| Boşunalık Ölüm ve ruhsal kriz, bu dönemdeki pek çok eserin ana temasını oluşturur ve onları boşunalık rengine boyar. Neyyîr-i Muhammedî’nin “Der-i Beste”si, Ahmed-i Mahmûd’un “Bîhûdegî”si, Emîr-i Gol-ârâ’nın “Nikbet”i ve benzeri pek çok başka eseri bu meyanda zikretmek mümkündür. Bu eserlerin yazarları, hayatın güçlerinin zayıflatıldığı bir yöne doğru sürüklenirler... İçki kokuları, tiryak dumanları, saçma ilişkilerin yorgunluğu, işlenmiş ve işlenmemiş günahların pişmanlığı eserleri üzerinde karanlık ve kesif bir atmosfer yaratır... Mutluluk yoktur. Sıkıntı canlı ve üretken değildir. Ya sarhoşluk ve her şeyi unutma çığırtkanlığı vardır ya da yalnızlığın ah vahları. Yenilgi kuşağı, bütün hatıralarını unutmaya çalışır; yatışmak bilmeyen ruhsal boşluğunu “kara bir edebiyat” şeklinde tecelli ettirir. Bu edebiyat, acze düşmüş yazarlar tarafından yazılan ve hayatın yüzüne boşunalık damgası vuran bir edebiyattır. İçlerinde insanı ve hayatı sevmekten hiçbir eser bulunmayan, karanlık ve donuk bir üslûpla yazılmış bu öyküler, köhnemiş temsillerin kalıbında, yitirilmiş bir kuşağın bitimsiz melalini yansıtırlar. Bu nesil, işe büyük bir heyecanla başlamış, ama çok kısa zamanda başı dönmüş, köksüz bir bitki gibi boşunalık rüzgarına kapılmış ve gururunun son hatıralarını da esrarda ve zevk arayışında unutmuştur. Sahte ve nihilist bir isyanla, bir zamanlar zalim toplumsal kurumlara yönelttiği öfkesini, kendi aleyhine kullanmaya başlamış ve gerçeklikten kaçmak için, mitler ve temsiller kalıbında yaratılış sistemini insanların bahtsızlığının sebebi saymıştır. Dervîş Cinsel içgüdünün insan davranışı üzerindeki esaslı etkisi doğrultusunda öyküler yazan Ca’fer-i Şerî’atmedârî (Dervîş), son hedefi, hayatı hiçe saymak ve insanlığın evrenin sırrını anlamadaki güçsüzlüğünü ve yetersizliğini göstermek olan mistik temsillere yönelir. Levha (1333/1954) adlı öykü mecmuasında, İran’daki mistik kavramları günümüz öyküleri halinde anlatmaya çalışır. Bu öyküler, mistik metinlere benzemek için eski mazmunlarla örülü bir yapıya sahiptirler. Örneğin, “Levha” adlı öyküde okuduğumuz şey, eski bir mezarda bulunmuş bir metnin çevirisiymiş gibi gösterilir; “Mecma’-i Hukemâ” adlı öykü, yaşlı bir bilgenin güzel yüzlü bir emirzadeye duyduğu aşk hakkındadır. Kitaptaki bütün öykülerde aşk, boş kafalı adamları hayatın daha yüksek tecellileriyle tanıştıran hoş bir rüyadır, ne var ki acıklı bir uyanış (ölüm) her şeyi yerinden oynatır. Derviş, ölümün kaçınılmazlığını bütün beşeri davranışların değersizliğinin sebebi olarak görür. Derviş’in en ünlü öyküsü olan “İmâm” (Kitâb-i Hefte, 1340/1961) da sevdanın koyu rengine boyanmış bir anlatıdır. Eski bir tutkunun desenidir; başında bir gencin aşkı olan yaşlı bir adamın sevdasıdır. Adalet istemek için yanına gelen kadına gönlünü kaptırarak dininden olan takva sahibi bir zahidin öyküsüdür. Öyküyü yaşlı adamın ölümünde sonra müritlerinden birisi anlatır: Bir gün huzuruna bir kadının gelişiyle belâ tufanına yakalanan zahidin dingin ve sakin hayatının hikayesidir anlatılan. Aşk ve heves ateşinde yanıp tutuşan zahit, günaha bulaşmamak için bulaşmamak için kendisinin hadım eder ve ölür. “İmam”, Levha’daki öykülerde olduğu gibi eski ve açıklamalı bir dokuya sahiptir ve Cavidânegî (Sonsuzluk, 1337/1958)’deki parçalarda bulunan vecizlikten nasibini alamamıştır. Kuşkusuz Cavidânegî’deki parçaları öykü olarak adlandırmak mümkün değildir, çünkü bu parçalarda olaylar geliştirilmemiş ve karakterler işlenmemiştir. Bunlar kısa ve felsefî yazılardan ibarettir. Derviş, Levha’nın ikinci bölümünde de kısa parçalar kaleme almıştı, ancak bunlarda Hicâzî’nin üslûbundan öteye geçememişti. Dervîş, Cavidânegî’de varlık ve yokluk kavramlarını Hayyamcı bir bakış temelinde ele alır ve şairane bir nesirle kendi deneyimlerini ve hayallerini irfani temsiller şeklinde işler. O, hayatın meyvesini sadece acı ve sıkıntı olarak kabul eder ve insanların geliş gidişlerinde hiçlikten başka bir şey görmez. Coşku ve heyecan yıllarının fırtınası yatışmış, onca umut kayığından geriye dalgasız bir bataklık üzerindeki kırık tahta parçalarından başka bir şey kalmamıştır. Geride boş, terk edilmiş, mahzun bir şehir kalmış ve sadece tek bir kişi, aç gözlü bir dilenci, mutlak bir vâris, yüzyıllar boyu hazırlanmış olan hazinelerin üzerinde durmaktadır. O, yani diktatör bireysel yokluğu toplumsal bir yıkılışla telafi eden kimsedir ve şimdi, düşüncelere boşluk ve soğuk galebe çalmış, yenilgi kuşağı aydınları boğazlarında boğulmuş bir sesle feryat etmektedirler: “Gördüğümüz, duyduğumuz, söylediğimiz her şey, hiçti, özsüz ve semeresizdi, saçma ve iç boştu.” Dervîş, Cavidânegî’de şöyle der: “Kalktık ve dünyanın yüzüne haykırdık; fayda etmedi. Sonra sessizce oturduk, başımızı dizimize koyduk ve evrenin yabancılığının sırrını araştırdık.” “Hayret” adlı parçada da şöyle der: “Aşağılık olan, kendi zamanımızdaki şu uygunsuz ve esef verici durumdur.” Ne var ki çabucak felsefî bir umutsuzluğa kapılır, varlığı kökten bir musibet sayarak ölüme sığınır. Dervîş’in öykülerinde insanlık, hayatın sonuçsuz yolundaki ebedî muammalar karşısında acze düşmüş bir varlık şeklinde gösterilir. Mademki hiç kimsenin sonundan haberi yoktur, bu yolu aşmak boşunadır. Ahmed-i Mahmûd Bu genç yazarın öyküleri de, dönemin iki güçlü ve karanlık -boşunalık ve lezzetçilik- eğiliminden şiddetle etkilenmiştir. Ahmed-i A’ta (Mahmûd, d. 1310/1931), ilk öykülerini Ummîd-i İrân dergisinde yayımladı. 1338/1959’da Mûl adlı öykü mecmuası çıktı. Ertesi yıl Deryâ Henûz Ârâm-est (Deniz Hâlâ Dingin)’i, 1341/1962’de de Bîhûdegî (Boşunalık)’yi yayımlandı. Her üç mecmuadaki öyküler tek bir düşünce temeli üzerinde yazılmışlardır. Yazar son derece içedönüktür, olaylara yaklaşırken çevre gerçekliklerini ve olguların nedenleri pek fazla dikkate almaz, sadece hayatın kimi kesitleriyle yetinir. Bu yüzden de “tekrara ve boşunalığa” ulaşır. Zamanın aydınlarının düşüncesine egemen olan karamsarlık, onun öykülerini koyu bir renge boyamış ve onlara bir umutsuzluk ve başarısızlık çeşnisi katmıştır. Hidâyet’in eserlerinden ödün alınan karakterler, son umutlarını da yitirerek çıkmaza girer ve ölüme ulaşırlar. Örneğin “Mûl” adlı öyküde, mahalleye alay konusu olan çirkin yüzlü bir adam yolda bir çocuk bulur ve onu büyütür. Çocuk, adamın hayatındaki tek aydınlık nokta haline gelir. Ama çocuğun aniden ölümüyle bu nokta da körelir gider. “Musâfir” (Yolcu) adlı öyküde, halkı hiçe sayan münzevi bir aydın, boşluk ve hiçlik haline düşer. “Tekrâr” adlı öyküde, (Bîhûdegî kitabından) gerçeklikten korkan ve tekdüze hayattan sıkılan gençler intihar ederler. Ancak yazarın karamsar psikolojisinin en belirgin örneği “Bîhûdegî” adlı öyküdür. Sevgilisi kötü yola düşen âşık bir gencin ıstırabı, yoğun bir sis gibi bütün öyküyü kaplar. Onun için hiçbir şey, hatta kız kardeşinin ölümü bile önemli değildir, sadece sevgilisini yitirişini düşünmektedir. Mahmûd’un öykülerindeki insanların belirgin bir çehresi yoktur; canlı ve elle tutulur değillerdir, sözleri kendilerine ait değildir, yazarın varlığı onların arkasında açıkça görülmektedir. Öyküler kısa ve veciz olmakla birlikte, basmakalıp betimlemelerle doludurlar; açıklayıcı anlatım öyküdeki olayın ve hareketin yerini almıştır ve içlerinde olayların canlandırılmasından pek az eser vardır. Mahmûd genellikle bağımsız bir üsluba ulaşmamıştır, daha çok Hidâyet’i ve Çûbek’i taklit ederek yazmaktadır. Sıradan insanların hayatlarını ve sıkıntılarını çizmeye çalışsa da gerçeklikten kaçan edebiyatın karanlığından darbe yemektedir. Huseyn-i Râzî’nin “Şâhehâ-yi Gol-i Yeh berây-i Dîvâne” (Cong-i Honer ve Edeb-i İmruz, 1334/1955) adlı öyküsündeki umutsuzluk ve hiçlik, daha sanatkârca bir üslûpla tasvir edilir. Öykü, soğuk bir kış gecesinde geçer. Cümlelerin arasından umutsuz bir aşkın kokusu duyulur. Sis perdesi ardındaki olayların, sürekli içki içen ve yatıştırıcı haplar kullanan yalnız bir sanatçının karasevdalı düşleriyle birlikte tasviri birbirine karışarak bulanık ve kapalı bir atmosfer yaratır. Mahmûd-i Kiyânûş (d. 1313/1934) da “Ez Heme-yi Bahârhâ tâ Yek Pâyîz” (Bütün Baharlardan Bir Sonbahara Kadar) ve “Hîç” adlı öykülerinde, değerlerin düşüşünü, aşkın bayağılaşmasını ve yozlaşmasını göstermek yoluyla ortaya koyar. Ancak yazarın sağlam bir nesir kurmadaki beceriksizliği, romantik ve günü geçmiş ah vah edişlere yönelmesi, yazılarını duygudan yoksun bırakmıştır. Neyyîr-i Muhammedî’nin Der-i Beste (Kapalı Kapı, 1336/1957) adlı öykü mecmuası, bu dönemde hiçliği ve boşunalığı tasvir eden eserlerin en belirgin özelliklerine sahiptir. Bu öyküdeki insanların ve maceraların perişanlığı ve kâbuslu halleri, yenilgi kuşağının kültürel kaybolmuşluğunun ve şaşkınlığının bir yansımasıdır. Kaygı, başarısızlık, yalnızlık ve boşunalık öykülerdeki bütün insanların özelliğidir. Hepsini, yitik bir kuşağın ıstırabını ve felâketini haber veren ağır bir kaygı kuşatmıştır. Bunlar, hepsinin çevrelerine içinden bir türlü kurtulamadıkları ağır kurşun duvarlar çekilmiş olan birbirine yabancı insanlardır. Ancak Neyyîr-i Muhammedî’nin zannınca bu duvar, toplumsal gerekliliklerden birisi olmaktan daha çok, kaderle ilgili bir olgudur. Sanki bunların tümü kaderin eski ve kapalı kapısının ardında kalmışlardır. Neyyîr-i Muhammedî, öykülerinin yarısını Bûf-i Kûr tarzında yazmış ve onları yalnız kalmış, hassas bir aydının bakış açısıyla anlatmıştır. Hastalıklı bir ruha sahip olan bu kişiler hayatta ve aşkta mutluluğa ulaşamadıklarından dolayı çıldırmışlardır. Neyyîr-i Muhammedî’nin Bûf-i Kûr’a en çok benzeyen öyküsü “Endûh” (Üzüntü) acı bir belirsizlik içinde geçer. Anlatıcı, saydam kadının cenazesini toprağa vermekten geri döner. Kadınla ruh hastalıkları kliniğinde tanıştığını ama kadının onu beklemeyip terk ettiğini hatırlar. Öyküde hiçbir olay geçmez, her şey rüyada geçmektedir. Hatta anlatıcı sevgilisini bile rüyalarında toprağa verir. “Esîr” (Tutsak) “Endûh”un devamı niteliğindedir. Adam aldırmazlıkları yüzünden kadının ölümüne neden olmuştur ve şimdi melankolik düşüncelerinin esiridir: “Penceresi olmayan kurşundan, soğuk bir bataklığın zindanına düştüm ve şimdi bu buzluğun soğuk duvarları başımın üzerine yıkılıyor.” “Der-i Beste” ve “Ez Do vo Nîm tâ Penc” (İki Buçuktan Beşe Kadar) adlı öyküler de umutlar umutsuzlukla son bulur. Neyyîr-i Muhammedî, insanların o buzlukta esir kalışıyla yetinir ve duvarları başlarına yıkar. Hepsi, sonuçsuz bir bekleyişten sonra delirirler. Yoksun insanların hayatını tasvir eden “Tenhâ” (Yalnız), “Rovzene” (Pencere) ve “Sobh” (Sabah) gibi yalın ve açık öyküler bile başarısızlık ve ölümle son bulurlar. Neyyîr-i Muhammedî’nin öykülerindeki karakterlerin hiçbirisi, kaderin kapalı kapısından geçemezler.Onlar, Dostoyevski’nin eserlerindeki karakterler gibi ihanete uğrar, aşağılanır ve bir anda cinayet işleme cinnetine tutulurlar. Neyyîr-i Muhammedî, bu mecmuadan sonra öykücülüğü bir yana bırakır, 1340-41/1961-62 yıllarında aylık Ferheng dergisinin baş yazarlığını üstlenir ve bu dergide çeşitli çeviriler yayımlar. Emîr-i Gol-ârâ’nın (d. 1307/1928) öykülerinde insan, gaybî güçlerin iradesiz oyuncağı olan, ölüm korkusunun felç ettiği bir varlıktır. Dervîş, mistik âlemlerde seyrederken Gol-ârâ da hiçliği şehvetle yoğurur. Gol-ârâ’nın öyküleri bu yıllarda gelişen kara edebiyatın en belirgin örneğidir. Bu öykülerde dünya yok olmakta olan bir mezarlıktır; varlık ufukları insanların yüzüne kapanmıştır ve hiçbir geçit yoktur. Gol-ârâ ilk eserlerini aylık Sadef dergisinden yayımlar. “Çînehâ-yi Berfî” (Kar Tabakaları)’de karlar altında donan deli bir kız çocuğunun hayatını tasvir eder. “Bozi” (Keçicik)’de insanların çıkmaza giren arzularını bir keçinin hayatını fabl haline getirerek anlatır. Keçi hayatı düşünmekte ama sürüyle birlikte mezbahaya doğru gittiğini bilmemektedir. “Nikbet” (Rezillik, 1340/1961), “Cuzâm” (Cüzam) ve “Çe Bâyed Kerd?” (Ne yapmalı?, 1341/1962)’de varlığın hiçe sayılışı, koyu bir natüralist renkle anlatılır. Bu öykülerdeki atmosfer, uğursuz ve vehimli bir atmosferdir; özel bir mekana işaret etmeyen, temsilî bir genellemeyle bütün dünyayı göz önüne alan soğuk ve karanlık bir atmosfer. “Nikbet” baştan sona kan, irin ve pislik dolu bir öyküdür. Bir karayolu memuru, yol üzerindeki konukevinde çamaşırcı kadının kızına rastlar. Kızla yattıktan sonra onunla evlenmeye mecbur kalır. Bundan sonra adamın hayatı felâketlerle dolar. Kör kaderin sembolü gibi zamanla adamı yok eden kadının, meşru ya da gayrı meşru çocuklar doğurmaktan başka bir işi yoktur. Adam, karının yabancı kişilerle ilişkileri sayesinde kendisini başkalarına daha yakın ve alışkın hisseder ve artık yalnızlık duygusundan kurtulmuş, felâkete uğramış âciz bir varlıktır. Adam, aydınlıktan ve dostluktan yoksun bir evde, her şeyini yitirir. Büyük kızı, toplumun çarkları altında ezilir; tek sığınağı, yani annesi gurbette ölür. Ardından şaşkınlık ve cinnet çıkagelir, zelil adam bir gün karısının karnına bir yumruk atarak içindeki cenini öldürür ve hapse düşer. Orada başından geçenleri yazıp tuvalete atar. Baştan sona nefret ve acımasızlıkla dolu olan bu dünyanın insanlarını harekete geçiren temel olgu hastalıklı cinsel eğilimlerdir. Gol-ârâ, Freud’tan etkilenerek, insan hayatındaki musibetlerin, hatta tarihin seyrinin bile cinsel içgüdülerden ve onun sonuçlarından kaynaklandığını düşünür. Öykünün anlatıcısına göre bütün talihsizliklerin nedeni karısıyla arasındaki iğrenç ilişkidir. Yazar, bu iğrenç havaya ve tatsız sulara o kadar alışmıştır ki o kokuşmuş çevreden ne uzaklaşabilir ne de uzaklaşmak ister. Bu yüzden pislikleri zevklerle siler ve nefret uyandırıcı ayrıntıların tasvirine girişir. Muhammed-i Mes’ûd gibi kötü görüşlü yazarlar toplumsal yozlaşmayı kınamak için nasıl koyu bir renkten yararlanmışlarsa, okuyucu “Nikbet”in başkalaşıma uğramış yüzlerinde ve olaylarında hayatın hiçliğinin ve anlamsızlığının bir temsilini görür. Bu eserde, dışkı “hiç”in temsilidir, baştan ayağa pisliğe bulanmış olan insan da felsefî bir umutsuzluğun esiridir. Gol-ârâ, öteki şikayetçiler gibi, Bûf-i Kûr’un korkunç ve ölümcül hassasiyetiyle sarsıldı. Sâdık-i Hidâyet’in intiharıyla doruğa çıkan bu hassasiyet onu, kendi zamanındaki çaresizlikleri canlandırmak için Bûf-i Kûr’un korku ve düşle dolu yapısını kullanmaya zorladı. Ne var ki ortaya koyduğu şey kalıcı bir eser olmadı. Bûf-i Kûr, etrafını çok iyi gören yükseklerden uçan bir kuştur, bataklıkların sığlıklarında uçma hakirliğine katlanamaz. O, edebiyat göğünün yükseklilerinde uçma hevesindedir. “Nikbet” de öteki taklitler gibi –Neyyîr-i Muhammedî’nin “Der-i Beste”si veya Ahmed-i Şâmlû’nun “Zen-i Poşt-i Der-i Mifragî”si- Bûf-i Kûr’un felsefî ve sanatsal gücüne yaklaşmayı başaramamıştır. Bûf-i Kûr’un kartal gibi uçtuğunu var sayarsak “Nikbet”in uçuşu cırcır böceği gibidir: “Cırcır böceğinin uçuşunun ne kadar çirkin, komik ve anormal olduğunun siz de farkındasınızdır.” Gol-ârâ, “Cuzâm”da felsefî ve toplumsal eğilimlerini daha açık bir şekilde ortaya koyar. Bu öyküde, hayat korkunç ve ürkütücüdür. Kendisinden ölüme kaçılması gereken bir seraptır. “Cuzâm”ın buz tutmuş atmosferinde bütün yüzler başkalaşıma uğramıştır, olayların seyri bütün insanî değerleri ve çabaları hiçe sayma yolundadır. Dünya, cüzamlıların kapıları kapalı kalesidir; zengin, fakir bütün insanlar uğursuz ve kaçınılmaz bir kaderin esiri olan cüzamlılardır. Cüzam –hiçliğin temsilî- dermansız bir derttir ve dünya insanları boşuna şifa bulup kurtulacakları günü bekleyerek yaşamaktadırlar. “Bu lanetli yüksek duvarların arasında, zulmetmeyi adet edinmiş zalimler bile sıkıntı çekmektedirler... Yoksun insanların yoksulluktan ve sıkıntı yüzünden çektikleri yük, zenginlerin sürekli ve bıktırıcı tembellik ve eğlence anlarında çektikleri yükten daha ağır değildir... Eğer dünyada adalet mevcut olsaydı hiçbir feryat yükselmezdi, sessizlik insanların canını yutardı... Cüzamlılar esarete muhtaçlar...” Bütün bunlar, toplumsal haksızlıkları kör bir kadercilik ve hiççilik anlayışının ışığı altında açıklamaya çalışan bir yazarın çabasını göstermektedir. Âdemhâyî Der-bend (Zincirli İnsanlar, 1341/1962), Gol-ârâ’nın öteki eserlerinden daha az çirkin ve iğrenç değildir. Bu kitap da önceki iki eser gibi mantıksız bir şekilde basılmıştır. “Nikbet”in paçavradan bir cildi vardı ve yazılar yazarın el yazısı şeklinde dizilmişti. Âdemhâyî Der-bend küçüklü büyüklü sayfalardan oluşmuş, yazar sözcükler ve cümlelerle şekiller çizmiştir (Apollinaire’nin acemice bir taklidi). Nâdir-i İbrâhîmi de bu yarı aydın tavırları Mesâbâ ve Ru’yâ-yi Gâcerât’ta taklit eder. Âdemhâyî Der-bend’in öykülerindeki insanlar hapishane demirlerinin ardından birbirleriyle konuşurlar: Bir kısmı mahkûm, bir kısmı görüşmecidir. Gürültüler arasında işitilen sözler, iki taraf için de anlaşılmazdır. Bu, insanların anlaşmak için boşuna çabalayıp durması demektir. Gol-ârâ, konuya felsefî bir genişlik katarak, bir görüşme durumundan öteye geçer ve varoluşçu bir temsil yaratır. Zincire vurulmuş olanlar sadece mahkûmlar değildir, görüşmeciler de hayatın ve kaderin hapsindedirler. Hepsi de ya gözetimcidirler ya gözetim altında. Bu zindandan kurtulmanın tek yolu ölümdür. Bu istidlal yöntemi, zindanın ve zindandakilerin varlığını izaha çalışan bir gardiyanı hatıra getirmektedir. Bu bakımdan Âdemhâyî Der-bend, özgürlük özlemiyle yanıp tutuşan mahkûmların hüzünlü şarkısını dillendirdiği için, Gol-ârâ’nın öteki eserlerine üstündür. |