta tefrika yazarları bile hayatlarını devam ettirmek için öteki etmenlerin yanı sıra jurnalistliği de kullandılar. Ancak halk karşıtı rejimi hakkında ilk ve gerçekçi raporları siyasî mahkûmlar kendileri yazdılar. Kendi bedenleri ve kanları ile yirmi yıllık kara dönemin gerçeklerini duyumsamış olan bu kimseler, “zindan hatıraları” yazarak, kendi çirkin yıllarının, çarpıcı ve öğretici belgelerini ortaya koydular. Bu belgelerin edebî özelliği bunların rapor biçiminde olmasıdır; gerçeklerin aracısız olarak anlatılması, bu eserlerin edebî yönünü azaltarak, siyasî ve anlatımcı yönlerini güçlendirir. Bu tür eserlerin ilkini Bozorg-i Alevî yazmıştır: Pencâh o Se Nefer (Elli Üç Kişi, 1321/1942). Ca’fer-i Pîseverî de Yâddâşthâ-yi Zindân adlı eserini 1320-1322/1941-1943 yılları arasında makaleler şeklinde Âjîr gazetesinde yayımladı. Halîl-i Melikî ve Enver-i Hâmeî, Rıza Şah dönemindeki hapishane hatıralarını sırayla Hâtırat-i Siyâsî (1360/1981 basımı) ve Pencâh Nefer o Se Nefer (Elli Kişi ve Üç Kişi, 1363/1984) adlı kitaplarda anlattılar. Taberî ve başkaları da hatıratlarını yazdılar ki o zamanın basınında bunlar kayıtlıdır. Alevî, Pencâh o Se Nefer’de birbirine bağlı 29 bölümde Rıza Şah döneminde mahkûmlara nasıl davranıldığını, onlara nasıl işkence edildiğini, nasıl yakaladıklarını ve öldürüp yok ettiklerini göstermeye çalışır. Kitabın her bir bölümü bu konulardan birisini gösterir. Alevî’nin kitabı öyküsel bir renge bürünmekteyse de bütün bölümlerde bu özellik yoktur. Alevî’nin hatıralarının ötekilerden üstün olmasına sebep ola husus, mahkûmların kişisel ve içsel durumlarının nitelenişidir; bu durum onun eserine aynı zamanda belgesel bir değer taşımanın ötesinde öyküsel bir önem de kazandırmaktadır. Alevî, mahkûmların ve gardiyanların duygu ve davranışlarını yansıtarak o yıllardaki İran’ın siyasî ve toplumsal durumunun bir tasvirini ortaya koymaya çalışmıştır. Ancak yazdıkları elli üç kişi ile sınırlı kalır: “Ben yalnızca elli üç kişiyi ilgilendirdiği kadarıyla bu karanlık kuyuyu irdelemeye çalışacağım.” Bu elli üç kişinin çoğu ve Alevî’nin kendisi, kitap çalışmaları ya da bir mahfile katılmaları yüzünden tutuklanıp hapse atılan aydınlar olduğundan, Pencâh o Se Nefer entelektüel bir görünüm kazanmaktadır. Bu kitap aslına sadık tasvirleriyle, diktatörlük dönemi İran’ının bir grup aydınını okuyucuya çok güzel tanıtmaktadır. Kitabın eksenindeki kişilik Dr. Errânî’dir. Alevî, “Dr. Errânî’nin ölümü” bölümünü zorluk ve sıkıntı içinde yazmıştır. Bu kitaptaki aydınlar ile Alevî’nin sonraki eserlerinde daha çok tanışıyoruz. Çünkü onun gazete yazarlığı tarzındaki öyküleri, kendisinin aydınlık deneyimlerinin bir ürünüdür. Pîşeverî’nin (d.1272/1893) 1357/1978’de kitap halinde basılan Yâd-dâşthâ-yi Zindân’ı, her birisi kara dönemin şartları ile ilişkili olarak ha-pisteki hayat tarzının bir kesitini anlatan, bir makaleler dizisidir. Bu eser Alevî’nin eserinin aksine, her çeşit mahkûmu içerir: “Biz hapiste 1309/1930’dan 1320/1941’e dek, tam tamına on bir yıl kaldık. İşkencelerin çoğu gözlerimizin önünde cereyan ediyordu. Biz merkezdeki hapishanede yaşıyorduk. Büyük küçük herkes oraya gelirdi. Dışarıda meydana gelen her kötülüğün etkisi kısa zamanda bizim orada ortaya çıkardı. Pek çok kurbanlığı hazırlıkları yapmak için oraya getirirlerdi. Aslında biz idamlıkların bekleme odasını mesken edinmiştik.” Yazar, çeşitli bireyler ve gruplar hakkında yazar ve bu şekilde Rıza Şah dönemindeki ilk protesto hareketlerinin nispeten tam bir tasvirini sunar. O, Alevî ve Meliki gibi, boş vermişlikler, direnişler, umutsuzluklar, umutlar, sözün özü rezillere ve insanlara dair şeyler yazmaktadır. Zalim Pehlevî rejiminin ne denli zayıf ve gevşek olduğunu, bu rejimin tutukladığı Ti-murtas gibi adamların güçsüzlük ve âcizliğini canlandırarak göstermesi, kitabının en seçkin yönünü oluşturur. Birkaç bölüm de yazarın Errânî ve Ferruhî-yi Yezdî ile olan zindan hatıralarına ayrılmıştır. Ama kitap yalnızca hapishanenin içi ile yetinmeyip, çeşitli yollardan, mahkûmların akrabalarının ve görüşmecilerin başına gelenleri de ortaya koyarak, hapishane dışındaki gerçekliği de göstermektedir. Yâddâşthâ-yi Zindân belge olmak bakımından değer taşımakla birlikte, zaman zaman olayları ve insanları duyarlılıkla niteleyerek yüksek bir edebî değere ulaşıyorsa da öykü edebiyatı sahasının dışında yer alır. Ne var ki Melikî ve Hâmeî’nin amacı edebî değil, daha çok siyasî yönü olan bir eser yazmak olmuştur. Bunlar bütün güçlerini, zindandakilerin iç çatışmalarını ve sonradan partilerin başında yer alan kişilerin yanlış davranışlarını göstermeye adarlar. Mahkûmların söz ve eylemlerindeki ikilemin anlatımı, partilerin 1320 Şehrîver’i sonrasındaki eylemlerinin kökenine inmede bize bilgi vermektedir. Hapishane edebiyatında, Kasr Hapishanesi, Pehlevî yüzyılındaki İran‘ın küçültülmüş bir örneğidir ve bu rejimin içten içe kokuşmuşluğunu gös-termektedir. Bu eserlerin yazarları, halkın dolaylı olarak mahkûm olduğu bir durumla açık bir şekilde karşı karşıya idiler. Yâddâşthâ-yi Zindân yazarının deyişiyle: “İran baştan sona zindandan başka bir şey miydi ki?” Hapishane edebiyatı yalnızca hatıra yazımı ile sınırlı kalmaz, bu alan-da öyküler de yazılmıştır. İlk hapishane öykülerini Alevî yazdı. Âl-i Ahmed Ez Rencî ki Mîberîm’de, Gulistân Âzer Mâh-i Âhir-i Pâyîz’de bu konuda birkaç öykü yazdılar; bunlara yeri gelince değineceğiz. Bu onyılda Hidâyet yolun sonuna ulaşır. Elbette onun edebî mirası yıllar boyunca İranlı yazarlar tarafından taklit edilir. Alevî bu dönemde edebî yaratıcılığının zirvesine ulaşır: Öyle ki o, 1320-1332/1941-1953 yılları arasının en seçkin edebî siması sayılabilir. Alevî hapiste olduğu sırada, kendisini tehlikeye atarak, bin bir güçlükle ele geçirdiği kağıt parçalarına, özgürlüğüne kavuştuktan sonra Varak-pârehâ-yi Zindân (1320/1941) a-dıyla yayımladığı öyküler yazıyordu. Pencâh o Se Nefer’de hapishane hayatının genel yönleri anlatılmış, Varak-pârehâ-yi Zindân ise mahkûmların kişisel ve duygusal yönleriyle içlerindeki yaralara ayrılmıştır. Pencâh o Se Nefer’de şunları yazar: “Bazen siyasî mahkûmlara yapılan eziyet ve işkenceler beni öylesine sarsıyordu ki bu etkilenmelerimi başkalarına öyküler şeklinde anlatmak zorunda kalıyordum. Birkaç tanesini Varak-pârehâ-yi Zindân’da yayım-ladığım bu öykülerde, işkenceleri ve eziyetleri kişisel bir yöne sahip olan elli üç kişiden kimileri göze çarpmaktadır.” Bu kitaptaki öyküleri açık bir bağlantı birbirine bağlar: Hapishanenin üzücü ve tekdüze hayatının nitelenmesi sırasında, gardiyanların vahşiliklerinin ifşasında, mahkûmların hatıraları parça parça ortaya çıkar. Şimdinin ve geçmişin belirsiz bir şekilde birbirine girişikliği, öykülere dilsiz ve üstü kapalı bir görünüm kazandırır. Sanki hapishane ortamına egemen olan bunalım, olayları kapsayan romantik bir perde suretinde öykülere yansımıştır. Çemedân’da, Avrupa görmüş yenilikçi gençlerin, eski gelenekler, cehalet ve geri kalmışlık karşısındaki yenilik arayışlarının uyumsuzluğunu göstermeye çalışan Alevî, Varak-pârehâ-yi Zindân’da aynı gençlerin İran’a egemen olan bunalım ve baskı ile çatışmalarını işler. Çemedân’daki yenilikçi genç, daha dar bir muhite sürülmüş, bu yüzden de öykülerin atmosferi o ölçüde kapalı kalmıştır. “Raks-i Merg” (Ölüm Dansı) korkutucu bir ortamda geçer, bir mah-kûm “özgürlük” beklerken delirir; aydın bir mahkûm “genel af” söylen-tilerinin aslı olmadığını anlayınca kendisini öldürme düşüncesine kapılır. Bu kederli ortam, mahkûmların hatıralarında aşkın eksene alın-masıyla romantik bir şekil kazanır. “Benim öykülerim Hidâyet’e göre, duygusal öykülerdi. Bu yazıların fazla duygusal olduğunu kendisi söylüyordu.” Alevî, öykülerinde gönüllerini kaptırmış olarak gösterilen güzel kadınları dikkatle işlemeye başlar. Bu kadınlar yalnızca güzel yüzlü değil, ahlâkî bakımdan da melek huyludurlar. Alevî, öykülerindeki kadınları genellikle duygulu, özverili, iffetli ve erkeklerden çok daha iyi olarak yaratır. Çoğu, aristokrat kökene sahip olan bu kadınlar, aris-tokratların evleri ve eğlenceleri hakkındaki tutku dolu betimlemeler yap-ması için yazarın eline iyi bir bahane verir. Bunlar, içlerinde sanatsal ve toplumsal meseleler hakkında konuşulan, yarı karanlık loş odalarının kalın perdelerinin arkasından senfoni sesleri duyulan evlerdir. Alevî’nin öykülerindeki kadınlar -Turgenyev’in öykülerindeki kadınlar gibi- bütün hayatlarını aşk yolunda feda etmeye hazırdırlar; çünkü hayatın gerçek anlamını onlara yalnızca aşk tattırabilir. Ne var ki uygunsuz toplumsal şartlar onları bozguna uğratır ve talihsizliğe sürükler. Alevî, kadınların fedakarlığını vurgulamak için, “Raks-i Merg” öyküsünün kurgusunu tasarlar. Bu öyküde, cinayetle suçlanan Murtaza’yı zindandan götürürler, öykünün olaylarındaki doğal gelişim, suçunu itiraf ettiği için idama götürüldüğünü göstermektedir. Murtaza’nın götürülmesi onun hatıralarının yazar tarafından hatırlanmasına yol açar. Margarita, Recebof adında bir beyaz Rus tüccarı öldürmüş, ama cinayeti Murtaza üstlenmiştir. Şimdi ise idama götürülmektedir. Öykünün sonunda olayların doğal gelişimi birdenbire değişir, okuyucunun tasavvurları ve yazarın yarattığı onca kederli atmosfer bozulur. Murtaza özgürlüğüne kavuşur, çünkü Margarita suçunu itiraf etmiş ve onun yerine hapse atılmıştır. “Raks-i Merg” ve “Pâdeng” (Tokmak)’te genellikle polisiye öykülerde görülen etkin bir araştırıcılık vardır. Öyküyü betimlemeye dayandırmak yerine, hareket ve eyleme dayandıran ortam, Varak-pârehâ-yi Zindân’ı yazım tekniği bakımından yeniliklere sahip kılar. Öyküye anlatıcı olarak katılan yazar, olayların çeşitli rivayetlerini sunarak her rivayetin karanlıkta kalan noktalarını başka bir rivayetle açıklamaya, öykünün düğümünü çözmeye ve öyküyü geliştirip sonlandırmaya çalışır. Olayların birkaç görüşle ifade edilmesi, öyküye derinlik kazandırır. “Raks-i Merg”te olduğu gibi ölümü ve aşkı işleyen yazar, “Pâdeng”te de okuyucunun gözleri önüne farklı yollar ve tahminler koyar; öyküsü için bir son belirlemez. Katil olarak belirli bir kişiyi tanıtmaz, bunun yerine katili mum gibi egemen sınıfın elinde bulunan “toplumun bir kesimi” olarak kabul eder. Ancak öykülerdeki erkekler, muhalefet yapmakla birlikte çeşitli bağlarla mevcut düzene bağımlı olan burjuva tabiatlı aydınlardan oluşur. “Sitâre-yi Donbâle-dâr” (Kuyruklu Yıldız)’da, İrec, baskı karşıtı bir aydındır; yazarın deyimiyle “halkın tamamı gibi koyun” değildir. Özgür tabiatlı bir müteahhit olan İrec, rakibi meclis vekili ihaleyi kaptığı için öfkelenir. Rıza Şah yönetiminden bu tür sebeplerle memnun değildir. Ama aynı zamanda halka da kin duymaktadır. “Afv-i Umûmî” (Genel Af)’nin kahramanı da aşkından başka hiçbir şey düşünmeyen, idealini yitirmiş bir aydındır. Olabildiğince çabuk özgürlüğüne kavuşup aşkına ermek, kitap o-kumak, müzik dinlemek istemektedir. Bireysel kurtuluş arayışı ve sevgiliden ayrı oluşa dökülen gözyaşları, romantik ve bireyci bir öykü yaratır. Öykü onun karısına yazdığı aşk mektuplarını nitelemeye giriştiğinde, bayağı aşk romanlarının romantizmi seviyesine düşmektedir. Umut ve umutsuzluk sınırında çırpınan öykü kahramanı, sonunda umutsuzluğa kapılıp kendisini öldürmek ister; çünkü “Belki de ben direnmek için yaratılmamışım. Bu iş için acıyı benim kadar şiddetli hissetmeyen insanlar gerekli.” (Bu sözleri on yıl sonra İbrâhîm-i Gulistân’ın öykülerindeki kadın kahramanlardan da işitmekteyiz). Murtaza, “Raks-i Merg”de, radyo dinlemenin kendisini insan içine karışmak ihtiyacından kurtardığı amaçsız bir aydındır. Öğretmen maaşı ile geçinmektedir, babasından kalma emlaklerden de geliri vardır. Bu öyküler, batıda eğitim görmüş aydınların halka katılma çabasının göstergesidir. Bunlar, “hayatın musibetlerinden, halkın açlığından zavallılara edilen işkence, katil ve zorbalıklardan” yakınır ve mücadeleye meylederler, ne var ki istedikleri sonuca ulaşamayınca da çabucak baş eğer ve ideallerinden kaçarlar. Alevî, öteki öncü yazarlar gibi, edebî etkinliğini medyatik ve toplumsal çalışmalarıyla aynı zamanda yürütür. Bu durumun izleri “Nâmehâ” ve Çesmhâyeş adlı eserlerinde açıkça görülür. 1320-1332/1941-1953 yılları boyunca Merdom, Sohen ve Peyâm dergilerinde çeşitli öyküleri, çevirileri ve edebî eleştirilerini yayımlar. Diğer eserleri arasında Ozbekhâ (1327/ 1948) adlı seyahatname, Gorki’den Nehostin Işk-i Men, Çehof’tan Bâğ-i Âlbâlû, Marshak’tan Devâzdeh Mâh ve Bernard Shaw’dan Kesb o Kâr-i Mrs. Browne adlı çevirileri sayılabilir. “Nâmehâ” adlı öyküde Alevî, toplumsal nefrete uğramış bir kişinin ruhsal çatışmalarını kurgular. Yaşlı ve çirkin suratlı bir kadı, ölümün eşiğindeyken geçmişini gözden geçirir. Kadıyı seven tek kişi kızı Şirin de onu terk etmiştir. Bunun sebebi iki yıl boyunca kadıya gelen ve onun mahkûmlara yaptığı zulümleri anlatan mektuplardır. Kadı’nın içindeki mahkeme, kendisini yargılamaya almış, mektuplar aracılığıyla onun utanç verici hayatını sorgulamaktadır. Öykü, kadı’nın mektupları yazanı bulma ve cezalandırma arayışı etrafında gelişir. Sürekli araştırış ve meselelerin iki bakış acısıyla -mektupların ifşacı bakış açısı ve kadı’nın izah edici bakış açısı- ortaya konması, Alevî’nin Varak-pârehâ-yi Zindân’dan “Nâmehâ”ya dek öykü yazımı üslûbundaki gelişimini göstermektedir. Bu üslûpta, öykü asıl düğüm ortaya çıkarıldığında zirveye ulaşır. Öyküyü anlatanın, olayların türlü türlü rivayetlerini öne sürerek bu düğümü çözmek için gösterdiği çaba, öykünün bütününü oluşturmaktadır. “Çözüm arayışı” öyküyü polisiye eserlere yaklaştırır. Elbette bu öykülerin çoğu, polisiye öykülerin belirleyici özelliği olan cinayet unsurunu içermez, ancak meselelerin çözülmesi ve olayların sebeplerinin gösterilmesine yönelen sorgulayıcılık, polisiye öykülerdeki dedektifi hatıra getirir. “Rusvâyî” (Rezillik) adlı öyküde anlatıcı, zeki ve meraklı bir röportajcı gibi, Mehlikâ’nın kocası (ünlü bir yazar) ile uyuşmazlığının sebebini keşfetmeye çalışır. Bir sosyete eğlencesi sırasında geçen öykü, Tahran sosyetesinin içten çöküşünü ortaya koyar. Sosyetik çevrelerin sevgili yazarı, Rıza Şah döneminin polis memuru görüntüsünde ortaya çıkar. “Yek Zen-i Hoşbaht” (Talihli Bbir Kadın) adlı öyküde de yazar, anlatıcı rolünde, Akdes’in ölüm sebebini aramaya başlar. Ancak hiç kuşkusuz, Alevî’nin kendisine özgü bir tarz kullanması bakımından en sağlam öyküsü “Hâin”dir. “Hâin”, “Rusvâyî” gibi maceranın ortasından başlar. Öykünün ilk cümlesi, konusunu anlatmaktadır: “İşin içinde beş kişiden fazla değildiler ve içlerinden birisi haindi.” Bu olayı eski bir polis memuru anlatmaktadır. Eşref’i -bir mitingde konuşma yapan kadın işçi- görmesi, eski polis memurunun hatırına bir olay getirir: Rıza Şah zamanında, beş kişi gizli bir komite kurmuşlar, bir işçiyi işçi temsilcisi olarak Meclis’e sokmaya çabalıyorlardı. “Emniyet Müdürlüğü Tahran’da bir işçi örgütü olduğunu biliyor, bu beş kişiyi tutuklayarak örgütün kökünü kazımak istiyordu. Eski polis memuru, bu beş kişiden genç bir öğretmen olan Muhammed-i Ruhsat’ı takip etmekle görevliydi.” İşte bu memurun üstlerine rapor ettikleri sayesinde, kara dönemin bir aydını olan Ruhsat ile tanışıyoruz. (Aynı üslûbu ve temayı daha sonraları Golşîrî “Merdî bâ Kiravat-i Sorh” (Kırmızı Kravatlı Adam) adlı öyküde kullanır.) Memur hainin Muhammed-i Ruhsat olduğuna inanmaktadır. Ancak yazar, memurun anılarıyla yetinmez, geçmişten ve anılardan şimdiki zamana geçerek haini aramak üzere Eşref’in peşine düşer. Ruhsat’ın nişanlısı olan Eşref ona yeni bir bilgi verir: Ruhsat, hain değildir, her türlü suçlamayı ortadan kaldırmak için intihar etmiştir. Hain henüz bulunamamıştır ve hâlâ işçi örgütünde nüfuz sahibidir. Eşref yine de onu aramaktadır. Alevî bu şekilde, “geçmişe dönüş” ve “bulmak için arayış” üslûbundan yararlanarak geçmişi hâle bağlamak ve ânı anlatmaktan kaçınarak öykülerin tazeliğini korumayı başarır. Alevî’nin öykülerinde en temel konuyu iki nesil arasındaki çatışma oluşturur. Bu öykülerdeki gençler gelişme ve ilerleme yolunda, geri kalmış toplumla ve köhnemiş geleneklerin savunucularıyla çatışır, ancak başarısız olurlar. Bu modernist aydınların direnişi, sürekli değildir ve çoğu romantik bir itirazın ardından çaresizce yenilgiyi kabullenirler. Daha iyi bir hayat için savaşım veren gençlerin duyguları, cüretleri ve küstahlıkları, öykülere ilerici bir coşku katar. Gençler başarıya ulaşamadıkları halde, direnişleri, Alevî’nin eserlerindeki kahramanlarla Hidâyet’in eserlerindeki kahramanlar arasındaki farkı belirginleştirir. 1320 Şehrîver’i sonrası yıllardaki toplumsal durum, toplumsal hoşnutsuzlukların ortaya dökülmesine imkân hazırlar. İlericilerle geri kafalıların siyasî ve toplumsal eğilimleri arasındaki çatışma artar. Alevî, “Gîle Merd” adlı öyküsünde, bu çatışmaları toplumun etkin katılımı ile toplumsal bir mücadele şeklinde betimler; ancak öteki öykülerinde dönemin krizini babalarla oğulların karşı karşıya gelmesi şeklinde gösterir. Çemedân’da Avrupa’da eğitim gören oğulla baba arasında anlaşmazlık çıktığı halde, Nâmehâ’da bu durum İran içindeki okumuşları da kapsamına alır. Çeme-dân’daki öykülerde gençler, yaşlıların değerlerine olan inançlarını yiti-rirler. Nâmehâ’daki öykülerde ise, bu değerleri yıkma çabası içine girerler. Ancak bu gençlerin toplumsal çıkış noktaları ve arzuları dikkate alın-dığında, yazarın kendi görüşünü toplumda olup bitmekte olan çatışmaya yüklediği ve daha çok bir halk hareketi özelliği taşıyan 1320-1330/1941-1951 arası yıllardaki savaşımı, diktatörlük dönemindeki aydınların savaşımı ile aynı sınırda göz önüne aldığı anlaşılır. Eğitimli oğulların babalarıyla aralarındaki anlaşmazlıklar, daha çok ailevi sorunlar biçiminde görünür. “Dezâşîb” adlı öyküde, Meş Huseynali-yi Bağban bütün hayatını kızını yetiştirmek için harcamıştır; ancak kızı okuyup hanımefendi olunca, şehirde yaşamayı ve ağanın oğluyla evlenmeyi düşünmeye başlar ve artık köyde çalışmaya hazır değildir. Alevî bu öyküde ve “Yek Zen-i Hoşbaht” adlı öyküde, orta sınıfın yok edici değer yargılarının insanlar üzerindeki etkisini gösterir. “İcâre-yi Hâne” (Ev Kirası) adlı öykü, yarı yıkık, kiracılarla dolu bir evde geçer. Kiracıların tamamı yoksul ve yürekleri özlem dolu kişilerdir. Alevî’nin yoksul insanların hayatını işlediği sayılı öykülerden birisi olan “İcâre-yi Hâne”, natüralist bir renge bürünür. Bu öyküde, savaştan kaynaklanan toplumsal değişimler yüzünden ocağı yıkılmış bir babanın okumuş kızı, daha iyi bir hayata özlem duyar. Ancak topluma egemen olan değer yargılarına boyun eğmesi ve ailesinin yoksulluğu yüzünden cahil bir erkekle evlenmek zorunda kalır. Ancak imdadına doğa yetişir: Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur geceleyin odanın tavanını çökertir, hepsi yıkıntıların altında kalırlar. Kurtarıcı ölüm, “Yek Zen-i Hoşbaht”ta da yinelenen bir temadır. Bu öyküde, bir doktor hastasını kurtarmak için onu öldürecek araçları hazırlar. Alevî bu temayı Anatole France’dan almıştır: Mukaddes Sylvester Bonnard (Anatole France’ın “Cinayet-i Sylvester Bonnard” adlı öyküsünün esas kahramanı) resmî ahlak ölçülerine dayanarak, insanlığı kurtarmak için bir cinayet işler.” Talihsizlik yalnızca yoksul kızların yakasına yapışmaz; eski ataerkil gelenekler, zengin kızlara da gönüllerinin istediği gibi bir aile ocağı kurma izni vermez: “Nâmehâ”da, Şirin’in annesi, servetini ve aile itibarını korumak uğruna, Kadı ile evlenir. Alevî, sanki böylesi bir hayat tarzında, ülkesindeki hiçbir kadının mutlu olmasının mümkün olmadığını göstermek ister. Bu kadınların alınyazısı, İranlı kadına yüklenen kat kat zulmün ve yazarın kendi zamanına egemen olan bozuluşa ve alçaklığa karşı koyuşunun göstergesidir. Bu, en toplumsal örneğini “Gîle-Merd”de bulan bir karşı koyuştur: Gîle-Merd’in karısının jandarma tarafından silahla öldürülmesi, içindeki kin ateşini alevlendirir ve toprak ağalarının çıkarlarını koruyan rejime muhalefet konusunda onu daha da sertleştirir. “Gîle-Merd”in tam karşı noktasında “Yerençka” adlı öykü yer alır. Bûf-i Kûr tarzındaki bu öyküde, Yerençka, (Bûf-i Kûr’daki) saydam kadın gibi anlatıcının yanına gelir. Ancak onun gelişi ve hareketleri o denli düşsel ve ipeksidir ki gerçekliği yoktur sanki. Bütün öykü, anlatıcının zihninde “Husrev ve Şîrîn” adlı öykünün okunmasıyla geçer. Burunla birlikte, gizemli, umutsuz ve acı veren bir ortamda geçen bu şairane aşk düşü, ikinci dünya savaşının başıboş Lehistanlı kadınların hayatı üzerindeki felaket verici etkilerini işler. Alevî, yıkılmış aile ocaklarını canlandırarak, uygunsuz toplumsal ilişkileri eleştirir. Ancak iki nesil arasındaki anlaşmazlığı, yalnızca ailevi sorunlar biçiminde yansıtır ve mücadeleye katılan bir takım gençleri de betimler. “Nâmehâ”daki Şirin bu tür gençlerdendir. O, babasının uykudaki vicdanının uyandırmak için aydınlatıcı mektuplar yazmaya girişir. Ancak bunu başaramayınca, evi terk ederek “özgürlük yoluna” adım atar. Bu öykü, o kadar beklenmedik bir sonla biter ki yazar sanki “daha yararlı hale getirmek” ve günün genel geçer çığırtkanlığıyla özdeşleşmek için, öyküsüne doğal olmayan bir sonu uygun görmüş ve Şirin’i siyasî gruplarla işbirliği yapmaya zorlamıştır. Birkaç başka öyküde de görülen, öykünün beklenmedik bir şekilde sonlaması, yazarın olayı öykü boyunca geliştirip besleyemediğinin göstergesidir. Okuyucu yalnızca son planda öykü ile yan yana ilerlemekte, olayları zamanla kavramakta ve sebepleri bulma fırsatını elinden yitirmemektedir. Ancak, onun sanatsal üslûbuna (öykünün planı ile uyumsuzluk gösteren) öykünün sonunda biçimsiz bir yama gibi yapışan beklenmedik son, okuyucunun inanmazlığını körükler. Çünkü bu son, öykünün yapısındaki gelişimin mantıksal bir sonucu olacak yerde, rastlantısal bir yön kazanmaktadır. Gerçekçi İran edebiyatı kendi gelişim çizgisinde, ham ve slogancı sembolizm akımını bir yana bırakıp somut gerçekliği elde etme ve onu niteleme yolunda çaba gösterir. Alevî, çağdaş İran tarihinin yeni bir toplumsal aşamasındaki gerçekliğe öykülerinde yer veren yazarlardandır. Alevî çeşitli kısa öyküler yayımladıysa da asıl şöhretini Çesmhâyeş (1331/1952) adlı romanına borçludur. Bu roman, zamanla gelişen ve bir dönemin siyasî meselelerini kapsayan bir aşk ilişkisini işler. Romanın ana karakterleri üstat Mâkân (mücadeleci ressam) ve Ferengîs (zengin, güzel, aşk düşkünü ve cesur kadın) Alevî’nin önceki öykülerinde kendileriyle karşılaştığımız karakterlerin gelişmiş biçimleridir. Çeşmhâyeş öykü yapısı bakımından da Nâmehâ’daki öykülere çok benzer: “Bulmak için arayış”, bu romanın da itici gücüdür. Romanın araştırmacı anlatıcısı, üstat Mâkân’ın hayat hikayesini ve mücadelesini yazmak için, onun hayatındaki sırları keşfetmeye girişen resim okulunun müdürüdür. Ancak en önce üstadın son tablosundaki gözlerin, yani “Çeşmhayeş” (Gözleri) adlı tablonun sırrını çözmelidir; çünkü ancak “gözlerinin” anlattığı şeyin keşfiyle üstadın hayatında gizli olan, çağdaşları için bilinmesi zorunlu ve yararlı olan temel espri kavranabilir. Müdür, gözlerin sahibini bulmak için aramaya koyulur. Ancak ne kadar çok dolaşırsa o kadar az şeyler bulur, işte bu yüzden yazar, romanın ilk sayfalarında okuyucunun önüne çeşitli sorular koyarak onu öykünün devamını okumaya teşvik eder. Birinci bölümde Mâkân’ın kişiliğiyle tanışırız. Mâkân, Avrupa’da eğitim görmüş, toplumun insanın elini kolunu bağlayan bağlarına, gelenek ve göreneklerine ilgisiz kalarak Rıza Şah diktatörlüğü ile mücadeleye girmiş bir aydındır. İkinci bölümde, müdür üstadın ölüm yıldönümünde müzeyi ziyarete gelen Ferengîs ile karşılaşır. Müdürün ruhsal durumunun nitelenişi, kadından laf almak için kafasında kurduğu planlar, Alevî’nin, öykülerindeki kişilerin içlerini göstermedeki maharetini gösterir. Birinci bölüm müdürün, üstadın karakteri ve çalışmalarını hatırlamasından oluşur. İkinci bölüm ise, müdürle Ferengîs’in ruh hallerinin canlı bir biçimde nitelenişi ve ikisinin konuşmalarıyla hareketlenmekte ve romanı geliştirmektedir. Konuşmanın sonunda müdürün, tabloyu Ferengîs’in evine götürmesi kararlaştırılır. Bundan sonra müdürün rolü sona erer ve romanın geri kalan kısmında yalnızca cansız bir gölge olarak görünür. Onun görevi sadece romanın karakterlerini okuyucuya tanıtmaktır. Ne var ki öykünün konusu ve karakterlerin işlevi henüz belirsizdir. O halde müdürle birlikte Ferengîs’in evine gidip uzun bir gecede onun sözlerine kulak verelim. Bu çekici itirafımsı monologda, bir aşk macerasının aralığından, İranlı aydınların Rıza Şah karşıtı mücadelesinin çeşitli kesitleri aydınlığa kavuşmaktadır. Kuşkusuz Çesmhâyeş, toplumun ve onun hareketinin bir çözümlemesi ve değerlendirmesi olmaktan daha çok, toplumsal hayat kapsamında tasvir edilen aşka dair psikolojik bir etüttür. Ferengîs, macerasını anlatmaya üstatla nasıl tanıştığından başlar: Ressamlık öğrenmek için üstadın yanına gitmiş ama, üstat büyük bir zenginin kızı olan ona, soğuk ve umursamazca davranmış, genç kız üstattan nefret ederek Avrupa’ya gitmiştir. Öykünün birinci tekil şahısla anlatılması yazara, hayatı Ferengîs’in gözüyle görme imkânı verdiği gibi, Ferengîs’in ruhuna inen araştırmasına da derinlik kazandırır. Ferengîs olayları oluş sırasına göre anlatırken geçmişe dair yargılarda bulunur, olaylar hakkındaki duygularını ve görüşlerini açıklar. Ancak bu romanda, ilk toplumsal romanların aksine, öykü kahramanlarının görüşleri, ahlâkî öğütler içermez; bu görüşler, arzuların ve anıların karıştırılması yoluyla romanın ruhsal gerçekçiliğinin geliştirilmesi, kahramanların ruhsal özelliklerinin anlatılması ve onun hayata bakış tarzının gösterilmesi için bir etmendir. Ferengîs öldürücü bir tereddüt içinde çırpınmakta, kimi zaman üstadın ölümüne sebep olduğuna, kimi zaman da üstadın uğruna kendi hayatından olduğuna inanmaktadır. Müdür, onun ruhundaki ikilemin “Çeşmhâyeş” adlı tabloya çizildiğini hissetmiştir: “Acaba bu gözler dünyadan el etek çekmiş iffetli bir kadına mı aitti, yoksa yem peşinde koşan arzu veren ve arzu alan bir kadına mı?” Yazar öykünün devamında, tam bir hakimiyetle, Ferengîs’in içindeki çelişkileri sergiler ısrarla; hatta üstat Mâkân’ı -Ferengîs’in aşkına ilgisiz kalan bu mücadeleci adamı- bu kadının çelişik ruh halini anlayamadığı için eleştirir. Ferengîs Avrupa’da, Paris’teki askerî öğrencilerin başkanı olan Albay Ârâm ile tanışır. Güzel Sanatlar Okulu’na kayıt olur. Ama bütün hayatı heves ve zevk peşinde geçer. Alevî, Ferengîs’in eğlencelerini ayrıntılı şekilde anlatarak kendisindeki romantik ve sevdalı meziyeti sergiler. Çeşmhâyeş’teki gezintilerin ve öğrenci aşklarının romantik betimlemeleri okuyucunun hatırına Turgenyev’in Se Dâstân-i Âşıkâne’sini getirir. Sonunda resim öğrenmeyi beceremediğinden, hayatın tekdüzeliğinden sıkılarak intihar düşüncesine kapılır. Ancak mücadeleci bir öğrenci olan Hodâdâd ile tanışması, Ferengîs’in kişiliğinin toplumsal yaklaşımlar konusunda değişmesine sebep olur. Bu değişimle eşzamanlı olarak öykünün planı da gelişir; Ferengîs’in özel hayatından başka, okuyucunun gözü önüne ülke dışında okuyan öğrencilerin hayatından bir kesit de serilir. Hodâdâd, onun üstat hakkındaki tasavvurunu değiştirir; İran’a geri dönmesini ve üstada eşlik etmesini ister. Ferengîs, Hodâdâd’ın görüşlerine inanmamakla birlikte saygısını kazanmaya çalışır ve İran’a geri döner. Ya kendisini üstadın ayakları önüne atıp aşkını isteyecek ya da ondan intikam alacaktır. Üstatla görüşüp konuşur ve hareketin saflarına katılır. Ne var ki refahın ve bencilliğin derin vadisi onu hayattan ve halkın ülkülerinden ayırır: “Ben kendi ülkemin halkını sevmiyordum. Çünkü onları tanımıyordum, onlarla bir yakınlığım yoktu. Fazza Sultan (hizmetçisi) benim için ülkem halkının simgesiydi. Benim dudağımı ıslatmam, onunsa evcil bir köpek gibi kuyruk sallaması yeterliydi.” Öyleyse bu nazla yetişmiş, ama akıllı zengin çocuğunun hareketin saflarında işi nedir? Kendisi anlatır: “Benim bu hareketin bütün işlerini ele geçirmem çok zaman almayacak, o zaman üstat Mâkân bile benim emrim ve nüfuzum altında olacak.” Her şeyi kendi bireysel çıkarlarının dar penceresinden gören Ferengîs, adından söz ettirmek ister. Üstat Mâ-kân’ı kendisine aşık edebilmek, onu hareketten çıkarıp kendisine mal etmek için Rıza Şah karşıtı aydınlara katılmıştır. Aslında bütün çabası, kişiliğini üstada olabildiğince üstün göstermek ve onu kendisine meftun etmektir. Bu amaca ulaşmak uğrunda tehlikeli işler de yapar. Ne var ki üstat çeşitlilik peşinde olan, macera arayan birisi değildir, mazbut ve ihtiyatlıdır. “Bu yolda ikircikliğin insanı bir sonuca ulaştırmayacağını” bilmektedir. Bununla birlikte Ferengîs’e yaklaşımı fırsatçılıktan da uzak değildir. Onu ruhsal yönden eğitmek yönüne gitmeksizin ondan ve onun imkânlarından yararlanmaktadır. Bu bakımdan, Ferengîs de kendi üzerine düşeni bilmemektedir. Müdürle konuşurken bu konuda şunları söyler: “Üstadın da suçu yok değildi hani. Beni etkileyebilirdi. Niçin kendisini suskunluk kafesine hapsediyordu? Niçin benim kalbime giden bir yol açmaya çalışmıyordu? Benim mutlaka onun kadını ya da sevgilisi olmam da gerekmezdi. Beni, içine girdiğim yararlı hayata doğru çekemez miydi? Tam aksine, beni kendisinden ve o pür telaş dünyadan sürüp ayak takımının dünyasına gönderdi.” Ferengîs, üstadın varlığında, kendisini bu yararsız hayattan kurtarabilecek bir kahraman görür. Ancak üstadın pratikte kendisine herhangi bir yardım yapmaktan âciz olduğunu anlar. Üstat, Ferengîs’i kalben sever, ama aşkını açığa vuramaz; bütün mesaisini aşktan kaçıp toplumsal görevlerini yerine getirmeye harcar. Aşkla görev arasında çift yönlü bir ilişki kurmaya güç yetiremeyen üstat, bunları birbirinden ayırarak karşı karşıya koyar. Ancak Ferengîs’in bakışları onu kendisinden geçirir. Ferengîs ile Mâkân’ın Kerec ırmağı kıyısındaki gezintilerinin tasviri -ki o zamanın aşk edebiyatındaki en yaygın tasvirlerdendir— kitabın en romantik sayfalarını oluşturur. Ferengîs de üstada aşık olmasına karşın, onunla yaşamaktan, o rahat, o müreffeh hayatını tehlikeye atmaktan korkar. Bu yüzden üstat kendisini bir tablo çizmek için evine davet ettiğinde, ister istemez üstadın ona duyduğu aşkın son kalıntılarını da yok eden bir ikirciklenişle kabul eder. Ferengîs, üstadın “Çeşmhâyeş” adlı tabloyu bu sıralarda çizmeye başladığına inanmaktadır. Üstat Mâkân tutuklanınca, Ferengîs onu kurtarmak uğruna üstadın düşmanı olan Albay Ârâm ile evlenmeyi göze alır. Üstadı ölümden kurtarmak için kendisini o rezil adamla birlikte yaşama zindanına atar. Üstat Kelât’a sürgün edilir, Ferengîs ise Avrupa’ya giderek rahat, zevkli, eğlenceli bir hayata başlar. Yıllar sonra bir dergide üstadın ölüm haberiyle birlikte onun son tablosu “Çeşmhâyeş” ile karşılaşıncaya dek bu böyle sürer. Tablo kendisini boş ve anlamsız gözlerle göstermektedir. Ferengîs, canı sıkkın ve öfkeli bir halde İran’a geri döner. Bütün üzüntüsü, bütün tasası, üstadın onun özverisini anlayamamış, kendisini böyle tasvir etmiş olmasıdır. Çeşmhâyeş Alevî’nin sanatsal yaratıcılığının göstergesidir ve Bûf-i Kûr gibi İran’ın ilk gerçek romanlarındandır. Bu roman ölçülü yapısı; sözleri ve davranışları toplumsal çıkış noktalarına ve takındıkları tavırlara dayalı olan karakterleriyle öncü İran edebiyatında belirli bir yere sahiptir. Bununla birlikte, Çeşmhâyeş, toplumsal karakterlerinin sayısı ve olaylarının genişliği bakımından, Farsça roman yazımındaki gelişim eksikliğinin de göstergesidir. Bu romanda halk, yalnızca Mâkân’ın (Kemâlu’l-mülk?) tablolarında görünür. Gerçeklik, halkın hareketin saflarına katılması gerektiğine inanamayan aydınların dar ilişki penceresinden anlatılır. Bu ruha sahip karakterleri kurgulamasında Alevî’nin içsel eğilimleri etkili olmuşsa da, Rıza Şah diktatörlüğü döneminin en esaslı mücadelecilerini bu aydınların oluşturduğu da bir gerçektir. Bu aydınlar 20 Şehrîver sonrasında ortaya çıkan partilerin başında, türlü yanlış davranışlar sergilediler. Alevî’nin öykülerindeki müreffeh sınıfın içinden çıkmış olan aydınlar -ki yalnızca bunların eğitim görme ve Avrupa’ya gitme imkânı vardı- bir tür burjuva demokrasisi peşinde, Rıza Şah’ın ortaçağı andıran zulmüne muhalefet ediyorlardı. Ancak bu muhalefet, yoksun halkın zalim rejime karşı ortaya koyduğu muhalefet gibi değildi. Bu ikilik ve halktan kopukluk, petrolün ulusallaştırıldığı sıradaki halk hareketi yıllarında, bu tür mücadelecilerin yanlışlarını ve şaşkınlıklarını da beraberinde getirdi. Alevî, “Gîle-merd”de (1326/1947) o az bulunur cevheri, yaratıcı kısa öyküyü yakalayarak, içindeki köklü özelliği sanatsal bir şekilde göstermeyi başarır. Her ne kadar sonraları “Âb” (Su, 1330/1951) adlı öyküde de köyün ve köylünün sorunlarını işlerse de, Gîle-merd’in başarısı, eserin tek bir parça olarak, Gîle-merd adlı kişinin yaşam ve ölüm öyküsü olmak sınırında kalmayıp, toplumsal bir betimleme derecesine yükselmesindedir. Yıl 1326/1947’dir. Azerbaycan Demokrat Partisi’nin yenilgiye uğramasından sonra, yönetim çok yönlü bir saldırıya geçmiştir. Bu cümleden olarak jandarmalar, ağalık payını almak üzere köylere üşüşür ve Gîle-merdlerin evlerini yağmalarlar. Bunun üzerine köylüler de ağalık payını ödemekten yüz çevirirler, köylü hareketi zamanla bütün bölgeye yayılır. Öykü, silahlı iki jandarmanın, Gîle-merd’i sorgulamak üzere Fûmen’e getirdikleri sırada başlar: “Yağmur ansızın bastırmıştı. Rüzgar ortalığı kasıp kavuruyor, top-rağı yerinden sökmek istercesine esiyordu. Yaşlı ağaçlar birbirlerinin canına düşmüşlerdi. Ormandan feryat eden bir kadının haykırış sesleri geliyordu.” Yazar bu şekilde, öyküdeki bütün insanların ruhsal dalgalanışlarını göstermek için tabiattaki karışıklığı vurgulayarak olayları geliştirir. Aslında tabiatın türlü hallerinin nitelenişi, bu öykünün gelişiminde önemli bir rol oynar. (Tıpkı Sâdık-i Çûbek’in “Çerâ Deryâ Tûfânî Şod” adlı öyküsünde olduğu gibi). Birinci jandarma, Muhammed-i Veli, tipik bir memurdur. Görünüşte cesur, ama aslında korkak ve zalimdir. Devletin köylüler hakkındaki görüşünü o dile getirir: Gîle-merd’i maceracı, yabancı hayranı ve dinsiz olarak tanımlar; zehirli sözleriyle onu incitir. Gîle-merd ise sadece nasıl kaçacağının düşünmektedir. Bu bekleyiş ortamında, jandarmanın konuştuğu, Gîle-merd’in düşündüğü sırada, öykü giderek gelişir, düğümler çözülür. Öykü ayrıntılı nitelemelerle değil, eylem ve konuşmayla ilerler. Köylülerin, ağalık payını almaya gelen memurlara saldırmasından sonra, Gîle-merd’in karısı Suğrâ öldürülür. Gîle-merd bir grup sürgün köylü ile birlikte su ve kara yoluyla ormana dalmıştır. Gîle-merd, oğlunu görmek için evine geri döndüğü sırada tutuklanmıştır, iki jandarma şimdi, onu Fûmen’e doğru götürmektedir. İkinci jandarma, Beluc, Muhammed-i Veli türünden değildir. Bu, Belucistan’da Hân’ın hizmetçisi imiş, “Hanlar Tahran’a gelip milletvekili olduklarında, ona da jandarma olmaktan başka çare kalmamış.” Aslında o, jandarmanın şerrinden güvencede kalmak için jandarma olmuş. Kuzeydeki yaşamdan memnun olmayan jandarma Beluc, para biriktirip Belucistan’a kaçmak istemektedir. Gîle-merd’in evini ararken onun revolverini bulmuştur ve yanında elli tümen olduğunu bilmektedir. Yol üzerindeki bir kahvehanede mola verdikleri sırada, Beluc nöbet tutarken alışveriş gerçekleşir. Jandarma paralara karşılık olarak Gîle-merd’e revolverini geri verir. İkinci nöbet sırası Muhammed-i Veli’dedir. Öykü bekleyişle dolu, heyecan verici bir ortamda geçer. Gîle-merd revolverini cebinden çıkarmak için fırsat kollar. Muhammed-i Veli ise Gîle-merd ile yalnız kalma korkusunu yenmek için gevezelik etmektedir. Gîle-merd sonunda ona silahını bıraktırır. Muhammed-i Veli o kadar yalvarıp yakarır ki Gîle-merd onu bağışlar. Gîle-merd, Muhammed-i Veli’nin elbiselerini giyerek odadan dışarı çıkar: “Ancak tam o sırada bir silah sesi duyuldu. Gîle-merd’in sağ koluna bir kurşun isabet etti. Henüz arkasına dönmeden bir kurşun da göğsüne saplandı ve onu balkondan aşağı yuvarladı. Jandarma Beluc görevini yapmıştı.” Çağdaş İran edebiyatında ilk kez, “köylü hareketini” gerçekçi bir üslûpla işleyen bu öyküde karakterler tamamen canlı ve ruh sahibi olarak yaratılmışlardır. Karakterlerin psikolojileri, davranışları ve konuşmaları, toplumsal konumlarına ve zamanlarına uygundur. Bu insanların her birisi, kendilerine özgü bireyselliğe sahip oldukları gibi, çeşitli toplumsal sınıfların özelliklerini de gösterirler. “Gîle-merd”, çağdaş İran edebiyatını derinden etkileyen öykülerdendir; bunun en belirgin örneğini de Dohter-i Ra’iyyet adlı romanda görürüz. Toplumcu gerçekçilik alanında öyküler yazmaya çalışan Başka yazarlar da (Ali-yi Mustevfî gibi) “Gîle-merd”in etkisinin dışında kalamamışlardır. Alevî’nin ikinci edebî etkinlik dönemi böylece sona erer. O, edebî ve toplumsal çalışmalarının bu aşaması hakkında söyle demiştir: “1321/ 1942’den 1332/1953’ye dek, Peyâm-i Nov’a sahiptim. Bu yılda, uluslar-arası barış ödülünü almam teklif edildi. Baharda İran’dan ayrıldım. 28 Mordâd patlak verince, bir daha İran’a geri dönemedim.” Alevî, böy-lece daimi olarak Avrupa’ya yerleşti. Orada siyasî mültecilerin derbe-derlikleri ve özlemleri hakkında, İran’da ancak 1357/1978’den sonra ya-yımlanabilen öyküler yazdı. |